Etiket: Türkiye

  • İmamoğlu’ndan İsrail Dışişleri Bakanı Katz’a yanıt: Aynen iade ediyorum

    İmamoğlu’ndan İsrail Dışişleri Bakanı Katz’a yanıt: Aynen iade ediyorum


    İsrail Dışişleri Bakanı Yisrael Katz, sosyal medya hesabından İbranice, İngilizce ve Türkçe paylaşım yaparak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı eleştirdi. Katz paylaşımında “Erdoğan, tüm özgür dünyanın duruşuna karşı, sadece Hamas’ın katillerine ve tecavüzcülerine verdiği destek uğruna Türkiye’yi bir diktatörlüğe dönüştürüyor” dedi.

    İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamaoğlu’nu etiketleyen Katz, “Erdoğan, bilimsel, kültürel, teknolojik ve ekonomik kabiliyetlere sahip bir Türk devletini alıp yok ediyor, ilerici ve müreffeh bir Türkiye inşa eden Atatürk’ün mirasını ortadan kaldırıyor. Her şeyin güzel olacağı günler için umut edelim” ifadelerini kullandı.

    İMAMOĞLU’NDAN YANIT: HER ŞEY ÇOK GÜZEL OLACAK, FİLİSTİN ÖZGÜR OLDUĞU ZAMAN

    İmamoğlu, Katz’ın kedisini paylaştığı tweetine cevabı gecikmedi. Sosyal medya hesabı üzerinden Katz’ın paylaşımını alıntılayan İmamoğlu, “Demokrasiyi ve hukuku, elinde on binlerce çocuğun kanı olan birilerinden öğrenecek değiliz. Evet, her şey çok güzel olacak. Filistin özgür olduğu zaman” ifadeleirni kullandı.

    İmamoğlu’nun yanıtı şöyle:

    Paris Olimpiyat Oyunları’nda Judo’da Yarı Final mücadelesinde Kayra Özdemir’in İsrailli rakibine yenilmesi üzerine TRT Spor’un reklama gitmesini de hatırlatan Katz, “Türkiye’de 57 milyon kullanıcısı olan Instagram’ı engelliyor, İsrailli bir atlet bir Türk atleti yendi diye spor yayınlarını kesiyor, Türkiye’nin askeri ihtilaf içinde olmadığı demokratik bir ülkeyi işgal etmekle tehdit ediyor ve ticari ilişkileri keserek Türk ihracatçılarına yıllık 6 milyar dolar zarar veriyor” ifadelerine yer verdi.

    Katz’ın paylaşımı ise şu şekilde:

    “Erdoğan, tüm özgür dünyanın duruşuna karşı, sadece Hamas’ın katillerine ve tecavüzcülerine verdiği destek uğruna Türkiye’yi bir diktatörlüğe dönüştürüyor.

    Türkiye’de 57 milyon kullanıcısı olan Instagram’ı engelliyor, İsrailli bir atlet bir Türk atleti yendi diye spor yayınlarını kesiyor, Türkiye’nin askeri ihtilaf içinde olmadığı demokratik bir ülkeyi işgal etmekle tehdit ediyor ve ticari ilişkileri keserek Türk ihracatçılarına yıllık 6 milyar dolar zarar veriyor.

    Erdoğan, bilimsel, kültürel, teknolojik ve ekonomik kabiliyetlere sahip bir Türk devletini alıp yok ediyor, ilerici ve müreffeh bir Türkiye inşa eden Atatürk’ün mirasını ortadan kaldırıyor.

    Her şeyin güzel olacağı günler için umut edelim.”

    BAKANLARDAN KATZ’A YANIT

    Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, yapyığı açıklamada “Israel Katz’ın, Dışişleri Bakanlığı yapmak yerine, ülkemizi ve Sayın Cumhurbaşkanımızı kendi hezeyanlarına sürekli konu etmesi tam bir hastalık halidir” ifadelerine yer verdi.

    Hakan Fidan’ın X hesabından yaptığı açıklama şu şekilde:

    “Israel Katz’ın, Dışişleri Bakanlığı yapmak yerine, ülkemizi ve Sayın Cumhurbaşkanımızı kendi hezeyanlarına sürekli konu etmesi tam bir hastalık halidir. Kabinedeki varlığı, iftira ve yalan kusma saplantısından ibaret olan bu şahıs soykırımcı Netanyahu Hükümeti’nin hadsizlik ve arsızlık abidesidir.”

    ALTUN: CUMHURBAŞKANIMIZIN DA ÜLKEMİZİN DE SİZDEN ÖĞRENECEĞİ TEK BİR ŞEY YOKTUR

    Fahrettin Altun, Erdoğan’ı hedef alan İsrail Dışişleri Bakanı İsrael Katz’a, “Sizin gibi eli kanlı soykırımcı katillerden Sayın Cumhurbaşkanımızın da ülkemizin de öğreneceği tek bir şey yoktur!” ifadesiyle karşılık verdi.

    Fahrettin Altun şu ifadeler kullandı;

    “Buraya bak, katil ruh hastası!

    Sen Recep Tayyip Erdoğan’ın ismini, masumların kanını emdiğin o kirli ağzına aldıkça biz kendisini daha fazla desteklemeye, daha kararlı bir şekilde arkasında durmaya devam edeceğiz.

    Sizin gibi eli kanlı soykırımcı katillerden Sayın Cumhurbaşkanımızın da ülkemizin de öğreneceği tek bir şey yoktur!

    (HABER MERKEZİ)


    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Fenerbahçe’nin Galibiyeti Sonrası UEFA Ülke Puanı Sıralamasında Son Durum

    Fenerbahçe’nin Galibiyeti Sonrası UEFA Ülke Puanı Sıralamasında Son Durum


    Şampiyonlar Ligi 2. Eleme Turu rövanş maçında İsviçre temsilcisi Lugano ile karşılaşan Fenerbahçe, sahadan 2-1’lik skorla galip ayrıldı.

    Geçen hafta Fenerbahçe, Trabzonspor ve Başakşehir’in Avrupa kupalarında aldığı galibiyetlerin ardından Türkiye 600 puan kazandı. Bu hafta alınacak galibiyetlerle, bir üst sıradaki Belçika ile puan farkının kapatılması hedefleniyor.

    UEFA’nın ülke puanı sıralamasında zirvede 89.160 puanla İngiltere yer alırken, onu 79.106 puanla İtalya ve 73.989 puanla İspanya izledi.

    UEFA’nın ülke puanı sıralamasında ise son durum şöyle:

    1- İngiltere – 89.160

    2- İtalya – 79.160

    3- İspanya – 73.989

    4- Almanya – 71.660

    5- Fransa – 57.736

    6- Hollanda – 54.150

    7- Portekiz – 48.816

    8 – Belçika – 42.700

    9 – Türkiye – 34.400

    10 – Çek Cumhuriyeti – 34.350

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Halay tutuklaması: Türkiye’nin trajikomik gerçekleri

    Halay tutuklaması: Türkiye’nin trajikomik gerçekleri


    Esra ÇİFTÇİ


    Türkiye’nin kadim toprakları, tarihi boyunca pek çok kültürel zenginliği ve renkli mozaikleri barındırdı. Anadolu’nun dört bir yanında yankılanan türküler, oynanan oyunlar, takılan aksesuarlar aslında bir toplumun aynasıdır. Ancak bu aynadaki yansımalar, zaman zaman yasakların ve baskıların gölgesinde kalmıştır. İşte, Kürtçe halay çektikleri için tutuklananların hikayesi de, bu trajikomik tabloda yerini alıyor.

    Halay, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun, Kürt kültürünün vazgeçilmez bir parçasıdır. Sadece bir dans değil, bir dayanışma ve birliktelik sembolüdür. Ellerin kenetlenip bir ritim eşliğinde havada süzülmesi, aslında halkın kalp atışlarının senfonisidir. Ama ne acıdır ki, bu ritmik hareketler, bazıları için bir tehlike unsuru olarak görülmüştür. Kürtçe halay çektikleri için tutuklanan gençlerin hikayesi, Türkiye’nin trajikomik gerçeklerinden sadece biridir.

    HALAYDAN TUTUKLANMAYA: RİTİM BOZUCU BİR DEVLET POLİTİKASI

    Düşünün, bir düğün veya festivalde insanlar coşkuyla halay çekerken bir anda etraflarını polisler sarar. “Durun! Bu halayı çekemezsiniz, yasak!” Bir anda davulun zurnanın sesi kesilir, herkes şaşkınlıkla birbirine bakar. Halayın ortasında kalmış, elleri havada kalakalmış insanlar… Polis memurları, sanki ağır bir suç işlemişler gibi bu insanları tek tek gözaltına almaya başlar. Halayın lideri, yani halaybaşı, bir anda baş suçlu konumuna düşer. Suçları? Ellerini havada tutmak ve Kürtçe bir türküye eşlik etmek!

    Halayın kendisi mi suç? Yoksa davulun sesi mi çok gürültülü? Yoksa zurna, devletin resmi enstrümanı olmadığı için mi bu kadar tehlikeli? Tüm bu soruların cevabı aslında yok. Çünkü halay, sadece bir dans. Ama bazıları için, bu dansın ritmi bile bir tehdit unsuru. Halayın ritmine ayak uydurmak, bir dayanışma sembolü olarak algılandığında, işte o zaman bu ritmik hareketler bir tehdit oluveriyor.

    PUŞİ TAKANLARIN DRAMI: BİR KUMAŞ PARÇASININ TEHLİKELERİ

    Bu hikayeyi daha iyi anlamak için, geçmişte yaşanan benzer olaylara göz atmak gerekir. 2000’li yılların başında, üniversite kampüslerinde puşi takan öğrenciler de benzer şekilde gözaltına alınıyordu. Puşi, bir geleneksel Kürt giysisi, başörtüsü veya boyun atkısıdır. Bu basit kumaş parçası, o dönemde bazı kesimler tarafından tehlikeli bir sembol olarak görülmüştü. Aslında puşi, binlerce yıldır Kürt halkının kültürel ve tarihsel mirasının bir parçasıydı. Ama bu miras, bazıları için bir tehdit olarak algılandı ve gençler sadece puşi taktıkları için polisler tarafından gözaltına alındılar.

    Düşünün, kampüs bahçesinde yürüyorsunuz, üzerinizde rengarenk bir puşi var ve bir anda “Dur! O puşiyle yürüyemezsin, yasak!” Bir anda kendinizi polis karakolunda buluyorsunuz. Yanınızda başka öğrenciler, kimisi puşi takmış, kimisi sadece halay çekmiş. Polis memurları sanki büyük bir suç şebekesini çökertmiş gibi gururla dolanıyor. Bu trajikomik durum, aslında toplumun kültürel zenginliğinin nasıl baskılandığını gösteriyor.

    TRAJİKOMİK BİR GELECEK

    Bir yandan Kürtçe halay çekenlerin gözaltına alınması, diğer yandan puşi takan öğrencilerin tutuklanması, Türkiye’nin trajikomik hikayesinin bir parçasıdır. Bu hikaye, sadece bir halkın değil, tüm toplumun kültürel ifadesinin baskı altında olduğunu gösterir. Ancak bu baskılar ne kadar artarsa artsın, halkın ruhundaki ritim ve melodiler asla susmaz.

    Sonuç olarak, Kürtçe halay çekenlerin ve puşi takanların tutuklanması, Türkiye’nin kültürel zenginliğinin ve renklerinin ne kadar değerli olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor. Bu trajikomik olaylar, aslında bir toplumun ne kadar güçlü olduğunu ve kültürel mirasının ne kadar dirençli olduğunu gösterir. Çünkü halay çekmek, puşi takmak, türkü söylemek, bir toplumun ruhunu ve kimliğini yansıtır. Ve bu ruh, hiçbir zaman bastırılamaz.

    Trajikomik bir mizah anlayışıyla, belki bir gün insanlar bu olayları gülerek anlatacak. “Bir zamanlar halay çekmek yasaktı, puşi takmak suçtu!” İşte o gün, kültürel zenginliklerimizin özgürce yaşandığı bir toplumda, bu hikayeler sadece gülümseten birer anı olarak kalacak.

    GERÇEKTEN, HALAYIN RİTMİ BU KADAR MI TEHLİKELİ?

    Biraz düşünelim: Halayın ritmi mi devleti bu kadar tedirgin ediyor? Yoksa halay çekmek, herkesin aynı anda aynı ritme ayak uydurması, birlik ve beraberliğin bir göstergesi mi? İşte belki de sorun tam burada. Birlik ve beraberlik, bazıları için tehlikeli olabilecek bir şey. Ama unutmayalım ki, halayın ritmi ne kadar baskılanırsa baskılansın, halkın ruhundaki ritmi kimse durduramaz. Çünkü halay, sadece bir dans değil, bir yaşam biçimidir.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • İsrail Dışişleri Bakanı, NATO’dan, ‘İsrail’i işgalle tehdit eden’ Türkiye’yi üyelikten atmasını istedi

    İsrail Dışişleri Bakanı, NATO’dan, ‘İsrail’i işgalle tehdit eden’ Türkiye’yi üyelikten atmasını istedi


    – “İsrail’e girmekten” söz eden Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın sonunun ABD işgaliyle devrilen ve yargılanıp asılan Irak lideri Saddam Hüseyin gibi olacağını iddia ettiği paylaşım yapan İsrail Dışişleri Bakanı Israel Katz, bu kez NATO üzerinden atağa geçti. Katz, “Erdoğan’ın İsrail’i işgal etmekle tehdit etmesi gerekçesiyle NATO’dan Türkiye’nin kovulması” çağrısı yaptı.

    ‘TÜRKİYE, İRAN’IN ŞER EKSENİNE KATILDI’ İDDİASI

    Türkiye’yi İran’ın “şer eksenine” katılmakla suçlayan İsrail Dışişleri Bakanı, “İsrail’e yönelik terörist saldırılardan sorumlu Hamas’ın karargahına ev sahipliği yapan Türkiye, Hamas, Hizbullah ve Yemen’deki Husilerle birlikte İran’ın şer ekseninin bir üyesi haline geldi” iddiasında bulundu.

    ‘TÜRKİYE’NİN EYLEMLERİ, KUZEY ATLANTİK ANTLAŞMASI’YLA ÇELİŞİYOR’

    “Türkiye’nin kışkırtma olmaksızın demokratik bir Batı ülkesini işgal etmekle tehdit ederek NATO’nun temel ilkelerini açıkça ihlal ettiğini” söyleyen Katz, “Ankara’nın eylemlerinin, Türkiye’nin imzacısı olduğu, tarafların demokrasi, bireysel özgürlük ve hukukun üstünlüğü ilkelerine dayanan halklarının özgürlüğü, ortak mirası ve medeniyetini koruma kararlılığının belirtildiği Kuzey Atlantik Antlaşması’yla çeliştiğini” dile getirdi.

    ‘TÜRKİYE’NİN NATO’DA YERİ YOK’

    “Tüm NATO üyelerini Türkiye’yi derhal ittifaktan atmaya çağırıyorum. Türkiye’nin NATO’da yeri yok” vurgusunu yapan Katz, “ABD ve Batı dünyası Erdoğan’ı kınamalı ve yıkıcı faaliyetlerini durdurmalı” diye ekledi.

    ‘TÜM NATO ÜYELERİYLE İLETİŞİME GEÇİN’ TALİMATI

    İsrail Dışişleri Bakanlığı’nın konuyla ilgili açıklamasında şöyle denildi:

    “Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İsrail’i işgal etme tehditleri ve tehlikeli söylemleri ışığında, Dışişleri Bakanı Israel Katz, diplomatlara … Türkiye’nin kınanması çağrısı ve ittifaktan atılması talebiyle acilen tüm NATO üyeleriyle iletişime geçmeleri talimatını verdi.”

    ‘NASIL KARABAĞ’A, LİBYA’YA GİRDİYSEK, ONLARA DA YAPARIZ’

    Erdoğan, pazar günü AKP Rize İl Teşkilatı toplantısında şunları söylemişti:

    “Biz çok güçlü olmalıyız ki, bu İsrail, Filistin’e bunları yapamasın. Biz nasıl Karabağ’a girdiysek, nasıl Libya’ya girdiysek, bunun benzerini aynen onlara da yaparız. Yapmamak için hiçbir şey yok. Sadece biz güçlü olmalıyız ki, bu adımları atalım.”

    ‘ERDOĞAN, SADDAM’IN SONUNU HATIRLASIN’

    Bunun üzerine Erdoğan ile yakalanmış Saddam fotoğraflarını yan yana kullandığı paylaşım yapan Katz, “Erdoğan, Saddam Hüseyin’in izinden giderek İsrail’e saldırı tehdidinde bulunuyor. Orada ne olduğunu ve nasıl bittiğini hatırlamasına izin verin” demişti. (Times of Israel, Israel National News, Reuters, Dış Haberler)

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • 2024 Paris Olimpiyatları ve dünyanın hali pürmelali

    2024 Paris Olimpiyatları ve dünyanın hali pürmelali


    Mehmet İŞTEN


    2024 Paris Olimpiyat oyunları başladı.

    Muazzam bir açılış töreniyle.

    Adeta bir sanat yapıtı izler gibi saatlerce sıkılmadan izledik. Görkemli bir tören düzenlemiş Fransızlar. Bir ‘performans’ olarak bakıldıkta harikulade tablolar vardı. Işık, ses, görüntü, kareografi… hiçbir şey için masraftan, emekten kısılmamıştı. Özellikle dikkatimi çeken günümüz insanının gerçekliğine uygun olarak “instagram” mantığında, tablolar halinde yığınla tablonun eklemlenmesiyle oluşan bir resital kurgusunda tasarlanmış olması. Reelste kaydırma duygusu uyandırıyordu insanda. Oraya bakıyorsun başka bir şey, buraya bakıyorsun başka bir şey…

    resim1.jpg

    Eski açılış törenlerinin, yani sabit bir platforma dayalı organizasyonların sonunun geldiği anlaşılıyor. Ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın ve ne kadar güzel hazırlanmış olursa olsun tek bir merkeze odaklı gösteriyi insanlar izleyemez artık. Sosyal medya biçimlerinin hayatımızı, bakış açımızı ve eğlenebilme yeteneğimizi ne derece etkilediğinin kanıtı olarak kalsın akılda.

    Başka şeyler de var tabii. Çok iyi bir fikir olan katılımcı ülke sporcularının Sen Nehri’nde süzülüp giden teknelerin üzerinde yer aldığı geçit resmi bizlere dünyanın ne muazzam bir kültür zenginliğine sahip olduğunu gösterdi. İlk sırada malum sebeplerle Yunan kafilesi çıktıktan sonra ikinci sırada “Mülteci sporcular kafilesi” çıktı? Kafa dünya sorunlarına kayıyor hâliyle…

    Hemen hemen her ülke kendi bayraklarındaki renklere uygun tasarlanmış elbiselerle arzı endam eyledi. Hâlbuki bayraklar ulusları simgeler ama halkların, yerel kültürlerin renkliliğini yansıtmaktan uzaktır oradaki o renkler. Misal bizimkilerin turkuaz mavisi… Tamam bayrak değil ama ne alakası var bizimle bu mavinin?.. Turkuaz mavisi? Türk taşı diye bir taş varmış da falan da filan. Ben daha hayatımda görmedim Türk taşı. Gördüm tabii buraların taşını toprağını ama onları saymıyorlar. Ben olsam tasarlardım bir Anadolu esvabı, onu giydirirdim çocuklara…

    Az kalsın unutuyordum. Birkaç yıldır tüm ülke olarak Filenin Sultanları ile yatıp kalkıyorduk . Ama törende onlar yer almadı. Sonra öğrendik. Voleybolcu kızlardan biri “beraber milli marşı söyleyebileceğim birileriyle sahada olmak isterdim” demiş,”bir Kübalıyla değil” Vargas’ı kastederek! Yahu şu milliyetçilik nasıl bir beladır, her yerde karşımıza çıkıyor… Bam bam çivileri rakiplerin tepesine çakarken iyiydi, milletçe yere göğe koyamıyorduk. Şimdi de sahip çıksanıza, bu salak beyanatı vereni ayıplasanıza… Varsan baksan onu vatandaşlığa alabilmek için envaiçeşit dümen çevirmişizdir. İnsanlara yazık yahu… Heder oluyorlar dinlerin, milliyetçiliklerin, ideolojilerin hegemonyasında..

    Ama yine de çok etkileyici bir geçit resmiydi.

    Öte yandan bu parıltının altını üstünü kazıyınca başka şeyler de çıkmıyor değildi.

    Aman tanrım ne ülkeler icat olmuş biz atlaslara bakmayalı!.. Ben yaşta olanların dünyanın durumu hakkında yeniden düşünmesine neden oldu ister istemez. Ne acayip ülkeler türemişti: Nauru, Lesotho, Esvatini, Trinidad ve Tobago, Mauritius… Bu çoğunun bayrağından anlaşıldığı kadarıyla Fransız, İngiliz sömürgesi olup birkaç yüzyıl tüm zenginlikleri sağılıp azat edilen ülkeleri oturup biraz çalışmaya karar verdim.

    resim2.jpg

    Ki bu azat etmenin de gerçekte özgürlükle, bağımsızlıkla ilgisi olmadığı, kamuoyu önünde bir özüre tekabül ettiği, sömürünün aynen devam edeceği, söz konusu ülkedeki yeni muktedirleri yine kendi şirketlerinin belirlediği, maddi manevi tazminat davası açılmayacağına dair garanti aldıklarını da biliyoruz.

    Dikkatimi çeken bir ayrıntı da Makedonya’nın “Kuzey Makedonya” olarak geçmesi. Sonra anlıyorsunuz tabii neden öyle olduğunu. Yunanistan’da da Makedonya diye bir bölge var. E ama kardeşim, orası bir bölge, bu ise ülke. O nasıl olacak? Oluyor işte..

    Aynı durum tersinden Kıbrıs’ta yaşandı tabii. Güney Kıbrıs diye değil Kıbrıs adıyla geçtiler. Ne demek bu? Ada’da tek devlet var ve Türkiye orada işgalci ülke. Olimpiyat Komitesi Güney Kıbrıs diyemiyor, dese soracaklar bunun Kuzey’i neresi? Belli ama dünya tanımamış Kuzey Kıbrıs’ı o nasıl olacak?

    Filistin kafilesine dikkat kesildik, bir hareket olacak mı diye, olmadı. Ama işte şu kurt işareti meselesinden öğrendiğimiz üzere spor alanlarına siyaseti olabildiğince sokmamak gerekiyor sanırım.

    Meseleler, meseleler yani…

    Ayrıca, adeta bir dünya tarihiydi açılış töreni. Sanatta, kültürde, medeniyette her şeyi onların bulduğunu hep beraber bir kez daha idrak ettik. Büyük besteciler, edebiyatçılar, bilim adamları görünüyordu ekranda arada bir… Gerçekten de her şey Fransa’dan çıkmış diyesi geliyordu insanın.

    Bastil Hapishanesiyle, mary antuanıyla, giyotiniyle, kanı ve şiddeti anlatan iyi tasarlanmış bir Fransız Devrimi tablosu…

    resim3.jpg

    Ama hep Fransa içinde olan biten faaliyetler. Cezayir’i nasıl işgal ettik, Afrika’yı nasıl sömürgeleştirdik iması taşıyan bir şey yoktu mesela. İstanbul Olimpiyatları geldiğinde bizimkilerin “İstanbul’un Fethi”ni oraya koymadan, şöyle gemileri bir dağda yürütmeden içlerinin serinlemeyeceğini düşününce nasıl olacak o zaman o işler bilemedim. Gelgelelim ulusların tarihi böyle şeylerle dolu.

    Paris’te nasıl Cezayir katliamları gösterilmediyse, 2028’deki Los Angels Olimpiyatları’ında “Kızılderili katliamları”nın ve İstanbul Olimpiyatları’nda Ermeni katliamlarının, Alevi katliamlarının gösterilmeyeceğine eminiz nasıl olsa…

    Ulusal takımlarında ‘zenci’ ağırlığı olan Avrupa devletlerindeki bu durumun sömürgecilik faaliyetlerinin lideri olmalarıyla ilgili olduğunu zaten anlıyorduk ama törenlerde yirmi ülkenin bayrağında İngiliz bayrak modelini ya da Afrika ada ülkesinin bayrağında haç işareti görünce tarih önümüzde temerküz ediyordu adeta.

    resim4.png

    Bir diğer konu, (muhakkak ki literatürde bir adı olan, benim ancak “ayrıksılar defilesi” diyebileceğim) defilemsi etkinlikteki görüntülerdi. LGBTİ’lerin, sakallı kadınların, transların, şişmanların, yaşlıların, engellilerin cinsellik çağrışımlarıyla boy gösterdiği bir defile! Bunu bütün dünyaya canlı yayında yayımlamak! Aşkolsun adamlara diyeceğiz de türbanlı yarışmacının geçit töreninde bulunmasına müsaade etmemişler. O nasıl olacak?.. TRT de yayımlamak zorunda kaldı tabii bunları. Daha izlerken herkesin olduğu gibi benim de aklıma bu görüntülerin yaratacağı infial geldi. Nitekim konu sosyal medyada gündem olmaktan başka neredeyse tüm malum medyada “Sapık Olimpiyatı” türünden manşetlerle verilmişti bugün. Hayırlısı olsun, ne diyelim… Yani dünyada ne varsa olimpiyatlarda da o var. Bu değil mi konu? Dahası olimpiyat bir anlamda bu demek değil mi? Ben yanlış mı biliyorum.

    Ama spor müsabakalarını izlemek için mükemmel bir yaz gibi geliyor bana. Kendi koşullarımın serbestliğinden kaynaklanıyor tabii.

    İyi seyirler.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • ASEAN toplantısında Fidan-Lavrov görüşmesi

    ASEAN toplantısında Fidan-Lavrov görüşmesi


    – Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın iki ülke arasında diplomatik ilişkilerin kurulmasının 80. yıldönümü münasebetiyle önceki akşam Moskova’ya çalışma ziyareti düzenleyip Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’le görüşmesi sonrası, Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği (ASEAN) toplantısı, Türkiye ile Rusya Dışişleri Bakanlarının görüşmesine vesile oldu.

    Laos’un başkenti Viyentiyan’da düzenlenen toplantı kapsamında Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Rus mevkidaşı Sergey Lavrov ile biraraya geldi.

    İkili ilişkiler, ekonomik konular ve enerji alanında işbirliğinin ele alındığı görüşmede Ukrayna’daki savaş, Gazze’deki gelişmeler, Suriye’deki durum ve diğer bölgesel meseleler de değerlendirildi.

    TÜRKİYE-ASEAN İLİŞKİLERİ

    Fidan, Türkiye-ASEAN Sektörel Diyalog Ortaklığı Altıncı Üçlü Toplantısı’na katılmak üzere Viyentiyan’a gitti. ASEAN’ın temel belgelerinden olan Dostluk ve İşbirliği Antlaşması’na 2010’da taraf olarak kurumsal ilişkilerin tesisi yönünde ilk adımı atan Türkiye, 2017’de ASEAN’ın “sektörel diyalog ortağı” olmuştu. Türkiye-ASEAN ticaret hacmi, 2023’te ise 14.6 milyar dolar olarak gerçekleşti. (AA)

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Almanya’dan Türkiye’ye ‘Döner’ Vetosu

    Almanya’dan Türkiye’ye ‘Döner’ Vetosu


    Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne dönerin “geleneksel ürün adı” olarak tescil edilmesi için başvuruda bulunmuştu. Nisan ayında AB Resmi Gazetesi’nde yayımlanan başvuruya Almanya’dan itiraz geldi.

    Türkiye’nin başvuru ilanında; dönerin sığır, koyun veya tavuk etinin ince ve yatay biçimde dilimlenmiş şekilde kesilerek bir şiş üzerinde sabitlendiği, bunun dikey olarak kendi ekseni etrafında dönerek ateşte pişirildiği bilgisi verilmişti.

    İnce ve yatay olarak dilimlenen etlerin pişirme öncesi yoğurt veya süt, biber veya domates püresi, tuz, çeşitli ot ve baharatlardan oluşan bir karışımla terbiye edildiği belirtilen ilanda, döneri şişlenmesi sırasında et katmanlarının arasına yatay olarak dilimlenmiş yağ yerleştirildiği anlatılmıştı.

    İlanda, dönerin içeriğinde büyükbaş hayvan eti veya koyun eti, dana kıyma veya koyun kıyma veya bunların karışımları ile tavuk eti kullanılabileceği ifade edilmişti.

    ALMANYA’DAN İTİRAZ

    BirGün’ün aktardığına göre; Türkiye’nin başvurusuyla döner, 3 aylık itiraz süresinin dolmasının ardından tescil edilecek. Almanya, itiraz süresinin dolmasına kısa bir süre kala başvuruda bulundu.

    Almanya, dönerin tescil edilmesinin büyük bürokratik engeller yaratacağını ve en popüler atıştırmalığının fiyatını artıracağını savundu.

    İki ülkenin bir uzlaşma yolu bulmak için 6 ay süresi bulunuyor, aksi takdirde Avrupa Komisyonu anlaşmazlığı karara bağlamak zorunda kalacak. Türkiye Avrupa Birliği üyesi olmamasına rağmen, üçüncü ülkeler ürünlerini Avrupa Birliği’nde koruma altına alabiliyor.

    Öte yandan Almanya, İspanya’nın serrano jambonu ve Napoliten pizzasıyla aynı korumalı AB statüsünü verme girişimine de itiraz etti.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Suriye devlet haber ajansı: Putin, Esad’la olası Erdoğan görüşmesi meselesini ele almadı, böyle bir görüşme talep etmedi

    Suriye devlet haber ajansı: Putin, Esad’la olası Erdoğan görüşmesi meselesini ele almadı, böyle bir görüşme talep etmedi


    – Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın önceki akşam Moskova’da Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’le gerçekleştirdiği görüşmenin, Reuters haber ajansı tarafından “Putin, Esad’la Türkiye ve İsrail’i görüştü” başlığıyla servis edilmesinin ardından, Suriye Arap Haber Ajansı (SANA) tam tersi yönde haber yayımladı.

    ‘ESAD’IN ZİYARETİNDE ŞAŞIRTICI BİR YAN YOK’

    SANA, haberini, Rus devletinin medya kuruluşu RT’nin özel kaynaklardan aldığı bilgiye dayandırdı.

    Buna göre Rusya ve Suriye devlet başkanları arasındaki görüşmeye yakın kaynaklar, “Esad’ın ziyaretinin şaşırtıcı olarak nitelendirilebileceğini ancak oldukça pratik bir ziyaret olduğunu, Esad ile Türk mevkidaşı Recep Tayyip Erdoğan arasında olası görüşme konusunun görüşülmediğini ve Putin’in Esad’dan Erdoğan ile görüşme talebinde bulunmadığını” dile getirdi.

    ‘PUTİN, ESAD’IN TÜRKİYE İLE İLİŞKİLERE DAİR TUTUMUNU BİLİYOR’

    Haber şöyle devam etti:

    “Kaynaklar şunu da kaydetti: ‘Rusya Devlet Başkanı, Suriye Özel Temsilcisi Aleksandr Lavrentyev aracılığıyla, Esad’ın Türkiye ile ilişkilere ilişkin tutumu konusunda önceden tam olarak bilgilendirildi. Bu ilişkilerin, Türkiye’nin Suriye topraklarından çekilmesi ve Suriye’nin kuzeyindeki tüm terör örgütleriyle mücadeleye ilişkin temellere ve referanslara dayanması gerekiyor.’”

    PESKOV’DAN MUĞLAK YANIT: ‘ŞU VEYA BU ŞEKİLDE DEĞİNİLDİ’

    Öncesinde Reuters, Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov’a, basın toplantısında, Rusya ile Suriye liderlerinin görüştüğü konular arasında olası Esad-Erdoğan görüşmesinin de olup olmadığının sorulduğunu aktardı.

    Reuters’e göre Peskov şu yanıtı verdi: “Suriye çevresinde bölgedeki durumla ilgili tüm konular hakkında geniş görüş alışverişinde bulunuldu. Bahsettiğiniz konuların çoğuna şu veya bu şekilde değinildi. Söyleyebileceğim tek şey bu.”

    MGK BİLDİRİSİNDE ANKARA DESTEKLİ ‘SURİYELİ MUHALİFLERLE’ YOLA DEVAM MESAJI

    Ardından bugün Erdoğan’ın başkanlığında toplanan Milli Güvenlik Kurulu’nun (MGK) yayımladığı bildiride, “Meselelerin çözüme kavuşturulması sürecinde, Suriye’de tüm tarafları kapsayan gerçek bir toplumsal mutabakata ulaşılmasına yönelik desteğin sürdürüleceği” ifadesine yer verildi. (SANA, Dış Haberler)

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Reuters: Yunan Danıştayı, sığınma başvurusunun sonucunu bekleyen Ali Yeşildağ’ın Türkiye’ye iadesi lehine karar verdi

    Reuters: Yunan Danıştayı, sığınma başvurusunun sonucunu bekleyen Ali Yeşildağ’ın Türkiye’ye iadesi lehine karar verdi


    – Reuters haber ajansı, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ailesine yönelik iddialarla gündeme gelen ve Yunanistan’a kaçan Ali Yeşildağ’ın Türkiye’ye iadesine karşı yaptığı temyiz başvurusunun Yüksek İdari Mahkeme (Danıştay) tarafından reddedildiğini duyurdu.

    Reuters’e konuşan yargı kaynaklarına göre Yunan Danıştayı, Ali Yeşildağ’ın Türkiye’ye iade edilmesi yönünde karar verdi.

    SIĞINMA TALEBİ GEREKÇESİ: ‘TÜRKİYE’DE HAYATININ TEHLİKEDE OLMASI’

    Haberde, Danıştay kararına rağmen, Ali Yeşildağ’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan’la yaşadığı anlaşmazlık nedeniyle Türkiye’de hayatının tehlikede olacağını öne sürerek eylül ayında Yunanistan’a yaptığı sığınma başvurusuyla ilgili nihai kararı beklemesinden ötürü iade edilmesinin askıda olduğu belirtildi.

    MİÇOTAKİS HÜKÜMETİ İADEDEN YANA

    Bu yılın başlarında Yunanistan’da Yüksek Mahkeme ve Adalet Bakanı Yorgos Floridis’in Türkiye’ye iade edilmesi lehinde verdiği karara Ali Yeşildağ Danıştay’da itiraz etmişti.

    AİHM MÜDAHALESİ

    Reuters’e konuşan kaynaklardan biri, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Ali Yeşildağ’ın Türkiye’ye iade işleminin 23 Ağustos’a kadar ertelenmesine karar verdiğini ve davasının yeniden inceleneceğini söyledi.

    Ali Yeşildağ’ın avukatlarından biri olan Thanassis Kampagiannis, “Türkiye’ye iadesi, onun fiziki bütünlüğünü ve hayatını tehlikeye atar” dedi.

    REUTERS’E GÖRE YEŞİLDAĞ’IN KALAN CEZASI AF KAPSAMINDA

    Reuters, “Erdoğan’ın eski müttefiklerinden biri” diye nitelediği 54 yaşındaki Ali Yeşildağ’ın Kasım 2023’te Türkiye-Yunanistan sınırını kaçak yollardan geçerken Batı Trakya’daki Evros ilinde yakalandığını ve hakkında 17 yaşındayken soygun ve cinayet işlemekten 1986’da aldığı mahkumiyet nedeniyle Interpol tarafından çıkarılmış yakalama emri olduğunun açıklandığını hatırlattı.

    Haberde Reuters’in gördüğü mahkeme belgelerine göre Yeşildağ’ın aldığı hapis cezalarının bir kısmını çektiği ve geri kalanı için af çıkarıldığı aktarıldı.

    YEŞİLDAĞ AİLESİ 2022’DEN BERİ GÜNDEM OLMUŞTU

    Yeşildağ, geçen yılki YouTube yayınlarında, kendisinin ve ailesinin Erdoğan’la onlarca yıl yakın ilişkilerinin olduğunu, ama son 10 yılda kendi ailesiyle ve cumhurbaşkanıyla arasının bozulduğunu söyleyerek Erdoğan ile ailesi hakkında “yolsuzluk ve rüşvet” iddialarında bulunmuştu.

    Ali Yeşildağ’ın “büyük siyasi ilişki ağı” ve “Erdoğan’la yakın ilişki” iddialarıyla gündeme gelen ağabeyleri Hasan ve Zeki Yeşildağ, pek çok sektörde faaliyet göstermelerinin yanısıra 2017’den beri TürkMedya grubunun sahibi. (Reuters, Dış Haberler)


    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Anti-faşist minimum

    Anti-faşist minimum


    Tanıl BORA


    En rezil, en “makabr” Stalinizm anekdotları listesine girebilir sanırım, şu…: Nazi-Sovyet Paktı’ndan hemen sonra, İçişleri Halk Komiserliği Şefi Beria’nın talimatıyla, “Troçkist-faşist sapkınlık” suçlamasıyla mahkûm edilerek ceza kamplarına tıkılmış olanlara “faşist” diye küfretmek yasaklanmış.[1] Sovyetler Birliği’nde antifaşizm “konusu”nun, ikinci bir emre kadar, ‘iptal’ edilmesinin bir neticesi olarak.

    ***

    Melike Işık Durmaz’ın kitabı vesilesiyle,[2] ’78 kuşağının esas Olay’ının anti-faşizm olduğundan söz etmiştim. Malûm, bu onun zaafı olarak da tartışılmıştır – bizzat kendileri tarafından tartışılmıştır. Sosyalist hareketi anti-faşist mücadeleye indirmenin, anti-faşizmi de ülkücülerle mücadeleye indirgemenin yarattığı bir zaaf olarak… Anti-faşizmi doğrudan doğruya devrim programının dibacesi gibi kuramlaştıran Devrimci Yol hareketinden gelenler arasında dahi, bu zaafın muhasebesini yapanlar vardır. Bu tartışma, bu muhasebe elbette yersiz değil; fakat anti-faşizmin, –sadece sosyalizm bâbında değil–, en geniş mezhepli tanımıyla solun hâlâ bir rüknü olduğuna da şüphe yoktur.

    Bütün “anti”ler, karşıtına tabi olmakla malûldür, doğru. Fakat faşizmin mutlak kötülük olması, üstelik gönülleri kazanma kabiliyeti yüksek, –ancak kapitalizmle tartılabilecek– bütüncül bir kötülük olması bakımından, anti-faşizm, “anti”ciliğin zaaflarından mazurdur. Orhan Koçak son yazı üçlemesinde[3] faşizmin süreğenliğini unutmanın ‘cilveleri’ ile meşgul olurken, bilhassa –solda da– normalleşen milliyetçiliğin, bu unutuşu afaziye[4] çevirmesi üzerine duruyordu.

    ***

    AKP sözcülerinin, ara ara hasımlarını, CHP’yi, solcuları, HDP’yi/DEM’i, daha kimleri kimleri, faşistlikle itham ettiğini biliyorsunuz.[5] Birkaç ay önce, hatırlarsınız, Donald Trump makabr, rezil bir “anti-faşizm” çıkışı yaptı. Yüz kızartıcı (ama onun yüzü zaten kızarık) bir davadan aldığı mahkûmiyet üzerine, “faşist bir devlette yaşıyoruz” dedi. Bunlar yavuz hırsız Oscar’larıdır…

    Oysa, biliyorsunuz, Trump’ın başkanlığı döneminde, ABD’nin bir tür faşizme mi dönmekte olduğu cidden tartışılıyordu. (İkinci kez gelmesi halinde, gerçekten bir çeşit faşizm tesis edeceğinden endişe edenler az değil.) O sıralar Trump, ırkçılık karşıtı protestolar vesilesiyle, ABD’de “antifa” adıyla bilinen anti-faşist harekete veryansın etmiş, antifa’nın terör örgütü sayılarak yasaklanması gerektiğini söylemiş, anti-antifaşist bir cephe açmıştı. Almanya’da da, Neonazilerin ve Neonazi adını kullanmayan “post-faşistler”in, uzun yıllardır, anti-faşist harekete karşı seferber olan, şiddete de başvuran, anti-antifaşist adlı platformları var.

    Memleket siyasetinin kiç kalıbıyla söylersek: Anti-faşizmden rahatsız oluyorlar! Kendileri hasımlarına, faşizmin mağdurlarına “faşist” diye ünleyebilirler – fakat sahici anti-faşizmden rahatsız olurlar.

    ***

    Sadece bu saçmalıklar, bu kavram gaspı bile, anti-faşizmin güncelliğini haber veriyor. Pozitif uyaranlar da var. Fransa’da Ulusal Birlik’in (Le Pen’in Ulusal Cephe’sinin yeni hali) birinci parti mevkiine gelmesi karşısında, envai çeşit sollar Yeni Halk Cephesi adıyla birleştiler biliyorsunuz – ve seçimlerde bütün dünyada solculara, anti-faşistlere bari bir lâhza “oh!” dedirten bir başarı elde ettiler. Bu bir yanıyla açıkça anti-faşizmin tarihsel mirasını canlandırmaya dönük bir hamle. Halk Cephesi, 2. Dünya Savaşı arifesinde Fransa’da işçi partileri (komünistler ve sosyalistler yani sosyal demokratlar) yanında “burjuva demokrat” unsurları da yan yana getiren siyasal platformun adıydı.

    ***

    Evet, anti-faşizmin de bir geleneği, bir birikimi, bir mirası var ve kadrini bilmek lazım. Jacques Droz’un Avrupa’da Antifaşizmin Tarihi (1923-1939) kitabı,[6] işte bunu yapıyor. Anti-faşist siyasetin farklı ülkelerdeki deneyimlerini, başarılarını, -çoğunlukla- başarısızlıklarını etraflıca elden geçiriyor. Faşizmi ancak ve ancak bir dış tehlike olarak algılayan sağın genel tutumuna mukabil (Droz’un aktardığı gibi Churchill, 1935’te komünizm ile Nazizm arasında tercihte bulunmak zorunda kalsa, “komünizmi seçerdim diyemem,” diyordu); onun karşısında hümanizm ve insan onuru bilinciyle dehşet duyan ‘azınlık’ liberal ve Hıristiyan-muhafazakârlara selam veriyor.[7]

    ***

    Anti-faşizmin güncelliğine ve âciliyetine adanmış bir kitapla konuşarak devam edeceğim: Paul Mason’ın Faşizmi Nasıl Durdururuz.[8] Gazeteci ama esasen bir anti-faşist eylemci olan Mason, günümüzde 1930’larınkinden farklı, 21. yüzyıla uygun, nihaî şeklini şemailini tam kestiremeyebileceğimiz, fakat özü itibarıyla faşist nitelikli siyasetlerin-iktidarların-rejimlerin açık ve yakın tehlike teşkil ettiğine emindir – haklıdır. Sami Özbil’in söyleyişiyle, “Anti-faşist bir ‘imdat freni’ bulunabilecek mi?”[9] sorusunu soruyor. Mason, faşizmin otoriter muhafazakar, sağ popülist ve özellikle de aşırı/”alternatif” sağ içinde -şimdilik- yuvalandığını ve ürediğini düşünüyor. Özellikle’nin altını çizelim; ‘soy’ faşist potansiyelin cevheri, bu üçüncü koldadır. Yeni-faşizmin kıyassız bir felâket olacağının idrakiyle, aşırılıkçıları “popülizme doğru geriletmek” kadar düşük bir çıtaya gönül indiriyor Mason – hatta “ırkçılığa, milliyetçiliğe, cinsiyetçiliğe geriletme”yi bile kâr sayıyor.

    Bu asgarîciliği, beterinden sakla(n)mak kaygısıyla radikal sağın gönlünü hoş tutmak manâsında düşünmüyor elbette. Buradaki ‘kâr-zarar hesabı,’ -Behice Boran’ın 1970’lerdeki deyişiyle-, “tam boy” faşist olan ile, o raddede olmayanı ayırt etmek; potansiyel olarak, tarihsel eğilim olarak, istidat olarak faşizme yatkın veya “faşizan” olanı, “tam boy” faşizme dönüşmekten, bağlanmaktan alıkoymaya çalışmak. Sanırım daha önemlisi, Stalin’in güdümündeki Komintern’in uğursuz geleneğinden ders çıkartarak, –Halk Cephesi dersi işte budur–, bırakın “faşizan” unsurları, sosyal demokratları, solculuğu eksik bulunan solcuları, “eninde sonunda faşizmin ekmeğine yağ sürüyor” sepetine atan “sosyal faşizm” tezlerinden beri durmak. Bu tarihsel dersin tembihiyle Mason’ın kitapta birkaç yerde tekrarladığı uyarılardan biri: “Liberalleri bir numaralı düşman olarak hedefe koymaya son vermek”tir.

    ***

    Hem, anti-faşizmin de ‘doğru’ sol, ‘en’ sol olma yarışının bir kalemi haline gelmesi, acıklı değil mi? Anti-faşizmi, döne döne sola mı anlatmalı?

    Anti-faşizm, sahici ve hayatî bir asgari müşterekler zemini. Faşist minimum kavramını biliyorsunuz; sosyal teoride, faşizmin ideal tipini tanımlamayı anlatır. Bir rejimi, hareketi faşistlikle tescil etmenin asgari koşullarını anlatır. Faşist minimumu tarif etmekten daha sarih, daha tartışmasız lüzum: anti-faşist minimumu inşa etmektir. Anti-faşizmi, gerçekten, gözünün iliştiği –veya gözünü ayıramadığı– diğer solcuya değil, faşist-olmayan herkesle paylaşmak, paylaşılır kılmaktır.

    ***

    Mason’un son derece istifadeli kitabında, faşizmin güç kaynağı olan, dolayısıyla anti-faşizmin gücünü yoğunlaştırması gereken iki püf noktasının altını çizdim. Birisi, gayrı insanileştirmedir. Faşizm, aşağı, başka, hasım gördüklerini insan-olmayan sınıfına sokmakta mahirdir; bundan bir kirli haz devşirir. Onun için, bütün insanların insanlığı, ortak insanlığımız, kırmızı çizgidir. Diğeri, faşizmin özgürlük korkusu olmasıdır. Esasen, özgür olmaması gerektiği tasavvur edilenlerin özgürlüğünden duyulan korku. Özgürlük ve eşitlik, onun için hayatî önem taşıyor. Beraberinde, özgürleşmenin açtığı kapıdan geçmekten, özgürlüğün müphemiyetlerinden duyulan korku. Özgürlük korkularıyla cebelleşmek, onun için hayatî önem taşıyor.

    Mason, irrasyonalizmin ve mit inşasının, hele şu “hakikat sonrası” çağda, faşizmin çoğaltanı olduğunu hatırlatıyor. Buna karşı insanları “mantığın ve ispatın bölgesine geri döndürmeye” çalışmak gerektiğinde ısrar ediyor. Onun eğilimi, mücadeleyi duygulanımlar alanında kabul etmekten sakınmak gerektiğidir. Bir Ernst-Bloch-sever olarak, bundan emin değilim. Öncelikli ve yegâne alan olamaz elbette; fakat tam da anti-faşizmde, duygu siyasetinden imtina edilemez gibi geliyor bana. Faşizmin ajitasyonuna karşı, tam da duygularla rasyonalite arasında ‘salih’ bir ilişki kurmaya, özgürleştirici, eşitlikçi bir “akleden kalp” ve “kalbeden akıl” yolu açmaya ihtiyaç var.

    ***

    Galiba en kötüsü, faşizmin-faşist’in kötülüğüne dair aşikârlığının çok, çok aşınmış olması. İlk adım, bu aşikârlığı ‘geri kazanmak’ olsa gerek.


    KAYNAKÇA

    [1] Bini Adamczak: Gestern Morgen. Unrast-Verlag, Münster, t.y., s. 37.

    [2] 78 Kuşağı

    [3] Adorno ve Post-Faşizm: 60 Yıl Önce

    Adorno ve Ülkücülük

    Adorno ve Ülkücülük II

    [4] Terim Orhan Koçak’ın yazılarından değil; Özgür Sevgi Göral’la selamlaşıyorum: Hafıza Yaraları ve Afazi

    [5] Tanıl Bora: “Sağın dilindeki ‘faşist ithamları’: ‘Faşizmin dikâlâsı…’,” Birikim, sayı 382-383 (Şubat-Mart 2021), s. 134-146. Bu yazının da yer aldığı Birikim’in bu “Faşizmin Yüzleri” dosyasını bu vesileyle hatırlatalım.

    [6] İletişim Yayınları, 2023. Değerli çevirmen Işık Ergüden’in güçlü bir önsözü de var kitapta.

    [7] Norman Ohler’in Harro ile Libertas’ı da aynı selamı verir (Çev. Tanıl Bora. İletişim, 2022, 2. Baskı).

    [8] Çev. Doğuş Çakan. Minotor Kitap, 2024.

    [9] Sami Özbil, “Faşizm hakkında konuşabilir miyiz?” Birikim sayı 421 (Mayıs 2024), s. 43-49.

    Kaynak: Bu yazı Birikim Haftalık‘ta yayınlanmıştır.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***