Etiket: tiyatro

  • ‘Kara komedi, trajikomik metinler sınır ister’

    ‘Kara komedi, trajikomik metinler sınır ister’


    Abdullah EZİK


    Yönetmenliğini Elvin Beşikçioğlu’nun üstlendiği “Batı Ekspresi”, geçtiğimiz günlerde prömiyerini gerçekleştirdi. Âdem Aydil, Derin Beşikçioğlu, Fatih Sönmez, Selin Tekman, Selin Zafertepe ve Ünsal Coşar’ın rol aldığı, Tatbikat Sahnesi’nin kara komedi türündeki oyunu, savaş, ekonomik çöküş, kültürel ayrılık gibi sebeplerle batıya doğru yol alan bireylerin içsel yolculuklarını ve arayışlarını ironik bir dille anlatıyor.

    Elvin Beşikçioğlu ile “Batı Ekspresi” ve oyunun günümüz dünyasındaki yeri üzerine konuştuk.

    Matéi Visniec’in artık kült olarak yorumlayabileceğimiz metinlerinden/oyunlarından biri olan Batı Ekspresi, geçtiğimiz günlerde Ses 1885 – Ortaoyuncular Tiyatrosu’nda prömiyerini yaptı. Öncelikle sizi bu oyun üzerine çalışmaya yönlendiren ne oldu? Visniec’in tiyatro anlayışı ve Batı Ekspresi’ne dair neler söylersiniz?

    Bazı edebiyat eleştirmenleri, Matei Visniek için “tuhaf, sınırlandırılamaz” demiş. Bunu okuduğumda Matei’nin kapitalizmle olan, göçlerle, diktatörlükle, acıyla, bedellerle olan tüm meselelerini sanki acıyı devirmek istercesine, yaşama meydan okuyarak hep absürdü, ironiyi ve hatta garip bir neşe halini yukarı çekerek anlatma biçimini çok yürek burkan ve sızı bırakan bir kalem olarak anlıyorum. O yüzden belki sınıflandırılamaz. Acıyla dalga geçerek anlatma üslubu, dertlerini bu yönde göstermesi hem yardımcı hem de çok zor bir yönetmen için. O yüzden ben dinamik bir anlatı biçimini tercih ettim açıkçası Batı Ekspresi’nde. Elbette her metninde aynı dinamik olmaz.

    Mesela “Nina, içi doldurulmuş martılar” oyununda aynı yazarın eseriydi ve yönetmen koltuğunda Erdal Beşikcioğlu vardı. Böyle bir dinamizm yoktu. Çünkü her metin kendi gideceği yönü, üslubunu belirler aslında. Bu, yönetmenin onu nasıl kullanacağına, neyi nasıl anlatmak istediğine, onun imzasına bağlıdır.

    Seçenekler arasından yönetmen kendi vizyonu ve anlatmak istediğini seçer ve kurgular. Ama yapı olarak o oyunda da savaşı, savaşın insana kaybettirdiklerini, ölenleri bir kişiyle bin kişi arasındaki duygunun nasıl da yalan duygulara sürüklediğini, özellikle aydın kedim üzerinden oportünist ve bencil yaklaşımlar- ını, eğer Nina, Treplev ve Trigorin 12 yıl sonra karşılaşsaydı ne olursu izleğinden, Cehov’un Nina eserinden yorumlamıştı. Yine acıyı çok hafifleten, ironik, esprili, absürt yaklaşımlarla bezemişti. Yine buruk ve acıyı aslında gülerken yüreğimize saplanan kramplar eşliğinde verdi.

    Batı Ekspresi’nin oyuncu kadrosunda Âdem Aydil, Derin Beşikçioğlu, Fatih Sönmez, Selin Tekman, Selin Zafertepe ve Ünsal Coşar yer alıyor. Ekip olarak nasıl bir araya geldiniz ve süreç sizin için nasıl gelişti?

    Ekip uzun zamandır Tatbikat Sahnesi’nin eserlerinde oynayan kemikleşmiş bir kadro. Bir tek Derin okulunu bitirdi ve bu profesyonel ekibe dahil oldu. Ansambl olup, beraber aynı anda hareket edip, düşünebilmek için böyle bir kadroyu tercih ediyoruz. Ama tabi bu yeni oyunlarda aramıza yeni oyuncular katılmayacak demek değil. Bu oyun bunu gerektirdi.

    Batı Ekspresi, her şeyden önce bir kara komedi örneği olarak beliriyor, ki bu türün de iyi örneklerinden biri olduğunu söylemek mümkün. Kara komedi birçok açıdan sahnelemesi de oynaması da zor bir tür. Oyunu sahnelemeye hazırlanırken nasıl bir çalışma süreci geçirdiniz?

    Kara komedi, trajikomik metinler sınır ister. Eğer sınırı kaçırırsanız oyunculukta sıradan ve ucuz esprilerden oluşmuş ve zamanı, ritmi kaçırırsanız da manasını yitirmiş bir iş olarak ortaya çıkar ki bu Tatbikat Sahnesi’nin hep kaçındığı bir durum. Tatbikat Sahnesi’nin sanatsal yaklaşımdan uzak olan her tür anlatı, oyunculuk ve üslubu reddettiği bir reji sahneleme anlayışı var. Bu eser, dinamizmi, epizotlardan ve tiplerden oluşması, çok katmanlı oluşu sebebiyle zor bir metindi. Tüm bunlara dikkat ederek çalıştık ve gözettik, kurguladık.

    Oyunun merkezinde göç, savaş, ekonomik çöküş, kültürel ayrılık gibi birçok başat konu var. Tüm bunlar bugün de üzerine çokça konuştuğumuz, tartıştığımız, düşündüğümüz başlıklar. Batı Ekspresi’ni bugün hâlâ bu kadar güncel ve modern yapan nedir? Batı Ekspresi’ne zamansız bir oyun olarak nasıl yaklaşabiliriz?

    Gerçekten zamansız. O yüzden de bu eserler ve yazarları büyük sanatçılar. Onların eserlerini yorumlarken onların başat, üzerine düşündükleri, derinden hissettikleri hassasiyeti ve anlatımı
    anlayıp saygıyla yaklaşıyoruz.

    Bu çok önemli. Elinizde ilerdeki nesillere de taşacak bir oyun var. Kült bir eser olarak tarihe geçecek. Eserleri ileriye taşıyıp, onları zamansız kılan şey anlattığı mesellerin yüzyıllar boyunca hep baki kalmasının yanı sıra anlatım biçimi ve üslubudur da. Bir yıkık aşkı beş yüz kişi yazar ama biz hâlâ Anna Kararina’yı okuruz. Bir cinayeti herkes yazabilir ancak biz Suç ve Ceza’yı okuruz hala. Bunun gibi Matei Visniec’in de anlattığı konular içerik olarak hep insanlığı etkileyen, yontan, deviren, çağın hastalığına
    dair devam eden ve hep yinelenecek konular. Ne demiş Orwell Hayvan Çiftliği’nde: “Her yeni düzen, kendi faşistliğini doğurur.” İnsan var oldukça değişmeyen ama şekil değiştirerek yinelenen konular bunlar.

    Göç ve savaş, oyunun merkezinde yer alan ve bugün bizim yeniden yüzleştiğimiz, karşı karşıya olduğumuz iki büyük mesele. Rumen-Fransız bir yazar olarak Matéi Visniec’in de kendi kişisel yaşamında bu meselelerin izini sürmek mümkün. Biz de aslında oyundakine benzer bir süreçten geçiyoruz. Sanırım bunu söylemek mümkün. İçerisinde olduğumuz coğrafya ve zaman ekseninde Batı Ekspresi’ne baktığımızda göçe, göçmenliğe, yersiz yurtsuzluğa dair neler söylersiniz?

    Savaş tüm toplumlara ağır yıkımlar getiren ve tüm dünyayı da etkileyen korkunç bir durum. Bunun yanı sıra ağır ekonomik koşulların oluşması ve dar boğazlarda öyleyken bir de özellikle bizim toplumumuzda genç ve iyi yetişmiş beyinlerin iş bulamaması veya gördükleri eğitimin ve verdikleri iş gücünün ekonomik olarak az kalması gibi yaşamsal ihtiyaçların karşılanamaması durumlarından giden onca insan.

    Göç… Bunun yanında dibimizde olan savaşların, Doğunun iğdiş edilmesiyle bize gelen yerli yersiz göç. Hepsi ayrı bir mevzu. Batı Ekspresi tüm bu katmanları bünyesinde toplayan ve bunları eğlenceli, trajikomik bir bakış açısıyla seyretmedi bu acıya daha tahammüllü bir hale getiriyor. Tüm bunları aynı zamanda bütün birikimlerini kendi memleketine bir gün dönme umuduyla gönderip, evlerini yaptıran insanların boş, bomboş duvarlarından, içerde yankılanan umutsuzluğundan ve beklentilerinden yapıyor aynı zamanda. Sınırların Batı’ya sınırsızlığından dem vururken bize sınırların kapalı olmasını ve bir türlü Batılılaşamamayı da o hiç durmayan, o sınırlardan transit geçen ve hiç binilemeyen “Şark Ekspresi” metaforuyla anlatıyor.

    Doğu-Batı meselesi, yine oyunun tartışmaya açtığı temel başlıklardan bir diğeri. Türkiye’de de bitmek tükenmek bilmeyen tartışmalardan biridir bu. Peki Matéi Visniec bu meseleye nasıl yaklaşıyor ve siz oyunu sahneye taşırken bu meselenin altını nasıl çizmek istediniz?

    Gördüğümüz gibi bu mesele sadece bizim değilmiş. Balkanların, Romanların, Bulgaristan’ın, Çeklerin de sorunuymuş. Bu metinle birbirimize ne kadar yakın olduğumuzu, sorunlarımızın çoğunun aynı oluşunu tekrar gördük. Doğu hep Batı’ya yönlendirildi ama iyi açılardan çok hegemonya için, kapitalizmin işlemesi için, insan kaynaklarından batının yararlanabilmesi için gibi. Biz o batılılaşma trenine binemedik, balkanlar gibi. Çünkü Avrupa’nın, Batı’nın bize, bizleri kullanmaya ihtiyacı var. O yüzden ne Batılıyız ne de Doğulu. Böyle arafta bir kolumuz o tarafa, bir kolumuz hep diğer tarafa çekilerek yaşayacağız.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Hasta adam, kızı ve intihar salgını

    Hasta adam, kızı ve intihar salgını


    Cennet SEPETCİ


    “Selmin Zeki Hanım: Hasta Adamın Kızı”, Osmanlı’nın artık Avrupalılarca ‘Hasta Adam’ olarak anılmaya başladığı dönemde, son demlerinde bir kadınlık hikayesi. Öyle başkaldıran, isyankar bir kadın hikayesi değil. Dönemin şartlarında Yıldız Sarayı’ndan emekli babasıyla boğaza nazır bir yalının müştemilatında ayrıcalıklı bir hayat süren, iyi eğitim görmüş apolitik bir kadının kendini bir dizi politik olay içerisinde ‘bulma’ hali.

    Yönetmenliğini Onur Ünsal’ın yaptığı, Derya Özsoy’un Selmin Zeki karakterine hayat verdiği oyunun metni Mürüvet Esra Yıldırım’a ait. 7-8 Aralık’ta Moda Sahnesi’nde tekrar oynanacak olan bu tek kişilik oyunda Derya Özsoy’a Vardal Caniş’in çizimleri ve fonda bir kanun sesiyle şarkılar eşlik ediyor. Sahne, Selmin Zeki’nin halayığı İnşirah’ın ölüm haberiyle açılıyor; ‘yeri daha soğumamış’.

    Bir röportajında Yıldırım, İnşirah karakterinin Halide Edip’in halayığından yola çıkarak yazıldığından bahsediyor. Diğer karakterleri de dönemin önde gelen isimlerini harmanlayarak oluşturmuş M. Esra Yıldırım.

    Yararlandığı (oto)biyografiler arasında Halide Edip Adıvar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Abdülhak Şinasi Hisar, Refik Halit Karay, Halit Ziya Uşaklıgil gibi isimler yer alıyor.

    POLİGAMİ BELASI

    ‘Hasta Adam’ın ölümüne ‘kızının’ anlattığı hayat hikayesi ve intiharıyla, son
    sözleriyle tanıklık ettiğimiz oyunda dönemin çalkantılı siyasi gündemini ev içindeki karakterlerle takip ediyoruz. Mehtaba çıkılan gecelerin, boğazda salınan kayıkların, keyifli bahar akşamlarının anlatısı sürerken, ’Bunlar dünyanın bize şefkat ettiği zamanlardı…’ cümlesiyle ikiye bölünüyor adeta oyun, ülkenin de bölündüğü gibi. Böyle gecelerden birinde aşık oluyor Selmin Zeki, yanında salınan kayıkta gördüğü bir çift göze. Fuad Kâmil, adını henüz bilmese de böyle giriyor Selmin Zeki’nin hayatına. Uzun bir zaman da bekliyor tekrar görebilmek için o gözleri, umudunu yitirdiği noktada aile hekimleri Hakkı beyle evleniyor. Nikahına babası vekâlet ediyor, o esnada kolejde Selmin Zeki, son sınıfta. Hakkı beyden iki de oğlu oluyor.

    İkinci bir eş isteyene kadar evli kalıyorlar Hakkı beyle. Reddediyor ikinci eşi, kumayı Selmin Zeki. Reddin sebebi dadısının çocukken anlattığı hikayeler ve annesinin odasına çekilip içli içli söylediği şarkılar. Hiçbir zaman ikinci eş olmayı kaldıramamış Selmin Zeki’nin annesi, ilk eş artık hayatta olmasa dahi. ‘Onun gibi olmak istemedim’ diye anlatıyor bu durumu Selmin hanım, dönem şartlarında çok eşlilik doğal ve yasal olsa da.

    Eşinden boşanıp babasının evine geri döndüğünde Fuad Kâmil’de artık dergilerde tefrika edilen yazılarıyla da olsa hayatında Selmin hanımın. Kardeşi Hikmet’in siyasi görüşleri ve yazdığı yazılar sebebiyle tehdit edildiği bir mektup almasıyla çok sinirlenen Selmin Zeki de bir yazı yazıyor ‘Poligami Belası’. Yazının Hikmet’in de ısrarıyla bir gazetede yayımlanmasıyla kendini ilk kez ‘şahsiyet sahibi’ hissediyor. Bir yazı daha yazıyor; “Erkeklerin faziletlerinden yitirmeden yapabilecekleri beş kötülük.”

    Onlarca mektup geliyor yalıya ikinci yazıdan sonra, biri de Fuad Kâmil’den; “Selmin Hanım, bu yürekten isyan kelimelerini haykıran ruhunuz kim bilir ne çamurlu yollardan geçerek varmıştır buraya. Yazı ruha bulaşan kiri tasfiye etmenin en mükemmel yollarından biridir.”

    Fuad Kâmil’in dediği gibi “isyan kelimeleri”yle dolu iki yazı kaleme alsa da isyankar mıdır Selmin Zeki? Hiç zannetmiyorum. İlki sinirle, ikincisi belki ilkine gelen yanıtlar ve yazısının yayınlanmış olmasının hissettirdiklerinden iki yazı kaleme almış olsa da döneme, şartlara etrafında sürekli değişip duran kutuplara uyum sağlamaya çalışan bir kadın o. Siyasi bir görüşe, bir tarafa oturtmak imkansız ismi ‘barış yanlısı’ anlamına gelen Selmin hanımı. Etrafındaki erkekler durmadan değişen iklimde gittikçe daha da politize olurken o sadece uyum sağlamaya çalışıyor.

    szhhk-174-insta.jpg

    İSTANBUL İNTİHAR SALGINI

    Oyun bizi adeta açıldığı andan itibaren bir yere varmaya hazırlıyor. Metin, kardeşi Hikmet’e olan aşkından yataklara düşüp ölen Habeşistan’dan kaçırılıp İstanbul’da halayık diye satılan İnşirah’ın öldüğü yatakta açılıp yine aynı yatakta Selmin hanımın ölümüyle kapanıyor. Metin aralarında ölümü takip ediyoruz oyun boyunca; Evden kaybolan, hacca gitti denilerek geçiştirilen, geri dönmeyen dadılar, devrilen kayıktan boğazın serin sularına karışan kadınlar, elinde bir kangal iple uygun ağaç arayan adamlar…

    Abdülhamid döneminin karanlığı, ümitsizliği ve baskılarının yanında yaşanan
    imkansız aşklar ve ilişkiler sarmalının içinde buluyoruz kendimizi. Kusursuz erkekler yok bu metinde, kusursuz kadınlar, idealize edilmiş karakterler de.

    ‘Bugün, hayatı varlıklarının arasından görmeye alıştığım erkeklerin hepsinden
    mahrum kaldım.’ cümlesinin de içinde yer aldığı bir tiradla bitiyor oyun. Bunlar
    Selmin Zeki’nin son sözleri. Başından itibaren Esra Yıldırım’ın bizi hazırladığı sonda ilerlerken fona sosyoloji profesörü Max Bonnafous’un sözleri yansıyor;

    1920’li yıllarda İstanbul’da Batılı yaşam pratiklerine açık semtlerde yaşayan Türk- Müslüman kadınlar arasında artan intihar vakaları “İntihar salgını” olarak isimlendirilmiş ve İstanbul Emniyet Müdürlüğü duruma müdahale etmek için “Kadın İntiharları Masası” kurulacağını açıklamıştır. Konuya dair araştırma yapan Max Bonnafous, modernleşme sürecinden geçen Müslüman toplumlarda intihar fikrinin öncelikle kendilerini iki düzen arasında sıkışmış hisseden Batılılaşmış bireylerde görüldüğünü belirtmiştir. Buna göre özgürlük, kadınlar için yalnızca bir sevinç kaynağı değil, aynı zamanda kendi eylemlerinin sorumluluğunu sahiplenme yüküdür.

    Bkz: Nazan Maksudyan, “Max Bonnafous and the “Female Suicide Epidemic” in Istanbul in the 1920s,” Société d’économie et de science sociales, vol. 1, no. 165 (2017): 157-181.

    Bu notla kapanıyor Selmin Zeki’nin gözleri kanun ‘Kimseye Etmem Şikayet’i
    çalarken.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Kumbaracı50 ile geçen bazı yıllar

    Kumbaracı50 ile geçen bazı yıllar


    Aslı TOHUMCU


    Yaştan mıdır, hayatın şerrinden ve derdinden midir, hafızam şaşıyor. Zaten alışık olmadığım sularda gezineceğim, o yüzden başlamadan kusurlarım için affola diyeyim!

    Nereden ve nasıl haberdar oldum Kumbaracı50’den hatırlayamıyorum. Seyrettiğim ilk oyun herhalde Yiğit Sertdemir’in yazdığı ve Gülhan Kadim’le birlikte oynadığı “444”. İnsanların doktor randevularından sevgililerinin doğum günlerine kadar hatırlamak istedikleri her şeyi kaydettirdikleri merkezde işlerin karıştığı ve toplumun bütün belleğinin silindiği bir geceyi anlatır oyun. Çağrı merkezinin görevlileri işine gücüne bakan bir adamla, sisteme karşı hayli öfkeli bir kadındır. Bu kaotik gecede gerilimle mizah iç içe geçer. Daha hatırlanacak şeylerimiz böyle dağ gibi olup üzerimize yıkılmamıştır ve ben bu kadar yetenekli bir oyun yazarıyla karşılaşmaktan ziyadesiyle mutlu çıkarım tiyatrodan.

    Tuhaf bir yerdir bu Kumbaracı50. “444”teki hımbıl adamın (Sertdemir’in) “Fail-i Müşterek” adlı tek kişilik oyunda bütün salon gülerken gözümün içine bakıp “Ne gülüyorsun?” diye beni ve benim üzerimden bütün seyirciyi haşlayıp, beş dakika geçmeden hepimizi ağlatabildiği bir yer. “Fail-i Müşterek”, Türkiye’deki faili meçhul cinayetlere, askeri darbelere, kadına yönelik şiddete ve iktidara yönelik sözünü doksan dakika ağız dolusu söylemiş, biz sosyal medya eylemcilerinin o gün tiyatrodan başı önde çıkmasına neden olmuştur.

    Bizi utandırsa da kürkçü dükkanıdır Kumbaracı50. Kuklalarla, masklarla ilk “Karabahtlı Kardeşlerin Bitmeyen Şen Gösterisi”nde mi karşılaştım acaba? Arada Tiyatro Tem’le de tanışıklığımız olmuştu aslında ya, neyse. “Alemin bir köşesinde, güneşin haftada bir gün doğduğu, gecenin hiç batmadığı, biri birine benzemez birbirine hiç benzemez ‘gösterenler’in dünyasına doğmuş iki karabahtlı kardeşin bitmeyen şen hikayesi”ni anlatan bu gösteride “Sizden bir bok olmaz!” der Sertdemir. Nadiren haklı bulduğumuz erkek bireylerden biridir.

    Tuhaf bir yer dedim ya Kumbaracı50, tuhaf olan ben de olabilirim. “Karabahtlı Kardeşlerin Bitmeyen Şen Gösterisi”nde sıkılan manitama bir daha asla aynı gözle bakamadım. Cahille sohbeti kesmemiştim ama tiyatroya sadece aynı zamanda sıkı okur olan kadın arkadaşlarımla gitmeye de ondan sonra başladım. Tiyatro ayrı bir gönül ilişkisiydi benim için. Önüne gelenle yaşanacak duygu değildi.

    Platonik olmasın diye ilişkim, epey zaman sonra romanlarımla kendimi gösterdim onlara. Onlar da bana karşı boş değildi, yaşasındı! Kenarından bir romanıma da girdiler, İstanbul’da dik bir yokuşun, Kumbaracı50 adında bir tiyatro kumpanyasının kuruluşuyla adeta şenlendiğine dair bir gazete haberiyle. Kumbaracı50 için bir oyun yazamamıştım daha ama olsun, onların bahsini etmiştim. Yavaş yavaştı bu işler dostum!

    Bazen de yas eviydi Kumbaracı50, kalabalıklara sığamadığım ama yalnız da kalamadığım, karanlık bir kuyunun dibinde bir hayvan eşelendiğim dönemde sığındığım. Öyle bir gecede seyrettim ‘Tek Kullanımlık Hikaye’yi. Melih, Cevdet ve Orhan’ın, birlikte ve ayrı ayrı, çıldırayazmalarının hikayesiydi. Bireysel felaketlerinden günümüz felaketlerine uzandıkları. Melih, Cevdet ve Orhan’ın irili ufaklı kayıplarının, bu kayıpları göğüsleyişlerinin hikayesi…

    Fişek gibiydiler sahnede, öyle bir unutmuştum ki gülmeyi, e annem ölmüştü, dile kolaydı, oyun boyunca o yüzden utana utana gülmüştüm. Melih’in annesinin ölümüyle tatlı tatlı çıldırdığına dair yorumuyla sanırım, ne seyrettiğimi idrak ettim. Cevdet’in Taksim’den annesinin köydeki mezarına kadar koşmak istediğini söylediği sahneyle neye uğradığımı saşırdım. Ben de İstanbul’daki evimden çıkıp Bursa’daki bir mezarlığa koşmayı çokça düşünüyordum o sıralar. Çıkışta Gülhan Kadim’in elimi tutup “Seni üzmedik umarım,” demesine cıvıldayarak karşılık verdim ama koşa koşa zor attım kendimi metroya. O yokuşu koşarak çıkacağımı söyleseler hayatta inanmazdım oysa. Ben ne seyrettim diye sordum kendime metroda, anne kaybı neyin metaforuydu arkadaş? Ben böyle metaforun! Kökleri açıkta kalmış yabani bir şey gibi sessizce ağladım durağıma kadar. Köklerini salacağı toprak bulamayan yabani bir şey gibi. Annesizliği tarif edebilmiştim en azından. Eh dedim, çocukken dizimi kanattığımda yarama üfleyen bir annem vardı, şimdi koştuğum, sığındığım tiyatrom var. Az şey mi! Murat Kapu’yu aynı anda hem muzip hem kederli bakabilen gözlerinden, buğulu sesinden, Meriç Rakalar’ı yaydığı tuhaf neşeden, ışığından, İsmail Sağır’ı şaşırtma gücünden, Volkan Çıkıntıoğlu’nu yazarlığından, 444’ten bu yana hayranlık beslediğim Gülhan Kadim’i de ince işçiliğinden öpe öpe, mahallede Mürvet Yenge namlı kokteylden içtim emeği geçenler için. Belki de bir terapiydi Kumbaracı50.
    Oğuz Atay’ın dönüp dönüp okuduğum “Korkuyu Beklerken” kitabından üç öyküyü (Demiryolu Hikayecileri, Unutulan ve Beyaz Mantolu Ada) içeren Demiryolu Hikayecileri’nden çıktığımız gece miydi, karın şehrin tüm seslerini ve insanlarını yuttuğu gece? İstanbul’da hayatta kalan son iki insandık arkadaşımla. Kumbaracı Yokuşu’nu düşüp bir yerimizi kırmadan çıktıysak, tiyatro tanrılarının bizi esirgemesindendi. Annem ölmeden önce miydi, sonra mıydı bu?

    Kızımın ilk tiyatro deneyimi dev bir prodüksiyonla olmuştu aslında ama sevdiceğimle tanışsın istiyordum. “Öteki Venedik Taciri”ne gittik beraber. Kumbaracı50’yi görücüye çıkarır gibi heyecanlıydım o gece. “Old school” bulsa da oyundan ve oyunculardan aşırı etkilenmesinden mutlu, yerden bir karış havada döndüm eve. Benim çocuğum diye demiyorum, bu çocukta iş vardı!

    İsmail Sağır’ın Gaye Boraloğlu’nun hikayelerinden oyunlaştırdığı “Muamma”da Ayşegül Uraz, Gülhan Kadim ve Sinem Öcalır’la birlikte ben de bindim Sirkeci’den o trene. Edebiyatıma bir türlü istediğim kadar sokamadığım kahkahaya gıpta ederek çıktım oyundan, en çok buna gıpta ederek. İsmail Sağır da beni görmüş müydü! Ya da görür müydü!

    Shakespeare uyarlaması “Biraz Eksik Yaz Gecesi, Biraz Fazla Rüyası”sını seyrederken, Gülhan Kadim’i oyunun ortasında sırtıma atıp kaçırsam nasıl olur diye kıs kıs güldüm. Okur olarak Shakespeare’e dönüş yılıma denk gelen bu uyarlamanın ardından, neden olmasın dedim, az buçuk âşık oldum. Kumbaracı50’ninki kadar iyi bir ekip olamadık ama, yürümedi, çok geçmeden bitti.

    Bazı oyunları iki tur seyrettiğim de oldu. Şair, silahşör ve aşık “Cyrano de Bergerac” bunlardan biriydi. İnişli çıkışlı bir iskelede, seyredenin ağzını açık bırakan kostümler, maskeler ve bir kukla grubuyla, şahane ekibiyle unutulmaz bir cümbüştü. Vay canınaydı!

    Çok uzattım lafı. Kumbaracı50, 2 Kasım gecesi on beşinci yaşını kutladı. Bu kutlamada ben dahil beş yazara çok hoş bir doğum günü hediyesi verdi. Mine Söğüt, Figen Şakacı, Gaye Boralıoğlu, Ayşen Şahin ve benim yazdığımız, Beyoğlu’nda geçen hikayeler okundu. Murat Kapu ve Ayşegül Uraz’dan enfes İstanbul ve Beyoğlu şarkıları dinledik. Üstelik en sevdiklerimle. Hayatı isyan ve kahkahayla birlikte göğüslediğim bir avuç kadınla. Hep beraber eşlik etttik şarkılara, en çok da Murat Kapu’ya; Ferdi Özbeğen’in Gündüzüm Seninle’sini söylerken. Babam o gecenin yarısı 84 yaşına girdi. Böyle bir tiyatronun varlığına hayret ederek. Kızım az biraz meşhur olduğumu kabul etti.

    O gece Kumbaracı Yokuşu’nu tırmanırken, sanatı yok etmeye ve susturmaya yemin etmiş bu ekonomik ve politik iklimde bir tiyatroyu 15 yıl yaşatmanın nasıl bir mücadele ve inat gerektirdiğini, Kumbaracı50 ailesinin bu mücadele ve inatla bize nasıl ilham verdiğini düşündüm. İnsan dediğin hayal kuracak, hayaline doğru inadına koşacak, hayal kurmayı bir an bile bırakmayacaktı. Bize bu mücadele alanını açtıkları ve korudukları için ne kadar teşekkür etsek az. Nice 15 yıllara madem Kumbaracı50!

    Gelecek yıllarda da o iki kolonun yanında yöresinde nefes aldığımızı hissedeceğiz, sadece sahneyi değil koltukları dolduran tanışlarımız da artacak, fıtı fıtı ineceğiz o yokuşu, duruma göre koşa koşa ya da ağır aksak çıkacağız, belki doğrudan eve kaçacağız belki car car konuşacağız çıkışta. İnsan kalabilmek için seve seve yapacağız bunu! İyi ki var da tiyatro, iyi ki var da Kumbaracı50, bir parçamız insan kalabilecek.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Othello! Seyircili İntikam Provası, 5 Kasım’da Mezitli Belediyesi sahnesinde

    Othello! Seyircili İntikam Provası, 5 Kasım’da Mezitli Belediyesi sahnesinde


    Abidin YAĞMUR


    MERSİN – Genç tiyatrocular İrem Berfin Özelçi ve Meliha Boran Ateş, “Othello! Seyircili İntikam Provası” adlı oyunun Çukurova turnesine başladı. Beliz Güçbilmez’in yazdığı “Othello! Seyircili İntikam Provası” oyunu kadınların yazdığı, kadınların yönettiği, kadınların oynadığı bir oyun olarak dikkat çekiyor. Oyun farklı çağlardan, farklı sınıflardan iki kadının yaşamına odaklanıyor.

    Ünlü tiyatro yazarı, dünya üzerinde bugüne kadar yazılmış birçok tiyatro oyununa ve film senaryosuna ilham veren, hâlâ güncel kopyaları “iyi satan” Shakespeare’in Othello’su ve onun katlettiği Desdemona, günümüz Türkiye’sine gelirse ve bir pavyonda çalışan, sevgilisinden, patronundan şiddet gören Adanalı Elvan ile karşılaşırsa ne olur? Desdemona ile Elvan neler konuşur?

    Tiyatro yazarı Beliz Güçbilmez’in yazdığı “Othello Seyircili İntikam Provası” oyununu izleyenler bu soruların yanıtını alacaklar.

    Beliz Güçbilmez’in oyunu daha önce farklı tiyatro gruplarınca sahneye konuldu. Maltepe Üniversitesinde sahne sanatları eğitimi alan İrem Berfin Özelçi ile Meliha Boran Ateş de bitirme tezlerinde Güçbilmez’in oyununu inceledi.

    Özelçi ve Ateş, bitirme projesini bir adım ileri taşıdı ve Beliz Güçbilmez’in oyunu 1 yıl telifsiz oynamalarına izin vermesiyle Çukurova turnesine başladı. Güçbilmez’in, kadına yönelik şiddet, kadın bakış açısı, kadının tiyatrodaki temsili gibi birçok konuda geniş yankı bulan, ufuk açan “Othello! Seyircili İntikam Provası” oyunu 2 genç kadın tiyatrocunun yorumuyla sahnede olacak.

    5 KASIM’DA MEZİTLİ’DE 12 KASIM’DA ADANA’DA

    Oyunun hem yönetmeni hem oyuncusu olan İrem Berfin Özelçi, oyunun Mersin’deki ilk gösterimini 5 Kasım Salı günü Mezitli Belediyesi Kültür Merkezi Salonunda yapacaklarını söyledi. Özelçi, Mersinli tiyatro severleri oyuna davet etti. Özelçi, oyunu 12 Kasım’da Adana’da sahneleyeceklerini, daha sonra da Hatay’da depremzedeler için gönüllü olarak sahneleyeceklerini kaydetti.

    Özelçi, 5 Kasım’da Mersin Mezitli’de sahnelenecek oyunun biletlerinin Mersin Kitabevi, Sokak Kitapevinde satışa sunulduğunu ayrıca biletinial sitesinden de online olarak alınabileceğini söyledi.

    KADINLAR YAZDI, KADINLAR YÖNETTİ, KADINLAR OYNADI

    Genç tiyatrocu Meliha Boran Ateş de “Othello! Seyircili İntikam Provası” oyununda hem yönetmen hem oyuncu olarak görev yapacak.

    Ateş, “Oyun farklı yüzyıllardan, farklı sınıflardan iki kadının nasıl ortak bir kaderi paylaştığını anlatıyor. Elvan ve Desdemona farklı yüzyıllarda, farklı sınıflarda yaşayan iki kadın. Ama ortak bir özellikleri var. O da bir kadın olarak bu dünyada varlıkları. Biri Adana’dan gelen yoksul Elvan, diğeri Venedikli soylu Desdemona. Oyunda kadınların yüzyıllar boyunca aynı kaderi paylaştığını görüyoruz. Tiyatronun birçok öğesini kullanarak, Beliz Güçbilmez’in kalemine de sadık kalarak yönettik bu oyunu. Kadınların yazdığı, kadınların yönettiği, kadınların oynadığı, kadınların ışık tasarımını yaptığı, kadınların asistanlığını yaptığı bir oyun oldu. Bu oyun mezuniyet tezimizdi. Beliz Güçbilmez Türkiye’nin yetiştirdiği çok önemli yazarlardan biri. Oyunun telifini 1 yıllığına Çukurova turnesi için verdi. Daha önce birçok kez sahneye çıktık ama ilk profesyonel deneyimimiz olacak” dedi.

    whatsapp-image-2024-10-30-at-12-39-43.jpeg

    ‘CİNSİYETLERİN ÖNEMİNİN KALMADIĞI BİR TİYATRO ANLAYIŞINA DOĞRU GİDİYORUZ’

    Ateş, “Bu topraklarda ve aslında bütün dünyada feminist dramaturji yeni yeni kök salıyor, filizleniyor. Son yıllarda kadınların daha aktif rol almasıyla yavaş yavaş büyüyen, filizlenen, hatta artık cinsiyetlerin de öneminin kalmadığı bir tiyatro anlayışına doğru gidiyoruz. Bunun örneklerini Ankara’da, İstanbul’da gördüğümüz gibi Mersin’de de, Adana’da da görmeyi umut ediyoruz. Biraz da bunun için geldik. Umarım burada da aynı tohumları atarız. Aslında biz Mersin’de bir delik açmaya çalıştık. Mersin’de ödeneklerin yetersiz olmasından dolayı birçok sanatçı burada kendine yer edinemiyor. Beraber üretebildiğimiz sürece birçok sanatçının burada bir şeyler yapmak isteyeceğinden eminim” ifadelerini kullandı.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Bir hikâye ve Genco Kültür’ü

    Bir hikâye ve Genco Kültür’ü


    Serhat DURUP*


    “İnsanı diğer var olanlardan ayıran şeyler nelerdir?” diye sorulduğunda, verilen cevaplardan biri, insanın tarihsel bir varlık olduğuna ilişkin bir cevap olacaktır. İnsan dününü, bugününü ve yarınını anımsayan ve buna göre eylemde bulunabilen bir varlıktır. Pek tabii bu eylemleri gerçekleştirirken bir ‘kültür’ de yaratmış olur.

    Eylemleriyle yarattığı başarılar, an’ların içerisinde zamana yayılır ve gelecekte yeni yetişen insanlara aktarılır. Bu bakımdan da o günün şanslı insanları başarılar dünyasında yaşar ve üzerine koya koya aktarmaya devam eder. İnsanın tarihsel bir varlık olduğunun en güzel örneklerinden biri, yarattığı kültürle Genco Erkal’dır. Genco Erkal, kültür yaratmakla kalmamış, kendisi de bir kültür olmuştur.

    Geçtiğimiz aylarda bir vesileyle Panayot Abacı’nın yaşamı boyunca 53 yıl ara vermeden yayınını sürdürdüğü Orkestra dergisinin sayılarını karıştırmaya başladım. Derginin 112. sayısında Kemal Gür’ün aktardığı bir hikâye ile Genco Erkal’la yeniden karşılaştım.

    Hikâye, Keşanlı Ali Destanı adlı oyunun perde aralarında geçiyordu. Genco Erkal, üç arkadaşıyla birlikte perde aralarında sahne önüne çıkarak o dönemlerde popüler olan ‘Sarhoş Salih Benim Adım’ adlı şarkıyı bir intermezzo edasıyla söyler. Kemal Gür, bir temsil öncesinde orkestradan bir sanatçının Genco’ya gidip küçük bir paket gösterdiğini ve paketin ‘kaşıntı tozu’ olduğunu aktarır.

    Sanatçı Genco’ya, kaşıntı tozunu sahneye çıkıp şarkı söyledikleri sırada diğer arkadaşlarının boynuna, başına çaktırmadan dökmesini ve bu sayede hep birlikte çok eğleneceklerini söyler. Genco ise “Yâhu olur mu öyle şey. Bu oyunu sabote etmek olur. Ayrıca oyuncu geleneğine ve ahlâkına sığmaz” der. Ancak bizim sanatçı ısrarını sürdürerek Genco’yu ikna eder. Orkestradaki herkesin bundan haberi olmuştur ve herkes sabırsızlıkla gülmek için perde arasını beklemektedir.

    Perde biter, sahne Genco ve arkadaşlarınındır. Şarkı söylenmeye başlar ve arkadaşları amansız bir kaşıntıyla kaşınmaya başlar. Orkestra gülmekten parçaları çalamayacak halde ve ilk arayla birlikte kuliste toplanırlar. Kemal Gür, şarkı söyleyen kişilerin normal bir şekilde sanki hiç kaşıntı tozu dökülmemiş gibi konuşmalarını sürdürdüğünü belirtirken, kaşıntı tozundan dolayı hiçbir yerlerinin kızarmadığını görünce de şaşırdıklarını ama yine de gülmeye devam ettiklerini söyler.

    Kaşıntı tozunu Genco’ya veren sanatçı Genco Erkal’a yaklaşır ama o daha bir şey demeden Genco “nasıl kaşındılar ama değil mi?” diye sorar. Orkestradakiler gülmeye devam ederken “iyi ama az atmışsın herhalde ki bak, artık kaşınmıyorlar” diye söylenirler. Genco da ancak o kadar atabildiğini söyler.

    Ara biter, sanatçılar orkestraya dönmek üzereyken Genco kendisine kaşıntı tozunu veren sanatçıya seslenerek ona verdiği paketi uzatır. Paketin hiç açılmadığını görünce şaşırır ve “Sen bunu kullanmamışsın yahu. Peki o kaşıntı neydi?” diye sorunca, Genco “Tabii kullanmam. Ben onlara durumu başta açıkladım ve kaşınıyormuş gibi yapmalarını söyledim. Siz de yuttunuz bal gibi” der ve yeni kahkahalarla oyun sürer.

    Genco Erkal’ın Türkiye’ye ve dolayısıyla Dünya’ya bıraktıklarını biliyoruz. Yaşamı boyunca -gerçek anlamda yaşamı boyunca- üretmeye devam etti. Politik tiyatronun öncüsü olan Dostlar Tiyatrosu’nu kurması, metinlere sadık kalarak gerçekleştirdiği tek kişilik oyunlar oynaması, Nâzım Hikmet’i ve Ahmed Arif’i çağdaşlarına daha yakından tanıtması ve Hakkâri’de Bir Mevsim geçirmesi sayılabileceklerin en güzel örnekleridir. Yaşamında sürdürdüğü mücadele bile kendisinin ismini ölümsüzleştirmeye yeterlidir. Bu kültürleri yaratırken, kültür olmuş bir insan demek pek de abartı olmayacaktır.

    Bir kültür yarattı; Genco Kültür’ü.

    Sevgi ve selamla…


    * Felsefe öğretmeni

    KAYNAKÇA

    Abacı Panayot. Orkestra, Kemal Gür “Klasik Batı Müziği’nden Seçmeler” s.46-47. Yenilik Basımevi, İstanbul: 1983

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Güle güle Genco Erkal

    Güle güle Genco Erkal


    Genco Erkal’ın bu sabah vedasını okuduğumda, zihnimde, onun bölüme geldiği bir günün imgesi belirdi. Ayşegül Hoca’nın (Yüksel) arkadaşıydı, muhtemelen bir oyun için Ankara’daydı Genco Erkal ve bölüme uğramıştı. Sevda Hoca (Şener) ve Ayşegül Hoca’yla sohbet ediyorlar, her zaman olduğu gibi tiyatrodan konuşuyorlardı. Biz de arada laf atarak ama en çok dinleyerek, bu fotoğrafın bir gün tarih olacağını düşünmeden onlara bakıyorduk.

    O akşamki oyunun ne olduğundan şimdi emin değilim, ama yılını tahmin etmeye çalıştığımda- Genco Erkal’ın o gün Ankara’ya, ya Madımak Katliamı’nın ardından Fazıl Say’ın müzikleriyle yaptığı Sivas’93’ü ya da 1994 yılında Aziz Nesin’den uyarladığı Birtakım Azizlikler’i sahnelemek için geldiğini söyleyebilirim. O fotoğraftaki insanlar için tiyatro, toplumsal sorumluluk fikriyle iç içeydi, onları birleştiren ortak hatıralar, bir anlamda ülke tiyatrosunun en önemli dönemeçlerine, heyecanlarına ve baskılarına aitti. Zihnimde beliren görüntünün bir dili yok, sessiz ve neşeli bakışlar var, ama bu ekibin nelerden söz etmiş olduğunu duraksamadan anlatacak kadar, haklarında bir fikrim var.

    Genco Erkal’ın adını,ülke tiyatro tarihinin 60’lı yıllarında -yani hareketli bir ortamda- kurulup dağılan ya da devam eden topluluklara ilişkin bilgilerin içinde görebilirsiniz. Örneğin 1959 yılında İstanbul Şehir Tiyatrosu’nun başına gelen ve 1966’ya kadar Şehir Tiyatrosu’nun, Özdemir Hoca’nın deyişiyle, “altın çağı”nı yaşamasına vesile olan Muhsin Ertuğrul’un, “Şehir Tiyatrosu’na yepyeni bir hava ve atılım gücü getirmek için” etrafına topladığı yönetmen, oyuncu, dekor sanatçılarının arasındadır Genco Erkal.

    Metin Hoca (And), yerli ve yabancı oyunların “büyük titizlikle” sahneye getirildiği bu dönemin en önemli olaylarının, yeni yerli yazarların oyunlarının sahnelenmesi ve semt tiyatrolarının açılması olduğunu belirtir. Kadıköy Tiyatrosu, Üsküdar Tiyatrosu, Fatih ve Zeytinburnu Tiyatroları bu dönemde açılmış, Rumelihisarı’nın yaz aylarında tiyatro olarak kullanılmasına da bu dönemde başlanmıştır. Bu heyecan verici başlangıcın içindedir Erkal. Ülkede iyi şeylerin, devam edememe gibi bir özelliği vardır, 1966’da Ertuğrul görevden alınınca ekibin çoğu da dağılıp, yeni yollara gireceklerdir.

    Genco Erkal’ın adını bu defa da 1962 yılının ikinci yarısında kurulan Arena Tiyatrosu’nun oyuncu listesinde görürüz. Bu topluluğun önemi, Metin Hoca’ya göre, 1963 yılında kurulacak olan Ankara Sanat Tiyatrosu’nun çekirdek kadrosunu barındırmasıdır. Asaf Çiyiltepe, Arena Tiyatrosu’ndan ayrılıp AST’ı kurduğunda, yine kadro listesinde Genco Erkal vardır.

    Dostlar Tiyatrosu’nu ise, “amaçları Anadolu’da tiyatro yapmak olan” altı genç kuracaktır. Başlangıcı Ayşegül Yüksel şöyle anlatır: “Mehmet Akan, Şevket Altuğ, Ferit Erkal, Arif Erkin ve Nurten Tunç, Genco Erkal’ın önerisi üstüne, yarı ödenekli bir bölge tiyatrosu kurmak için bir araya gelmişlerdi. Tiyatrolarını Adana’da oluşturmayı düşünen kurucular, ne Adana belediyesinden ne de Adanalı zenginlerden destek göremeyince, örgütlü işçi sayısının en yoğun olduğu İstanbul’da devrimci bir sendikaya bağlanarak işçiler için tiyatro yapma seçeneğine yöneldiler.” Elbette işçiler için tiyatronun gerekli olduğunu düşünen bir sendika bulamayacaklar ve bir özel tiyatro olarak kuracaklardır Dostlar Tiyatrosu’nu.

    Dostlar Tiyatrosu, ülkede en uzun ömürlü özel tiyatrolardan biri olmayı başarmıştır. Geçmişte kalabalık kadrolu, bir “ansambl” ruhuyla çalışan bu tiyatro, ülke sorunlarına duyarlı, söyleyecek bir sözü olan oyunlar seçtiği için baskı dönemlerinde payına düşen bedeli ödemiş, emekçilerin sesine kayıtsız kalmadığı için “toplumcu tiyatro”nun parçası olarak görülmüştür. 1980 sonrasında sürekli kadro anlayışından ekonomik nedenlerle uzaklaşarak, “yapıma göre oyuncu” seçen, az kişili ya da tek kişilik bir tiyatro formuna dönüşmüştür.

    Dostlar Tiyatrosu’nun üretimlerini Ayşegül Hoca altı başlık altında sınıflar: İlk grupta yerli yazarların-şair, öykücü- yapıtlarından uyarlanan gösterimler yer alır. Abdülcanbaz, Azizname, Nazım’ın şiirlerinden uyarlanan Kerem Gibi ve Can Yücel’den uyarlanan Can, bu gruba örnek olarak gösterilebilir. İkinci gruptaki üretimler, topluluk sanatçıları tarafından kaleme alınmıştır; Alpagut Olayı, Macit Koper’in yazdığı Sabotaj Oyunu, Yavuzer Çetinkaya’nın Gün Dönerken’i ve Madımak Katliamını anlatan, Fazıl Say’ın müziği eşliğinde sunulan Sivas’93.

    Üçüncü grupta ise yerli oyun yazarlarının metinleri yer alır, Ayşegül Hoca, bu oyunların bir bölümünün “dünya prömiyerini” bu tiyatroda yaptıklarını söyler. Vasıf Öngören, Başar Sabuncu, Bilgesu Erenus gibi yazarların oyunlarının arasında olduğu bir repertuvardır bu. Dördüncü grupta ise dünyanın gündemindeki sorunları ve olayları irdeleyen çeviri metinler yer alır. İlk çeviri oyunları Rosenbergler Ölmemeli’dir, onu, Hans Magnus Enzensberger’in Havana Duruşması takip eder ve Peter Weiss’ın Soruşturma’sı da sahnelenen oyunlar arasındadır. Beşinci grup, çeviri metinlerden uyarlamaya ayrılmıştır Sartre, Hasek, Brecht, Jarry, Max Frisch uyarlanarak sahneye getirilen yazarların arasındadır.

    Son grubu Ayşegül Hoca, Dostlar Tiyatrosu’nun Brecht uyarlamalarına ayırmıştır; Analık Davası ile başlayan bu çalışmalara Brecht Kabare, Kafkas Tebeşir Dairesi, Galileo Galilei, Ben, Bertolt Brecht, Bay Puntila ve Uşağı Matti ve başka oyunlar da eklenmiştir. Dostlar Tiyatrosu’nun sahnelediği pek çok oyun, ses getirmiş, önemli oyuncuların akılda kalan rollerine vesile olmuştur. Pek çok parlak yıldız geçmiştir Dostlar Tiyatrosu’nun sahnesinden, bir zamanlar hararetle tartışılan, dünya ile bağını koparmamış bir tiyatro anlayışının örneklerini sunan oyunlar geçmiştir o sahneden. Dostlar Tiyatrosu ülke tiyatro tarihinin önemli parçalarından biridir, Genco Erkal da öyle.

    Genco Erkal sadece oyuncu ya da yönetmen olarak değil, çevirmen, dramaturg ve yazar olarak da emek vermiştir tiyatroya. Onun tiyatro serüveni, 60’lı yıllarda başlayan ve tiyatro tarihinin en önemli işlerini ortaya çıkarmış sanatçılar kuşağının serüvenine aittir. Ülkedeki ve dünyadaki siyasi gelişmeleri heyecanla takip eden, sanat aracılığıyla toplumsal hayata dokunacak imgelerin peşine düşen ve sanatı, sorumluluk bilinciyle birleştiren bir kuşağın çoğu zaman sıkıntılı,yasaklarla kuşatılmış tarihinin, hatırlanacak isimlerinden biridir onun adı.

    Genco Erkal’ı,bizim bölüme geldiği, Ayşegül Hoca ve Sevda Hocayla hararetle tiyatro konuştuğu zamana ait olan o fotoğrafa sabitliyorum yeniden. Birbirlerine yakın bir dilde konuşanların bakışında oluşan memnuniyet var üçünde de. İki tiyatro bilimcisi, eleştirmen ve bir tiyatro insanı. Bu buluşmalardan geriye kalacak verimli işleri hatırlatacaklar bana hep. Tiyatronun akılla, sorumlulukla bağlantısını hatırlatacaklar hep. Eleştirdiğinizde bile ciddiye aldığınız insanlar vardır, bir yola nasıl çıktığını, o yolda nasıl yürüdüğünü bildiğiniz insanlar. O yolu okumanızı öneririm.Güle güle Genco Erkal.


    Süreyya Karacabey kimdir?

    Süreyya Karacabey Adana’da doğdu. 1992’de Ankara Üniversitesi DTCF Tiyatro Bölümü’nden mezun oldu. Yüksek Lisans ve doktorasını aynı bölümde yaptı. Dramatik, Yazarlık, Epik Tiyatro, Geleneksel Türk Tiyatrosu, Ortaçağ Tiyatrosu, Radyo Oyunu Yazarlığı derslerini yürüttü. 2010 yılında doçent ünvanını aldı.2017 yılına kadar çalıştığı bölümden 6 Ocak 2017 KHK’sıyla atıldı. Modern Sonrası Tiyatro ve Heiner Müller, Brecht’ten Sonra ve Gündelik Hayata Direnmek başlıklı kitapları ve çeşitli dergilerde yayınlanmış yazıları vardır.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Savaş, Yıkım ve Sürgün: Othello, Moda Sahnesi’nde

    Savaş, Yıkım ve Sürgün: Othello, Moda Sahnesi’nde


    Abdullah EZİK


    William Shakespeare’in aynı adlı oyunundan uyarlanan, Kemal Aydoğan’ın yönettiği, Emine Ayhan tarafından çevrilen Othello’nun oyuncu kadrosunda Caner Cindoruk, Yılmaz Sütçü, Mert Şişmanlar, İlay Erkök, Seray Akülker, Ahmed Saka ve Mesut Karakulak yer alıyor.

    Othello, her şeyden önce savaşın, yıkım ve sürgünün temsili, bir anlamda bütün bir insanlık tarihinin sahnedeki izdüşümü olarak görülebilir. Asırlar boyunca savaşlar üzerinden yazılan insanlık tarihi, nihayetinde büyük bir açmazın içerisinde kendisini tekrar ede ede varlığını sürdürmüş, tarih sürekli tekerrür edegelmiştir. İşte tam da bu bağlamda insanlık tarihine dair bir anekdot, küçük bir not düşme olarak tahayyül edilebilecek Othello, gerek bireyin hikâyesi gerekse toplumun yazgısına dair okuyucuya/izleyiciye birçok şey söyler.

    Kemal Aydoğan tarafından yönetilen ve Moda Sahnesi’nde izleyicilerle buluşan Othello, temelinde trajik bir metindir/oyundur. Ana planda dört temel karakter etrafında dönen oyun (Othello, Desdemona, Cassio ve İago), oldukça git-gelli bir yapı sergiler. Temponun sürekli değiştiği, hiçbir şeyin sabit kalmadığı oyun, izleyicilere salt bir karakterin başından geçenleri anlatmakla yetinmez, aynı zamanda insanlık trajedisine de, insan olmanın trajedisine de ışık tutar.

    Kıbrıs’taki Venedik kolonisinde Osmanlı ile savaşın eşiğinde, oldukça gergin bir atmosferde geçen Othello, “dışarıda” ve “içeride” birçok düşmanla çatışmak/yüzleşmek zorunda olan bir komutanın serüveni olarak görülebilir. Mağrip kökenli bir komutan olan Othello, bir yandan Osmanlılar ile her zaman için olası bir savaşa hazır olmalı, diğer yandan adada ve gemide nizamı sağlamalıdır. Tüm bu süreç boyunca eşi Desdemona, muhafız komutanı Cassio ve akıl hocası İago ile beraber olan, hemen her hareketinde doğrudan veya dolaylı yoldan onlarla temas eden Othello, nihayetinde insan olmanın açmazlarıyla da karşılaşır. İşte oyun, tam da böyle bir açmaz üzerinden başlar ve gelişir.

    Aydoğan tarafından yönetilen Othello, öncelikle büyük bir renk cümbüşü ve karnavalesk bir karşılaşama ile açılır. Anlatıcı, izleyicilere oyunun evveliyatını da sahneye taşınmayan sahnelerini aktarır. Bunu yaparken Othello çağı ile bugün arasında sürekli olarak mekik dokunur. Nihayetinde salt belli bir dönem ve coğrafyaya değil, daha geniş ölçekte tarihsiz-coğrafyasız bir dünyaya seslenir oyun. Anlatıcının temel tutumu ve oyunu sunma biçimi de bu durumun altını çizer. Hemen ardından bu karnavalesk yapı ve cümbüş son bulur, trajedi gün yüzüne çıkar.

    Oyunun üzerine kurulu iki temel düzlem söz konusudur, ki bunlardan ilki Othello’nun genel atmosferinde de büyük bir payı olan toplum/devlet/koloni ile ilgilidir. Osmanlılar’ın gölgesinde her zaman yeni bir savaş tehdidinin gölgesinde her şey büyük bir gerginliğin parçasıdır. Her ne kadar fırtınalar Osmanlı donanmasını dağıtsa ve koloni “şimdilik” güvende olsa da ufukta duran tehlike hiçbir zaman tam anlamıyla defedilemeycektir. Oyunun ruhunda bu durum, kendisini her zaman gergin bir atmosfer ile ortaya koyar. Nitekim bu gerginlik bir süre sonra Othello’nun ruhuna sızar ve birey ile toplum arasındaki ilişki/denge sürekli olarak sarsılır.

    othello-399-orj-1024x683-jpg.webp

    İago, düşünceleri, edimleri ve aldığı tavırlarla Othello’nun arka planında en etkili karakterlerden biridir. Onun için herkes büyük bir ağın parçalarıdır ve amacına ulaşmak için orada olan unsurlar, kontrol edilebilir, yönetilebilir varlıklardır. Desdemona ve Cassio, bu anlamda İago’nun bütün bir planını üzerine kurup işlettiği isimlerdir. İkinci komutan olarak kendisini değil Cassio’yu seçen Othello’ya karşın büyük bir öfke duyan İago, bu durumun acısını çevresindeki herkesten çıkarmak ister. Onun için çevresindeki herkes, bu atamanın ardından bir hedef, delinip geçilmesi gereken bir engeldir: Othello, Desdomona, Cassio. İşte böyle bir atmosferde İago için her şey anlamını yitirir. İnsan, çevresindeki insanlarla özdeşleştiği, birbirini gözettiği ölçüde sağlıklı bir toplum inşa edebilir. Oyun çerçevesinde Othello’nun inşa ettiği topluluk, böyle bir yapıdan yoksun olduğu için hızla dağılır, gemi su alır, her şey yitip gider. Oyun, bir noktada kişisel trajedinin toplumsal trajedi ile nasıl bütünleştiğini bu değerler çatışması üzerinden ele alır ve bu süreçte İago, bütün bir kötülüğü kendi karakterinde, ruhunda, bedeninde toplar.

    Othello, her ne kadar bütün bir topluluğun önderi olsa da birçok zaafı söz konusudur. Desdemona, Cassio, İago üçgeninde bu zaaflar zamanla ortaya çıkmaya başlar. Giderek vehimlenen, yanlış düşüncelere saplanan, kendi zihninde kurduğu düşlere inanan ve çevresi tarafından yönlendirilmeye başlayan Othello, çok geçmeden gerek kendisi gerekse yönetmekle yükümlü olduğu topluluk üzerindeki etkisini, otorite ve gücünü kaybeder. Böylelikle büyük yıkıma doğru hızla yol alınır. Othello’nun yıkımı ile toplumun yitimi üst üste biner. Böylelikle anlatı, bireysel bir hikâyeden toplumsal bir görünüme doğru evrilir.

    galeri-othello-mo-tt3lsrdkyv.jpg

    Bir oyun/metin olarak Othello’nun üzerine eğildiği ana başlıklar (ırkçılık, kıskançlık, aşk, ihanet, otorite gibi) bugün dahi varlığını koruyan, insanlık tarihi kadar eski meseleler olarak değerlendirilebilir. Mağribi kökenli Othello ile Senatör Brabantio’nun kızı, İtalyan soylusu Desdemon üzerinden gelişen aşk hikâyesi, işin içerisine dâhil olan varsıllarla farklı bir yöne doğru evrilir. Oyunun ana gövdesinde işlenmeyen ancak başlangıcında vurgulanan bu temel durum, daha sonra işin içerisine dâhil edilen farklı türden sorunlarla devam eder. Aşk yerini ihanete, sadakat yerini vehme, otorite yerini isyan ve karmaşaya bırakır. Desdemona, Brabantio, Roderigo, İago, Cassio; hemen her biri farklı türden bir sorunu Othello üzerinden gün yüzüne çıkarır, kimi metinde kimi ise doğrudan sahnede. Söz konusu tüm bu meseleler de Othello’yu hem evrensel hem de zamansız bir oyun hâline getirir. Othello, işte tam da bu nedenle hâlâ çok güncel, hâlâ söyleyecek çokça sözü olan bir oyundur/metindir.

    Moda Sahnesi’nde izleyicilerle buluşan Othello, içerisinde bulunduğumuz coğrafya ve günlerde daha da anlamlı bir oyun. Savaşı, yıkım ve isyanı bütün bir ruh olarak temsil eden ve ortaya koyan oyun, izleyicilere zamansız-coğrafyasız bir entrika vadediyor.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • ŞanoWan’ın 3’üncü Tiyatro Festivali Jîna Mahsa Amini’ye adandı

    ŞanoWan’ın 3’üncü Tiyatro Festivali Jîna Mahsa Amini’ye adandı


    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Genco Erkal sahnede rahatsızlanarak hastaneye kaldırıldı

    Genco Erkal sahnede rahatsızlanarak hastaneye kaldırıldı


    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Altın Koza’da ‘Onur Ödülleri’ Hale Soygazi ve Müjdat Gezen’e

    Altın Koza’da ‘Onur Ödülleri’ Hale Soygazi ve Müjdat Gezen’e


    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***