Macar yazar Sandor Marai’nin (1900-1989) kaleme aldığı “Mumlar Sonuna Kadar Yanar” isimli roman Esen Tezel’in çevirisi ile Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlandı.
Daha önce ‘Eszter’in Mirası’ (2009), ‘Buda’da Bir Boşanma’ (2011) ve bilhassa ‘İşin Aslı, Judith ve Sonrası’ (2019) ile ülkemizdeki nitelikli edebiyat okuru tarafından ilgi gören Marai, ilk defa 1942 yılında Macarca yayımlanan bu eserinde, bir zamanlar yakın dost olan ancak dostlukları ihanetle sona eren iki yaşlı adamın, Henrik ve Konrad’ın hikayesini ele alıyor.
Henrik ve Konrad, bir zamanlar çok iyi dost olan iki adamdır. Ne var ki Konrad, Henrik’in karısı ile yasak bir ilişki yaşamış, bundan haberi olan Henrik dostunu av sırasında “yanlışlıkla” vurmaya teşebbüs etmiştir. Bu olay ve ihanet yüzünden iki dostun arası açılmış ve yıllarca görüşmemişlerdir. Konrad yurt dışına giderken, Henrik ve eşi Krisztina hayatlarına devam etmiş, görünürde her şey unutulmuştur. Ta ki kırk bir yıl sonra bu iki eski dostun, Henrik’in Macaristan’ın ormanlık alanında bulunan evinde bir akşam yemeği için tekrar bir araya gelmelerine kadar…
Bu iki adam, ilk etapta, mesleki olarak ortak geçmişlerine dair kelam ederler. Ne var ki sohbet ve saat ilerledikçe, konular derinleşir ve kırk bir yıl boyunca konuşulmayı bekleyen ve neredeyse Henrik’in içinde düğüm olan konular açılır. Henrik’in eski dostuna soracağı sorular vardır: Konrad, neden kendisine ihanet etmiştir? Bu sorunun izinde Henrik berikini sorgularken, onu avda öldürmeye niyet ettiği için kendisini aklamaya da çalışmaktadır. Konrad ise sessizliğini korumaktadır. Böylece bu iki eski dost, geçmişin kara kaplı defterlerini açarlar ve geçmişte yaşadıkları olaylar üzerine konuşurlar. Her ne kadar Henrik’in eşi Krisztina artık hayatta olmasa da, dillerinde hala kırk bir yıl önceki ihanet ve cinayete teşebbüs vardır.
SİYASİ BİR ELEŞTİRİ
‘Mumlar Sonuna Kadar Yanar”, bu iki adamın aralarındaki konuşmaların ve alevlenen tartışmaların, bilhassa Henrik’in arkadaşını suçlayışının ekseninde seyir alır. Ancak daha derinlerde, siyasi meseleler ve Marai’nin kişisel eleştirileri yer alır. Keza romanın kaleme alındığı tarih, II.Dünya Savaşı’nın en hummalı yılları olmasının yanı sıra romandaki bu iki karakter de, Marai’nin doğduğu Avusturya Macaristan İmparatorluğundan arda kalan iki temsili şahsiyettir. Zira buradaki temsili şahsiyetlerden ilki Henrik, eski bir aristokrat askeri aileden gelen bir nevi imparatorluğun mutat bir timsaliyken, Konrad İmparatorluğun daha doğusundan geldiğinden ötürü, isyan eden etnik azınlıkların bir timsali gibidir. Marai ise imparatorluğun içindeki etnik grupların kendi özgürlüklerine kavuşmak için isyan etmelerine, karşı gelmelerine içerleyen, bunu “ihanet” olarak gören bir görüşün mürididir. Ancak yine de Marai romanda, tıpkı bir zamanlar Avusturya Macaristan İmparatorluğunun altında yaşamış, sonra kendi yollarına gitmiş etnik grupların arasındaki bağın baki kalışı gibi, Henrik ve Konrad’ın da, aralarındaki tüm ihtilaflara rağmen, dost kalacakları bildirilir metinde.
SANATIN ETKİSİ DE ELE ALINIYOR
Marai, romanında Konrad ve Henrik ekseninde, insan ruhundaki iniş çıkışları, olaylar ve sanat karşısında yaşanan izlenimleri de ince bir duyarlılıkla anlatır. Bilhassa Konrad’ın sanatçı tabiatı, bu noktada katalizör görevi üstlenir. Chopin’in Polonaise-Fantasie’sinin yarattığı devinimleri ustalıkla işler:
“Sanki müzik meydan okurcasına mobilyaları havaya kaldırıyor, sanki bir güç pencerelerin önündeki ağır ipekli perdeleri dalgalandırıyor, sanki kalplerde gömülü, fosilleşmiş ve küflenmiş olan her şey bir anda canlanıyordu; sanki her insanın kalbinde ölümcül bir ritim saklıydı ve bu ritim hayatın belli anında güçlü ve kadersel bir şekilde duyulmaya başlıyordu. Nazik dinleyiciler müziğin tehlikeli olduğunu anlamışlardı. Fakat anne ve Konrad artık bu tehlikeyi dikkate almıyorlardı. Polonaise- Fantaise artık sadece insanoğlunun kurduğu düzenin büyük bir özenle saklı tuttuğu her şeyi yerinden oynatan, havaya uçuran güçleri dünyanın üstüne salmanın bahanesiydi. (…) En sonunda tek bir sesle bitirdiler. Büyük pencerelerden akşam güneşi vuruyor, ışık huzmesinin içinde altın rengi zerrecikler dönüyordu; sanki doğaüstü atlar gökyüzünde dörtnala ilerlerken, yıkıma ve hiçliğe giden yolda toz kaldırmışlardı.”
Sanat, Marai’nin bu metninde insanın ruhunun derinliklerinde yatan ne varsa ortaya çıkaran, bir nevi katarsis yaratan, sarsan, bazı şeyleri aşmaya muktedir, bazen de tıpkı dostunun karısı ile yasak bir ilişki yaşayan Konrad gibi düzen yıkıcıdır.
Macar yazar Sandor Marai, “Mumlar Sonuna Kadar Yanar” isimli eserinde, iki dostun arasında geçen bir ihanetin izinden kırk yıllık bir hesaplaşmayı konu alıyor ve sanat, hayat, insanlar ve siyaset hakkında metinde sıkça yer verdiği belagatli yorumlarıyla okurları düşünmeye davet ediyor.
Marie NDiaye’den ‘Üç Güçlü Kadın’
Sanatın bitimsiz serüvenine dair
Barthes’ın küllerinden doğan felsefi bir polisiye: ‘Dilin Yedinci İşlevi’
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***
“Çünkü unutmayalım, günahın bedeli ölümdür; yazılıdır bu, yok sayılamaz, kim ki günah işler, ölecektir. Günah içinde doğduğumuzu hep hatırlayalım, annelerimizin rahmine onlar günah içindeyken düştük – bedenimizin her yerinde günah hüküm sürer, günah kirli kalbin doğal sıvısıdır; günah gözlerden bakar, amin ve bizi şehvete götürür, günah kulakta duyulur ve budalalık yaptırır insana, günah dilimize yerleşir ve cinayeti işler. Evet! Günah insanın tek mirasıdır, günahı doğul (bu ne?) babamızın, o günahkâr Âdem’in bize bıraktığı mirastır, onun kalanı bizi hasta eder, yaşayıp kuşakları da hasta edecektir!” Sayfa 99
Bazı kitaplar okurlarının kişisel hikâyelerinden beklenmedik titreşimleri çekip çıkartır hafızanın karanlığından. Baldwin’in “Dağlardan Duyur Onu” romanı dayatmalara elinden geldiğince pey akçesi vermeyip, bedeli ne olursa olsun kendini arayan herkeste benzer bir etki yaratabilecek bir kitap. Bu yönüyle tek başımıza olsak da yalnız olmadığımızı hatırlatan dost bir metin. Ailesiyle bağlarını sorgulayan, baskıcı otorite figürlerine karşı kendi kimliğini arayan John’un hikâyesi pek çoklarımızın kendi hayatlarından izler bulabileceği bir yolculuk. Bireyin hem ailesinin hem de toplumun ona dayattığı sınırlardan kurtulup kendi benliğini keşfetme yani büyüme uğraşı var bu yolculuğun merkezinde. Baldwin’in anlattığı mücadelenin evrenselliği ve onu zamanı aşan bir dille anlatma becerisi tek kelimeyle büyüleyici.
James Baldwin, 20’inci yüzyıl edebiyatına damgasını vurmuş cesur bir yazar. 1924 yılında New York’ta doğan Afro-Amerikalı Baldwin, cinsellik, kimlik ve ırkçılık gibi konuları ele aldığı eserleriyle dikkat çekti. Temizlikçi bir annenin oğlu olarak dünyaya geldi ve biyolojik babasını hiç tanımadı. Henüz üç yaşındayken annesinin evlendiği üvey babasının soyadını aldı. Lise yıllarında ufak tefek işlerde çalışırken yazma tutkusunu keşfetti ve kısa sürede edebiyat dünyasında kendine bir yer edindi.
Baldwin’in edebi tecrübesi, yalnız romanları değil, aynı zamanda denemeleri, oyunları ve aktivist kişiliği aracılığıyla da tüm dünyada büyük yankı uyandırdı. 1956 yılında yayımlanan “Giovanni’s Room” (Giovanni’nin Odası) adlı romanı, eşcinsellik temasıyla hem döneminde cesur bir adım olarak kabul edildi, hem de Baldwin’i tabu konulara cesurca yaklaşan bir yazar olarak tanıttı. Baldwin sivil haklar hareketine olan desteğiyle de biliniyordu. Martin Luther King Jr. ve Malcolm X gibi önemli figürlerle yakın ilişki içindeydi. Denemelerinde siyahların maruz kaldığı sistematik baskıları açıkça ele alıyordu. 1963 yılında yayımlanan “The Fire Next Time” (Bundan Sonrası Ateş) eseri, bu konudaki en etkili seslerden biri olarak kabul ediliyor. Baldwin, sanatı toplumsal adaletsizliklere karşı bir direniş aracı olarak görüyor ve bu tavrı eserlerinde açıkça yansıtıyordu.
Baldwin’in edebiyat dünyasına damgasını vuran ilk romanı “Go Tell It on the Mountain” (Türkçesi: Dağlardan Duyur Onu), 1953 yılında yayımlandı. Yarı otobiyografik özellikler taşıyan bu roman, Afro-Amerikan toplumunun dinsel, toplumsal ve kişisel çatışmalarını derinlemesine işliyor. Temmuz ayında İlknur Özdemir’in çevirisiyle Yapı Kredi Kültür Sanat Yayınları tarafından Türkçeye kazandırılan bu eser, Baldwin’in kilise, aile ve kimlik temaları etrafında ördüğü güçlü bir kurguya ve sarsıcı bir anlatıma sahip.
“Dağlardan Duyur Onu”, Baldwin’in Harlem’deki siyah kilise cemaatinde geçen çocukluğundan izler taşıyor ve ana karakteri John Grimes’ın hikâyesine odaklanıyor. Genç bir Afro-Amerikalı olan John’un 14’üncü doğum günü hayatının belki de en önemli kırılma noktasına dönüşüyor. John’un ailesiyle ve özellikle otoriter babası Gabriel’le olan karmaşık ilişkisini izlemeye başlıyoruz böylece. Gabriel, dindar bir vaiz ve kendi geçmişindeki günahlarını oğluna yansıtan bir baba figürü. Florence, Gabriel’in kız kardeşi olarak romanın önemli karakterlerinden biri ve ağabeyinin baskıcı yapısıyla mücadelesi, romanın güçlü dinamiklerinden biri olarak öne çıkıyor.
Roman, Afro-Amerikan topluluklarda dinin oynadığı merkezi rolü ele alırken, aynı zamanda bireysel özgürlük arayışını ve kilisenin bireyler üzerinde kurduğu baskıyı da sorguluyor. Baldwin, John’un Tanrı ile olan ilişkisini, cinselliğini ve kişisel özgürlük arayışını derinlemesine keşfettiği bir anlatı kuruyor. Kiliseyi sadece toplumsal baskının örgütlendiği bir zemin olarak değil, aynı zamanda bireysel ve kolektif gelişimi engelleyen bir unsur olarak eleştiriyor.
Romanın yayınlandığı 1953 yılı, Amerika’da sivil haklar hareketinin oldukça ivme kazandığı bir döneme tekabül ediyor. Baldwin bu romanı yazarken siyahlar eğitim, iş, barınma ve oy kullanma gibi temel hakları için yoğun bir mücadele veriyorlar ve önemler aşamalar katediyorlardı. Dolayısıyla roman, o mücadeleyi oluşturan dinamikleri ve mücadele hatlarının çoğulluğunu da tasvir ediyor.
Bu romanı, laiklik mücadelesinin tabana yayıldığı bir Türkiye’de okumanın ağızda buruk bir tat bıraktığını söylememe bilmem gerek var mı? John’un Gabriel’in temsil ettiği otoriter baba figürüne karşı verdiği mücadeleyi iliklerinizde hissedeceksiniz bu nedenle.
Dağlardan Duyur Onu sadece bir roman değil, bireylerin ve toplulukların büyüme ve kendilerini bulma uğraşlarına dikkat çeken, yoğun sembolik referansları olan bir anlatı. Baldwin, John’un hikayesi aracılığıyla bulduğuyla yetinmeyip kendini arayan insanların dünyaya ne büyük hediyeler verdiğini de hatırlatıyor. Böylesi yolculuklarda insanların karşısına aileleri, cemaatleri, inançları çıkıyor çoğu kez ve yalnızlık hem bir sığınak hem bir tuzak olarak deneyimleniyor. Ama özgürlüğü öğrenmenin başka yolu da yok… Bunu da en iyi bu türlü yolculuklara çıkanlar biliyor.
Künye:
Yazar: James Baldwin
Kitabın adı: Dağlardan Duyur Onu
Çeviren: İlknur Özdemir
Baskı: Temmuz 2024
Yayınevi: Yapı Kredi Kültür Sanat Yayınları
Sayfa sayısı: 211
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***
Moris Danon tarafından bir araya getirilen, büyük kısmı 19. yüzyılın ortalarından 20. yüzyılın ikinci çeyreğine uzanan fotoğraf, el yazmaları ve ithaflı ilk baskı eserler gibi birçok önemli parçayı bir araya getiren, sosyal yaşam ile sanat arasında yeni bağlar ören kitap, Ada’nın cazibesini merkeze alarak gündelik yaşama dair sunduğu panoramalarla da dikkat çekiyor.
Büke Uras ile ‘Büyükada: Moris Danon Koleksiyonu’ çerçevesinde koleksiyon, koleksiyonda yer alan eserler ve Büyükada’nın yakın dönem tarihçesi üzerine konuştuk.
“Büyükada- Moris Danon Koleksiyonu”, Büke Uras, Yapı Kredi Yayınları,2023
Büyükada, tarih boyunca gerek konumu gerekse ev sahipliği yaptığı entelektüeller, sanatçılar ve yazarlarla özel bir yerde durmuş, kendisine hep farklı bir değer devşirmiş. Büyükada: Moris Danon Koleksiyonu da bu anlamda söz konusu bu mirasa odaklanan bir çalışma. Öncelikle tarih boyunca Büyükada nasıl bir imge olarak ön plana çıkmış, ada imgesinin merkezinde nasıl bir düşünce yer alıyor?
Prens Adaları’nın varoluş hikâyeleri, mitolojiye ya da epik metinlere dayanmaz. Kadim toprakların göbeğinde yer almasına rağmen, tarihine kurucu mitler eşlik etmez. Homeros’un destanı Odysseia’nın baş kahramanı İthakalı Odisseus, Troya’nın düşmesinden sonra, evine dönüş için Batı’ya yönelir. Dolayısıyla Büyükada, Homeros’un felsefi arayış şeklinde kurguladığı yolculuk destanının parçası değildir. Büyükada, kurmaca ütopyaların mekânı olmaz, her zaman hayalden ziyade gerçekliğe bağlıdır. 19. yüzyılın ortalarından itibaren pekiştirdiği varlıklı sayfiye kenti kimliği, tekinsizlik ve az gelişmişlikle özdeşleşen geleneksel Doğu imgesine karşıt biricikliği önemlidir.
Kitabın merkezinde Moris Danon tarafından bir araya getirilen ve oldukça geniş bir tarihsel süreci kapsayan fotoğraflar, el yazmaları, ithaflı ilk baskılar yer alıyor. Bu noktada Moris Danon ile Büyükada arasında nasıl bir ilişkiden söz edilebilir? Danon için Büyükada’yı bunca değerli/önemli kılan temel faktör nedir?
Özel koleksiyonların kamusal arşivlerden farkı beğeni kriterlerinin kişisel olması, yani öznel seçimleri yansıtmasıdır. Hem bu kitabı mümkün kılan koleksiyonerin, hem de yazarının birkaç nesile dayanan Adalı kimliklerimiz ve Ada’ya yönelik duygusal bağımız önce Moris Danon elinde koleksiyonun, sonra da işbirliğimizle bu kitabın oluşmasını tetikledi. Ancak özellikle altını çizmek istediğim nokta, sıklıkla olumsuz dönüşümler karşısında duyduğumuz benzer duygusal tepkilerin, belgeleri tarafsız yorumlamamızın önünde bir engel oluşturmamasına gayret gösterdik. Mimari yozlaşmaya rağmen Büyükada’yı, geçmişinin gölgesinde bir travma mekânı olarak ele almadık. İdealize edilen ve artık var olmayan bir dünyaya yönelik hüzünden, yitirilen kültürel ve sosyal dokuyu mitleştirmekten kaçındık.
Prens Adaları’nın uçaktan çekilmiş görüntüsü
Danon koleksiyonunda yer alan eserler, fotoğraflar, yazmalar adaya ve adadaki hayata dair de okurlara birçok şey söyler aslında. Kitapta yer alan ve Moris Danon koleksiyonuna ait bunca eser/parça üzerinden adaya dair bir bakış geliştirilebilir? Siz kitabı gün yüzüne çıkarırken bu konuda nasıl hareket ettiniz?
Bu kitap, Büyükada’ya dair belge ve görsellere eşlik etmek üzere kaleme alındı. Kadim ama nüfus bakımından önemsiz, ufak bir adaya dair yerel tarih çalışması olarak başlayan araştırma, Moris Danon Koleksiyonu’na ait arşiv malzemesi ile metinler birleştikçe, Ada’nın siyasi ve sosyal katkılarıyla değerli ve özgün uluslararası kimliğini yansıtan bir anlatıma evrildi.
Prens Adaları’nın coğrafi kopukluğu kaleme alınan tanıklıkları sınırlamıştır. Hakkında yazılanlar az sayıdadır ve bu nedenle Büyükada’yı konu alan çalışmaların çoğunda metinsel referanslar ortaktır. İlginç olan nokta, bilgi aktarımında kaçınılmaz tekrarların daha 17. yüzyıldan itibaren karşımıza çıkmaya başlamasıdır. Yazılı ve görsel birincil kaynakların kısıtlı olduğu saptaması, Moris Danon Koleksiyonu’nun sunduğu yeni verileri önemli kılmaktadır. Kitabın konusu olan, Ada’nın cazibesini merkeze alan ve büyük bölümü mahremiyet alanına giren gündelik yaşam görüntüleri, saygın fotoğrafçıların ticari amaçla ürettiği albümin baskılar ya da Sultan II. Abdülhamid’in talimatıyla hazırlanan, Osmanlı’nın çağdaş bir ülke olduğu mesajını vermeye çalışan Yıldız Albümleri’nin resmi kurgusuna göre fazlasıyla kişiseldirler. Sosyal yaşamla yoğrulmuş kırsal ve kentsel peyzaj görselleri, toplumsal olanla kesişerek, İmparatorluğun çözülme sürecine ait bir günce ve hikâye anlatıcı haline geliyorlar. Büyükada tarih yazımı en iyi müttefikini, onu bir tür sonsuzluk içinde sabitlemeyi başaran fotoğrafta buluyor.
‘Büyükada: Moris Danon Koleksiyonu’, aynı zamanda ada ruhuna odaklanan bir kitap. Bu anlamda bir adalılık hâlinden söz edilebilir ki bu duygunun kökünün yüzyıllar öncesine gittiği de ifade edilebilir. Siz bu adalılık ruhunu nasıl tanımlarsınız?
Bu kitabın başlıca gayreti, yüzyıllar, imparatorluklar, milletler ve en önemlisi insanlar arasındaki şaşırtıcı biçimde yeniden tanımlama gücündeki özerkliği ile Ada ruhunu anlayabilmek üzerinedir. Yerel halk kadar Ada’yı sadece yazın ziyaret eden yazlıkçılar da Adalılık ruhunun paylaşımcılarıdır. Merkezi idarenin etkisinin, kurumsal denetimin ve muhafazakar toplum baskısının göreceli eksikliğinin imkan tanıdığı serbestliklerle şekillenen ortak sosyal yaşam Ada deneyiminde belirleyicidir. Ancak suyun varlığından destek alan fiziki ayrışmayla Ada, seçkinlerin egemen hissettikleri ayrıcalıklı bir özerklik alanı kimliğinin ötesindedir. Kent yaşamına kattığı modernlik pratikleri ve özgürlükler rahatlıkla fark edilir.
Mimar Mihran Azaryan tarafından tasarlanan Büyükada İskelesi, 1918
Büyükada’nın konumu onu birçok anlamda ana karadan bağımsız bir yer hâline getirirken öte taraftan İstanbul ile arasındaki ilişki adaya dair yeni bağıntıları beraberinde getiriyor. Peki Büyükada, hem bir özerk alan hem de İstanbul ile ilişkisi çerçevesinde tarih boyunca nasıl bu kadar dirençli bir şekilde varlık gösterebilmiş, değerini hep muhafaza etmiştir?
Büyükada’nın dahil olduğu Prens Adaları, talihini iki özelliğine borçludur: doğal güzelliği ve İstanbul’a yakın konumu. İmparatorluk başkentiyle kurduğu simbiyotik ilişki, Ada’yı tarih boyunca pek çok kez dünya sahnesine çıkardı ve Ada’yı merkez alan önemli tarihsel olayları sıklaştırdı. Sakin bir balıkçı yerleşimi kimliğinden sıyrılarak, ideal bir sürgün yeri, aktif siyasetten dışlananların zorunlu ya da gönüllü ikametgâhı ve dolayısıyla bir muhalefet alanına evrildi ve bu niteliğini yüzlerce yıl sürdürdü.
İstanbul ile birlikte şüphesiz Büyükada’nın da tarih boyunca uğradığı büyük yıkımlar veya yükseliş dönemleri olmuş, bunlar ada ve adalılar üzerinde farklı türden etkiler bırakmıştır. Büyükada’yı biçimlendiren büyük tarihsel olaylar, savaş ve felaketler söz konusu olduğunda neler ön plana çıkar? Adanın tarihindeki temel dönüm noktaları nelerdir?
Büyükada tarihi, kahramanlar ya da askeri dehalar tarafından ortaya konmaz. Tersine, tarihine yön verenler, sürgünler, muhalifler ve kaybedenlerdir. Alışılageldik Büyükada yazıları iki döneme odaklanır: İlki, sürgün edilenlerin karanlık mahzenlerde başına gelen talihsizlikler üzerinden, “Bizans” medeniyetini barbarlık ve gaddarlık temalarıyla eşleştirir. İkincisi ise seçkinlerin zenginlik ve müsriflikleri üzerinden Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde yaşanan toplumsal bunalımı tarife yönelir. Her ikisinin de doğruluk payı azımsanamazsa da popüler tarihin elinde araçsallaştırıldıkları ve gerçeği tarafsız yansıtma imkânlarını epeyce tahrip etmiş oldukları muhakkaktır.
Ada’nın geleneksel “Rum” karakterinin çözülmesine yol açacak en büyük kırılma noktası, 1840’lı yılların sonunda buharlı vapurların tesisidir. Vapurlar sayesinde, yüzyıllar boyunca ırk ve milliyet temelli bir ayrışmayı mümkün kılan fiziki kopukluk anlamını yitirir. Ulaşımın kolaylaşması, Ada’nın geleneksel yerel kültürü için paradoksal şekilde özgür kılmaktan çok dağılmaya karşılık gelir. Böylece Rum cemaatinin dini kurumları merkez alan iç örgütlenmesi, âdet ve geleneklerinin alışılmış düzeni bozguna uğrar ve uluslararası bir sayfiye kentinin değer kalıplarına yaklaşır.
Özellikle geç dönem Osmanlı ve erken dönem Cumhuriyet’te adanın farklı şekillerde ön plana çıktığından söz edilebilir. Bir tarafta yıkım diğer tarafta kuruluş söz konusuyken dahi ada varlığını hep sürdürür. İlk aşamada geç dönem Osmanlı’da Büyükada nasıl bir değer olarak ön plana çıkıyor?
Siyasi anlamda dağılmakta olan ve resmi iflasını açıklamış Osmanlı İmparatorluğu’nun olumsuz koşullarına rağmen 19. yüzyılın sonu, Büyükada’nın seçkin bir sayfiye olarak yükselişine karşılık gelir. Ülkede kozmopolit girişimciliğin kısa ömürlü dinamizminin önde gelen vitrinlerinden Büyükada, büyük emlak yatırımları ile refah yanılsamasının ve bunun dışavurumu şeklindeki görkemli sivil mimarinin İmparatorluktaki başlıca mekânlarından biridir. Burada politik ve ekonomik duruma inat, geleceğe yönelik bir iyimserlik hatta yanılsama söz konusudur. Günümüzde hayranlıkla izlediğimiz görkemli köşkler işte bu yanılsamanın dışavurumlarıdır.
foto-3.jpg
Erken dönem Cumhuriyet ile birlikte şüphesiz adada, adalılarda ve gündelik hayatta birtakım değişiklikler meydana gelir. Cumhuriyet ile birlikte Büyükada nasıl bir yer hâline gelir? İmparatorluktan cumhuriyete geçiş Büyükada’yı nasıl etkiledi?
Erken Cumhuriyet yıllarında, “Prinkipo” ismi resmi olarak, Osmanlı’nın “Ada-i Kebir” tanımına karşılık gelen “Büyükada” ile değiştirilir. Sıradan sokak isimlerinin, şehirlerin, hatta ülkenin isminin değiştiği bir dönemde ufak bir adanın isminin değiştirilmesi şaşırtıcı olmamalıdır. Prinkipo ve Büyükada birbirine muhalif değildir. Büyükada, İmparatorluğa özgü çok milletli toplum fikrini ve bu fikrin çağrışımlarını yansıtmaya devam eder. Toplumsal yapı kadar toplumsal algı açısından da süreklilikler geçerlidir. Büyükada, Cumhuriyet tarihinin büyük bölümünde, Osmanlı dünyasının romantize edilmiş uzantısı biçiminde, neredeyse bir “emperyal kalıntı” olarak kalır.
Büyükada, birçok önemli entelektüele, yazar, şair, sanatçı ve devrimciye ev sahipliği yapmış ayrıksı bir mekân olarak değerlendirilebilir. Peki Büyükada’dan söz edildiğinde nasıl bir entelektüel bilinçten/hafızadan söz edilebilir? Büyükada hangi başat isimlerin zihninde kendisine nasıl yer buluyor?
19. yüzyılın ortalarına kadar Ada tarihi, bireysel hikâyelerinin öne çıkmadığı meçhul keşişler üzerinde yükseldiyse, sonrası ünlü ya da bazıları çok ünlü kişilikler çevresinde şekillenmiştir. 20. yüzyılın ilk yıllarında imparatorlukların dağılmasıyla sonlanacak uluslararası mücadelenin uzantıları olarak, muhalefet, yenilgiler, isyanlar ve devrimlerle itibarsızlaştırılmış birçok sürgün burada yaşamayı seçmiş ya da ikamete zorlanmıştır. Dönemin basınında “misafirler” olarak tanımlanan diplomat, aristokrat ya da aydın, bu yüksek profilli bireylerin ortak paydası, maceralarının hüsranla sonlanmış, otoritelerinin sarsılmış ve mücadelelerinin kaybedilmiş olmasıdır. Kısıtlı bir coğrafyada, bu denli önemli şahsiyetlerin eş zamanlı birlikteliği, sosyal dayanışmalar yanında yeni bir ilişkiler ağına ve muazzam bir kültürel alışverişe imkân tanımıştır.
Son olarak bugün için nasıl bir Büyükada’dan söz edilebilir? Koleksiyon ve kitabın ardından bugünün adası nasıl bir değer/anlam taşıyor?
Büyükada, hiçbir zaman anakaraya, günümüzde olduğu kadar benzemedi. Buna rağmen, mekânın onarıcı ve dönüştürücü gücüne dair olumlu ifadesini sergilemeye ve kentsel tasarımın olanaklarına dair ilham verici bir model sunmaya devam etmektedir.
Moris Danon Koleksiyonu’na ait imgeler, suyla arasındaki sıkı ilişkiden, at ve eşeklerin toplumsal hayattaki imtiyazlı konumuna, muazzam bir arkeolojik mirasın mevcudiyetinden, uluslararası önemde kimliklerin karşılıklı etkileşimine, bu sınırlı coğrafyayı özel kılan pek çok unsurun artık var olmadığı gerçeğini hatırlatıyor. Göçler, tarihinin belirleyici bir parçasıdır. Ada kalıcı beraberliklerden çok, kısa süreli buluşmaların, kesişmelerin odağı olmuştur. Buna rağmen Ada deneyimi, çoğu kez belirleyicidir. Büyükada’ya dair aidiyet duygusu, olgusal olmaktan çok hissidir. Dört bir yana dağılmış Adalılar için mekânla kurulan bağ sıklıkla sadece hafızayla ilişkilidir. Kitaba konu olan arşivin kendisi de yer yer bireysel ya da toplumsal belleğe dair anılarla birleşirken, kent tarihinin büyük ölçüde Adasız yazılmış olduğu anlaşılmıştır. Moris Danon Koleksiyonu’nu temel alan çalışma, bu ihmali telafi etme denemesinden ibarettir.
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***