Etiket: Sinema

  • ‘Aynı İpte Asılı’ bir sinemaya doğru mu?

    ‘Aynı İpte Asılı’ bir sinemaya doğru mu?



    İstanbul Film Festivali ulusal yarışma bölümünde izlediğimiz “Rosinante”, “Başlangıçlar” ve “Büyük Kuşatma” bugünün Türkiye’sinde kendilerini var etme olanakları daralmış, boğulan ve aidiyet duygularını kaybeden farklı kuşaktan insanlara dair hikayeler anlatıyordu. Ve fakat bu kaybedişin ardındaki toplumsal dinamikleri görmeyip/ göstermekten kaçınıp karakterlerini kendi buhranlarıyla baş başa bırakıyordu yaratıcıları. Siyasal alana girmeme/ girememe hali hikayeleri de karakterleri de akamete uğratıyordu.

    Bunun kariyerlerinin henüz başındaki bu yönetmenler için memleketin genel durumundan kaynaklı bir ‘mecburi istikamet’ olduğunu sanıyordum. Ama olmayabilir. Yeni bir hikaye formu, başka bir estetik arayışın sonucu da olabilir pekala. Bu arayış bir hedefe ulaşır ve sinemamıza yeri ufuklar kazandırır mı, biraz daha beklememiz gerekiyor. Bu kanının pekişmesinde, ulusal festivallere neden seçilemediğini anlayamadığım, onca kötü film izlemeye mecbur edilirken sıkıntılarına rağmen iyi bir yönetmeni müjdeleyen “Aynı İpte Asılı” filmi etkili oldu. Barış Demirdelen’in yazıp yönettiği yapım, Dogma’dan Romen yeni dalgasına kadar geniş bir torbadan seçtiği estetik tercihleriyle iddialı bir işe girişiyor. Ki bu bile görünür kılınmalıydı festival seçicileri tarafından.

    En sonda söyleyeceğimizi en başta söyleyerek girelim “Aynı İpte Asılı”yı değerlendirmeye. MUBI Türkiye’de seyirciyle buluşan yapım, kadrajın dışındaki hiçbir şeyin (bir iki sahnede aile ve iş meseleleri hariç) karakterlerin dünyasında bıraktığı izleri görmemize fazla izin vermiyor. Tutunamamış bir yönetmen, yırtamamış bir oyuncu, taşradan kopamamış bir adam ve evde çalışma hapsine mahkum bir beyaz yakalıdan mürekkep olan filmin çelik çekirdeği, dünyada sadece kendileri varmış, her şey evde bulunan bir ötekiyle ilgili ve onun yüzündenmiş gibi birbirinin içine gömülüyor, sonra da yine birbirlerine tutunarak yüzeye çıkıp nefes alıyor.

    Tam da burada, “bu yeni bir estetik yolculuğun durağı olabilir mi” noktasındayız sanki. Çünkü filmin kadrajın dışında olan ama karakterlerin dünyasını biçimlendirenleri göstermeme/ gösterememe tercihi bir yandan anlatıda eksiklik gibi görünse de, diğer yanıyla karakterlerinin de bunun farkında olamadığı gerçeğinin altını çiziyor olabilir. Peki, bunu nasıl anlayacağız? Yönetmen tarafından bilinçli olarak yapıldığına dair bir izlenim edinmemiz gerekiyor belki de. Bunun cevabı çok önemli kanımca. Çünkü hikayedeki karakterlerin kendileri dışlarındaki dünyayla pek de ilgilenmemeleri, onların dışında gelişen bir durumsa seyirci olarak bize doldurabileceğimiz geniş bir alan yaratıyor. Yok eğer yönetmen sadece karakterlerin o anına dair ruh haliyle ilgileniyorsa “Allah başka dert vermesin” deyip geçebiliriz. Çünkü “insan ruhunun dolambaçları”na dair bir yolculuğu bu ülke sineması kaldıramaz bir kez daha!

    Kaldı ki Barış Demirdelen’in filmin büyük kısmında başarıyla işlettiği estetik tercihleri de kaldıramaz böyle bir tercihi kanımca. Kamerayı karakterlere bu kadar yakın tutmak, oyuncuların doğaçlama yapmasına izin vermek (ya da öyleymiş gibi göstermek) bir ilk film için riskli tercihler ama kalkıyor altından yönetmen. Anmadan geçmeyelim çünkü filmin Efe Akercan, Başra Albayrak, Sinan Arslan, Güray Doğru, Ali Kurum, Eray Karadeniz ve Ayşe Mutlusen’den kurulu oyuncu ekibi bu görsel dünyayı taşımayı başarıyor.

    Kamera kullanımı ve oyuncu performansı arasındaki bu uyum, filmin ‘sahicilik’ dozunu da artıran bir etki yaratıyor öte yandan. Romen yeni dalgasında gördüğümüz ‘oradaymış gibi’ hissi geliyor yer yer. Yani onların bulunduğu ortamda, o tartışmanın hemen karşısında, karakterlerin yanı başındaymış anları var filmde. Bir kez daha vurgulama gereği hissediyorum. Kamerayı nereye koyacağını bilemeyen, mizansen kuramayan yönetmenlerin filmlerini ulusal yarışmalarına alan seçicilerin böyle bir çabayı görmezden gelmesini anlamak zor.

    Ve fakat kameranın her defasında ellere inmesi bir süre sonra etkisini yitiriyor ve rutinleşiyor. İlk filmini çeken çoğu yönetmene dair yazdığımızı burada da tekrarlamak zorunda kalıyorum maalesef: Film uzun! Kıyamamak, iyi çekilmiş ve oynanmış olsa da filmin akışını bozan, tekrara düşüren sahneleri atamamak ciddi bir ritim problemi yaratıyor, tekrarlar başlıyor. Yalnızca kırk dakikayı bulan açılış sahnesi bile yeterli bunu anlamak için. Sinemamızda ender rastlanır bir sarhoş muhabbeti, ortamı yarattıktan, karakterlerin dünyasını böyle en ‘saf’ oldukları anda bize açtıktan sonra bir türlü bitemeyen bölüm etkisini yitiriyor ve giderek kendisi ‘sarhoş muhabbetine’ dönüyor maalesef.

    “Aynı İpte Asılı”yı, yukarıda andığım filmler dışında “Açık Kapılar Ardında” ve “Sanki Her Şey Biraz Felaket”i de ekleyip büyütebileceğimiz bir zincire eklenen bir halka gibi düşünelim şimdilik. Çoğu, geç yirmiler ve erken otuzlarını süren karakterlere dair bu anlatılar, küçük hikayeleri dar mekanlarda (biraz da yapım koşullarından dolayı mecburen) anlatmayı tercih eden filmler. Kimler ipte kalmaya devam edip, kimler aşağı düşecek zaman gösterecek

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • ‘Çılgın Hırsız 4’, ABD gişesinin zirvesinde

    ‘Çılgın Hırsız 4’, ABD gişesinin zirvesinde


    Box Office açıkladı: 'Çılgın Hırsız 4', ABD gişesinin zirvesinde

    “Çılgın Hırsız 4” filmi hafta sonunda elde ettiği 45 milyon dolarlık hasılatın ardından vizyondaki ikinci haftasında 1 numaradaki yerini korudu. Haftalardır zirvede rekor üstüne rekor kıran “Inside Out 2”, iki basamak gerileyerek üçüncü sıraya yerleşti.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Ters Yüz 2, Barbie’yi tahtından edebilir

    Ters Yüz 2, Barbie’yi tahtından edebilir


    ABD gişesi: Ters Yüz 2, Barbie'yi tahtından edebilir

    Oscar’lı animasyon ‘Ters Yüz’ün devam filmi gişede zirvede. 155 milyon dolar hasılatla ‘Dune: Çöl Gezegeni Bölüm 2’yi geride bırakarak yılın en iyi açılışını yaptı. Film ayrıca, Barbie’den sonraki en iyi açılış hasılatını elde etti.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Sanata, yoksulluğa, edebiyata dair bir sorgu: ‘Fakir Sanat’

    Sanata, yoksulluğa, edebiyata dair bir sorgu: ‘Fakir Sanat’


    Abdullah EZİK


    Edebiyat eleştirmeni Leo Bersani ve sinema eleştirmeni Ulysse Dutoit tarafından kaleme alınan Fakir Sanat: Beckett, Rothko, Resnais (Arts of Impoverishment), yakın geçmişin üç önemli sanatçısı farklı noktalardan ele alan ve onları ortak bir düşünce etrafında buluşturan bir eser. Suat Kemal Angı tarafından Türkçeye çevrilen eser, bugünün dünyası ile geçmişin snat algısının nasıl ve ne şartlarda iç içe geçtiğini de açıkça görünür kılar.

    Her biri kendi disiplininde önemli bir noktaya ulaşmış, eserleri ile kendilerine özel bir alan açmış üç temel figürü/ismi (Beckett, Rothko ve Resnail) ele alan Bersani ve Dutoit, sanatın ne derece özerk bir yapı olduğunun izini sürer. Özerk bir alan olarak sanatın mevcut şartlardan farklı olarak kendi gelişim çizgisini takip eden bir unsur olduğunu belirten yazarlar, nihayetinde ebediyete giden yolun da bu düşünceyi gerçekleştirmekten geçtiğini belirtirler. Bu yönüyle Fakir Sanat: Beckett, Rothko, Resnais, hem bir kavram olarak sanatın merkezinde yer alan temel meselelere değinen bir bakış geliştirir, hem de ilgili yazar, ressam ve sinemacıya dair kapsamlı bir araştırmanın içerisine girer.

    Bersani ve Dutoit’nin Fakir Sanat boyunca üzerinde durduğu üç isim de farklı yönleriyle ön plana çıkar ve günümüz entelektüel/sanat ortamını şekillendiren başat figürler olarak tarihte yerini alır. Bu bağlamda Beckett, Rothko ve Resnais tercihleri, söz konusu bu figürler üzerinden sanatın kendisine gündelik hayatta nasıl bir karşılık bulduğu sorunun da peşinden gider. Üç farklı disiplinden üç farklı ismin bir araya getirildiği araştırma boyunca herhangi bir meselenin birçok farklı disiplinde kendisine karşılık bulabileceğinin de altı çizilir. Tam da bu noktada “okunmak istemeyen bir yazar”, “anlaşılmak istemeyen bir ressam” ve “izleyenleri dumura uğratan bir yönetmen” ön plana çıkarılır.

    Kitap, ana planda Beckett, Rothko ve Resnais’nin yoksulluk temasını nasıl işledikleri üzerinden sanat tarihinde hızlı bir yolculuk yapar. Söz konusu bu sanatçılar farklı disiplinlerde (edebiyat, resim ve sinema) çalışmış olsalar dahi onların eserlerinde yoksulluğun estetik ve varoluşsal boyutları zamanla kendisine büyük bir alan açar. Tam da bu noktadan hareketle yazarlar, gündeliğin, yoksulluğun, zayıflığın edebiyat, tiyatro, resim ve sinemada nasıl temsil edildiği konusunun izini sürer. Bu nedenle gerek tematik bir bakış ile hareket etmesi gerekse bu sanatçılar üzerinden bütüne dair bir yaklaşımın peşinden gitmesiyle Fakir Sanat önemli bir işi icra etmiş olur.

    Beckett’in tiyatro oyunları ve yazılarında yoksulluk, minimalizm ve boşluk temalarının nasıl işlendiği üzerinden şekillenir. Onun için tüm bu bağlamlar konuyu bütünleyen ve özerkleştiren birer açmazdır. Öyle ki Beckett karakterleri çoğunlukla yoksul ve çaresizdirler, içerisinde bulundukları durumlar onların ne tür varoluşsal sıkıntılarla yüzleştiklerine dair yeni açılımlar geliştirir. Yoksunlukla, varoluşsal sorunlarla, anlam meselesiyle yüzleşmeyen bir Beckett karakteri düşünülemez. Bu da yazarın/şairin nasıl bütünlüklü bir düşünce ile edebiyatını oluşturduğunu ortaya koyar.

    Bir başka noktada Beckett’in eserlerinin dil ve anlatının doğal sınırlarının nasıl zorlandığı ve yoksulluğun bu sanatsal tercihlerle nasıl bağlantılı olduğu üzerinde durulur. Bersani ve Dutoit için bu, insanoğlunun en temel olgularından biri olan dilin nasıl şekillendirileceği ve ele alınacağıyla ilgilidir. Beckett, her zaman dil ile uğraşan bir yazar/şair olarak bu meselenin izini sürmüş, nihayetinde vardığı yoksunluk/yoksulluk anlatılarında dili bir araç olmanın ötesine taşıyarak onu anlamsal açıdan da zorlamıştır. Tüm bu meseleler Beckett’in bugün için neden bu kadar önemli olduğunu açıkça görünür kılarken onun aynı zamanda nasıl bir düşünce yapısıyla hareket ettiğini de gösterir.

    Mark Rothko, kitabın merkezinde yer alan ikinci isimdir. Rothko’nun soyut resimlerinde yoksulluk ve sadelik temaları sık sık işlenir. Öyle ki Rothko için birçok şey yoksulluk düşüncesinin birer görünümü olarak gün yüzüne çıkar. Onun tablolarında/resimlerinde hep duru ve açık bir yoksulluk söz konusudur. Öyle ki Rothko’nun sıklıkla tablolarında büyük, derin, boş alanlara yer vermesi ve tercih ettiği renk paleti, bu yoksulluğa farklı açılardan vurgu yapar. Onun sanatçı kişiliğinde yer alan ruhsal ve varoluşsal arayışlar, aynı zamanda sanatını şekillendirir.

    Fransız Yeni Dalga sinemasının önemli temsilcilerinden biri olan Alain Resnais ise kitapta peşinden gidilen üçüncü isim olarak dikkat çeker. Yoksulluğu bütün bir sinema yolculuğu boyunca takip edilebilir özerk bir tema hâline getiren Resnais, bu konuya zaman kavramını dönüştürme arzusuyla müdahale eder. Anı, hafıza ve varoluşsal sıkıntılar, yoksulluğun bir tezahürü ve çoğu zaman onunla birlikte ele alınan başlıklar olarak ön plana çıkar. Resnais’in anlatım tekniklerinin ve görsel stilinin yoksulluk temasını nasıl desteklediği, Bersani ve Dutoit’nin araştırdığı bir diğer bağlam olarak kitap boyunca tartışmaya açılır.

    Fakir Sanat: Beckett, Rothko, Resnais, söz konusu bu üç sanatçının eserlerinde yoksulluğun estetik ve varoluşsal boyutlarını inceleyerek onların sanatsal yaklaşımlarının ve tematik odaklarının derinlemesine bir analizini sunar. Öte taraftan kitap boyunca yoksulluğun bu sanatçıların eserlerinde sadece bir tema olarak değil, aynı zamanda bir estetik strateji ve varoluşsal bir durum olarak nasıl işlendiğini de araştıran Leo Bersani ve Ulysse Dutoit, nihayetinde ortaya felsefe, edebiyat, sanat ve gündeliği birleştiren bir eser çıkarırlar.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Türkiye gişesinde ‘Garfield’ zirvede

    Türkiye gişesinde ‘Garfield’ zirvede


    Türkiye gişesinde 'Garfield' zirvede

    Bu hafta Türkiye gişesinde en çok izlenen 10 film belli oldu. Garfield’ın animasyon filmi, vizyondaki ilk haftasında gişenin zirvesinde. Garfield’ı ikinci sırada ‘Maymunlar Cehennemi’ takip etti. İşte (31 Mayıs-2 Haziran) haftasından seyirci sayıları…

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Sinema bizi özgür kılacaksa değerlidir

    Sinema bizi özgür kılacaksa değerlidir


    Ali GÜZEL


    URFA – Tabutta Rövaşata, Filler ve Çimen, Nokta ve Rüya gibi birçok filme imza atan usta yönetmen Derviş Zaim, Harran Üniversitesi Radyo, Sinema ve Televizyon (RTS) bölümü öğrencileriyle söyleşi yaptı. Derviş Zaim, üniversitenin Osmanbey Kampüsünde gerçekleşen ve RTS bölümünde araştırma görevlisi Orhan Sezgin’in moderatörlüğünü yaptığı söyleşide sinemanın dünü, bugünü ve yarınıyla ilgili konuştu, platformların geleceğiyle ilgili endişelerini paylaştı.

    ‘KENDİ AHLAKİ SİSTEMİNİ KURMAK YÖNETMENİN BAŞARISINI BELİRLER’

    Sinema eğitiminin önemine değinen ve “Bir yönetmeni ya da yazarı, yönetmen ya da yazar kılan şey kendi sistemini kurmaktır” diyen Zaim, şöyle konuştu:

    “Sinema yapmak için öykü anlatabilmek gerekir, bu da sizin hayata karşı bir meseleniz olması demektir. Hayata karşı mesele olmak da bir perspektifinizin olması demek olur. Yani bir derdiniz olacak. Hayata dair bir projesi olan insana ancak gördüğü eğitim yardım edebilir. Sinema eğitiminin güzel bir tarafı vardır. Kültür artar, izlemediğiniz bazı filmleri izlersiniz, keşfetmediğiniz bazı şeyleri keşfedersiniz. Böyle bir süreç ve çok değerlidir. Sinema ve sanat eğitimi, projesi ve bir perspektifi olana çok daha fazla yardım edebilir. Kendi ahlaki sistemini kurmak, bir yönetmenin ya da yazarın başarısını belirleyen şeydir. Bir yönetmeni ya da yazarı, yönetmen ya da yazar kılan şey kendi sistemini kurmaktır.”

    ‘İLK FİLMİM GERİLLA TARZI ÇEKİLMİŞ BİR FİLMDİR’

    Kendisinin Boğaziçi Üniversitesinde işletme okuduğunu dile getiren Zaim, şöyle devam etti:

    “İşletme ile şu an yaptığım işin çok büyük ilgisi yoktu. O zamanlar bu beni rahatsız ediyordu ama şimdilerde geriye baktığımda şunu düşünüyorum; hayatta hiçbir şey boşa gitmez. Okuduğun her şey sana şu ya da bu şekilde etki eder ve senin hayatına katkıda bulunur. İşletme eğitimden geçmiş olmak bile beni beslemiştir. Şu anda ben kendi işlerimi yaparken kendimin yapımcısı olmak durumunda kaldım. Çünkü sözüm ona bağımsız film yapmak gibi bir niyetim vardı. Bağımsız film yapmak demek, kendi göbeğini kendin kesmek demektir. Düşük bütçelerle çalışmayı başarabilmek demektir. Bu da hesap-kitap, muhasebe, pazarlama ve finans gibi meselelerde en azından aşina olmayı gerektiriyordu. Kendi kendime organize olabilmeyi becerebilmek anlamına geliyordu. İşletme eğitimi bana yaradı. İlk filmim gerilla tarzı çekilmiş bir filmdir, Tabutta Rövaşata. Ölmüş eşek fiyatına yaptığımız bir filmdir. Ölmüş eşek fiyatına yapılan filmi yapabilmek için hesap ve kitaptan az buçuk anlamam gerekiyordu.”

    f2f8171b-b4e6-43b9-9343-bc0210885b1e.jpg

    SİNEMANIN UMUDU DİJİTAL PLATFORMLARA YÜKLENEBİLİR Mİ?

    İlk dört filmini 35 mm film ile çektiğini belirten Zaim, 90’lı yıllardan bu yana sinemanın geldiği noktaya ilişkin şunları söyledi:

    “35 mm ile çekmek bir filmi çok zordu, yani kocaman yüksek bir dağı tırmanmak gibi. Şu an nostaljik tadına ulaştı mı dijital sinema? ‘Evet’ ya da ‘hayır’ diyenler var ama halen nostaljik olarak o 35 mm filmdeki tadı hatırlıyoruz. Ne yazık ki, bu teknoloji ortadan kalktı. Şimdi film yapmak daha kolay. Cep telefonuyla film yapabilirsiniz ama yaptığınız film size kalır. Filmi çekersiniz, çok da iyi olur ama hiçbir yere satamazsınız, elinizde patlar. O zaman öyle değildi, en azından bir kanala sokabiliyordunuz, yatırdığınızı geri alabilme ihtimali daha fazlaydı. Artık bunlar yok. Fark edilebilme ihtimaliniz gittikçe azalıyor çünkü gösterim ve dağıtım gittikçe zorlaşıyor. Sözüm ona kanallar, dijital dünya bizi daha da özgürleştirecekti, bundan emin değilim. Ben biraz aksini düşünenlerdenim, kötümserlerdenim. Eskiden devlet kanalları ve ana akım medya vardı. Ana akım çok eleştiriliyordu. Çünkü onlar hep belli bir modele göre insanları film yapmaya itiyorlardı ve eleştiriliyordu. Netflix çıkınca daha alternatif işler gözüktü ama Netflix’in kendisine ait bir konfigirasyonu olduğunu gittikçe daha fazla fark ediyoruz. O, başka bir iktidarın peşinde. Dolayısıyla umut tam manasıyla platformlara yüklenebilir mi bundan emin değilim.

    ‘SİNEMA BİZİ ÖZGÜR KILACAKSA DEĞERLİDİR’

    Sinemanın amaçlarından birinin özgürlük olduğunu düşündüğünü dile getiren Zaim, “Sinema bizim daha özgür olmamıza vesile olmalıdır. Sinema bizi özgür edecekse ve izlediğimiz film bizi daha da özgür kılacaksa değerlidir. Senin hayatında kendine ve meselelerine ait bir soru sorduğu zaman sinema değerlidir. Bunu yapabilmek için de hangi terimler ve kavramlarla yola çıktığın önemlidir. Başkalarının kavramlarıyla yola çıkarsan, başkaları gibi düşünmeye başlarsın. Başkaları gibi düşünmeye başladığın zaman da bulabileceğin çözümler sınırlı olur. Ben, bana ait malzemeyle cephane üretmeye çalışıyorum. Bana ait malzemeyle cephane üretmeye çalışmak da muhtemelen beni daha özgür kılıyor” dedi. (KÜLTÜR SANAT)

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • ‘Mad Max’ evreni artık iki başlı!

    ‘Mad Max’ evreni artık iki başlı!


    Her ne kadar ABD gişe rakamları tahmin edilenden ve tabii ki yapımcıları tatmin edecek rakamlardan uzak görünse de “Furiosa: Bir Mad Max Destanı” (Furiosa: A Mad Max Saga) genel olarak tatmin etmiş görünüyor izleyenleri. ABD gişelerinin genel durumuna ilerleyen günlerde özel olarak bakmakta yarar var. Her ne kadar bizim kadar dibe vurmuş olmasa da, pandemi öncesi rakamlara dönmekte zorlanıyor boxoffice. Özellikle ABD içinde ‘büyük yapımlar’ın da yeterince gişe yapmadığı görülüyor. Marvelizm sonrası oluşan boşluk henüz doldurulabilmiş değil anlaşılan. Öte yandan bu ekolün yarattığı genç seyirci kuşağını da diğer filmler tatmin etmiyor sanki…

    Furiosa’ya dönersek. Gegorge Miller, 2015 tarihli başyapıtı “Mad Max: Fury Road”ta hem kendi yarattığı efsaneyi yeniden ayağa kaldırmış hem de mitolojisini büyütmekle kalmayıp, yepyeni bir halka eklemeyi başarmıştı. Bunu yaparken de, aradan geçen 40 yıla yakın zamanda anlatının/ estetiğin/ siyasetin dönüşümünü çok iyi kavrayan, uyarlayan bir yapım ortaya çıkarmıştı. Bu dönüşümün ‘uzun bir aranın ardından’ olduğuna dair yanlış bir kanı söz konusu. Miller, 2006 tarihli “Neşeli Ayaklar” (Happy Feet) adlı animasyon filminde “Furry Road”ta zirveye çıkardığı dönüşümünün ipuçlarını veriyordu zaten. “Neşeli Ayaklar”, aynılaştırılmaya çalışan bir penguenler toplumunda; farklı tarafları ile kabul edilmek istenen sevimli Mumble’nin hikayesini anlatıyordu. O dönem filmle ilgili yazıda: “Neşeli Ayaklar Amerika’da tartışmalar yarattı. Geçtiğimiz yıl sinemalarda yer alan İmparator’un Yolculuğu isimli belgeselle karşılaştırılan film, muhafazakarlar tarafından eleştirildi ve çocuklara kötü örnek olmakla itham edildi. Haksız da sayılmazlar, çünkü özgürlükçü, farlılıkların bir renk olduğunu düşündürten, dayanışma duygularını aşılayan bir film. Bu bakımdan ‘tek renk, tek ses’ isteyen ‘İmparatorlar’ın gadrine uğraması normal” diye yazmışız.

    Bu bakımdan Mad Max gibi bir anlatının içinden Furiosa gibi bir karakterin çıkıyor olmasının bir sürecin sonucu olduğunu söylemek gerek. Miller, “Furry Road”ta kendi efsanesini uzun bir aradan sonra özenle ayağa kaldırıp sonra onu kendi elleriyle kenara itiyordu. Mad Max’in hikayesi olarak başlayan filmde bir süre sonra Furiosa devreye giriyor ve hikayenin merkezine yerleşiyordu. Gerçekten bu kadar büyük etki yapması planlanmış mıydı bilinmez ama Furiosa karakteri öylesine ilgi gördü ki ‘filmin önüne geçti’ bile denilebilir. Kuşkusuz bunda Charlize Theron gibi oyuncunun da payı büyüktü. Tabii filmde eski usul epik anlatıların ruhunun çağdaş bir yorumla görselleştirilmesinin etkisini de unutmayalım. Ezcümle, kanımca “Furry Road”taki Furiosa çıtayı öylesine büyük bir yere koydu ki, ondan sonra anlatılacak her şey tatmin etmekte zorlanacak gibiydi. Bağımsız bir Furiosa filmi çekileceği duyurulduğundan itibaren bu böyleydi. Oyuncu tercihinden hikayenin geçtiği döneme kadar her şey didik didik edildi.

    1039648-mad-max-furiosa-le-nouveau-film-de-george-miller-en-avant-premiere-mondiale-au-festival-de-cannes.jpg

    Ama böylesine güçlü bir filmin, efsane haline gelen bir karakterin varoluşunu anlatacak hikayeyi ustaca yaratmak da yine George Miller’ın yapabileceği bir iş olduğu kanıtlandı. “Furiosa: Bir Mad Max Destanı”, önceki filmin altında kalacağı baştan kabul edilmiş, onu geçmek gibi kaybedileceği kesin bir mücadeleye girme seçeneği baştan elenmiş bir yapım. Anlatının destansılığından daha çok, karakterinin motivasyonlarına, onu “Furry Road”ta bir mite dönüştüren yolculuğa odaklanmayı tercih ediyor bu kez Miller. Bir önceki filmde de birlikte çalıştığı Nick Lathouris ile birlikte kaleme aldığı senaryo ana akım bir film için büyük risklerle dolu öncelikle. İki buçuk saati bulan süresinin ilk bir saatinde başrol oyuncusunu hikayenin içine sokmamak ancak Miller’ın sahip olabileceği bir lüks bekli de. Film ilk bir saatte Furiosa’nın Cennet Vadi’den kaçırılıp, Ölümsüz Joe’nin dünyasında kendine yer edindiği çocukluk zamanında geçiyor. Annesini kaybetmesi, Dementus’a olan düşmanlığı bu dönemde şekilleniyor. Anya Taylor-Joy’un hikayeye girişinin ardından ise Mad Max evrenine geri dönüyoruz. Yol, aksiyon, intikam ve kuruluş öyküsü. Furiosa’nın hayatta kalma içgüdüsüyle hareket eden bir çocuktan soğukkanlı bir lider olmaya uzanan öyküsünde, fiziki ve duygusal bedeller ödeme süreci bu aynı zamanda.

    furiosa-trailer.webp

    George Miller, “Mad Max” anlatılarında satır aralarında hep olan ‘kapitalist kıyamet’ temasını burada başka türlü bir noktaya taşıyor. Suyu, petrolü ve silahı kontrol eden üç kapitalist merkezi hikayenin mekanları arasına yerleştiriyor. Bu merkezlerin sahiplerinin dünyalarını, insanlarla kurdukları ilişkiyi, söylemlerini bugünün siyasal alanına göndermelerle inşa ediyor ve kapitalizmin eğer yıkılamazsa kıyamet sonrası bir dünyada, en vahşi halinde yoluna devam etmekte beis görmeyeceğini anlatıyor kendince. Tam da bu noktada filmin jeneriği akarken, “Furry Road”tan karelerin gösterilmesi anlam kazanıyor. Bu kıyamet sonrasına dair umutsuz havanın dağıldığı, daha umutlu anları gelecekte geçen bu filmden karelerle hatırlatıyor seyirciye. Böylece, bir tarihsellik inşa ediyor. Yeni anlatıların da kapısını aralıyor.

    maxresdefault-003.jpg

    Chris Hemsworth, Dr. Dementus karakterinde “acaba bazen fazla mı abartıyor” diye düşündürtse de bugünün popülist politikacılarına göndermelerle dolu rolünün altından kalkıyor bence. Charlize Theron’dan sonra kim Furiosa olsa beceremeyecek hissi herkeste vardı. Bu bakımdan Anya Taylor-Joy hakkında da böyle düşünmek normal. Kişisel olarak Anya Taylor-Joy’un bütün rolleri için bir önce olmamışlık hissi gelip, sonra da “ama başkası da olmazdı buraya” diye kapatıyorum konuyu. Burada da aynısı oldu. İzlerken ilk başta “olmamış” diye başlayıp, bitirirken “yok başka biri de olmazdı” diye düşündürttü. Demek ki olmuş!

    George Miller, “Furry Road”ın ve oradaki karakterin büyüklüğünü, geçilemezliğini ilk elden kabul edip ‘Furiosa: Bir Mad Max Destanı’nda direksiyonu başka yöne kırıyor, sert bir virajı daha ustaca dönüyor. Mad Max evreni artık iki başlı. Max’in yanında ‘eş başkan’ olarak Furiosa’da yürüyor artık!

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Yerli filmde arz fazlası!

    Yerli filmde arz fazlası!



    Çok değil, beş yıl öncesine kadar Türkiye sineması umut verici bir gelişme gösteriyordu! Özellikle de endüstri boyutunda. Özellikle de 1990’lardaki büyük krizin ardından herkesin keyfi yerindeydi.

    1990’larda hem film üretiminin düşmesi, hem de salonların Hollywood filmleri tarafından işgal edilmesiyle yerli sinema komaya girmişti. 1987 yılında ‘Hollywood Darbesi’ olarak anılan bir kararla Amerikalı büyük dağıtım tekellerinin ülkede ofis açmalarının yolu açılmıştı. Zaten tüm ülkede 300 kadar kalan sinema salonu da bu filmlerin akınına uğradı. Bu istilanın boyutlarını anlamak için şu bilgiler yeterli: 1995 yılında 10, 1996’da ise 9 Türkiye yapımı film kendisine vizyon salonlarında yer bulabildi. Bu yapımların seyirci payları toplam içerisinde yüzde 10’a tekabül ediyordu.

    1993 tarihli “Amerikalı” filmine gösterilen ilgi seyircinin bu Hollywood tarzını benimsediği anlamına da geliyordu biraz da. “Eşkıya-1996”, “İstanbul Kanatlarımın Altında-1996” ve “Ağır Roman-1997”ın iyi gişe hasılatı elde etmesi, 2000’li yıllardaki yerli film patlamasının da habercisi gibiydi aynı zamanda. 2005 yılına geldiğimizde gişelerde 27 milyondan fazla bilet kesilmişti ve bunun 11 milyonu aşanı kısmı yerli yapımlaraydı. Sadece 28 yerli yapım vizyona girmişti. Film başına ortalama 400 bin bilet demekti bu. 2010 yılında artık gişe rakamı 39 milyona dayanmıştı. 63 yerli film vizyona girmiş ve 22 milyona yakın bilet kesilmişti. Film başına 350 bin bilet ortalaması söz konusuydu.

    Yerli yapımların gördüğü ilgi film sayısını da giderek artırdı. 2015’e geldiğimizde kesilen 54 milyon adet biletin yaklaşık 30 milyonu yerli filmler içindi. Yani ulusal sinema pazarın yüzde 50’sinden fazlasına elinde tutuyordu artık. 136 yerli yapım vizyona girmiş ve ortalama seyirci sayısı 220 bin civarına gerilemişti. Film sayısındaki yükseliş artarak devam etti, 2018’de 172, 2019’da ise 145 yerli yapım vizyona girdi. Ama bu iki yıl yerli sinemanın yaklaşan krizinin de habercisiydi. 2018’de 44 milyon civarında olan yerli film seyirci sayısı, keskin bir düşüşle bir yıl sonra 33 milyona geriledi. Üzerine bir de 2020’de pandemi patlayınca kriz derinleşti. Zaten salonlardan uzaklaşan seyircinin geri döndüğünü söylemek ise şimdilik zor.

    Pandemi öncesinde 70 milyona dayanan toplam bilet adedi son iki yıldır 30-35 milyon bandında dolaşıyor. Yani geçmişte sadece yerli filmlerin yaptığı gişeden bile daha az. Ancak bu gerilemeye rağmen film üretiminde bir azalma söz konusu değil. 2022 yılında tam 181 yerli yapım vizyona girmiş. Bunların bir kısmının pandemi öncesi ve döneminde çekilip vizyona giremeyen filmlerin yığılmasından kaynaklı olduğunu söyleyebiliriz. Geçen yıl da bu hız kesilmedi. Tam 141 yeni yerli yapım vizyona girdi. Ancak karşılığı yaklaşık 14 milyon seyirci oldu. Yani film başına yüz bin seyirci ortalamasının altına düştü yerli yapımlar. Üstelik bu filmlerin 94’ü yirmi bin, 71’i ise 10 bin seyircinin altında gişe yaptı. Bu yıl ise geride kalan 20 hafta itibarıyla 86 yeni yerli yapım girmiş vizyona. Sadece 3 Mayıs tarihinde dokuz yerli yapım salonlarda gösterilmeye başlanmış. Bu filmlerin elliden fazlası 20 binden az seyirci yapmış. Mayıs ayı bittiğinde yüz civarı yerli film vizyona girmiş olacak. Yani geçen yılın film adedinin aşılacağını şimdiden söyleyebiliriz.

    Peki, daha proje aşamasındayken ticari olarak başarısız olacağı belli olan bu filmler neden çekiliyor? 2019 öncesinde yükselen bir endüstri söz konusuydu ve büyüyen pastadan pay alma riskinin göze alındığını söyleyebiliriz. Ancak zaten pandemi öncesinde seyircisinin üçte birini kaybettiği düşünüldüğünde bu kadar filmin vizyona girmesini en basit tabirle ‘arz fazlası’ olarak tanımlayabiliriz.

    Peki bu kadar fazla film neden arz ediliyor olabilir? Birçok sektör gibi film yapım işleri ‘kayıt dışı’ ekonominin döndürülebilmesi için hayli olanak sağlıyor. Türkiye ekonomisinde dönen kayıt dışı (kara) paraya dair haberler her gün önümüze düşüyor. Bu tür yapılara ‘operasyon üstüne operasyon’ çekiliyor! Konunun uzmanları Türkiye’nin bir kara para aklama cennetine dönüştüğünü yazıp söylüyorlar hayli zamandır. Ekonominin her yerine sızan bu durumun, sinema sektörü için de geçerli olup olmadığı geliyor insanın aklına ister istemez. Hem kağıt üstünde hem de sektörün içinde bulunduğu durum düşünüldüğünde ‘batması garanti’ yapımlara neden yatırım yapılır ki başka türlü!


    * Yazıdaki veriler https://boxofficeturkiye.com/ sitesinden alınmıştır

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Film Festivali Günlükleri 5: Baba yurtları!

    Film Festivali Günlükleri 5: Baba yurtları!



    Siz bu satırları okurken 43. İstanbul Film Festivali’nde ödüller sahiplerini bulmuş olacak. Festival boyunca en çok merak edilen olan ulusal yarışmadaki filmleri kısaca değerlendirmeye çalıştım. Ama sonlara doğru gösterilen “Yurt”, “Bildiğin Gibi Değil” ve “Tereddüt Çizgisi” hakkında yazma fırsatı olmadı.

    Bugün ilk iki filme dair kısa notlar düşerek festival yazılarını bitirelim. “Tereddüt Çizgisi”ni vizyona gireceği 3 Mayıs Cuma günkü yazıda değerlendireceğiz.

    Yurt/ Yön: Nehir Tuna

    YURT

    “Yurt”un yaratıcılarının Türkiye gösterimlerinde baş etmesi gereken şey, Venedik’teki prömiyerinden bugüne filme dair konuşulanlar arasında yer alan “cemaatlerin iç yüzünü gösteriyor” algısını değiştirmek olacak. Zira filmin böyle bir iddiası, niyeti ya da çabası yok. 28 Şubat 1997 ‘post modern darbesi’ öncesinde ülkenin içinde bulunduğu politik atmosferi fon olarak kullanan ve süreçten dolaysız biçimde etkilenen bir aileye mensup bir gencin büyüme sancıları üzerine film. Bunu da gayet iyi başarıyor.

    “Yurt”a bir ‘kardeş film’ bulmaya kalksak “Okul Tıraşı” en uygunu olacaktır diye düşünüyorum. Türkiye’de ‘eğitim sisteminin’ iki ucunda konumlanmış ama çok benzer bir ‘siyasi/ askeri’ disiplinle var olan ‘eğitim kurumları’ merkezde çünkü. Evet, birincisinde okul ikincisinde yurt mekan olarak seçilmiş ama ilkinde de hadisenin daha çok ‘yatılı’ kısımla ilgili olduğunu hatırlamakta yarar var.

    Nehir Tuna, “Yurt”ta daha ‘sivil’ bir yerden bakmaya çalışıyor büyüme hikayesine. Aile ve bir cemaat anlatının önemli parçaları haline geliyor. Lise öğrencisi Ahmet ile bir cemaat yurdunda tanışıyoruz. Film hangi cemaate ait olduğunu belli etmese de rivayetler ‘Gülen cemaati’ olduğu yönünde! Ancak Ahmet özel bir okula gitmektedir. Bir süre sonra anlıyoruz ki, ailesi de gayet hali vakti yerinde bir aile. Öte yandan daha çok geçmiş fotoğraflarla anlatıldığı, babanın kimi sözlerinden çıkartabildiğimiz kadarıyla “tövbe etmiş” bir aile söz konusu. Aslında baba tövbe etmiş, anne uyum sağlıyor gibi. Cemaatin babayla kurduğu ilişkinin de parası için olduğu sezdiriliyor. Bilmemiz gereken bir diğer bilgi ise Ahmet’in bu cemaat yurdunda babasının zoruyla kalıyor olması. Ahmet bir yandan babasının bu baskısını krrmaya çalışırken diğer yandan da yurtta tanıştığı Hakan’la güçlü bir ilişki kuruyor.

    Nehir Tuna’nın bir ilk filmde sıkça görmediğimiz kadar iyi yaptığı şeyler “Yurt”un kusurlu yanlarının ikinci planda kalmasına sağlamak için yeterli kanımca. Öncelikle bir büyüme hikayesinin yalnızca karakter ve onun içinde yer aldığı çekirdek üzerinden ele almıyor senaryo. Ülkenin politik olarak kırıldığı bir dönemde, benzer bir kırılmayı atlatmış bir ailede, aşırı disiplinli ve mutlak itaat talep eden bir mekanda yapılandırılan bir anlatı bu. Bu anlatının, aile ve cemaate dair olan kısımları ve Ahmet’in buralardaki konumlanışı gayet iyi işliyor. Ancak 28 Şubat’a giden yol ve sonrası bir fon olarak filmin tarihsel bir zemine oturmasında anlamlı olsa da karakterler ve genel hikaye üzerindeki belirleyiciliği kalıcı olamıyor.

    Kimi meslektaşlarımın aksine, siyah beyaz başlayan filmin bir noktada renkli olduğu bölüme ikna oldum. Çünkü aslında Ahmet ve Hakan’ın da filmin anlatısından çıktığını, bir tür rüyayı, başka bir dünyada başka bir olasılığı yaşadığını hissettiriyor bize o bölüm. Baba baskısı, özel okuldaki laiklik hassasiyeti, cemaatin aşırı kuralcılığı gibi maddi koşullara bir de yaş gereği cinselliğin beden enerjisini yükseltmesi eklendiğinde bu kadar çok katmanın altından incelikli kalkamıyor yönetmen kimi yerlerde. Tepkilerini, öfkelerini olması gerekenden daha ‘aşırı’ izliyoruz kimi zaman karakterin, kör göze parmak anların sınırından dönülüyor kimi yerlerde.

    “Yurt”, birkaç final yaparak bir öncesinin etkisini azaltsa da kanımca bugüne bağlanan, kendi deneyimini anlatan Nehir Tuna’nın değil belki ama filmin karakteri Ahmet’in bugününe dair de fikir yürütmemize olanak sağlayan bir noktada bitiyor yine de. Nehir Tuna, kimi zaman öngörülebilir, beklenen etkiyi yakalamaktan uzak olsa da filmin dokusuna, karakterin ve hikayenin ruhuna uygun olacağına inandığı bir görsel dilde tutarlı davranıyor. Bu da ne yaptığını bilen, yalnızca hikayenin değil onu anlatacak güçlü atmosferlerin de peşinde olan bir yönetmeni müjdeliyor.

    mv5bmzu5ndniywetzgy1nc00owywlthjogqtngnhndrinta1mgzhxkeyxkfqcgdeqxvynjg2mja1odi-v1.jpg Bildiğin Gibi Değil/ Yön: Vuslat Saraçoğlu

    BİLDİĞİN GİBİ DEĞİL

    İlk filmi “Borç” ile övgüler alan Vuslat Saraçoğlu’nun ikinci uzun metrajı “Bildiğin Gibi Değil” ise hikayesi ve oyuncularından alıyor gücünü. Saraçoğlu dar bir alana ve konuya sıkışmış gibi görünen hikayesini kardeşlik dinamiğinin gelgitlerini kullanarak genişletmeyi başarıyor çoğu yerde. Ölümünün ardından baba evinde yeniden bir araya geliyor üç kardeş. En küçükleri olan Remziye yıllar önce evlenmeyi bir kaçış olarak görüp kenti terk etmiş İzmir’de yaşamaktadır. Boşanmıştır ve anladığımız kadarıyla düzenli bir hayatı olduğu da söylenemez. Ortanca Yasin, üniversite okumuş işi gücü olan, bir kitabı yayınlanmış ve fakat kentle arası pek iyi değil. Tahsin ise evde kalmış, dükkanı işletmiş, önce anne sonra da babayla ilgilenmiş, evlenmiş ama tutunamamış bir çocuk babası büyük evlat.

    Hikayenin geçtiği kent ise Tokat. Bu bilgi önemli çünkü Saraçoğlu yalnızca kentin aksanını değil, dinamiklerini de anlatının parçası haline getirmeyi başarıyor. Dolayısıyla herhangi bir ‘taşra kenti’nde değil Tokat’ta olduğunuz bilgisi karakterlere da hakim. Çok iyi yaptığı bir şey daha var yönetmenin, baba evini bir hafıza mekanı olarak kurmayı başarıyor. Üç kardeşin evdeki eşyalar, fotoğraflar ve hatıralar üzerinden geçmişe, birbirleri ve ebeveynleriyle olan ilişkilerine yolculuklar seyirci için çok tanıdık. Ayrıca kardeşlerin birbirlerine karşı duygu değişimlerinin hızını da iyi ayarlamış bana kalırsa. En nihayetinde kavga edip nefret ettiğin kişiyi, on dakika sonra hayatındaki en önemli insan olarak görebileceğin dipsiz bir kuyu kardeşlik!

    Öte yandan üç kardeşin, babanın kaybı, kaybın nedeni, geçmişin birikimleri, mirasın paylaşımı gibi can sıkıcı konular arasında iyi hatıralara tutundukları bölümler hayli eğlenceli ve seyirciyi de içine alıyor. Bu ferahlatan anlardan, bir krizin içine düştüğümüz anlar ister istemez oyunca performanslarına çok ihtiyaç duyuyor. Ve bu geçişlerin sayısı arttıkça da aynı tonda kalmak zorlaşabiliyor. Tondan kastettiğim oyuncuların devamlılığı değil, filmin ‘kriz anlatısı’nın etkisini kaybetmesi. Karakterlerin film boyunca arada birbirlerine söyledikleri gibi ‘ya ne oluyor şimdi’ anı var bir iki tane. Bu gelgitli anlatı, üçlüyü bir arada getiren temel şeyi, babanın kaybının da arka planda kalmasına neden oluyor bir süre sonra. Yani kardeşler arasındaki gelgitler başlangıçta nasıl ki anlatıya bir dinamizm katıyorsa, özellikle ilk saatin ardından tekrarların artmasıyla bu yükseliş yerini yatay bir seyre bırakıyor film güç kaybetmeye başlıyor.

    Tam da bu noktada Serdar Orçin, Alican Yücesoy ve Hazal Türesan’ın uyumundan büyük güç alıyor film. Kardeşler arası gerilimin yükseldiği kimi sahnelerde fazla coşkulu oynanmış birkaç an olsa da güçlü bir ansambl oyuncu kadrosu var diyebiliriz.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Festival günlüğü 3: Hemşerim memleket nere?

    Festival günlüğü 3: Hemşerim memleket nere?


    Daha önce yazıldı, söylendi ama tekrar tekrar altını çizmekte fayda var. Türkiye’de sinema üretim modeli yani film üretimi için gereken kaynaklar üzerinde kimin söz sahibi olduğu gerçeği en temel belirleyen haline gelmiş durumda. Bakanlık desteğinin, TRT fonunun en büyük kalemler olduğu ‘sanat sineması’ daha yaratım aşamasında kadük kalıyor. Siyasal alanın belirlediği kırmızı çizgiler, fikirleri proje aşamasında boğmaya, ülkenin günlük/ dönemlik pratiğinden uzaklaştırıp kendine özgü ve kendisi için filmler ortaya çıkmasına neden oluyor. Buna bir de sinema dışında hiçbir şeyle ilgilenilmediği belli olan entelektüel kısırlık eklendiğinde, bu kuşatmayı yaracak parlak buluşlar da ortaya çıkmıyor.

    Başlangıçlar/ Yön: Ozan Yoleri

    BAŞLANGIÇLAR

    İstanbul Film Festivali ulusal yarışma bölümünde izlediğimiz iki film “Başlangıçlar” ve “Büyük Kuşatma” tam da böylesi yapımlar. Aslında iki film aynı şeyi, farklı karakterler ve dünyalarla anlatıyor denilebilir. Ozan Yoleri’nin yönettiği “Başlangıçlar”, Avrupalarda okumuş başarılı bir resim restoratörü olan yirmili yaşlarındaki Defne’nin dünyasına götürüyor bizi.

    Doktorasını yarım bırakıp Türkiye’ye dönen Defne, annesinin ısrarına rağmen evde kalmayıp bir arkadaşına taşınıyor. Geçici olarak bir küratörün yanında resim onarmak için çalışan Defne bir yandan kanser tedavisi gören dedesiyle ilgilenirken, diğer yandan annesiyle de arasını düzeltmeye çalışıyor.

    Çok hırpalanmış Osmanlı’dan kalma bir tabloyu onarma çabası aslında onun yaralarını da onarma sürecine dönüşüyor. Bu paralellik güzel. Ve fakat dışarıdan bakınca her çocuğun sahip olmak isteyeceği, her ailenin gururlanacağı bir tablo varmış gibi görünüyor öte yandan. Daha o yaşta bir sürü ülke görmek, belli ki hiçbir ekonomik zorlukla karşılaşmadan iyi bir eğitim almak gibi olanaklara rağmen bir türlü sahici olamayan sıkıntıları görünce “daha ne istiyorsun” dememek elde değil.

    Bu çağda her yaştan, sınıftan ve eğitim düzeyinden gençlerin kendilerini bu ülkeye ait hissedememe duygularını küçümsüyor değilim. Ancak Defne’nin ‘sıkıntı motivasyonu’ olarak öne sürdüğü şeylerin, örneğin annesiyle arasına açan şeyin yurtdışından çok özel bir iş teklifi almış olması gibi, ‘Allah başka dert vermesin’ kabilinden olması ikna edici değil maalesef. Ozan Yoleri, karakterinin sorunlarının sahiciliğine o kadar inanmış ve öylesine ciddiye alıyor ki, eğlenceye, sarkazma hiç alan açmıyor. Temayı Defne’nin derdi olmaktan çıkarıp aidiyet, varoluş gibi asıl meselelere getiremiyor.

    Çünkü aslında yazının girişinde dikkat çektiğim gibi ‘siyasal alana’ giremeyen bir anlatı ister istemez kendisini daraltıyor. Siyasal alandan kasttettiğim doğrudan politik meselelere girmesi değil. İş sahibi olmak ya da olamamak, bir kadın olarak sokaklarda özgürce dolaşabilmek, tek başına yaşayacak kadar para kazanabilmek, erkeklerle eşit bir ilişki kurabilmek, sanat piyasasındaki iktidar odaklarına daha yakından bakmak da siyasal alana dahil. Türkiye’deki genç bir kadının dünyasını bütün bunlar, onları belirleyen toplumsal/ ekonomik koşullar yokmuş gibi anlatmayı başarmak için de ayrı bir yetenek gerekiyor. Hatta anlatmaktan çok daha zor bu alanlara girmemeyi başarmak.

    26928-1-buyuk-kusatma-1366x550.jpg Büyük Kuşatma/ Yön: Sinan Kesova

    BÜYÜK KUŞATMA

    Benzer bir başarıyı hatta çok daha ileri seviyede “Büyük Kuşatma”da da görüyoruz. Hakkını yemeyelim Sinan Kesova’nın filmi çok daha derli toplu, senaryo matematiği kendi içinde tutarlı ve akışkan bir yapım. Bu bakımdan beğenenleri de var. Yine not düşmeden geçmeyelim filmin ana karakteri Macit önümüzdeki yıllarda bu dönemi anlamak için sinemaya dönüp bakıldığında başvurulacak kaynaklardan birisi olacak. Ancak, Macit’in dertlerinin de kendinden başka hiç kimseye ayan olmaması filmin en büyük sıkıntısı.

    70’lerinde olduğunu anladığımız iş insanı Macit, ünlü bir akademisyen olan eşi Berna Tuna’yı kaybetmiştir. Hep annesinin gölgesinde yaşamış oğlu Alp ile baş başa kalır. Macit, bir an önce Berna hanımın eşyalarından kurtulup kendisine yeni bir hayat kurmak isterken Alp ve Berna’nın asistanı Feyza hatırasını yaşatmak için sürekli gündemde tutarlar mevzuyu. Öte yandan Macit’in ilk eşinden olan ve Fransa’da yaşayan kızı İpek de babasını görmek için gelir. Film, ‘bir Cumhuriyet neferi’ olan Macit’in çocukları ve çevresine bakarak başaramadığı şeylerle yüzleşmesi ve giderek paronayak hale gelmesi şeklinde ilerliyor.

    Özellikle finale doğru Alp ve Feyza’nın yakınlaşmasının Macit’in psikolojisi üzerinde yarattığı etkinin gelişimindeki kimi ikna edicilik sorunlarını görmezden gelirsek memleket vasatını yakalıyor “Büyük Kuşatma”. Ancak bu vasatı yakaladığı bir nokta daha var. Adının vaat ettiği ‘kuşatma’yı görmekte zorlanıyoruz. Filmin anlatısı tıpkı “Başlangıçlar” gibi bugünün Türkiye’sinde, bugünün sorunlarıyla cebelleşen insanlara dair. Ve fakat ülkenin günlük rutinini biçimlendiren siyasal alanın etkisini, gölgesini görmek imkansız.

    Önlük giyip marş okuyan yetişkinlerden, utançtan Atatürk posterine bakamamaya kadar bir tarafın politik simgelerine özgürce yapılan göndermeleri ‘kuşatma’yı yapanlar için göremiyoruz mesela. Kimler, hangi durumlar, günlük hayatın değişen hangi yönleridir Macit Bey’i kuşatma altında hissettiren şey. Bir türlü yetişkin olamamış oğlu ve Berna’nın gölgesinden çıkamamış asistanı dışında yaşadığı toplumun hangi dinamikleri tetiklemektedir ondaki bu kuşatılmışlık duygusunu misal? Macit hakkında biz nasıl düşünmeliyiz örneğin. Kafayı yemek üzere olan Kemalist bir meczup mudur? Yoksa Cumhuriyet değerlerine, aydınlanma ideallerine yapılan saldırılar karşısında çaresizlikten asabileşen birisi midir?

    “Başlangıçlar” ve “Büyük Kuşatma” bugünün Türkiye’sinde kendilerini var etme olanakları daralmış, boğulan ve aidiyet duygularını kaybeden farklı kuşaktan iki insana dair. Ve fakat bu kaybedişin ardındaki toplumsal dinamikleri görmeyip/ göstermekten kaçınıp karakterlerini kendi buhranlarıyla baş başa bırakıyor yaratıcıları. Siyasal alana girmeme korkusu hikayeleri de karakterleri de akamete uğratıyor. İlkinde şımarık bir ergene, ikincide kafayı yemiş bir yaşlıya dönüştürüyor.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***