Etiket: Sinema

  • ‘Kısa’ bir Ayvalık turu

    ‘Kısa’ bir Ayvalık turu


    Azize Tan ve genç ekibi Ayvalık Film Festivali’nin değerini yukarıda tutmayı sürdürüyor. Hem film hem de etkinlik programı zengin içerikle gerçekleştirilen festivale ilgi her geçen yıl artıyor. Umalım bu durum artarak devam etsin.

    Pazar günü sona erecek Ayvalık Uluslararası Film Festivali’nde izlemeye fırsat bulduğum filmler üzerine bir değinmeler yazısı planlamıştım. Ama uzun metraj filmler bir biçimde hem bizim hem de sinemaseverlerin gündemine geliyor. Oysa kısa metraj çabalar çoğunlukla festivalde o filmleri görme fırsatını yakalayabilen şanslı azınlığın dünyasına sıkışıp kalabiliyor. Bu yüzden, festivalde yer alan kısa seçkilerinden ilkinde izlediğim altı filme dair notlar düşmek istiyorum. Festivalde iki ayrı seçki halinde gösterilen kısaların ilk bölümü çarşamba günüydü.

    Eksi Bir / Yön: Ömer Ferhat Özmen

    EKSİ BİR

    Seçkideki ilk film Ömer Ferhat Özmen’in “Eksi Bir”iydi. İstanbul Film Festivali’nde en iyi kısa film seçilen yapım. Memleketi bir apartman ölçeğine indirgiyor. Apartmanın bodrum katında oturan (açıkça belirtilmese de Suriyeli olduklarını anladığımız) sakinlerin atılması için imza toplayan yöneticiyi takip ediyoruz. Yöneticinin çaldığı kapılar açıldığında Türkiye’nin farklı sınıf ve kültürlerine ait insanlarla karşılaşıyoruz. Bir anlamda onların bu durum karşısındaki tavırlarına da tanıklık ediyoruz. Ferhat Özmen’in hikayesinin orijinal olduğunu söylemek zor. Mikro memleket anlatıları sinemada defalarca hayata geçirildi. Bir otobüs, bir tren, bir okul sınıfı vb. kullanıldı fon olarak. Özmen’in bu klasik anlatısında dikkat çeken iki güçlü yön var. İlki Özmen’in karakterlerinin büyük çoğunluğunun göçmen aile konusundaki tutumlarının, toplumun geleninde olduğu varsayılan tutumlardan daha pozitif. Bu da filmin hissini olumlu kılıyor. İkincisi olarak da filmin rejisinin gücünden bahsetmemiz gerekiyor. Özmen oyuncu yönetiminde oldukça başarılı. Ayrıca tek bir mekanda geçmesine rağmen görsel tasarımı filmin duygusuna kusursuzca hizmet ediyor.

    image-w448.jpg
    Her Gün Biraz Daha Kolay / Yön: Çağıl Bocut

    HER GÜN BİRAZ DAHA KOLAY

    Sonrasında ise Çağıl Bocut’un yönettiği “Her Gün Biraz Daha Kolay” adlı filmini izledik. Bocut’u ilk olarak “Sardunya” adlı uzun metrajıyla tanımıştık. Bu kez yüzücü olmak için çalışan 17 yaşındaki Cemre’nin dünyasına götürüyor okuru yönetmen. Yüzme takımına girme yarışlarının süresi kısaldıkça Cemre’nin stresi de artmaktadır. Evde iki küçük kardeşi ve babasıyla yaşamaktadır. Annenin durumuna dair bir bilgi edinemeyiz film boyunca. Yüzme yarışlarının olduğu gün otobüs gecikince babasının bir arkadaşının aracına binmek zorunda kalan Cemre, sevgilisiyle kendi rızasıyla yaşadığı şeylerin onu tehdit etmek için kullanıldığı travmatik bir deneyim yaşar. Ama buradan çıkmayı başarır sonunda. İki yıl önce “Sardunya” filmine dair şöyle yazmışız: “Hangi atmosferde geçeceğine, hangi dili konuşacağına bir türlü karar verilememiş gibi. Tam karanlık olacakken ferah alanlara, biraz sınıf ilişkilerine girecekten vicdan muhasebelerine dönüp güvenli sularda kalmak istiyor gibi.”

    Benzer cümleleri “Her Gün Biraz Daha Kolay” için de kurabiliriz. Tonuna bir türlü karar verememiş görünüyor. Buna bir de Cemre’nin babasının arkadaşının aracına bindiği süreçte yaşananların yer yer karikatür hale geldiğini de ekleyelim. Tabii ki bu tür çirkinlikler bu ülkede her gün yaşanıyor ama film bağlamında bir ikna edicilik problemini kastediyorum burada.

    image-w856.jpg
    Oyunbozan/ Yön: İlayda İşeri

    OYUNBOZAN

    Seçkide yer alan üçüncü film “Oyunbozan”ın yönetmeni İlayda İşeri 2003 doğumlu genç bir yönetmen. İşeri’nin hayal ettiği, gerçeğe dönüştürdüğü hikaye güçlü. Ancak bunu görselleştirirken tökezliyor yapım. Mekanı, dönemin atmosferini (1979 yılı Ankara’sı) iyi kuruyor yönetmen. Ancak bunu organik bir anlatıya dönüştürmekte zorlanıyor. Babalarının nerede olduğunu bilmediğimiz, annenin işte olduğu iki çocuk kahramanımız var. Anneleri işteyken çok yaşlı anneanneleriyle kalıyorlar. Ve onun ölmesinden korkuyorlar. Bu korku hayal güçlerini de tetikliyor. Ama bunun için kullanılan malzemelerle hikayenin örtüşmesi sorunlu kanımca. 1978 dünya kupasının kahramanlarını, Star Wars’ın karakterlerini almak dönemin popüler kültürünü anlatıya yedirmek açısından işlevli olabilir. Ama yapay duruyor biraz. Ayrıca Star Wars Türkiye’de ancak 1980’de vizyona girebilmişti! Yine de İlayda İşeri’yi tebrik etmek ve yeni filmlerini beklemek gerekiyor. Anlatacak çok büyük hikayeleri var belli ki ve bunları gerçekleştirmek için harekete geçmekten, risk almaktan da korkmuyor. Yolu açık olsun!

    ekran-goruntusu-2024-09-19-185223.jpg
    Kontrpiye/ Yön: Melis Balaban

    KONTRPİYE

    Melis Balaban imzalı “Kontrpiye” baba-kız ilişkisi hakkında bir film. Birbirleriyle iyi anlaştıklarını gördüğümüz baba ve kızı Fenerbahçe’nin maçına gitmek için buluşuyorlar. Maç saatine kadar, Kadıköy sokaklarını arşınlayıp aradaki boşlukları tamamlıyorlar. Baba başkasıyla birliktedir, anne yeniden evlenmiştir vb. Kız bir noktada babasına erkek arkadaşıyla aynı eve çıkmak istediğini söyler. Burada başlayan küçük gerilim, çocuğun Galatasaraylı olmasıyla büyümese de babanın ağzında kötü bir tat bırakır. Öncelikle “Kontrpiye” seyircinin çok fazla şeyi bildiğini varsayıyor. Takım tutmanın bireyler üzerinde yarattığı etkiyi, 6-0’lık Galatasaray maçı, Fener-Cimbom geriliminin tarihsel arka planının vb. dolayısıyla bu ön kabuller filmi zorlaştırıyor. Haliyle kızın ve babanın kontrpiyede kalması güçlü bir etki yaratamıyor.

    enuzugece-3.jpeg
    En Uzun Gece / Yön: Can Merdan

    EN UZUN GECE

    “Stiletto” adlı kısa filmiyle dikkat çeken Can Merdan Doğan’ın ikinci filmi “En Uzun Gece” seçkinin iddialı yapımlarından. Bir evlilik sürecinin içindeyiz. Üç kız kardeş ve evin kız çocuğundan mürekkep kadınlar salonda prova yapıyor. Kız kardeşlerin bekar olanı için kız isteme merasimi olacak ertesi gün. Elbiseler deneniyor. İki büyük kız kardeşin kocaları ise mutfakta rakı içip sohbet ediyor. Gece ilerliyor ve kadınlar salonda birlikte uyumaya karar veriyorlar. Erkeklerin de ailenin yatak odasında birlikte uyumasına karar veriyorlar. Bu ‘yatak’ deneyimi iki erkek arasında önce homofobik sonra da homoerotik bir gerilim yaratmaya başlıyor. Gece uzadıkça uzuyor, uykusuzluk baş gösteriyor. Can Merdan Doğan, iki erkek arasındaki homofobik anları kurgularken seyirciyi bunun saçmalıklarıyla güldürüyor. Ancak homoerotik anlar başladığında kahkahalar duruyor ve karakterlerin gerilimi seyirciye de geçmeye başlıyor. Bu ustaca geçiş, arzuya, cinsel kimliklere dair seyircinin sınırlarını, önyargılarını zorlayan bir hale dönüşüyor. Filmin en güçlü yanı bu. Ancak, ikili arasındaki gerilimin ve bununla baş etme/ edememe anlatısının gücü yönetmenin yaşananları gösterme tercihiyle akamete uğruyor kanımca.

    image-w1280.webp
    Gukla / Yön: Emine Uysal Berger – Özgür Ceylan

    GUKLA

    Seçkideki son film “Gukla” yapım tasarım açısından en güçlü olanıydı. Emine Uysal Berger ve Özgür Ceylan tarafından yönetilen film yaşlı bir kadını takip ediyor. Kentsel dönüşüm nedeniyle evini terk eden kadın, metruk bir konağa yerleşiyor. Orada yeni doğum yapmış bir sığınmacı kadınla tanışıyor. Bu iki kadın garip seslerin geldiği konakta birbirine tutunarak yaşarken, sığınmacı kadın alkarısı gördüğünü iddia ediyor. Alkırısının erkek olan eve bulaşmayacağı inancıyla bir evsiz de konağa kabul ediliyor. Ancak evin bahçesine musallat olup “Gukla” diye seslenen yaşlı kadın çok değil, yüz yıl önce o evde oturanların sesidir aynı zamanda. “Gukla”, savaş, kapitalizm ya da zorunlu göç yoluyla yerinden yurdundan edilmiş üç kuşaktan kadını bir araya getiriyor ve üzerine düşünmeye davet ediyor. Bunu yaparken konağı mekan olarak da ustaca kullanıyor. Yine de seyircinin hafızasına çok güvenildiğini söylemeden geçmeyelim. Filmin asıl sorunu ise finalinin zayıflığı. Kuklanın bulunmasının ve yeni nesle transferinin hem film hem de tarihsel anlatıdaki anlamı bulanık kalıyor açıkçası. Kanımca bunun nedeni de konağın yüz yıl önceki sahiplerinin hikayesini ele alırken biraz tutuk davranılması. Diyeceksiniz ki yirmi dakikalık bir filmde her şey nasıl anlatılsın. O da doğru ama vardır bir yolu elbet!

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • ‘Üretimlerini dışarıya açmakta zorlananlar için bir çatı’

    ‘Üretimlerini dışarıya açmakta zorlananlar için bir çatı’


    Deniz ÇAKMAK


    İSTANBUL – Othon Cinema ve Avusturya Kültür Ofisi işbirliğiyle gerçekleştirilecek olan “Avangardın Rüyası” isimli gösterim programı kapsamında yönetmen Peter Tscherkassky ile deneysel film yapımcısı Eve Heller’in retrospektifleri Pera Müzesi’nde sinemaseverlerle buluşacak.

    Bu ayrıca, Pera Müzesi Film ve Video Programları’nın ağırlayacağı iki sinemacıyla yapılacak gösterimleri organize eden Othon Cinema’nın da ilk etkinliği olacak.

    20-22 Eylül tarihleri arasında üç günü kapsayacak program öncesi, Othon Cinema’nın kurucularından Enes Serenli’yle kolektifin kuruluş hikayesini, üretimlerini ve hedeflerini konuştuk.

    Othon Cinema’nın kurucularından Enes Serenli

    Othon Cinema’nın adını ilk kez duyanlar için kendinizi tanıtır mısınız? Kolektif kimleri bir araya getiriyor ve diğer sinema oluşumlarından farklı olarak neler yapıyor?

    – Othon, sinemaya dair her türlü üretime kapı aralamayı amaçlayan bir platform. Bu oluşumun çatısı altında kendi kendine sinema üretimi yapan veya yapmak isteyen ama bu üretimleri dışarıya açmakta zorlanan insanlara dair ortak bir yapı oluşturulmaya çalışılıyor. Othon’un iş tutuş biçimindeki kolektiflik de bu noktadan okunabilir. Esasen düzenli vakitlerde bir araya gelip de bir şeyler yapan insanların oluşturduğu kolektivizmden ziyade kendi zihninde taşıdığı sinema düşüncesini zihnin dışına taşıran, sinemaya benzer pencerelerden bakan ve o pencereyi aralayıp bir nebze olsun iç dünyayı arındırarak dışarıda soluklanan, mesafelerden ve fiziki birliktelikten azade biçimde kaygısız üretim formunu var etmek ve elden geldiğince bu üretimleri sergileyebildiğimiz sinemaya dair kolektif bir düşünce dünyasını görünür kılmak daimî amaç edinilmiştir.

    Bu bağlamda Othon’u farklı yapan şeyin sinemaya bakış açısı olduğu söylenebilir. Okuyucu, bu bakış açısını kendi kendine gözlemledikçe zaten neyin farklı yapıldığını ve aynı zamanda farklı yapılabildiğini de görecektir diye düşünüyoruz.

    Sinemaya tutku duyanların faydalanabileceği yazı, röportaj, çeviri gibi farklı alanlarda üretimlerin yer aldığı bir web siteniz var. Kolektifin hedeflerine dair kullandığınız “sinemaya dair her türden üretimi desteklemek” sözü sadece yayın düzeyindeki üretimlerle mi sınırlı yoksa farklı işler için de bir araya geliyor musunuz?

    – İşin yayın kısmı aslında diğer yapılabilecek farklı ve büyük çaplı işleri besleyen şeyler. Sinema her ne kadar görüntüsel bir sanat olsa da daima muhatabından karşılaştığı imajların üzerine düşünme, okuma, yazma ve bununla yeni bir deney yapabilmeyi talep eder. Bir bakıma sinema üzerine yayın yapmak sinema yapmakla eş değerdir. Özellikle günümüz koşullarında sonsuz imkanları olan sinemanın kişinin iç dünyasını sanatsal açıdan daima diri tutmasına sebep olan güzellik de burada yatar. Cahiers du cinema’da senelerce yazan ve röportajlar yapan Jean-Luc Godard’ın aslında dergide yazdığı şeyler üzerine filmler yaptığı söylenir. Bu sebeple yayın düzeyindeki üretim, sinema yapmak konusundaki sınırları ortadan kaldıran şeyin ta kendisidir.

    Othon’un şu an sinemaya dair üretimlerinin yayını düzenli bir şekilde sürmektedir. Uzun vadedeki hedef de Othon Cinema çatısı altında filmler yapılabilmesidir. Bir film yapım kooperatifini oluşturabilmek ve birbirinin filmlerine maddi ve manevi katkıda bulunan insanları bir arada bulundurabilmek ileriye yönelik kolektif anlamda en önemli amaçlarımızdan birisidir. Şimdilik online olarak yayın ve fiziki olarak da gösterim ve söyleşiler düzenleyerek kolektifimizi üretim konusunda canlı tutuyoruz.

    Othon Cinema ilk etkinliğini Pera Müzesi’nde ‘Avangardın Rüyası’ isimli film gösterimiyle yapacak. Avusturyalı avangart yönetmen Peter Tscherkassky ve Amerikalı deneysel film yapımcısı Eve Heller’in filmlerinin tamamını ilk kez Türkiyeli seyirciyle buluşturacaksınız. İlk etkinliğinizi neden avangart sinemayla yapmak istediniz?

    – Direkt olarak bir tür üzerinden gösterim yapalım gibi bir düşüncemiz yoktu. Bizim için genel olarak sinemada bu tarz ayrımlar yok. Klasik de avangart da ortak bir sanatın temsili sonuçta. Hepsine doğrudan sinema demeyi ve ayrımları ortadan kaldırmayı daha uygun buluyoruz. İzleyiciye de bu düşüncenin böyle yansımasını umarız. O sebeple bilinçli olarak planlama tercihinde herhangi bir tür düşüncesi ile hareket etmedik diyebilirim.

    Sinemanın geniş kitleler için anlamı seyirlik bir nesne ile kurulan geçici ilişkiyle biçimleniyor ya da izleyenler filmlerle en fazla duygusal katılım yoluyla bağlar kuruyor. Othon Cinema ise eski sinemateklerin “sinema üzerine düşünmek” için açtığı alana benzer bir motivasyona sahip gibi görünüyor. Sinemanın bilumum formuna dair düşünmek ve öğrenmek isteyenler için ne ifade edebilir bu çaba?

    – Bu farklılığı değerli kılan şey dediğiniz gibi sinemaya dair düşünce yaratabilen bir oluşum olmak. Özellikle Othon’da üretim yapan birçok insan daha önce herhangi bir sinema dergisi veya fanzininde hiçbir şey yazmamış kişiler. Bunu çok önemli buluyoruz, çünkü bu insanlar belki de uzunca zamandır aslında sinemaya dair ben de bir şeyler yapabilirim düşüncesini bizimle hayata geçirmiş oldular. Bir insana üretebildiğini ve esasen temelde “düşünebildiğini” gösterebiliyor olmak çok kıymetli. Çünkü sanatsal üretim dünya üzerindeki en özel hazlardan biri. Yaşamak için bunu diri tutmalısınız, bu en temelde insani gereksinimlerden biri. O sebeple yaptığımız işe buradan bakmaya çalışıyoruz. Biz, sinema düşünen ama bunu dışarıya açmakta zorlanan insanlara bir alan açabilmek istiyoruz. Çünkü inanın dışarıdan bağımsız bir şekilde odasında bir şeyler izleyip bunun üzerine düşünen kişinin filme veya doğrudan sinemaya karşı hissel ve sanatsal bakış açısı senelerce film eleştirmenliği yapmış bir kişiye göre daha anlamlı, kapsayıcı, kişisel ve tarafsız oluyor.

    Bu sebeplerden ötürü biz sinemaya dair düşünceyi önemsiyoruz. Kimsenin önüne hazır bir şey koymuyor ve bir bakıma kimseye sinema şöyle yapılır gibi üst perdeden öğreticilik yapmıyoruz. Bizler, bu sanata olan bakış açımızla ve entelektüel bagajımızla kendi üretimlerimizi yapıyor ve bunun da diğer insanlara şevk verebilmesini umuyoruz. Esasen temelde sinema yapmanın ne kadar “özgür” bir şey olduğunu yaparak göstermeye çalışıyoruz.

    Okumak, yazmak ya da birlikte daha geniş çapta işler üretmek için dışarıdan herkese kapınız açık mı? Kolektifi büyütmek gibi hedefleriniz var mı?

    – Bu alanda bir şeyler üretmek isteyen herkese kapımız açık. Sadece az önce de belirttiğim gibi resmi olarak bu alanda henüz hiçbir şey yapmamış insanların üretimlerini kısmen daha ön planda tuttuğumuzu söyleyebilirim. Çünkü diğer yazarlar veya sinemacılar zaten her yerde kendisine alan bulabiliyor, öncelik o hiçbir şeye bir türlü yeltenememiş insan olmalı ki bu üretimi daha da bereketli hale getirebilelim. Özellikle çeviri alanında bunu bariz bir şekilde yapıyoruz. Belki de sinemayla şimdiye kadar hiçbir alakası olmayan birçok kişi sadece dil bildiği için Othon çatısı altında çeşitli sinema metinlerini çeviriyor ve bu sayede sinemayla olan yakınlığını geliştiriyor. Bu yüzden aslında kişinin sinemaya ait bir adım atmak istemesi ile Othon’un üretim ağına katkıda bulanabileceğini söylemek gerekir.

    Kolektifi büyütmeyi elbette istiyoruz. Bir şeyler yapabildikçe alan daha da genişliyor ve daha fazla insana ve yeni fikirlere ihtiyaç oluyor. Kolektifi büyütmek ve daha fazla üretim yapabilecek kişiye erişmek için artık bizim adım atmamıza çok da gerek kalmayıp dışarıdan insanların bizi bulup, yaptığımız şeylere bakıp ben de Othon’da bir şeyler yapabilirim demesi ise bizi fazlasıyla mutlu ediyor.

    Yakın zamanda başka etkinlikler ya da buluşmalar olacak mı? İnsanlar sizi nasıl takip edebilir ya da size nasıl ulaşabilir?

    – Bu ilk gösterim aslında bir bakıma uzun bir yolculuğun ilk adımı. Şu anda netleşen ve netleşmeyi bekleyen gösterim, workshop ve söyleşi programlarımız da mevcut. Bu gösterimimizden sonra, ekim ayı ve özellikle yeni yılın başından itibaren uzun soluklu Othon etkinlikleri İstanbul’da belki de yeni bir döneme kapı aralayacak.

    İnsanlar Othon’un tüm üretim ve etkinliklerini sosyal medya hesaplarımızdan takip edebilir ve diledikleri zaman tüm fikir ve üretimler için bize mail adresimizden ulaşabilirler.

    Son olarak iletmek istediğiniz bir çağrı ya da eklemek istediğiniz bir şey var mı?

    – Biz aslında hep inandığımız bir yola çıktık. Kendi arkadaş grubumuzla bir masa etrafında toplanıp sinema konuştuğumuz ama spesifik bir şeyler yapmak konusunda ne yapacağımızı pek de bilemediğimiz bir noktadan kalkıp her hafta sinemaya dair bir şeyler üretebilen ve bunu sergileyebilen bir yapı kurduk. Katılmak, destek vermek isteyenler ve kendi kabuğunda sinema düşünen insanlar için de bu konuda adım atmanın ne kadar önemli olduğunu söylemek isterim. Othon bunun için burada. Her şeyden önce bir ateş yakmamız ve o ateşi daima yanık tutmamız gerekiyor. Sanatsal üretim bu yanan ateş sayesinde kendisini var eder. Biz bu yangını ayakta tutacağız, sizlere de bu yangına taşıdığınız ateş için şimdiden teşekkür ederiz.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Dilsiz şeytanlar!

    Dilsiz şeytanlar!


    Bu hafta gösterime giren “Sakın Ses Çıkarma” (Speak No Evil) filmine dair bu eleştiri, bazı sürprizleri açık etmek zorunda kalacak. Christian Tafdrup’ın Mads Tafdrup ile birlikte yazdığı senaryodan çektiği aynı adlı film ülkemizde vizyona girememiş olsa da adından söz ettiren yapımlardan olmuştu.

    Film “Dilsiz Şeytan” adıyla çeşitli(!) mecralarda gösterildi ve sinemaseverlerin gündemine girmeyi başardı. Çünkü seyirci ağzıyla söylersek ‘yalnızca korkutmayan, derdi olan’ gerilim filmleri listesine giren yapımlardandı.

    Basitçe anne baba ve kız çocuğundan mürekkep bir Danimarkalı çift, İtalya tatillerinde dilsiz bir erkek çocukları olan Hollandalı çiftle tanışır ve arkadaş olur. Bir süre sonra davet üzerine Hollandalı çiftin kır evine gitmeye karar verirler. Ev sahipleri ilk başta biraz tuhaf davransa da bunu onların ‘taşralı’ karakterlerine veren ailemiz bir süre sonra kendilerini tehdit altında hissetmeye başlar. Ancak türlü gerekçelerle çiftliği terk edemedikleri için öldürülürler. Aslında Hollandalı çift, evlerine davet ettikleri insanları öldürüp çocuklarına el koyarlar. Çocuklar konuşmasın diye de onların dilini kesmektedirler. Orijinal film, ‘kötü’ karakterlerin muradına erişiyle sona erer.

    Ama bugün itibariyle izleyeceğimiz Amerikan- İngiliz versiyonunda hikaye tabii ki bambaşka yerlere gidiyor. Ama önce bir noktaya dikkat çekmeden geçmeyelim. Hollywood’un İngilizce olmayan yapımların yeniden çevrimini yapması için geçen zaman giderek azalmaya başlamıştı. Ancak bu filme kaynaklık eden yapım büyük oranda İngilizce olmasına rağmen iki yıl içinde yeniden çevriminin gelmiş olması sektör üzerine ayrıca düşünmeyi gerektiriyor sanırım.

    Filmin ABD versiyonunun en büyük kozu, ‘psikopat’ karakterleri canlandırmakta giderek mahir hale gelen James McAvoy kuşkusuz. Hakkını yemeyelim burada da yeterince tedirgin edici olmayı başarıyor. Ancak zaten mesele de biraz burada düğümleniyor. Tehdidi ne kadar olağanüstü hale getirirseniz, hikayeyi de o kadar eğip bükebilirsiniz. Orijinal film, ‘kötü karakter’ temsilindeki sıkıntılarına rağmen ‘politik doğruculuk’ ezberleri nedeniyle gelen tehdidin farkına varamayan, çocuklarını üzmeye cesaret edemedikleri için kedilerini tehlikenin içine atan, güvenmedikleri bakıcıya ‘ırkçı davranmış olmamak’ için hayır diyemeyen kentli, özgüvensiz, modern bir ailenin eleştirisine soyunuyordu. Birçok bakımdan da sorunluydu bu eleştiri. Ancak bu durum bize ‘kötü’ karakterlerin motivasyonunu anlamamız için de kapılar açıyordu.

    mv5bn2fmztq0mtktotkyyy00ntfklwi2mjqtywnlntbjytkzyzu3xkeyxkfqcgdeqxvymtuzmtg2odkz-v1.jpg

    Senaryoyu kafasına göre Amerikanlaştırıp çeken James Watkins (The Take, The Woman in Black, Eden Lake) ise tam bir muhafazakâr metin çıkarıyor önümüze. Kurban bu kez ABD’li bir aile, katiller ise İngiliz. Ancak ABD’li aile Londra’ya taşınmıştır. Baba (Ben) bir süredir işsizdir. Anne (Louise) ülke değişimine adapte olamamıştır. Çocukları Agnes ise bazı büyüme sıkıntıları yaşamaktadır. İşte bu çiftimiz İtalya tatilinde Paddy – Ciara çifti ve onların dilsiz oğulları Ant ile tanışırlar. Davet üzerine de Londra’dan arabalarına atlayıp yeni tanıştıkları çiftin kırsaldaki çiftliğine giderler. Evet, çiftimizin sorunları vardır. Ben iş güç tutturamadığı için özgüvenini kaybetmiştir, ilgisizlikten yakınan Louise büyük bir günaha girip telefonda bir adamla flört etmiştir! Ben de bunu atlatamamıştır. Agnes, oyuncak tavşanını bırakamayan bir bebek gibi davranmakta, anne babası da onu kontrol etmekte zorlanmaktadır. İşte bu zayıflıkları kullanan Paddy ve Ciara onları tuzaklarına düşürüp ortadan kaldırmaya çalışırlar. İlk filmden farklı olarak burada ne mi olur? Tabii ki kutsal aile bütün hışmıyla geri döner. Louise çocukları korumak için analığın vahşi yüzünü ortaya çıkarır, Ben de erkekliğini yeniden inşa eder. Bir Hollywood klişesi olarak kötü adamlar cehenneme giderken, kutsal ailenin sorunlarının üzeri örtülür, düzen kendini güvenceye alır, kol kırılır yen içinde kalır.

    image-w1280.webp

    İlk filmde, sorunlu da olsa modern insana ve ‘idealleştirilmiş’ aileye dil uzatan anlatı, burada ailenin kutsal halesinin onarılıp yeniden baş tacı edildiği bir biçim alır. Paddy ve Ciara’nın ‘politik doğrucu’ kimi tutumlara karşı hepimizin kuracağı eleştirel cümleleri de onların kötülüğünün arkasına sığınılarak karalanır, mahkûm edilir.

    James Watkins, meslektaşı Christian Tafdrup’un güzelim malzemesini, muhafazakâr bir Hollywood filmine dönüştürüyor. Oysa 2008 tarihli ilk filmi “Eden Lake”de çok daha cesur bir giriş yapmıştı türe.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Kaybolunacak bir yer: Geçiş’teki İstanbul

    Kaybolunacak bir yer: Geçiş’teki İstanbul


    Kaya GENÇ

    Çeviren: Gencer ÇAKIR


    Levan Akın’ın dokunaklı, duygulu yeni filmi Geçiş (Crossing), ailesinin memleketi Gürcü şehri Batum’da başlıyor, kısa süre sonra da, bir karakterin daha sonra söylediği gibi, “insanların kaybolmak için geldikleri bir yer” olan İstanbul’a uzanıyor. Önyargı ve ataerkillik bu iki kardeş şehri baskı altında tutmaktadır. Batum’da Achi (Lucas Kankava), tren rayları ile deniz arasındaki köhne bir evde, televizyondaki bir talk show’un sesiyle uyanır. Uyuduğu kanepenin üzerindeki pencere, huzursuz genç için bir kaçış yolu ima eden Karadeniz’i kadrajına alıyor.

    Eski bir öğretmen olan Lia (Mzia Arabuli), cinsiyet değişikliği sonrasında ailesi tarafından dışlanan kayıp yeğeni Tekla’yı aramaya geldiğinde, Achi’nin öfkeli erkek kardeşi aralarındaki “fahişeler” ve “soysuzlar”dan şikâyet eder. Civarda yaşadığı kulübeden çıkarılan Tekla’nın şimdi İstanbul’da olduğu söylenmektedir. Lia için yeğenini bulmak bir tür kefaret, kız kardeşinin son arzusunun yerine getirilmesi anlamına gelmektedir. Kardeşinin evinden kaçmak ve belki de annesini bulmak için bir fırsat gören Achi, bu yolculuğa kendisini de davet eder. İstanbul kollarını açarak bu iki figürü kucaklayacaktır: görmüş geçirmiş bir kadın ve onun genç yardımcısı.

    Yönetmen, Lia ve Achi’nin İstanbul maceralarını biraz egzotizmle anlatıyor. Yedi Tepeli Şehir’i ilk kez geniş, çirkin bir otoyol köprüsünden geçen bir otobüsün içinden görüyoruz. Akın, şükürler olsun ki, her yerde karşımıza çıkan drone çekimlerine yer vermiyor ve şehrin tarihi harikalarına -efsanevi saraylar ve hamamlar- neyse ki hiç dokunulmuyor. Bir İstanbul vapurunda yapılan mükemmel, kesintisiz bir gimbal çekimi, kalabalığın yoğun olduğu bir saatte, bu gemilerden birine adım atma hissini aslına sadık bir şekilde veriyor. Dışarıda kendinize bir yer bulduğunuzda her şey unutulur ve tarihi yarımadadaki çeşitli yalıların, Topkapı Sarayı’nın ve Ayasofya’nın siluetlerine karşı yiyecek arayan aç martıların görüntülerini ve seslerini alarak kıtalararası geçişin tadını çıkarabilirsiniz. Bu geçiş mekânı -Boğaz’daki vapur- filmde yinelenen bir mekân olacak.

    Geçiş’in üçüncü kahramanı Evrim’le (Deniz Dumanlı) aynı vapurun açık hava üst güvertesinde sigara içerken tanışıyoruz. Aktivist avukat, 2006 yılında Türkiye’deki transları savunmak için kurulmuş bir LGBTQI+ dayanışma örgütü olan Pembe Hayat’ta çalışıyor. Recep Tayyip Erdoğan’ın (Mustafa Kemal Atatürk’ün laik ve Avrupalılaşmış Türkiye’sine karşı kurulan) “Yeni Türkiye”sinde LGBTQI+ bireyler kenara itilmiş durumda. Cumhurbaşkanı Erdoğan cinsiyet uyumsuzluğunu bir sapkınlık olarak görüyor; yakın zamanda LGBTQI+ “hareketlerinin” partisinin saflarına “sızmasına” asla izin vermeyeceğine dair söz verdi.

    Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olduğu 2014 yılından itibaren hükümet tüm Onur Etkinliklerini yasakladı; 2016 yılına gelindiğinde ise Türkiye’de trans bireyler diğer Avrupa ülkelerinden daha yüksek bir oranda öldürülüyordu. Polis memurları Evrim’i taciz ettiklerinde (“Diplomanı sirkten mi aldın?” diye soruyor biri), bu zehirli söylemden güç alıyorlar. Evrim, kadın olduğunu teyit eden resmi bir belge alırken kendisini aşağılamaya yönelik benzer yorumlarla karşılaşıyor: Bir doktor “Daha önce hiç seks işçiliği yaptınız mı?” diye soruyor. Geçiş’in başında hatırlatıldığı gibi, Gürcüce ve Türkçe dilbilgisi açısından cinsiyet ayrımı yapmayan diller olabilir, ancak cinsiyet önyargıları her iki kültürde de derin köklere sahiptir.

    Akın, İstanbul’un trans topluluklarının dilini doğru kullanıyor ve Geçiş şehri egzotikleştirmeyi reddediyor. Filmin trans karakterlerden oluşan oyuncu kadrosu, Osmanlı döneminden beri kullanılan bir Türk argosu olan Lubunca’ya ait “koli” (tek gecelik ilişki veya seks partneri) gibi kelimeleri kullanarak Türk kültüründeki zengin bir cinsiyet uyumsuzluğu geleneğini somutlaştırıyor. Bu kelimeler 17. ve 18. yüzyıllarda kadınsı kıyafetler giymiş erkek dansçılar olan “köçekler” ve hamamların genç erkek görevlileri olan “tellaklar” gibi köleleştirilmiş seks işçileri arasında konuşulmuş olabilir. Gizli bir dil konuşmak, topluluğu milliyetçilerin ve İslamcıların gündelik şiddetinden yalıtmaya yardımcı olarak onlara görece bir gizlilik ve mahremiyet sağlıyor.

    Çok sesli bir film olan Geçiş, şüphesiz Akın’ın Tiflis ve Batum’daki LGBTQI+ topluluklarının kötü durumunu tutkulu bir şekilde tasvir etmesiyle yüreğimi burkan Ve Sonra Dans Ettik (2019) filmine eşlik eden bir parça. Film, vapur sahnesinde tanıtılan iki sokak çocuğunun anlatı boyunca yeniden ortaya çıkması, vapurlarda ve sokaklarda saz çalması, kâğıt toplayıcısı ve şehir rehberi olarak çalışması gibi çeşitli karakterlerin hikâyelerini ustalıkla iç içe geçiriyor. Hüzünlü şarkılarla seyirciyi büyülerken, Lia ve Achi’ye Tekla’yı aradıkları apartmanların yerini bulmalarında yardımcı oluyorlar. Türkiye’nin ezilenlerini temsil eden bu genç ikili, yoksullarını yüzüstü bırakan rejimlerin evrensel birer sembolüdür. Bu çocuklar bana Vittorio de Sica’nın savaş sonrası neorealist filmlerinden, özellikle de ekonomik yıkım hikâyelerini çocukların gözünden anlatan Shoeshine (1946) filminden figürleri hatırlatıyor.

    Orhan Pamuk İstanbul’u “hüzün” kavramıyla hafızalara kazımıştı; Geçiş’in şehre dair tasviri de aynı melankoliyle bezenmiş. Akın’ın filmi simit ve kestane satıcıları, ayakkabı boyacıları ve namaz kılan Müslümanlarla dolup taşıyor. Bu insanlar Lia ve Achi’nin arayışında sadece arka planda kalmıyor; aksine, kendileri ve alışkanlıkları ön plana çıkıyor ve onları dönüştürüyor, onlara sevilen birini, cinsel kimliği ya da hayatın anlamını aramanın da benzer şekilde dönüştürücü olduğunu hatırlatıyorlar.

    Akın, başka bir yerde, İstanbul’un bohem bölgesi Cihangir’i sevgiyle filme alıyor; rengârenk boyalı merdivenleri, 19. yüzyıldan kalma evleri, ağır kapıları ve kalabalık kedi nüfusuyla—mahallenin “kedi cumhuriyeti” olarak anılmasının bir nedeni olduğunu hatırlatan bir sahne. İş çıkışı İstanbul, müzik ve gürültünün, partiler ve gezintinin canlı bir kesişimi. Bir sahnede, kaldıkları pansiyonda çalışan Çerkes Özge, Achi’yi bir eşcinsel partisine götürüyor. Sabah, arka planda Sezen Aksu’nun hüzünlü bir şarkısı çalarken cevizli baklavayı mideye indiriyor. Bu deneyim benim için olduğu gibi birçok Cihangir sakini için de tanıdık gelecektir.

    Tekla’yı arayış sürecinde yönetmen İstanbul’daki transların evlerine ve ev yaşamlarına belgesel tadında bakışlar sunuyor. Lia’ya yardım etmek için ellerinden geleni yaparlarken hüzünlü bir kadın, keşke kendi akrabaları Tekla’yı aramaya gelseydi diye iç geçiriyor. Diğerleri ise evlerinden sağ kurtuldukları için kendilerini şanslı hissediyorlar. Türkiye’de translara yönelik şiddet film boyunca gözler önüne seriliyor: Bir trans kızın, babası tarafından “utanç” yüzünden vurularak öldürüldüğünü öğreniyoruz. Ancak iyimserliğe de yer var. Oryantalist, heteronormatif klişeler Evrim’in şoför ve öğretmen adayı Ömer’le ilişkisine müdahale etmiyor ve Akın onların tutkulu sevişmelerini şefkat ve neşeyle aktarıyor.

    Lia ve Achi ayrı düştüklerinde, İstanbul onları tekrar bir araya getiriyor. Şehirde bir gün geçirmek, Galata Köprüsü’nden geçmek ve sonunda Achi’yi kaldırımda oturup bir kediyle oynarken bulmak Lia’nın içinde bir şeyleri harekete geçirir ve ona akşam yemeği teklif eder. O gece tanıştıkları Gürcü Ramaz, İstanbul’un bir göçmen merkezi olduğunu vurgular. Resmi rakamlara göre, Türkiye’nin en büyük şehrinde bir milyondan fazla yabancı yaşıyor, ancak göçmen karşıtı politikacılar yükselişte ve Erdoğan hükümetinin trans toplulukları hedef almak için kullandığı dile benzer retorik ifadeler kullanıyorlar; göçmenleri Türkiye’nin kamu sağlığını ve ulusal güvenliğini zayıflatmak için titizlikle tasarlanmış bir Batı komplosunun parçası olarak sunuyorlar.

    Bu yaz İstanbul’un kavurucu sıcağında Geçiş‘i tekrar izlediğimde, Tekla ve Evrim’in Lia için gençliğinin gerçekleşmemiş potansiyelini nasıl sembolize ettiğini fark ettim. Bir gece Ramaz’la soğuk, buğulu rakı kadehlerini yudumlayan, sokakta insanlarla dans eden ve kıpkırmızı ruj süren Lia, umutsuz arayışıyla özgürleşiyor. Sadece yemek için değil, aynı zamanda dönüşüm için de sürekli açlıkla tanımlanan Achi de bir nevi olgunlaşıyor. Akın’ın kamerasında Achi Serseri Aşıklar (1960) filmindeki genç ve güzel Jean-Paul Belmondo’yu andırıyor. Annesinin Türkiye’ye çalışmak için gelip nasıl bir daha geri dönmediğini düşünen Achi’yi izlerken, insanların kaybolmak için geldiği İstanbul’un aynı zamanda pek çok kişinin kendini bulduğu yer olduğu gerçeği aklıma geldi.


    Kaya Genç kimdir?

    Roman yazarı ve gazeteci, yazarın son kitabı Aslan ve Bülbül: Modern Türkiye’de Bir Yolculuk adını taşıyor.

    Kaynak: A Place to Disappear: The Istanbul of “Crossing”

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Altın Portakal ve daha fazlası

    Altın Portakal ve daha fazlası


    Nalân SAKIZLI


    Ferzan Özpetek, “Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali, sinemanın kültürel hafızasını saklayan çok önemli markadır” ifadesini kullanmış. Özpetek sinemanın kıymetlisi. Demecini 2024 Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali jüri başkanı olarak vermiş.

    Başkanlık teklifinin yapılması, görevlere davet, yöntem, içerik esasları görüşmeleri ve nihayet karşılıklı kabuller festival organizasyonlarının tabiatında var. Festival hazırlık sürecinde, riskler ve baştan ön alma esaslarının önemle gündeme dahil edildiği ise bir sır olmasa gerek.

    “…sinemanın kültürel hafızasını saklayan çok önemli markadır.” sözünden yürümeli. İfade, sinemanın kültürel hafızası üzerine, ama şimdi festival hafızasına odaklanmalı.

    Hafıza, güzellemelerden ibaret değil ne yazık ki. Marka olmak, durumu daha da ağırlaştırıyor. Hafıza, torbada saklanan ehlileştirilmiş hatıralar da değil.

    ‘Altın Portakal Film Festivali’ hafızasının yekununda neler var?

    Sinemaya alan açan yararlarıyla uzun bir liste oluşturabiliriz, bunu hak ettiği yere koyarak. Festivallerin varlığını, sinema alanının üretimi üzerinden sürdürdüğü notunu da düşerek.

    Altın Portakal hafızasında, giderek sıklaşan ve kendine yeni yöntemler bularak uygulamayı ısrarla sürdürdüğü sansürler de var. Görünen yol, hatalarla yüzleşmeye cesaret etmek yerine, baştan tedbir almak olacak gibi. Daha açık ifadeyle, festival hafızası; yeni sansür yöntemlerine daha isabetli yol gösterme işleviyle sansürün hizmetinde olacak görünüyor. Ne yazık ki.

    2023 yılı Altın Portakal’da sansürle canı yanan belgesel sinemacılar, canı yananları yalnız bırakmayarak festivalden çekilen sinemacılar; insanın en doğal hakkı olan yaratıcı hakların, özgür düşünme, üretme ve paylaşma hakkının yasaklanması olarak meseleyi kamusal alanda görünür itiraza da dönüştürdüler.

    Bu itiraz da festivalin ve toplumsal hafızanın kayıtlarına girdi. Belgesel Sinemacılar, film üretim süreçlerinde toplumsal hafızanın hayli yüklü olan bagajını hep önemsediler. Hakikati arama, anlamlandırma ve izleyicisiyle birlikte düşünme, uğraşlarının odağında oldu. Bu nedenle, böylesi derdi olan filmlerini zor koşullarda ürettiler, izleyicileriyle paylaştılar, paylaşamadılar, yasaklar ve sansürlerle boğuştular, boğuşuyorlar.

    Özgür üretim ve paylaşım, istatiksel bir çokluk kavramı değil. Tek sansür bile kabul edilemez. Demokrasi de çoğunluğun makul bulduğu esaslar manzumesi değil. Kaldı ki, makul bildiklerinin kendisi de zaten değişken. Gücü elinde tutanların tekelinde.

    2024 Altın Portakal için şimdiden, toplumsal hafızaya ‘farkındayız’ notu düşmeli. Ve olacaklara şimdiden ön almak için bu uyarıyı görünür kılmalı.
    İtiraz hakkı da bir çokluk meselesi değil.

    Yazı ekine Altın Portakal’ da son on senenin sansür uygulamaları özetlendi. Bu arşiv bilgisinin sonuna eklenebilecek birkaç cümleyi de buraya almalı.

    Festival 2023’den yoluna devam edecek. Kaçıncı Altın Portakal Festivali olduğu belirtilmemiş olan organizasyon 5-12 Ekim 2024 tarihleri arasında gerçekleştirilecek. Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek festival duyurusunda “..sinema sektörümüzle birlikte yapma kararı aldık..” diyor. İnisiyatif sektöre bırakılarak mı, ya da öyleymiş gibi yaparak mı? Daha açık ifade ile; Festival, yoluna 2023’de bıraktığı yerden, öz eleştiri yaparak ve yeni bir sayfa açarak mı devam edecek, bunu göreceğiz

    ALTIN PORTAKAL’IN ‘SANSÜR HAFIZASI’ NOTLARI

    Arşivlemenin, dillendirmeyi bekleyen hafıza kayıtları olduğunun altını çizerek.
    Bu arşivi tutan genç belgesel sinemacı, görsel hafıza kayıtçısı sevgili Sibel Tekin’e teşekkür ederek. Kendisi, ‘saat uygulaması’ mağdurlarının karanlıkta yollara düşme halini, karanlıkta çektiği ve bu durum şüpheli görüldüğü için, 13 ay deyim yerine ise mahkemelerde telef oldu. Bilgisayarına, hard disklerine, telefonuna el konuldu. “Karanlıkta Başlayan Hayat”, 2022-2023

    * Eylül 2014, Reyan Tuvi’ nin “Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek” belgeseline sansür

    “Altın Portakal’da belgesel dalında seçim yapan ön jüri Gezi Direnişi’yle ilgili Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek adlı filmi yarışmaya değer bulmalarına rağmen festival yönetiminin filmi listeden çıkardığını duyurdu.” (Bianet, 30 Eylül 2014)

    “51. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde bu yıl belgesel film kategorisinde yarışacak 15 belgeselden 11’inin yapımcı ve yönetmenleri, festivalden çekildiklerini açıkladı.” (AA, 8 Ekim 2014)

    * Ağustos 2017, Ulusal yarışma kaldırıldı

    “Bu yıl 54.’sü düzenlenecek Uluslararası ‘Altın Portakal’ Film Festivalinde ulusal yarışmasının kaldırıldığı açıklandı.” (Journo, 5 Ağustos 2017)

    * Ağustos 2019, Sansürle yüzleşmeden ulusal yarışmalar geri geldi. (Medyascope, 23 Ekim 2017)

    “SİYAD’tan Antalya Film Festivali’ne Çağrı: 2014’teki “Sansürle Yüzleşin”
    ‘Belediye yönetiminin değişmesinin ardından ulusal yarışma, belgesel ve kısa film yarışmalarının Antalya Film Festivali programına geri geleceği duyurulsa da 2014’te yaşanan sansür vakasıyla yüzleşilmediği sürece yeni bir sayfanın açılamayacağını belirtti’ (Bianet, 15 Ağustos 2019)

    * Eylül 2023, 60. Uluslararası Antalya Film Festivali’nde Nejla Demirci’nin “Kanun Hükmü” belgeseline sansür

    “Kanun Hükmü” belgesel filmi sansürlendi. Sinemacılar, jüri, yönetmenler festivalden toplu olarak çekildi. Gösterecek film kalmayınca festival iptal oldu.”

    Evet, kaldığımız yer burasıydı.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Bir mübadele ve Ayvalık filmi: Biraz Toprak

    Bir mübadele ve Ayvalık filmi: Biraz Toprak


    Şeref BİLSEL


    Öyle çok şey geçti ki/ gözümüzün önünden/ Sonunda gözlerimiz hiçbir/ şey göremez oldu” ( Yorgo Seferis)

    Mübadelenin 101. yılı anısına çekilen, senaryosunu Tozan Alkan’ın yazdığı, yönetmenliğini Tozan Alkan ve Özge Cengiz’in birlikte yaptığı, başrollerinde Kemal Küçükaltan, Mehmet Yıldız ve Özge Cengiz’in oynadığı “Biraz Toprak” isimli film, izleyicisiyle kucaklaşmayı bekliyor. Film, Midilli’den Ayvalık’a gelen ve 4. kuşak bir mübadil olan Thanos’un burada geçirdiği yedi günü anlatıyor. Amatör bir ruhla, sınırlı bütçe ve küçük bir ekiple çekilmiş mütevazı bir film “Biraz Toprak”

    Şair, çevirmen, müzisyen kimlikleriyle tanıdığımız Tozan Alkan’ın, göçe zorunlu tutulan, doğdukları topraklardan gitmeye mahkûm bırakılan mübadiller üzerinden kaleme aldığı senaryonun fonunda Ayvalık var. Sokaklarıyla, tarihi eserleri, kahvehaneleriyle. Bu yönüyle bir kent belgeseli özelliği de gösteriyor. Gitmek zorunda kalanın, gideceği yerde fesleğen ekmek için göğsüne bastırdığı torbanın içinde “Biraz Toprak”. Bilinir: 1 cm toprak ortalama 1000 yılda oluşur. Bu aralıkta, insanın kısa bir zamanda ama insanlığın uzun zamanda oluştuğu da üstü kapalı biçimde verilir.

    Her şey gider kendi içinde, insanın olduğu yerde durmak yok; ölüler gömülür, silahlar gömülür, ama toprağı gömecek yer yoktur büyük trajedilerde. Tozan Alkan ve Özge Cengiz, arkadaşlarıyla birlikte bir oturma odasından kalkıp tarihin kırgın kapılarından geçiriyor bizleri. Gitmek ile kalmak arasında yarım bırakılmış aşklar, hayatlar, oğullar…

    Filmde mimari, yemek ve müzik kültürlerinin bir köprü gibi hâlâ iki toplum arasında diri kaldığı da vurgulanıyor. Bütün bu kültürel geçişlere Tozan Alkan ve Özge Cengiz’in sesinden yükselen türküler, halk şarkıları eşlik ediyor. Aşkları ve ölüleri nasıl gömdüğümüzü tarihin yanık bir pencere pervazına yaslanarak izleyerek buluyoruz kendimizi. Amatör ruh demiştik, insanı ıskalamayan bir yalınlık demek bu. Acıyı daha fazla giydirmeden, kederi katmerlemeden güneşli bir meyhâne masasının üzerine bağlama ile buzuki arasına yerleştiren bir film. Bütün iddiası, insanî ve yalın olanı örtmemek iddiasından geliyor.

    Bir halkın duyuş düşünüş zeminini ören, içinde düşünce ve sanat varlıklarına yer açan her türlü hayati bağ üzerine inşa edilen kültürün nelerle sınandığını gösteriyor bizlere “Biraz Toprak”

    Mübadelenin 101. yılı anısına çekilen film, bir asır önceki bütün o koşuşturmanın, kültürel yıkımın, kalbinin dışında bir çeyiz taşıyamamanın ağır atmosferini, hayattan ve kültürden umut kesmeyen birkaç iyi yürekli insanın emeği, heyecanıyla bugüne taşıyor. Bazen açık konuşuyor, bilgi veriyor bastığımız toprakları toprak diye geçmeyelim diye, bazen de bir türkünün kavuştağına bırakıp bizi imalarla geçiyor önümüzden “Biraz Toprak”.

    Amele taburları sürgününden sağ çıkmayı başarmış Ayvalıklı Rum öykücü İlias Venezis’ten 1900’da Urla’da doğup 1914’te Atina’ya taşınan, 1963’te Nobel Edebiyat Ödülünü alan Yorgo Seferis’e iki kültürün de hayat izlerini taşımış edebiyatçılara yerinde ve etkili biçimde götürüyor bize film. Uğultudan, gürültüden, insanın acılarına tarih karşısında kapatan dekor ve kıyafetlerden uzakta, Ayvalık’ın tarihi ve turistik mekânlarını da ıskalamadan söz ile göz arasını sadelikle işleyen bir film “Biraz Toprak”

    Film bize bir şeyi somut olarak gösteriyor. İster gözle ister kulakla isterse sesle olsun. Kültürün aktarılma aracı ‘dil’dir. Biraz Toprak’ta çok insanın görmesini istediğim bir ‘dil’ var. Dünyada bir tek bizde dil’in ‘gönül’ anlamı var. Biraz Toprak, gönüllü bir yolculuğun kıyıda bıraktığı, zamanın silemediği izlerle buluşturuyor bizleri.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Alien Romulus: Hem tanıdık hem yepyeni!

    Alien Romulus: Hem tanıdık hem yepyeni!


    Ridley Scott’un 1979 tarihli, kült haline gelmiş filmi “Yaratık” (Alien) birçok sebepten dolayı bu başarıyı elde etmişti. Usta yönetmen her şeyden önce seyirci üzerinde dehşet yaratmayı başarmıştı. İkinci olarak uzay filmi başlığına yeni ve güçlü bir madde daha eklemişti. Ve tabii ki bugün bile her defasında başka türlü yorumlanacak ayrıntılarla bezeli bir yapımdı “Yaratık”.

    Hollywood’ta 1950’li yıllarla birlikte yükselişe geçen uzaylı istilası temalı filmler, ‘komünizm paranoyası’nın yerini Soğuk Savaş rekabetine bırakmasıyla birlikte 1960’ların ikinci yarısından itibaren uzaya da taşınmıştı. İnsanoğlu uzaylılar karşısında savunma pozisyonundan çıkmış ve uzayda yolculuk yapmaya, yeni dünyalar aramaya çıkmıştı. 1966-69 yılları arasında yayınlanan “Star Trek” dizisi ve 1968 tarihli “Planet of the Apes” (Maymunlar Cehennemi) ile keşif başka bir boyut kazanıyordu. Stanley Kubrick’in “2001: A Space Odyssey” (1968) ve Andrey Tarkovski’nin “Solaris”inde (1972) ise uzay insanlığın varoluşuna dair soruların mekanı oluyordu. Yetmişlerin ortasında itibaren “Star Wars” serisiyle uzay ile kurulan ilişki karşı saldırıya da dönüşmeye başladı. Uzay artık sömürge ilişkisinin devam ettiği yeni bir düzlemdi. Bu sömürge düzenini formlarından birisi de, ilerleyen yıllarda çokça örneğini göreceğimiz kapitalist yağmanın yeni hali olarak dikkat çekiyordu. İşte “Yaratık”, bir şirkete ait uzay gemisindeki mürettebatın uğradığı canavar saldırısını ve şirket çıkarları uğruna feda edilişlerini anlatıyordu kısaca. “Yapıçözümcü bakışla film, kapitalist normalliğin canavarca olduğunu bildirmektedir; bu nedenle, canavarın, filmin bir noktasında mürettebattan birinin (gerçeklen) içinden çıkması anlamlıdır.”(1) Filmde işçiler, mühendisler ve bilim insanları arasındaki sınıfsal farklılıklar ve hiyerarşi net bir şeklide çizilmiştir.

    Geçen hafta itibarıyla salonlarda gösterilmeye başlanan bu evrenin yeni filmi “Alien: Romulus”u ilk filmle birlikte anma nedenlerinden birisi de bu olmalı. Çünkü ilk filmin ertesini işaret etmiyor yalnızca anlatı, aynı zamanda hikayenin girişinde bir ‘sınıf’ vurgusu yapıyor. Üstelik ilk filmdeki emek- sermaye ilişkisi daha konvansiyonel çizilmişken burada bir tür mecburi köleliğe dönüştürülmüş halde görüyoruz.

    Kahramanımız Rain, bir maden gezegeninde çalışmaktadır. Yeterli süre çalışıp emekli olacağını düşünürken, ondan habersiz ‘mezarda emeklilik yasası’nın çıktığını öğrenir ve gezegeni terk edip mutlu olacağı bir başka yere (küçük bir sahil kasabası vb.) gitme planları suya düşer. Yapay zekaya sahip ve duygusal refleksler de gösterebilen robotu Andy ile birlikte bir gurup arkadaşının yanına gider Rain ve gezegenden kurtulmanın bir yolu olduğunu öğrenir. Gençler terk edilmiş bir uzay gemisine gidecek ve oradan gerekli malzemeyi toplayıp kaçacaklardır. Ancak, uzay gemisinde tabii ki onları hikayenin esas oğlanı yarı ‘yaratık’ beklemektedir!

    cailee-spaeny-and-archie-renaux-in-alien-romulus.webp

    Yazının başlığındaki ‘ironi’yi şimdi dillendirebiliriz. “Alien: Romulus” tanıdık. Çünkü gençler uzay gemisine vardıktan sonra ilk filme bolca referans verilen, saygı duruşunda bulunulan bir anlatıya dönüşüyor yapım. Ancak ilk bölümde dillendirilen sınıfsal alt yapı bir kenara bırakılıyor, eski filmdeki siyasal okumalar burada kadük kalıyor ve bir hayatta kalma mücadelesi başlıyor. Ki bu tür serüvenleri seven yeni nesil izleyici için biçilmiş kaftan olduğunu söylemeden geçmeyelim.

    Ama yeni olan şeyler de var. Biz ikisine dikkat çekelim. İlki bir yanıyla bilimkurgu dünyasının kült anlatılarında birisinin evreninde geçen yapım, diğer yanıyla da “Teen-Slasher” olarak da adlandırılan gençlik korkularının izinden gidiyor. Bir grup gencin gitmemeleri gereken yere gidip, aşmamaları gereken sınırı aşıp, sormamaları gereken soruları sorup sonra teker teker avlandığı korku anlatısının mekanı olarak bu kez uzay gemisi seçiliyor. 1981 tarihli korku klasiği “The Evil Dead”ı, 2013’te yeniden yorumladığı filmiyle dikkat çeken yönetmen Fede Alvarez, bir gurup gencin kendini teker teker öldürttüğü filmler konusunda hem iyi bir seyirci hem iyi bir yaratıcı belli ki. Burada da esas kız kalana kadar herkesin avlandığı, yaratığın ilk filmdeki gibi seyirci ve karakterler üzerinde dehşet etkisi yarattığı bir mekana dönüşüyor gemi.

    fy7n6uuwcae9ffr.jpg

    Yeni olan şeylerden birisi de robotlar ve yapay zekanın kullanılma biçimi. İlk filmin android robotu Ash, programlandığı şeyin dışında bir motivasyonu olmayın, tek hedefi şirketin çıkarlarını korumak olan bir varlıktı. Ancak buradaki Andy, ‘sahibi’ Rain ile duygusal bir ilişki de kuruyor. Rain de onu kardeşi gibi görüyor. Tabii ki meselenin yazılımla ilgili olduğunu anlıyoruz. Çünkü o değiştiğinde Andy’nin tavrı da değişiyor. Ama ikilinin arasında ‘insani’ bir bağ olduğu hissettirilmeye çalışılıyor. Bir de tabii ‘üçüncü türle yakın ilişkiler’ bölümü var ki, şimdilik oraya girmeyelim. Bu bir yanıyla da Ailen evrenini büyütecek yeni bir kapıyı da aralıyor.

    Bitirirken çok sevdiğim iki serinin, “Terminatör” ve “Yaratık”ın bir türlü beklenen düzeyde genişleyememesinden mustarip olduğumu kişisel bir not olarak ekleyeyim. İkisi de kendi mitolojilerini inşa edecek malzemeye sahip olsa da, çoğu zaman vasatı bir türlü aşamayan işler çıkıyor ortaya. “Ailen: Romulus”un film olarak tatmin edici olduğunu inkar edemeyiz, ancak Alien evrenini genişletiyor mu. Bunu söylemek zor. Belki zaman söyler!

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • 30. Saraybosna Film Festivali açılışını ‘Nakon Ljeta’ ile yaptı

    30. Saraybosna Film Festivali açılışını ‘Nakon Ljeta’ ile yaptı


    ONUR ÖDÜLÜ MEG RYAN, ELİA SULEİMAN, ALEXANDER PAYNE VE JOHN TARTURRO’YA

    Törende ayrıca “Saraybosna’nın Kalbi” Onur Ödülü’ne Amerikalı sinema oyuncusu Meg Ryan’ın yanı sıra Filistinli yönetmen Elia Suleiman, yönetmen ve sinema oyuncusu John Turturro ile yönetmen, senarist ve yapımcı Alexander Payne’nin de layık görüldüğü duyuruldu.

    Festival kapsamında Saraybosna’nın yanı sıra Mostar ve Tuzla şehirlerinde de sinema gösterimleri ve etkinlikler gerçekleştirilecek.

    SFF’de uzun metrajlı film, kısa film, belgesel film ve öğrenci filmleri kategorilerinde 57 film, “Saraybosna’nın Kalbi” ödülü için yarışacak.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Deadpool ciddiye alınmak istiyor

    Deadpool ciddiye alınmak istiyor


    Can ÖKTEMER


    Gevezeliği, alaycılığı, hiçbir ahlaki değere sahip olmayışı ve evde kendi başına diktiği kırmızı kostümüyle Deadpool, Marvel çizgi roman dünyasının tartışmasız en ayrıksı karakteri. Kendisini ilk olarak Ryan Reynolds’un canlandırmasıyla berbat bir makyaj ve karakter yorumuyla Wolverine filmiyle görmüştük.

    Neyse ki tüm o anları zihnimizden silinmiş sahneler çöplüğüne attık. Ryan Reynolds 2016 yılında Deadpool kostümünü aslına uygun bir şekilde giyip seyirci karşısına geçti. Film beklenmedik bir başarı elde etti. Film ne Avengers serisinin epikliğini anlatıyordu ne de kahramanlığın özüne dair bir şeyler söylemeye çalışıyordu. Film boyunca bir dakika bile susmayan Deadpool, hemen hemen her şeyle dalga geçiyor, hiçbir şeyi ciddiye almıyordu. Arada Deadpool’un çenesi o kadar düşüyordu ki, dördüncü duvarı yıkıp bize de bir şeyler anlatıyordu. Çizgi roman tarihinde böyle karakterlerin içten içe bu kadar sevilmesi de biraz da onların nihilistik tavırlarındandır zaten. Bu konuda Deadpool, televizyonda sabah akşam her konu hakkında konuşan yorumcularla kapışacak kadar donanımlı biri.

    Deadpool solo olarak Marvel sinematik evrenine ilk adım attığında ne stüdyonun ne de Ryan Reynolds’un büyük beklentileri yoktu sanırım. Öyle ki film içerisinde sıklıkla makarası yapıldığı Avengers veya Iron Maiden gibi serilerine nazaran daha düşük bütçeyle film seyirci karşısına çıkmıştı. Gerek Ryan Reynolds’ın başarılı oyunculuğu gerekse de hınzır, alaycı senaryosuyla Deadpool gişede beklenmedik bir başarı elde etmişti. Stüdyo böyle bir başarının ardından suyunun daha hızlı akması için ikinci film için bütçeyi arttırmış ve Ryan Reynolds’a eşlik etmesi için Josh Brolin’in canlandırdığı Cable karakterini hikâyeye dahil etmişti.

    Geçtiğimiz günlerde vizyona giren Deadpool vs. Wolverine, bu yazın en iddialı yapımları arasında yer alıyor. Üstelik Wolverine’likten emekli olduğunu duyuran Hugh Jackman’ın yeniden öfkeli ve viskili kahramanı canlandıracağı ilan edilince beklentiler tavan yaptı haliyle. Peki, film bu beklentileri ne kadar karşılıyor? İşte bu zor bir soru. Üstelik filmi benim gibi eyyam-ı bahur sıcaklarının arefesinde tek başıma, gözünüzde tuhaf plastik 3-d gözlükle, klimasız bir sinema salonunda izlediyseniz sorunun yanıtı bulmak daha da zorlaşıyor. Bunu niye diyorum? Çünkü film iddia ettiği hemen hemen hiçbir şeyi tam olarak sunamıyor. Nefis şarkılar, gözümüzün önünde yaşlanan süper kahramanlar, tekrar eden şakalar ve perdeden gözlüğümüze doğru uçan kelle, kol ve bacak geçidine tanıklık ediyoruz o kadar.

    Ryan Reynolds, Deadpool’u yine bildik üslubuyla enerjik bir şekilde canlandırmış. Hugh Jackman’ın üzerinde ise vedanın vedası var. Logan’ın bıraktığı yerden üzerinde X-Men çizgi roman serisinden aşina olduğumuz sarı kostümüyle Wolverine taklidi yapar gibi geziniyor filmde. Keza yine yıllar sonra karşımıza Blade rolüyle çıkan Wesley Snipes, Elektra rolüyle Jennifer Garner’da aynı ruh halini üzerlerinde taşıyorlar.

    deadpool-wolverine-042224-11-768823047c704dc1ab1c552a494bcf21.jpg

    Benim gibi 30 yaş üstü seyirci için Wesley Snipes’ı bu rollerde görmek, Goo Goo Dolls’un Iris, AC/DC’nin High Bells parçasını işitmek, sinema tarihine bir dolu göndermek yapılması hoş bir nostalji geçidi oluyor o kadar. Nostalji dediğiniz şey anlık gelip, geçip giden duygulardan oluşur zaten. Fazlası bayatlar çünkü.

    Bu sıcaklarda bu satıra kadar ulaşabilmiş okuyucular, buraya kadar filmin konusundan hiç bahsetmediğimi fark etmişlerdir. Filmin konusuna girmedim çünkü filmin kayda değer pek bir konusu yok. İki saat boyunca Deadpool bize ne anlatıyor peki? Kendisini ciddiye aldırmaya çalışan, Kaptan Amerika gibi büyük kahraman payesi kazanmak isteyen bunu yaparken de paralel evrende, evrenlerin yok olması tehlikesiyle karşı karşıya kalan Deadpool’un evrenleri kurtarabilmesi için Wolverine’le zorunlu iş birliği yapmasını anlatıyor. Deadpool’u çok evren karmaşasına sokma fikri nereden çıktı? Sevgilisi Vanessa’yı bu denli unutma fikri kimden geldi? En havalı çizi roman karakterlerinden Cassandra Nova saksı mı? Nasıl olur da bu kadar az süre verirsiniz? Bunları kim düşündü kardeşim? Hemen bir adım öteye çıksın lütfen.

    Filmin eğlencesi ikinci filmin seviyesinde, o noktada bir standart yakalanabilmiş ama tekrar eden şakalar bir noktadan sonra etkisini kaybetmiş. Senaryo yazım aşamasındaki acelecilikler de hikâye akışının yeteri kadar derinleşememesine neden olmuş. Wolverine ve Deadpool arasındaki ezeli rekabet ebedi dostluk temasının da bozuk helva tadında kaldığını üzülerek söyleyebiliriz. Üzülerek söylüyorum çünkü Deadpool, sıkıcı Marvel dünyasında en sevdiği kahramanlarının başında geliyor. Yıllar sonra onu perdede üstelik gelmiş geçmiş en iyi Wolverine olan Hugh Jackman’la izleyeceğim için beklentilerim bir hayli yüksekti. Sonuç son zamanlar ana akım sinemada sıklıkla karşılaştığımız kötü hikâye, sırtını bilgisayar efektine dayamış gösterişli bir görüntüler geçidi bu filmde de yinelenmiş.

    73285440007-tdw-11656-r.webp

    Disney, yıllar içerisinde büyük şirketleri, yapımları tekelinde boyunduruğu altına aldığından beri karşımıza iyi bir hikâye çıkaramıyor. Üzerine düşünülesi bir başarısızlık öyküsü aslında. Reklamlar, pahalı yapımlar, şöhretli oyuncular da durumu kurtaramıyor. Her kötü şirket givi Disney de “hikâyeyi boşver”, eski oyuncuları çağırıp, eski müzikleri kullanırsak da gemi yürür düşüncesinde. Sonuç dijital ortamda kendi halinde dolaşan hızla tüketilip, çöplüğe atılan bir dolu film ve dizi…

    Görünen o ki Disney, bir takım izleyici raporları, algoritmalar üzerinden film yapmaya çalışıyor, sanatçılara yeteri kadar özgürlük alanı tanımıyor. Öyle olunca birbirinin kopyası sıkıcı filmleri izleyip, duruyoruz. Film boyunca Deadpool’un sıklıkla Disney’le dalga geçmesi boşuna değil zaten. Lakin gelin görün Disney mavrası bir noktadan sonra fena halde soğuk şakalara dönüşüyor. Yeni bir Disney tuhaflığında görüşmek dileğiyle…

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Genco Erkal’ın kaybeden insanları

    Genco Erkal’ın kaybeden insanları



    Genco Erkal, Türkiye’nin en iyi oyuncularından birisi olmasına rağmen sinemayla teşriki mesaisi fazla değildi aslında. 1960’lı yılların ilk yarısında başladığı oyunculuk serüveninde sinemaya adım atması için 1980’leri bekledi. Bunda belki de ülkenin darbe sonrası içine düşürüldüğü duruma duyduğu tepki, bunu bir oyuncu olarak sinemada da anlatma ihtiyacı etkili olmuştu. Çünkü 1982-83 yıllarında üç unutulmaz filmde rol aldı Erkal. Bu üç film de yalnızca döneminin değil, ülke sinemasının kalburüstü yapımları olarak tarihe geçecekti.

    1980 Faşist Askeri darbesinin paramparça ettiği bir ülkede, umutsuzluğa sürüklediği bir toplumda türlü çeşitli biçimlerde tutunmaya çalışan karakterleri anlatıyordu bu filmler. Ali Özgentürk’ün Işıl Özgentürk senaryosundan çektiği “At”, 70’li yılların toplumcu gerçekçi sinemasıyla (Umut- Yılmaz Güney, Sürü- Şerif Gören vs.) akraba ama darbenin ağır koşullarını anlatan, yeni dil arayışındaki bir yapımdı. Oğlu kendisi gibi cahil olmasın diye, eşini köyde bırakıp şehre gelen Hüseyin’i canlandırıyordu Erkal filmde. Hüseyin her ne kadar ‘cahil’ bir adam olsa da oğlu için kurduğu rüyalar onun ‘aydın’ bir birey olması üzerinedir. Ancak, okusun bir yerlere gelsin diye varını yoğunu ortaya koyduğu oğluyla ilgili endişeleri de vardır. Rüyalarında oğlunu okumuş ve devlet katında önemli bir yere gelmiş biri olarak görür ama hep insanları aşağılamaktadır. Hüseyin, devletten gördüğü muameleyi, okuyup eli ekmek tutunca oğlunun da yapacağından endişe duyar. Okumak, adam olmak için yeterli değildir onun nezdinde. Elinde kalan çaresizliktir…

    ‘At’ (1982)/ Yön: Ali Özgentürk

    Fehmi Yaşar’ın yazıp, Zeki Ökten’in yönettiği 1982 tarihli diğer filmi “Faize Hücum” dönemin açgözlülüğün bir alegorisini yapar adeta. Darbe sonrasının vurgun ekonomisinin insanları düşürdüğü çaresiz haller üzerinedir film. Bir yandan da çürütülen bir toplumda yükselen aç gözlülüğün hicvidir aynı zamanda. Erkal, Kamil adlı memur emeklisini canlandırır. Onlarca yıllık emeğine rağmen geçinemeyen Kamil, bütün birikimini yüksek faiz veren bir bankere yatırır. Zengin olma hayalleri kurarken, bir anda elinde avucunda ne var ne yok kaptıracaktır.

    s-4635b4809f9e4bd4658870b5e825e2ad6b0fba72.jpg
    Faize Hücum (1982)/ Yön: Zeki Ökten

    Çok değil bir yıl sonra sinemamızın bir başka başyapıtıyla çıkar karşımıza Genco Erkal. Yakın bir zamanda kaybettiğimiz Ferit Ergü ile Onat Kutlar’ın senaryosunu kaleme aldığı “Hakkari’de Bir Mevsim”in yönetmen koltuğunda Erden Kıral oturmaktadır. Hakkari’nin bir dağ köyüne sürgün olarak giden bir öğretmenin zorlu kışını anlatan film, memleket aydınının haletiruhiyesini yatırır masaya. Filmin isimsiz kahramanı öğretmen, bütün entelektüel birikiminin, dünya görüşünün sınırlarını da görür anlatı boyunca. Hakkari’nin o dağ köyü, cumhuriyetin ve onun yetiştirdiği kuşağın ortak bir dil kuramayacağı, ulaşamayacağı başka bir diyardır çünkü. Film, Türkiye sinemasının Kürt coğrafyasına dair önceki egemen anlatının devamı unsurlar taşıdığı gibi bazı kopuşları da getirir beraberinde. Öğretmen bir ‘aydınlanma neferi’ gibi çocuklara özen gösterirken, finalde “size öğrettiğim her şeyi unutun” diyerek çabasının nafileliğine de ikna ediyordu kendini belki de.

    s-fcaa0f24a45694767e719d1cb3c00e5522a02ee7.jpg
    Hakkari’de Bir Mevsim (1983)/ Yön: Erden Kıral

    Bu hızlı girişin ardından kendisini tekrar perdede görebilmek için yedi yıl beklemek gerekti. Fehmi Yaşar’ın yazıp yönettiği “Camdan Kalp” ülke aydının memlekete mesafesine dair çarpıcı bir hicivdir. Belki de Erkal’ı yedi yıl sonra yeniden sinemaya dönmeye ikna eden şey, “Hakkari’de Bir Mevsim”in fikren devamı kabul edilebilecek bir hikayeye sahip olmasıdır bu filmin. “Camdan Kalp”, dönemin koşulları sonucu seyirciyle bağları neredeyse kopmuş memleket sinemasında araya kaynayan önemli yapımlardan birisidir. Kirpi lakaplı eski bir Yeşilçam yönetmenini canlandırır Erkal burada. Geçmişle bağını koparamamış, darbe sonrası ortaya çıkan Türkiye’yi anlayamamış Kirpi ve benzer bir durumda olan seslendirme sanatçısı eşi Naciye ile fanuslarında yaşar dururlar. Ancak, evlerine temizliğe gelen Kiraz’ın bir sorununu çözmek için sürece dahil olan Kirpi, fanusundan çıkıp ülkeye karışacak ve aydın geçindiği ülkesinin gerçeklerine karşı cahilliğiyle yüzleşecektir.

    s-92f1c2dcee163045f8d2288ed348670b18fa35bd.jpg
    Camdan Kalp (1990)/ Yön: Fehmi Yaşar

    “Hakkari’de Bir Mevsim”in öğretmeni her şeye rağmen durumun farkındadır ama kavrayışı, yaklaşımı yanlıştır. Oysa Kirpi artık toplumun dışında kalmış, bağlarını koparmış, durumu anlayamayan çaresiz bir adamcağızdır. Belki de yine bir devamlılık hissi nedeniyle tam 20 yıl sonra, Çağan Irmak’ın yazıp yönettiği “Prensesin Uykusu”nda oynamayı kabul etmiştir. Çünkü bu filmde canlandırdığı Kahraman, Yeşilçam’ın avantür filmlerinde büyük başarılar yakalamış sonra gözden düşmüş ve artık ölmek isteyen bir yönetmendir. Bir kaybedendir, miadını doldurmuştur. Tam da bu yüzden ölümünü anlamlı bir hale getirmek için çabalar.

    s-5c7cdf0693d292636b5f63afa052c2c9e308dc34.jpg
    Prensesin Uykusu (2010)/ Yön: Çağan Irmak

    “Prensesin Uykusu” oyuncuyu perdede gördüğümüz son yapımdır aynı zamanda. Ama asıl olarak bu filmden iki yıl önce 2008’de Ben Hopkins’in “Pazar: Bir Ticaret Masalı”ydı onu yıllar sonra sinemaya döndüren. Küreselleşen dünya ekonomisinin nasıl döndüğünü yırtmaya çalışan bir karaborsacının hikayesiyle anlatan yapımda, yeğeni olan bu adama yardım eden Fazıl adlı bir adamı canlandırıyordu Erkal. Yıllarca emek verdiği fabrikasından sorgusuz sualsiz atılmış, hayatta kalmak için ilerleyen yaşına rağmen yeğeninin riskli işlerine destek atmak zorunda kalmış eski usul bir emekçiydi Fazıl. Yeni dünya düzeninde Afrika’dan Finlandiya’ya emek ve doğa sömürüsü zinciri filmin içinden akıp giderken, Fazıl karakteri Genco Erkal’ın kimliğinde emeğin, emekçinin temsiline dönüşüyordu adeta. Bu altı filmlik sinema kariyerine iki Altın Portakal, iki SİYAD dahil bolca ödül de sığdırdı büyük usta. Tiyatrodaki yeri doldurulamaz Genco Erkal’ın ama sinemadaki yeri de unutulmayacak.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***