Etiket: Siyaset

  • Almanya’da Tarihi Kriz: CDU Lideri Friedrich Merz İlk Turda Başbakan Seçilemedi

    Almanya’da Tarihi Kriz: CDU Lideri Friedrich Merz İlk Turda Başbakan Seçilemedi


    Almanya siyasetinde bir ilk yaşandı. 23 Şubat’ta yapılan erken genel seçimden sonra hükümeti kurmak için anlaşan Hristiyan Birlik (CDU/CSU) partileri ve Sosyal Demokrat Parti’nin (SPD) mecliste toplam 628 sandalyesi bulunmasına rağmen CDU Genel Başkanı Merz, parlamentodan yeterli desteği alamayarak başbakanlık koltuğuna oturamadı.

    İLK OYLAMADA SEÇİLEMEDİ

    Almanya’da Hristiyan Demokrat Birlik Partisi (CDU) Genel Başkanı Friedrich Merz, Federal Meclis’te yapılan ilk oylamada başbakanlık için gerekli çoğunluğu sağlayamayarak seçilemedi. Meclis Başkanı Julia Klöckner yönetiminde yapılan gizli oylamada, Merz 310 oy aldı. 316 oy eşiğini aşamayan Merz’in adaylığı ilk turda başarısızlıkla sonuçlandı.

    307 ‘HAYIR’ OYU ALDI

    Toplam 621 milletvekilinin katıldığı oylamada 307 “hayır”, 3 çekimser oy kullanıldı; 1 oy ise geçersiz sayıldı. Gerekli çoğunluğa ulaşılamamasının ardından Meclis Başkanı oturuma ara verdi.

    ALMANYA SİYASETİNDE DÖNÜM NOKTASI

    23 Şubat’taki erken genel seçimlerin ardından hükümet kurma konusunda uzlaşan CDU/CSU ile SPD’nin mecliste 628 sandalyesi olmasına rağmen, Merz’in adaylığı yeterli desteği bulamadı. Bu sonuç, Almanya siyasetinde tarihi bir dönüm noktası olarak kayda geçti. Zira İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ilk kez bir başbakan adayı, meclisteki ilk oylamada parlamento desteğini alamadı.

    Merz’in mazbatası için tüm hazırlıklar tamamlanmış olsa da yeterli oyu alamadı. Meclis’te yemin ederek göreve başlamayı planlayan Merz için bu sonuç adeta sürpriz oldu.

    Almanya'da Tarihi Kriz: CDU Lideri Friedrich Merz İlk Turda Başbakan Seçilemedi - Resim : 2

    ŞİMDİ NE OLACAK?

    Merz’in, başbakan seçilebilmesi için gereken en az 316 milletvekilinin desteğini alamaması üzerine oturuma ara verildi. Verilen aranın ardından bugün başka bir oylama yapılmayacağı öğrenildi.

    Alman Anayasasında başbakanlık seçimini düzenleyen 63. maddeye göre, bir adayın seçilememesi halinde, Federal Meclis, oylamadan sonraki 14 gün içinde üyelerinin yarısından bir fazlasıyla tekrar seçim yapabiliyor. Eğer bir başbakan seçilemezse, Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier, en fazla oyu alan kişiyi başbakan olarak atayabiliyor. Bir diğer seçenek ise parlamentonun dağıtılıp yeniden seçim kararı alınması.

    Kaynak: AA

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • DEVA Partili Karal’dan Dikkat Çeken Çıkış! ‘Biz Kimsenin Kuyruğu Değiliz’

    DEVA Partili Karal’dan Dikkat Çeken Çıkış! ‘Biz Kimsenin Kuyruğu Değiliz’


    DEVA Partisi Genel Başkan Yardımcısı Hasan Karal, siyasetin işleyişini eleştirerek hem iktidara hem de muhalefete tepki gösterdi. Karal, bu ülkenin hiçbir tarafın dar kalıplarına mecbur olmadığını söyleyerek parti olarak üçüncü yol oluşturduklarını belirtti. DEVA Partili vekil, “Biz hiçbir siyasi partinin ne yandaşı ne arka bahçesi ne ön bahçesi ne kuyruğu ne de yedek parçasıyız” diye konuştu.


    DEVA Partisi Genel Başkan Yardımcısı ve İstanbul Milletvekili Hasan Karal, seçim bölgesi İstanbul’da teşkilat mensuplarıyla görüştü. DEVA Partisi İstanbul İl Başkanı Ali Hakan Ağaoğlu, il yöneticileri, ilçe başkan ve yöneticileri, ayrıca gençlik çalışmaları üyelerinin de aralarında olduğu partililerle buluşan Karal, gündeme ve parti olarak rollerine yönelik değerlendirmelerini paylaştı.

    Türkiye’nin siyasi ve ekonomik bir kriz içerisinde olduğunu, yapılan uygulamaların demokratik düzene ve hukukun üstünlüğünün varlığına ket vurduğunu savunan DEVA Partili isim, parti olarak duruşlarının net olduğunu, özgürlük ve insan hakları için çalıştıklarını söyledi. Karal, rövanşim anlayışını da desteklemediklerini vurgulayarak “AK Parti’yi doğuran adaletsizliklerin başka aktörler eliyle yeniden sahnelenmesine karşıyız. Zamanında güç kimin elindeyse o kafamıza vurdu, sonra birileri geldi, onlar kafamıza vuruyor. Biz hiç demokratikleşmeyecek miyiz biz?” diye konuştu.

    ‘BU ÜLKE DAR KALIPLARA MAHKUM DEĞİL’

    Yarın iktidara gelen kişinin de böyle bir şey yapma ihtimalinin olduğunu belirten Karal, “Bu ülke ne iktidarın ne de ana muhalefetin dar kalıplarına mahkum değil. DEVA Partisi olarak Türkiye’nin kaderini bu iki anlayışa teslim etmeyi reddediyoruz” diyerek DEVA Partisi olarak üçüncü yolu oluşturduklarını ve bu mücadeleyi kazanacaklarını ifade etti.

    Siyasetin sağlıklı bir şekilde çalışmasının tek yolunun şahıslar arasındaki iş birliği olduğunun altını çizen Hasan Karal, her partinin kendi programı, lideri, ideolojisi ve ekibi olduğunu söyleyerek “Biz hiçbir siyasi partinin ne yandaşı ne arka bahçesi ne ön bahçesi ne kuyruğu ne yedek parçasıyız. Bizim iktidar yürüyüşümüz başkalarının gölgesinde değil, kendi ayaklarımızın üstünde şekillenecektir” ifadelerini kullandı.


    Etiketler

    DEVA Partisi


    siyaset

    Gittiğiniz Tatil Yerlerinde veya Bir AVM'nin Tuvaletinde Gizli Kameraları Bulmanın En Basit Yolu! Sadece Bir Tık Uzağınızda
    Gittiğiniz Tatil Yerlerinde veya Bir AVM’nin Tuvaletinde Gizli Kameraları Bulmanın En Basit Yolu

    Zirai Don Felakete Dönüştü: 'Bu Yıl Bağ ve Bahçeden Ürün Alınması Mümkün Görünmüyor'
    Zirai Don Felakete Dönüştü: ‘Bu Yıl Bağ ve Bahçeden Ürün Alınması Mümkün Görünmüyor’

    Mayasız Yoğurt Yapımı Mümkün! Kaya Gibi Sert Sonuç İçin Şaşırtıcı Tarif
    Mayasız Yoğurt Yapımı Mümkün! Kaya Gibi Sert Sonuç İçin Şaşırtıcı Tarif

    CHP 23 Nisan Resepsiyonuna Katılmayacak! İşte Kararın Nedeni…
    CHP 23 Nisan Resepsiyonuna Katılmayacak! İşte Nedeni…

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Doktor Tarık Ziya Ekinci

    Doktor Tarık Ziya Ekinci


    Tanıl BORA


    Tarık Ziya Ekinci, 99 yaşında hayatını kaybetti. TİP’in 1965’te çıkardığı 15 milletvekilinden biri olduğu hatırlanarak uğurlandı[1] – ve, Kürt aydınlanmasının önemli şahsiyetlerinden biri olarak…

    Tarık Ziya Ekinci, Fransa’da uzmanlık tahsili yapmıştı; hatıratına da Lice’den Paris’e Anılarım (İletişim, 2010) başlığını koymuştur. Bir Fransızca kavram kullanalım, tam anlamıyla bir “notable” idi; yani iki anlamıyla: eşraftan – ve saygın. (“Gundi”nin tam tersi yani!) Karşısındakini de bir saygınlık hâlesi altına çeken türden, içkin bir saygınlığı vardı.[2] Protokol ezberi olarak düşünmeyin; sahici, salih, tutarlı bir demokratikleşme ve barış savunucusuydu.

    ***

    Doktor sıfatını mahsus andım – Doktor Tarık Ziya Ekinci. Ekinci, hekimdi. Anılarında “özlemini çektiği, adını ve unvanını taşıyan reçete kağıdına sahip olma”nın sevincini, bir yaralıyı tedavi ettiği ilk vak’asının ardından yaşadığı “mutlu yorgunluk duygusu”nu anlatır. Boğmacadan (“halk arasında” kuxika dîko) göz nezlesine (çavgirtin), bir dizi ‘basit’ hastalığın o devirlerde Kürtlere nasıl belâ olduğuna dair hikâyatı, başlıbaşına küçük bir tıp tarihi dokümantasyonudur. Memleketi Lice’de, arkasından Siverek’te, kıt kaynaklarla, aletsiz ilaçsız hekimlik tecrübesi, onun bir ‘toplum önderi’ formasyonu kazanmasında önemli rol oynamıştır. İlk örgütlü toplumsal faaliyeti Tabip Odası bünyesindedir (hayatını kaybettiğinde Türk Tabipleri Birliği Onur Kurulu üyesiydi). Kendisi, “Kürt toplumuna karşı sorumluluğunun gereği” saydığı politika uğraşı için “serbest hekimliği,” “demokrasi mücadelesindeki çabalarına destek olacak bir etkinlik” olarak tercih ettiğini anlatır.

    ***

    Kürtlerin siyasal hareketinde avukatların baskın rolü ve özel işlevi apaçık ortada. Onyıllardır, sayılamayacak kadar fazla avukat siyasetçi var. Kürtlerin bilhassa “avukatlı bir halk” olduğunu ortaya koyan bir derleme hazırlayan Orhangazi Ertekin (Kürd’ü Savunmak, Epos, 2022); hak savunuculuğu mesleği olarak avukatlığın, Kürtlerin ‘meselesine’ doğal uygunluğunun ötesinde, bu mesele etrafındaki siyasetin ruhunu, biçimini, hal ve tavrını, dilini nasıl etkilediği üzerine de düşünüyor.

    ***

    Tarık Ziya Ekinci’yi anarken, biz de hekimleri düşünelim. Kürt kimliğinin tanınma talebi etrafındaki mücadele geleneğinde hekimler, nasıl bir varlık gösterdiler, bu mücadeleye nasıl bir renk verdiler?

    ***

    “Kürt uyanışı”nın dönüm noktalarından sayılan, 1961’de Musa Anter’in Kürtçe şiir yayımlamasının tetiklediği 49’lar davasının sanıkları arasında 4 avukat 11 hukuk öğrencisiyle başı çeken hukukçuların ardından ikinci büyük grup, 2 hekim 6 tıp öğrencisiyle (ve bir sağlık müfettişi) sağlıkçılardı.

    O dönemde, Kürt tahsilli seçkinlerine, –en çok da, tahsil yoluyla seçkinlere dahil olmak isteyenlere–, hekimliğin bilhassa cazip göründüğünü söyleyebiliriz. Sanırım bunun, dönemin hegemonik kalkınmacı-gelişmeci paradigmasıyla ilgili olduğunu da söyleyebiliriz. Modern ve medenî yaşama şartlarına kavuşma, ilerleme talebi, hak ve tanınma talebini de peşinden sürükleyen baskın siyasal arzuydu. Hekimlik de, mühendislikle birlikte, özenilen bir ‘modernlik mesleği’ olarak bu arzulara hitap ediyordu. Kürt siyasal seçkinleri arasında hekim epey vardır ama mühendis, pek nadir. Canlı beşerî münasebete görece uzaklığı, bunda etken olabilir. (Tarık Ziya da tıptan önce gönlünden geçirmiş mühendisliği.)

    Hekimliğin o dönemde kuvvetle hitap ve temsil ettiği o kalkınma-gelişme-modernleşme arzusunu, çok yıllar sonra bir başka hekim, Dr. Mahmut Ortakaya, kapkara mizahî bir vecizlikle özetleyecek: “Benim halkım tüberküloz değil kanser olmak istiyor. Çünkü kanser çağdaş bir hastalıktır.”

    ***

    1960’ların seyri içinde, Kürtlerin siyasal mücadelesinde yollar üçe çatallandı. Bu üç yolu temsil eden üç (veya dört) hekim vardır.

    Birincisi, Silvanlı Dr. Yusuf Azizoğlu’nun yoluydu. Siyasî yolculuğunu DP-Hürriyet Partisi-Yeni Türkiye Partisi hattında sürdüren Azizoğlu, öznesi büyük toprak sahipleri ve eşraf olan sağ siyasetin bir ustasıydı. Kayırma ve müsamaha imkânları yaratarak, Kürtlere ve Kürt kimliğine, -zinhar adını koymadan-, usul usul alan açma siyaseti. 1962 Haziran–1963 Ekim arasında Sağlık Bakanlığı yapması, o dönemde Azizoğlu’nun şahsında bu siyasete epey bir itibar kazandırmıştı.

    İkincisi, Dr. Tarık Ziya Ekinci’nin yoluydu – ve Ağrılı Dr. Naci Kutlay’ın[3] yolu. TİP’e katılan bu iki hekim, birçok emsalleri gibi, yeni Kürt “talebe” kuşağı gibi, Kürtlerin kalkınmasının-gelişmesinin-modernleşmesinin ve kimliklerinin tanınmasının yolunu sosyalizmde gördüler. Bu kuşakla beraber, Kürt muhitlerinde siyasetin istikameti sola büküldü.

    Üçüncüsü, Nazimiyeli Dr. Sait Kırmızıtoprak’ın yolu oldu (siyasî adıyla: Dr. Şiwan). Malûm, Türk milliyetçiliğinde, hekimler (bilhassa askerî hekimler) önemli bir rol oynamışlardı. Uluslaşmaya ve modernleşmeye gecikmenin acelesi, hekimliğin meslekî formasyonuyla uyuşmuş; toplumsal-siyasal meselelere, radikal ‘tedavi’ yöntemlerinin esiniyle, esasen de cerrahî müdahale teşbihiyle bakmaya yatkındılar. Dr. Sait Kırmızıtoprak, bu eğilimin Kürt ulusal hareketi içindeki karşılığı sayılabilir; cerrahî çözüm seçeneğinin (yani silahlı mücadelenin) bu dönemdeki öncüsüydü. Dr. Tarık Ziya Ekinci, anılarında onunla 1968’te yaptıkları görüşmeyi aktarır, aralarında “derin görüş ayrılığı” oluşmuştur.

    ***

    Kürt demokratik siyasetinde son onyıllarda avukatların ağırlığı, olağanüstü arttı. Sebebi izahtan varestedir; hak ihlâlleriyle beraber buna itirazın, buna direnişin sağanaklaşmasıdır. 1960’ların ve 1970’lerin kalkınma-gelişme-modernleşme paradigmasının sönükleşip, kimliğin tanınması davasının öne geçmesinin de bu eğilimde payı olabilir.

    Hekimler, yine de varlar. 2019 Mart’ında %62,9 oyla Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanlığına seçilen, 5 ay sonra yerine kayyım atanan ve 2019 Ekim’inden beri özgürlüğünden yoksun olan Dr. Selçuk Mızraklı var. Dr. İdris Baluken var, Dr. Semra Güzel var, Dr. Necdet İpekyüz (halen RTÜK üyesi) var.

    ***

    Doğrudan siyasetten ziyade toplumsal alanda, dar meslekî’ye sıkışmayan kamusal varlıklarıyla yol açan, nefes açan Kürt hekimleri unutmayalım.

    2014’te hayatını kaybeden eski Diyarbakır Tabip Odası Başkanı Dr. İlhan Diken… Eski TTB Merkez Konseyi üyesi Dr. Şeyhmus Gökal… 1990-1995 TTB Başkanı, Türkiye İnsan Hakları Vakfı kurucularından, yoksullarla dayanışma ağı Sarmaşık Derneği’nin kurucularından (kriminalize edilen bu dernekten ötürü mahkûmiyet aldı), anadil hakkını bilimsel çalışmalarla derinleştiren Mezopotamya Vakfı’nın kurucularından, ‘yapıcı’ tavrın timsali Dr. Selim Ölçer… Ve tabii, yazının başlarında “Benim halkım kanser olmak istiyor” sözünü andığım Dr. Mahmut Ortakaya… Yakınlarda sevenlerinin sayanlarının, ki çokturlar, (TTB’ye Adanmış Bir Ömür: Dr. Mahmut Ortakaya, Ayrıntı, 2024) bir kitapla selâmladığı Dr. Mahmut Ortakaya, insaniyet ve barış dilinin müstesna bir ustası, sahici bir bilgedir.

    ***

    Dr. Mahmut Ortakaya, Dr. Tarık Ziya Ekinci’nin ardından konuşurken “Hastaları tarafından aranan bir hekimdi” cümlesini de kurmuş. Bu da bir incelik… Doktor Tarık Ziya Ekinci, Kürt kimliğinin tanınma mücadelesiyle beraber, sosyalizm fikriyle beraber, demokratikleşme ve barış özlemiyle beraber, gerçekten sağlıklı olmak için toplumsal bir iyileşmeyi mesele edinen “iyi hekim” tipinin timsallerindendi.


    DİPNOTLAR:

    [1] Ekinci 1975-1980 döneminde 2. TİP’te de yer almıştı. (Anılarında, “kindar ve intikamcı Behice Boran’ın hakaret içeren her türlü itici ve dışlayıcı muamelelerine yıllarca sonuna kadar tahammül ederek,” notunu düşer.) Partinin TKP’yle yakınsama eğilimine karşı, 1. TİP’in çizgisinin sürdürülmesi ümidinin peşinde, azınlıkta, muhalif bir üyeydi.

    [2] Derviş Aydın Akkoç’ın yazısında da, Ekinci’nin bu cephesinden bir ‘kare’ var.

    [3] Ekinci’den 6 yaş küçük olan Kutlay, bugün 93 yaşındadır. Tıbba geçmeden önce bir yıl hukuk okumuş ama “ısınamamış”tır. Ankara Tıp’tayken, sınıfındaki tek Kürt’tür (Naci Kutlay: Anılarım. Avesta, 1998).

    Kaynak: Bu yazı Birikim’de yayınlanmıştır.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Can Atalay, Meclis’teki Saldırıyı İzlerken Cezaevindeki TBMM Yayını Kesildi

    Can Atalay, Meclis’teki Saldırıyı İzlerken Cezaevindeki TBMM Yayını Kesildi


    Ahmet Şık’a yönelik TBMM Genel Kurulu’nda yaşanan saldırıyı Can Atalay televizyondan izledi. Saldırının başlangıcından hemen sonra Silivri’deki cezaevinde televizyon yayını kesildi.

    Can Atalay’ın avukatlarından alınan bilgiye göre, Silivri’deki Marmara Kapalı Cezaevi’nde tutulan Atalay, vekilliğinin düşürülmesinin değerlendirileceği TBMM Genel Kurul oturumunu TBMM TV’den izledi. Ancak partisinin milletvekili Ahmet Şık’ın kürsüde olduğu sırada, AK Partili İdare Amiri Alpay Özalan tarafından gerçekleştirilen saldırının hemen ardından cezaevi yönetimi televizyon yayınını tamamen kesti.

    ŞIK’A SEVGİLERİNİ YOLLADI…

    Avukatların açıkladığı bilgi notunda cezaevinde televizyon yayınının son olarak 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimi sırasında kesildiği belirtildi. Bilgi notunda ayrıca, Can Atalay’ın Ahmet Şık’a sevgilerini yolladığı ifade edildi.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Kurucu ve kapsayıcı yeni bir siyasi aklın inşası üzerine notlar

    Kurucu ve kapsayıcı yeni bir siyasi aklın inşası üzerine notlar


    Naif BEZWAN*


    Bütün parçaları ve partileriyle Kürdistan siyasetinin hatırı sayılır bir süredir derin bir siyasi krizin içinde geçtiği sır değil. Bu yazıda, krizin kaynakları ve parametreleri tartışılırken, siyasi işbirliği, toplumsal güç birliği, sivil toplum, direniş ve itaatsizliği merkezine koymayan hiçbir projenin bu krize cevap veremeyeceği iddia edilecektir. Krizden çıkış için ise geniş siyasi ve toplumsal ittifakları hedefleyen, ortak öğrenme ve hareket kabiliyetini mümkün kılan mekanizmaların yaratılmasına dayanan yeni ve kurucu bir siyasi akla duyulan ihtiyacın altı çizilecektir.

    Son olarak bu yazıda, krizin yapısal ve dışsal (jeopolitik) sebeplerinin önemi bir an bile göz ardı edilmeden, aktör-merkezli bir yaklaşım benimsenmektedir. Başka bir deyişle, Kürdistan siyasi aktörleri sadece dışsal gelişmelere maruz kalan nesneler olarak değil de, yaşanan problemlerin ve dolayısıyla çözümlerinin bizzat öznesi olarak ele alınacaktır. Bununla, aktörlerin hem krizin oluşumunda hem de aşılmasında oynadıkları merkezi rolün altı çizilirken, halihazırdaki sahip olunan kaynakların ve kazanımların bile krizden çıkış için devasa imkanlar sunduğu ima edilmektedir.

    KRİZİ ANLAMAK

    Birçok açıdan tanımlanması mümkün olan bir olgu olarak krizin şimdiye kadar en çarpıcı ve etkili tanımlarından biri Antonio Gramsci’ye aittir. Gramsci krizi özetle ‘eskinin öldüğü ve fakat yeninin de henüz doğmadığı bir moment, çok sayıda marazi belirtilerin yoğunlaştığı bir fetret devri’ olarak görür. Buna göre krizler birçok kaynaktan beslense ve bağrında farklı düzlemlere ait birçok bulguyu taşısa da esas olarak siyasi olana ve siyasal alana dairdir.

    Bu yazıda, bütün Kürdistan siyaset alanını kuşattığını düşündüğümüz bir kriz olgusu ile karşıya olduğumuz öne sürülürken, krizin kendisi aniden ortaya çıkmış bir olgu değil; ve fakat kritik dönemeçlerde alınmış yanlış kararların, yapılan siyasi tercihlerin, zamanında atılmamış adımların ve ıskalanmış fırsatların sonucu olarak ortaya çıkan kümülatif bir durum olarak değerlendirilecek. Burada kastedilen, göstergeleri her geçen gün belirginleşen, dinamikleri gittikçe yakıcı hale gelen, tehdit potansiyeli yükselerek artan ve negatif sonuçları gün geçtikce yoğunlaşan derin bir siyasi krizdir.

    Başka bir deyişle, bütün parçaları ve partileriyle Kürdistan sathına yayılmış, düşünsel, sosyo-ekonomik ve sosyo-psikolojik boyutları da içeren toplu bir siyasi krizden bahsediyoruz. Öyle bir kriz ki, birincisi, Kürdistan’ın sosyo-politik rezervlerini her gün biraz daha tüketerek bütün kazanımlarını tehdit etmekte; ikincisi, siyasetin oyun kurucu pozisyonuna halel getirmekte; ve buna bağlı olarak üçüncüsü, Kürt siyaset alanını ve aktörlerini her tür karşı-saldırı, böl-yönet, tehdit ve kuşatma stratejileri karşısında kırılgan bir konuma sürüklemektedir.

    Krizin sebepleri ve kaynaklarına gelince, aktör-merkezli bir okuma esas alındığında aşağıdaki faktörlerin/problem alanlarının özellikle vurgulanması gerekmektedir:

    • Başat siyasi aktörlerin Kürdistan’ın çoğulcu ve çok-bölgeli tarihsel ve sosyolojik gerçekliklerini gözardi eden tek-parti düzeninden ısrar etmesi.
    • Eldeki devasa sosyo-ekonomik kaynakların ve medya gücünün toplumsal barış, ortak anlayış, yaratıcı ve köprü-kurucu gündemlerin oluşturulması yönünde yeterince ve etkin bir şekilde kullanılmaması.
    • Toplumun partizan bir anlayışla kutuplaştırılması, karar süreçlerinin dışında tutularak edilgen bir konuma sürüklenmesi ve giderek depolitize edilmesi.
    • İç barış, diyalog, uzlaşma ve ortak iş yapma kültürüne dönük yaygın toplumsal talep ve ihtiyaçların ya araçsallaştırılması ya da göz ardı edilmesi.
    • Demokrasi, hukuk, insan ve yurttaş hakları gibi temel değerlerin öncelikle kendi içinde inşa edilecek normlar olarak değil de, kendi dışında aranması yani Kürdistan’ı hükümranlığı altında tutan devletlere dönük taleplerle sınırlandırılması.
    • Son olarak, kadim bir milletin yüz yıllık kendi geleceğini tayin etme davası gibi büyük bir meselenin aktörleri olmaktan kaynaklanan mutabakat ve çözüm sorumluluklarının yerine getirilmesi için gerekli olan ortak mekanizmaların inşa edilmemesi.

    Eğer yukarıda vurgulanan ve krize kaynaklık ettiği iddia edilen sorunların maddi bir karşılığı olduğu kabul edilecek ve burada tartışma konusu yaptığımız krizden cıkış yolu aranacaksa, bütün bu faktörler üzerinde hem tek tek aktörler bazında hem de bir bütün olarak çok ciddi ve dönüştürücü çalışmaların yapılması ve yeni bir anlayışın geliştirilmesi gerekmektedir. Bu da, bir yandan bu meselelere sebebiyet veren yapısal ve öznel etkenlerin cesaretle ele alınmasını gerekli kılmakta, diğer yandan, toplumla birlikte ve toplumsal iyilik için ortak davranma ve birlikte hareket etme kabiliyetini gerekli kılmaktadır. Kaldı ki krizin niteliği bize bütün bunların artık politik tercih olmaktan çıkarak siyasi ve stratejik bir mecburiyet haline geldiğini söylemektedir.

    KÜRT SİYASETİNİN KÜRDİSTAN MESELESİYLE SINAVI

    Devletsiz bir millet ve dolayısıyla devletlerarası nizamın eşit sayılmayan bir tarafı olarak Kürtler, hak, özgürlük ve kendini yönetme taleplerine dair siyasi bir mücadeleye giriştiği andan itibaren söz konusu nizamın yapısal eşitsizliğine maruz kalmaktadır. Başka bir deyişle, siyasi perspektifi, programı ve ufku ne kadar yerel ya da parça-eksenli olursa olsun, Kürt siyasi aktörleri kendi geleceğini tayin etme taleplerini dile getirir getirmez kendilerini Kürdistan meselesinin karmaşık matrisi içinde bulur.

    Bu matrisin bilinen başlıca üç temel özelliğini vurgulamak gerekir. Birincisi, herhangi bir kazanım ya da kaybın, aktörlerin ana siyasi yerleşkesini oluşturan parçayla sınırlı kalmaması, olumlu ve olumsuz etkilerinin değişik derece ve ölçekte bütün Kürdistan sathına sirayet etmesidir. Yani parçaların asimetrik gelişme durumu hızlı etkileşimin önünde engel değildir. İkincisi, Kürdistan’ın cebren bölünmüş olduğu tarihsel gerçeğinin, bizzat bölen devletlerin ‘toprak bütünlüğü’, ‘milli güvenliği’, ‘sınırların dokunulmazlığı’ gibi uluslararası sistem tarafından da büyük ölçüde kabul gören kurallar olarak karşımıza çıkması. Üçüncüsü, Kürdistan’ı hükümranlığı altında tutan dört devletin dönemsel çatışma ve çelişkilerine rağmen Kürdistan üzerinden kolonyal statükonun korunması amacıyla birleşmesi ve Kürtler karşında ortak cephe oluşturabiliyor olmasıdır.

    Tartışmayı biraz daha da somutlaştırmak için IŞİD’in Kürdistan’a yönelik soykırımsal saldırı ve işgal girişimleri ile başlayan süreci biraz daha yakından mercek altına almakta fayda var. IŞİD saldırılarıyla ortaya çıkan kelimenin gerçek anlamıyla varoluşsal tehdit süreci, bir yandan Kürdistanî siyasi hareketlerin son bir asırdır büyük bedeller ödeyerek elde ettikleri bütün siyasi, hukuki ve toplumsal kazanımların yok edilmesine yola açacak büyük bir kuşatma ve saldırıya işaret ederken, diğer yandan, Kürdistan siyasi güçlerinin bir aktör konumuna yükselmesi, uluslararası tanınma ve meşruiyet pozisyonu kazanmasının önünü açtı.

    IŞİD ve arkasındaki güçlerin saldırıları, başta Şengal Êzidî Kürt soykırımı olmak üzere büyük ve derin yaralara neden oldu. Ancak Kürt siyasi aktörleri, Kürdistan ve uluslararası toplumun desteğiyle IŞİD’i püskürterek hem büyük bir onur ve haysiyet mücadelesi verdi hem de yeni kazanımlar elde etmenin fırsat ve imkanlarını yakaladı. Ne var ki gerçekten çok ağır insani ve toplumsal bedeller ödenerek elde edilen başarılar yeni ve kalıcı kazanımlara dönüştürülmedi. Bunun yerine, ortaya çıkan tarihi jeopolitik fırsat penceresi, başat siyasi partiler arasında kısa bir süre sonra yıpratıcı ve kibirli bir rekabet ve giderek catışma ortamına dönüştürüldü. Bir parçadaki olumlu ya da olumsuz gelişmenin diğer parçalar üzerinde domino etkisi yarattığına dair yüzyıllık tecrübe ne yazık ki dikkate alınmadı.

    Bu hakikatin gereklerinin yerine getirilmemesinden kaynaklanan uğursuz sonuçları 2014 sonbaharında Kobanê’nin özgürleşmesi sonrasında yaşanan ve etkileri hala devam eden kritik sürecin bütün evrelerinde gözlemek mümkün. Bunlar arasında sırasıyla 2015 yılında ortaya çıkan şehir savaşları ve yarattığı siyasi kırılma, kıyım ve kayyım sürecini belirtmek gerekir.

    İkinci önemli kırılma noktası olarak da 2017’de Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nde yapılan bağımsızlık referandum ve akabinde Kerkük dahil ‘tartışmalı’ olarak addedilen Kürdistan bölgelerinin yeniden işgaliyle sonuçlanan süreci belirtmek gerekir. ki bu süreç Şii-çoğunluklu Bağdat merkezi hükümetinin federal yapıyı Kürdistan aleyhine değiştirme ve giderek Kürdistan Bölgesel Hükümetinin etkisizleştirmesine dönük siyasi, askeri ve ekonomik hamleleriyle devam etmektedir.

    Son olarak 2018 Efrîn ve daha sonra Serê Kaniyê ve Girê Spî ile devam eden bu bölgelerin demografik yapısının zorla değiştirilmesi, Kürtsüzleştirilmesi ve ithal edilen bir nüfusla yerleşim kolonisine dönüştürülmesi amacıyla devam eden siyasi ve toplumsal kırım ve kıyım süreci eklenmelidir. Mevcut krizin en başta gelen nedenlerini oluşturan bütün bu kritik süreç boyunca, Kürt siyasi aktörleri, Sûr ya da Nisêbîn düştüğünde Kerkük’ün de düşeceği, Kerkük düştüğünde Efrîn’nin de düşeceği gerçeğini idrak eden bir siyasi tutum ve sorumluluk içinde davranmaktan uzak kaldı.

    Özetle, bu kritik dönüm noktalarının her biri ve birbirlerine olan etkileri üzerinde ne kadar düşünülür ve derinlikli analizlere konu edilirse yeridir. Ancak hemen belirtmek gerekir ki, ilgili Kürt siyasi aktörleri bahsettiğimiz bütün bu süreçler boyunca birbirine karşı çalışarak Kürdistan meselesinin temel dersleriyle olan imtihanını kaybetti.

    Bunun başlıca sebepleri arasında partiler arası kutuplaşma, bölgesel ve uluslararası dinamikleri konusunda yanlış hesap, geniş siyasal mutabakatın yokluğu ve toplumsal rızanın sağlanamaması gibi faktörler gelmektedir. Ancak değişik vesilelerle ifade etmeye çalıştığımız bir noktayı burada bir kez daha yenileyelim: Yukarıda anılan ve birbiriyle sıkı-sıkıya bağlı olan olgular dizgesi tam anlamıyla anlaşılmadan, nedenleri eleştirel bir süzgeçten geçirilmeden ve bunlardan gereken dersler çıkarılmadan yaşanılan mevcut krizden çıkış bulmak mümkün görünmemektedir.

    SONUÇ YERİNE: SİVİL TOPLUM, DİRENÇ VE İTAATSİZLİK MOMENTİNİ YAKALAMAK

    Bu yazıda, Kürt siyasetinin bütün parçaları ve partileriyle bir krizin içinde olduğu iddia edilirken, krizden çıkış için yeni siyasi bir anlayış ve iradenin ortaya konulmasının önemine işaret etmeye çalıştım. Bunun için öncelikle hiçbir partinin ve parçanın bu krizden tek başına çıkma şansı olmadığının kabul edilmesi, dolayısıyla birlikte çözüm arama ve ortak hareket tarzı oluşturmanın ertelenemez bir görev olduğunun altını çizmek istedim.

    Bu krizin nasıl çözüleceği, çözümün muhtemel unsurlarının neler olabileceğini ne kadar tartışılırsa azdır. Başat Kürt siyasi aktörlerin (buna irili-ufaklı hareketler de dahildir) ortak iyilik yerine dar çıkar hesaplarını önceleyen, kapsayıcı ve çoğulcu bir siyaset yerine partizan siyaseti ortak payda olarak dayatan, uzlaşma ve ortaklaşma yerine çatışmacı yaklaşımları öne çıkaran tutum ve davranışları krizden çıkışın önünde en büyük engeller olarak durmaktadır.

    Öte yandan, Kürdistan toplumuna siyasetin ana öznesi olarak hitap etmeyen; onu bu sıfatla tarih sahnesine çağırmayan hiçbir projenin verimli bir sonuç vermesi, hiçbir projeksiyonun gerçekleşebilmesi mümkün görünmemektedir. Bunun için hem bireysel hem kollektif düzeyde akıl ve vicdanın, bilgi ve ferasetin ortak amaçlar, yararlar ve talepler için kullanılmasını mümkün kılacak yeni bir toplumsal mobilizasyona ihtiyaç var. Kürdistan’ı hükümranlığı altında bulunduran devlet rejimlerinin değişik ölçekte uyguladıkları savaş ve zulüm politika ve pratiklerine karşı sivil direnç ve itaatsizlik kültürünü merkezine koyan yeni ve çoklu kültürel, toplumsal, iktisadi, hukuki ve siyasi girişim, hareketlilik ve eylemlilik biçimlerine ihtiyaç var.

    Muhtaç olunan müktesebat için çok uzaklara gitmeye gerek yok. Bunun için ülkemizin her köşesinde, her gün değişik formlarda deneyimlenen türlü çabalara ve pratiklere bakmak yeterlidir. Somut olarak mesela Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı olan Dr. Selçuk Mızraklı’nın her gün topluma hitap eden ‘Rojbaş Amed’ duruşuna; Jina Aminî’nin İran rejimi tarafından katledilmesi üzerine gelişen ve globalleşen görkemli gösteri, sivil direniş ve itaatsizlik eylemlerine; Meral Akşener’in karşısına dikilerek ‘Ben Kürdistanlıyım’ diyen esnafın hikayesine; Şubat 2023 deprem sonrasından Diyarbakır’da oluşturulan sivil toplum inisiyatifinin ortaya koyduğu sağaltıcı ve hayat kurtarıcı çalışmalara; Güney Kürdistan’da, yaptığı sosyal medya paylaşımı sebebiyle gözaltına alınan akademisyenin ortaya koyduğu dirence; iş yerinde Kürtçe hizmeti esas aldığı için hedef alınan Diyarbakır’da Pîne Kafe’nin sahibinin maruz kaldığı baskıya; dil hakları ve hukuk mücadelesi yürüten onlarca girişime; zindanlarda verilen vakur direnişlere; milyonların Newroz meydanlarına taşıdığı umut ve heyecana; Wan halkının kayyım atanması hazırlıkları karşısında gösterdiği onurlu direnişini temsil eden ‘gülen gencin’ bakışlarına; ve nihayet bölgenin yükselen ve birleştiren değeri Amedspor’un etrafında kenetlenen milyonların hareketliliğine yakından bakılmalıdır.


    * Siyaset bilimci

    Not: Bu yazıda dile getirilen görüşler, konuyla ilgili uzun bir zamandır yürüttüğüm akademik çalışmaların yanında, özellikle son bir yılda yaptığım arşiv ve çok kısa bir süre önce Güney Kürdistan’da geçirdiğim iki buçuk aylık saha çalışmaları sırasındaki edindiğim bilgi ve gözlemlere dayanmaktadır. Güney Kürdistan ziyareti boyunca benimle görüşlerini cömertçe paylaşan her parçadan tüm dostlara ve görüşme partnerlerine teşekkürü borç bilirim. Makalede ifade edilen düşüncelerle ilgili sorumluluk ve hatalar ise tek başına bana aittir.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Boynundan bıçaklanan Güney Koreli muhalif lider taburcu edildi: Nefret siyaseti son bulsun

    Boynundan bıçaklanan Güney Koreli muhalif lider taburcu edildi: Nefret siyaseti son bulsun


    Güney Kore’de geçtiğimiz yıllarda çok sayıda yüksek profilli siyasetçi halkın önünde saldırıya uğradı.

    REKLAM

    Güney Kore ana muhalefet lideri Kore Demokratik Partisi Genel Başkanı Lee Jae-myung, boynundan bıçaklanmasının ardından kaldırıldığı hastaneden taburcu edildi. Lee, kendisine yapılan saldırının bir dönüm noktası olması gerektiğini belirterek ‘nefret  siyasetinin’ son bulmasını istedi. 

    2022 seçimlerini az farkla muhafazakar Başkan Yoon Suk Yeol’a kaptıran eski başkan adayı Lee, geçen salı günü liman kenti Busan’da bıçaklı saldırıya uğradı.

    Siyasi destekçi gibi davranan bir kişinin saldırısıyla boynundan yaralanan Güney Koreli siyasetçi, hastaneye kaldırılırken saldırgan da gözaltına alındı. 

    Şah damarından yaralanan Lee, önce Busan’daki bir hastaneye kaldırıldı, ardından başkent Seul’e götürülerek yaklaşık iki saat süren bir ameliyat geçirdi.

    Sekiz günlük tedavinin ardından taburcu edilen Lee, hastane çıkışında ülkede nefret siyasetinin son bulması için çağrı yaptı. 

    Güney Koreli 60 yaşındaki siyasetçi, Seul Ulusal Üniversite Hastanesi’nden taburcu edilirken saldırının ülkede herkesin bildiği ‘çatışmacı siyaseti’ elden geçirmek için bir ivme görevi görmesi gerektiğini söyledi.

    Saldırının ardından ilk kez açıklama yapan Lee, “Bu olayın, nefret siyasetinin sonlandırılması ve saygı içerisinde bir arada yaşama siyasetinin yeniden tesis edilmesinde bir dönüm noktası olmasını içtenlikle umuyorum” dedi.

    Lee, “Ben de yaptıklarımı gözden geçireceğim ve umut siyaseti yaratmak için çok çaba göstereceğim” ifadelerini kullandı.

    Saldırgan 66 yaşında emlakçı

    Güney Kore haber ajansı Yonha’ya göre Lee’ye saldıran şüpheli, mali sıkıntı çeken ve yedi aydır ofisinin kirasını ödeyemeyen, ‘Kim’ soyadıyla tanımlanan 66 yaşında bir emlakçı.

    Saldırıyı araştıran Busan polisinin elde ettikleri bilgileri çarşamba günü ilerleyen saatlerde açıklaması bekleniyor.

    Güney Kore’de geçtiğimiz yıllarda çok sayıda yüksek profilli siyasetçi halkın önünde saldırıya uğradı.

    2022’de yaşlı bir kişi, Lee’den önce Demokrat Parti’ye liderlik eden Song Young-gil’in kafasına keskin olmayan bir cisimle vurmuştu.

    2006 yılında da muhafazakar partinin lideri ve daha sonra başkan olan Park Geun-hye bir miting sırasında bıçakla saldırıya uğradı. Saldırı kadın politikacının yüzünde yara izi bıraktı.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Polonya’da muhafazakar partisinin sekiz yıllık iktidarı sona erdi

    Polonya’da muhafazakar partisinin sekiz yıllık iktidarı sona erdi


    Polonya’da Mateusz Morawiecki’nin hükümeti parlamentodaki güven oylamasını kaybetti. Avrupa yanlısı lider Donald Tusk’ın başbakan olarak seçilmesi bekleniyor.

    REKLAM

    Polonya Başbakanı Mateusz Morawiecki’nin hükümeti parlamentoda yapılan güven oylamasını kaybetti. Parlamento, daha sonra yapılan oylamada Donald Tusk’ı başbakan olarak seçti.

    Böylece siyasi krizin yaşandığı ülkede popülist ulusal muhafazakar partisinin sekiz yıllık iktidarı sona erdi. 

    Milletvekillerinin Avrupa yanlısı lider Donald Tusk’ı başbakan olarak seçmesi bekleniyor.

    Morawiecki’nin parlamentodaki genel politika konuşmasının ardından yapılan oylamada milliyetçi lider Morawiecki 190’a karşı 266’yla kaybetti. 

    Alt meclis Sejm’in başkanı Szymon Holownia, “Başbakan Mateusz Morawiecki’nin hükümeti kurma görevinin başarısız olmasının ardından, Başbakan ve Bakanlar Kurulunu atama inisiyatifi artık parlamentoya geçmiştir” açıklamasında bulundu.

    “Demokrasinin sonu geldi”

    Hukuk ve Adalet Partisi (PiS) lideri Jaroslaw Kaczynski, “toplumsal bir yanlış anlaşılmayı” kınadı ve Polonya’da “demokrasinin sonunun geldiğini” iddia etti.

    Parlamentodaki oylamaya katılan eski Polonya Cumhurbaşkanı Lech Walesa, “Polonya’nın kalkınma yoluna geri dönmesinden memnuniyet duyuyorum” dedi.

    Siyasi analist Jaroslaw Kuisz, “Yeni hükümet her gün savaşmak zorunda kalacak çünkü PiS pes etmeyecek ve savaşmaya devam edecek” diye konuştu. 

    2007-2014 yılları arasında başbakanlık yapan merkezci Tusk, 2014-19 yıllarında Avrupa Konseyi Başkanlığı görevini yürütmüştü.

    Morawiecki’nin Hukuk ve Adalet Partisi, son seçimlerden birinci çıktı; ancak meclis çoğunluğunu sağlayamadı.  

    Seçimde ne olmuştu?

    Polonya’da 15 Ekim’de yapılan seçimin sonuçlarına göre, iktidardaki Hukuk ve Adalet Partisi (PİS) yüzde 35,38 oy alarak birinci geldi.

    PİS’yi, yüzde 30,70 ile Tusk’un liderliğindeki ana muhalefet bloku Sivil Koalisyon, ardından da yüzde 14,4 ile Üçüncü Yol İttifakı izledi. Yeni Sol Parti yüzde 8,61, aşırı sağcı Konfederasyon Partisi yüzde 7,16 oy aldı.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Hollanda Başbakanı Mark Rutte seçimlerin ardından siyaseti bırakacağını açıkladı

    Hollanda Başbakanı Mark Rutte seçimlerin ardından siyaseti bırakacağını açıkladı


    En erken kasım ortasında yapılması beklenen seçimlerin ardından bir daha aday olmayacağını da belirten ve siyasi kariyerini sonlandıracağını duyuran Rutte, seçimlere kadar geçici olarak görevde kalacağını söyledi.

    Hollanda tarihinin en uzun süre görevde kalan başbakanı Mark Rutte, bu sonbaharda yapılması planlanan erken genel seçimlerin ardından siyasetten çekileceğini duyurdu.

    2010’dan bu yana dört koalisyon hükümetine liderlik eden Rutte, Hollanda’nın göç politikasının sıkılaştırılması konusunda yaşanan anlaşmazlıkların ardından geçen cuma dört partili koalisyonun dağıldığını açıkladı.

    En erken kasım ortasında yapılması beklenen seçimlerin ardından bir daha aday olmayacağını da belirten ve siyasi kariyerini sonlandıracağını duyuran Rutte, seçimlere kadar geçici olarak görevde kalacağını söyledi.

    Ancak bugün ilerleyen saatlerde parlamentoda yapılacak oylamada başbakanın bu görevi sürdürüp sürdürmeyeceğine karar verilecek. Zira muhalefetteki iki sol parti ve aşırı sağcı lider Geert Wilders’in partisi Rutte hakkında güvensizlik önergesi verdi. Bu önergelerin Meclis’te kabulü Rutte’nin geçici başbakanlık görevini de yapamaması anlamına gelecek. 

    Hollanda basınında yer alan haberlere göre, önergenin başarılı olabilmesi için Rutte’nin cuma günü düşen koalisyonundaki dört partiden en az biri tarafından desteklenmesi gerekiyor.

    “Bir dönemin sonu”

    Rutte’nin istifası Hollanda’da 13 yıllık zorlu bir dönemin de sona erdiğini işaret ediyor. Zira başbakanın siyasi zekası, hem koalisyon ortaklarını bir arada tutmayı hem de muhalefetin de desteğini alarak birçok tartışmalı yasayı geçirmesini sağlamış durumda. 

    Meclis’te 20’den fazla partinin bulunması da bu görevin aslında ne kadar zor olduğunun bir göstergesi. 2010’da ilk defa göreve gelen Rutte, Hollanda’yı sel felaketinden 2014 yılında Malezya Havayolları’na ait MH17 sefer sayılı uçağın Ukrayna’nın doğusunda düşürülmesine kadar uzanan krizler boyunca yönetti. 

    Siyasi muhalifleri bile, yaklaşık 200 Hollanda vatandaşının ölümüne neden olan uçağın düşürülmesinin ardından sergilediği tutuma övgülerde bulundu.

    Rutte aynı zamanda Hollanda hükümetinin geçmişteki politikaları için af dilemesiyle de tanındı.

    Bir parlamento komisyonu, Avrupa’nın en büyük doğal gaz sahası Groningen’de kazılar nedeniyle yaşanan depremlerden hükümeti sorumlu tutmasının ardından Rutte özür dilemekten ve enerji krizine rağmen gaz sahasını kapatma kararı almaktan çekinmemişti. 

    Başbakan ayrıca çok çocuklu ailelere yapılan yardımlarda oluşan bir hata nedeniyle ödemelerin yanlış yapılmöasından dolayı oluşan mağduriyet karşısında da yine özür dilyerek istifa etmişti. Fakat bir sonraki seçimlerde partisinin sandıktan ilk sırada çıkması Rutte’nin dördüncü defa başbakanlık koltuğuna oturmasını sağladı. Fakat bu sefer kurulan koalisyon sadece 1 buçuk sene dayanabildi. 

    Rutte’nin siyasette farklı uçları bir araya getirmedeki başarısı geçmişte NATO ya da Avrupa Birliği’nin iplerini eline alması yönünde teklifler almasını sağladı. Fakat Hollandalı başbakan henüz bundan sonraki hayatında ne yapacağını duyurmadı.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Türkiye’de siyasi görüşünden dolayı ayrımcılık yaşadığını söyleyenlerin oranı yüzde 54,3.

    Türkiye’de siyasi görüşünden dolayı ayrımcılık yaşadığını söyleyenlerin oranı yüzde 54,3.


    İnsan hakları alanında çalışmalar yapan Eşit Haklar için İzleme Derneği ‘Türkiye’de Ayrımcılık Araştırması Kasım 2022’ raporunu açıkladı.

    Dernek 26 ilde 1531 kişi ile ayrımcılığa uğrayıp uğramadığına dair görüşmeler gerçekleştirdi.

    Raporda yer alan verilere göre, Türkiye’de siyasi görüşünden dolayı her zaman ayrımcılığa uğradığını düşünenlerin oranı yüzde 54,3.

    Ankete katılınların yüzde 25,8’i etnik kökene dayalı ayrımcılığa her zaman maruz kaldığını belirtirken, yüzde 26,5’i dini inanca veya inançsızlığa dayalı ayrımcılığa, yüzde 36,6’sı da göçmen olduğu için ayrımcılığa maruz kaldığını söyledi.

    Yine ülkede her zaman cinsiyete dayalı ayrımcılığa uğradıklarını düşünenlerin oranı yüzde 36,3.

    2020’de siyasi görüşünden dolayı ayrımcılığa uğradığını düşünenlerin oranı yüzde 51

    2018 yılında siyasi görüşünden ötürü ayrımcılığa maruz kalanların oranı yüzde 42 iken, bu oran 2020’de yüzde 51,1’i buluyor.

    Dini inancından dolayı ayrımcılığa maruz kalanların oranı da neredeyse iki katı artıyor. 2018’de ankete katılanların yüzde 27’si dini inancından ötürü ayrımcılık yaşadığını belirtirken, iki yıl sonra bu oran yüzde 43,9 oluyor.

    Raporda, etnik kökenli ayrımcılığa maruz kalanların oranı 2018’de yüzde 26 iken, 2020’de yüzde 46,2. Bununla birlikte 2018’de cinsiyetinden dolayı ayrımcılığa maruz kalanların oranı yüzde 34 olurken, 2020’de bu oran yüzde 46,3.

    Toplumun yüzde 36,3’ü dini hizmetler veya din kurumlarında hiç bir zaman ayrıcımlık olmadığını düşünüyor

    Eşit Haklar için İzleme Derneği’nin yürüttüğü çalışmada, ayrımcılığın en fazla yapıldığı alan/kurumlar yüzde 38,3 ile iş hayatında devlet sektöründe.

    İş hayatında özel sektörde ayrımcılığın en fazla yapıldığı alanlar olarak görülüyor, oranı yüzde 34,7. Bunu yüzde 31,5 ile devlet kurumları veya belediyeler tarafından sunulan sosyal yardımlar takip ediyor.

    Dini hizmetler veya din kurumlarında hiç bir zaman ayrcımlığın olmadığını söyleyenlerin oranı ise yüzde 36,3

    Rapora katkıda bulunanların yüzde 40,5’i yaşadığı ayrımcılığın siyasi görüşünden kaynaklandığını ifade ederken, yüzde 22,3’ü cinsiyete dayalı ayrımcılığa maruz kaldığını dile getiriyor.

    Ankete katılanların yüzde 84’ü ayrımcılığa maruz kaldığında herhangi bir girişimde bulunmuyor

    Ankette en önemli tespit ise ayrımcılığa maruz kalanların yüzde 84,2’sinin herhangi bir girişimde bulunmaması.

    Yüzde 5,3’ü CİMER’e başvurduğunu belirtirken, yüzde 4,1’i dava açtığını, yüzde 2,0’ı ise savcılığa suç duyurusunda bulunduğunu söylüyor.

    Raporda Anayasa Mahkemesi’nde 2012-2022 arasında 450.000 bireysel başvuru yapıldığı ve ayrımcılık yasağı üzerinden incelenen 316 karar yayımlandığı belirtiliyor. Buna göre bu kararlardan 27’sinde ihlal kararı verilmiş.  

    Ayrımcılıkla ilgili girişimde bulunulmamasının nedenine ise katılımcıların yüzde 73,7’si ‘Bir sonuç alamayacağımızı düşündük’ yanıtını veriyor. 

    Bu soruya ankete katılanların yüzde 10,2’si ‘’Haklarımızı bilmiyorduk’’, yüzde 7,0’ı ‘’Başımıza bir şey gelmesinden korktuk’’ diyor.

    Türkiye’de mevcut kanunlar ayrımcılığın önlenmesi için yeterli mi?

    Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu 2021 faaliyet raporunda, katılımcılara  ‘’Herhangi bir yere başvurduysanız, başvurunuzdan olumlu ya da olumsuz ne tür bir sonuç aldınız?’’ sorusu yöneltiliyor. 

    Katılımcıların yüzde 17,3’ü ‘’olumsuz’’ yanıtını verirken,‘’olumlu’’ sonuçlandı diyenlerin oranı yüzde 4,7.

    Ankette yer alan bir diğer sorusu da ”Maruz kaldığınız ayrımcılıkla ilgili neden bir mekanizmaya başvurmadınız?” 

    Bu soruya 2018 yılında katılımcıların yüzde 73,6’sı ‘’ Sonuç alamayacağımı ve/veya aleyhime sonuçlanacağını düşündüm’’ derken, yüzde 20,7’si ‘’Hak arama yollarımı ve/veya haklarımı bilmiyorum’’ diyor.

    2022’ye gelindiğinde ise  aynı soruya ”Sonuç alamayacağımı ve/veya aleyhime sonuçlanacağını düşündüm” yanıtını verenlerin oranı yüzde 79,8’e, ”Hak arama yollarımı ve/veya haklarımı bilmiyorum” diyenlerin oranı ise yüzde 14,8’e yükselmiş. 

    Sizce Türkiye’de mevcut kanunlar ayrımcılığın önlenmesi için yeterli mi? sorusuna totalde katılımcıların yüzde 10,4’ü evet, yüzde 85,7’si de hayır yanıtını veriyor.

    Ankete katılanların yüzde yüzde 65,0’ı Türkiye’de devlet kurumlarının ayrımcılığın önlenmesi için yeterince çaba göstermediği kanaatinde. 

    Ayrıca Türkiye’de ayrımcılık yapanların yaptıklarının karşılığı olan cezaları almadığına dair oluşan olumsuz kanının oranı yüzde 81,6.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Dolar haftanın ilk gününde rekor kırdı; gram altın 1000 TL’yi aştı

    Dolar haftanın ilk gününde rekor kırdı; gram altın 1000 TL’yi aştı


    Dolar/TL, haftaya artışla başlamasının ardından 17,41 seviyelerinde işlem görüyor. Döviz kurundaki yükselişin ardından gram altın fiyatları da 1.000 TL seviyesini geçti. 

    Cuma günü yükseliş eğiliminde hareket eden dolar/TL, günü önceki kapanışın yüzde 5,2 üzerinde 16,5050’den tamamladı.

    Dolar/TL, yeni haftaya da değer kazancıyla başlayarak 17,6684 ile zirvesini görmesinin ardından saat 10.35 itibarıyla önceki kapanış seviyesine göre yüzde 5,5 artışla 17,4080 seviyesinde işlem görüyor. Aynı dakikalarda avro/TL yüzde 5,7 değer kazanarak 19,5750’den, sterlin/TL yüzde 5,3 primle 22,9980’den satılıyor.

    Dolar endeksi, şu sıralarda önceki kapanışa göre yüzde 0,1 azalışla 96,6 seviyesinde dengelenirken, eur/dolar paritesi ise yüzde 0,1 artışla 1,1250’den alıcı buluyor.

    Analistler, bugün yurt içinde veri gündeminin sakin olduğunu, yurt dışında ise ABD’de kasım ayı öncü göstergeler endeksi verisinin takip edileceğini belirterek, teknik açıdan dolar endeksinde 96,2 seviyesinin destek, 96,9’un direnç konumunda olduğunu kaydetti.

    Cuma günü Dolar/TL kuru 16.4790’dan kapanmıştı.


    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***