Etiket: Sinema

  • Oscar Ödülleri 2025 adayları açıklandı

    Oscar Ödülleri 2025 adayları açıklandı


    Amerikan Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi tarafından 1929’dan bu yana verilen ve film dünyasının enlerinin seçildiği Oscar Ödülleri için adaylar belli oldu. Oscar Ödülleri’nin sunucusu ABD’li ünlü talk şov sunucusu Conan O’Brien olacak.

    İşte Oscar adayları…

    EN İYİ FİLM

    Anora
    Emilia Perez
    The Brutalist
    A Complete Unknown
    Conclave
    Dune: Part 2
    I’m Still Here
    Nickel Boys
    The Substance
    Wicked

    EN İYİ KADIN OYUNCU

    Cynthia Erivo
    Karla Sofia Gascon
    Mikey Madison
    Demi Moore
    Fernanda Tores

    EN İYİ ERKEK OYUNCU

    Adrien Brody, The Brutalist
    Timothee Chalamet, A Complete Unknown
    Colman Domingo, Sing Sing
    Ralph Fiennes, Conclave
    Sebastian Stan, The Apprentice

    EN İYİ YÖNETMEN

    Jacques Audiard – “Emilia Pérez”

    Sean Baker – “Anora”

    Brady Corbet – “The Brutalist”

    James Mangold – “A Complete Unknown”

    Coralie Fargeat – “The Substance”

    EN İYİ PRODÜKSİYON TASARIMI

    The Brutalist
    Conclave
    Nosferatu
    Dune 2
    Wicked

    EN İYİ MAKYAJ VE SAÇ

    A Different Man
    Emilia Perez
    Nosferatu
    The Substance
    Wicked

    EN İYİ KOSTÜM TASARIMI

    A Complete Unknown
    Conclave
    Nosferatu
    Wicked
    Gladiator 2

    EN İYİ MAKYAJ VE SAÇ

    A Different Man
    Emilia Perez
    Nosferatu
    The Substance
    Wicked

    EN İYİ KOSTÜM TASARIMI

    A Complete Unknown
    Conclave
    Nosferatu
    Wicked
    Gladiator 2

    EN İYİ YARDIMCI KADIN OYUNCU

    Monica Barbaro, A Complete Unknown
    Ariana Grande, Wicked
    Felicity Jones, The Brutalist
    Isabella Rossellini, Conclave
    Zoe Saldana, Emilia Perez

    EN İYİ YARDIMCI ERKEK OYUNCU

    Yura Borisov, Anora
    Kieran Culkin, A Real Pain
    Edward Norton, A Complete Unknown
    Guy Pearce, Conclave
    Jeremy Strong, The Apprentice

    EN İYİ UYARLAMA SENARYO

    A Complete Unknown
    Conclave
    Emiliz Perez
    Nickel Boys
    Sing Sing

    EN İYİ ORİJİNAL SENARYO

    Anora
    The Brutalist
    A Real Pain
    Semtember 5
    The Substance

    EN İYİ FİLM MÜZİĞİ

    The Brutalist
    Conclave
    Emilia Perez
    Wicked
    The Wild Robot

    EN İYİ SES

    A Complete Unknown
    Dune Part 2
    Emilia Perez
    Wicked
    The Wild Robot

    EN İYİ KURGU

    Anora
    The Brutalist
    Conclave
    Emilia Perez
    Wicked

    EN İYİ SES

    A Complete Unknown
    Dune Part 2
    Emilia Perez
    Wicked
    The Wild Robot

    EN İYİ KURGU

    Anora
    The Brutalist
    Conclave
    Emilia Perez
    Wicked

    EN İYİ KISA ANİMASYON FİLMİ

    Beautiful Men
    In the Shadow of Cypress
    Magic Candies
    Wander to Wonder
    Yuck!

    EN İYİ ULUSLARARASI FİLM

    I’m Still Here
    The Girl With The Needle
    Emilia Perez
    The Seed of The sacred Fig
    Flow

    EN İYİ ANİMASYON FİLMİ

    Flow
    Memoirs of A Snail
    Wallace
    Inside Out 2 (KÜLTÜR SANAT)

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • 11. Uluslararası Duhok Film Festivali’nin ardından

    11. Uluslararası Duhok Film Festivali’nin ardından


    Dubai ve İstanbul kopyası dikine mimariyle zedelenmiş olsa da, canlı, kendine has dokusu olan, tarihi Mittani uygarlığına dek uzanan güzel, kadim bir şehir Duhok. İnsanlar, gündelik endişelerini hissettirmeyecek denli güler yüzlü.

    11 yıldır düzenlenen uluslararası film festivali de şehre ayrı bir hava katmış. Bütün aksaklık ve eksikliklerine karşın, samimiyeti, özeni ve tüm katılımcılara verdiği değer ile bir fark yaratmış. Türkiye’deki büyük festivallerin Uluslararası Duhok Film Festivali’nden öğreneceği şeyler var. İran, Irak, Türkiye yapımı filmler dışında dünyanın pek çok ülkesinden katılım sağlanmış. Sinema ile uğraşan herkes için büyük bir buluşma adresi olmuş. Bu yılki festivale 750 film başvurmuş, içlerinden farklı kategorilerde yarışmak için 50 ülkeden 107 film seçilmiş.

    Ulusal ve uluslararası kategorilerde ön jüri tarafından belirlenen uzun metraj, belgesel ve kısa filmler uluslararası jüriler nazarında yarıştı. 16 Aralık akşamı düzenlenen kapanış törenine Kürt müzisyen Şivan Perwer, Fransa’da yaşayan Afganistanlı yönetmen Siddiq Barmak, Duhok Valisi Dr. Ali Tatar, Festival Başkanı Amir Ali Mohammed Tahir, Festival Sanat Yönetmeni Shawkat Amin Korki, Dünya Sineması ve Kürt Sineması kategorilerinin jüri üyeleri, çok sayıda sinemacı ve sinemasever katıldı. Ödül dağılım listesi de şöyle oldu.

    Uluslararası Uzun Metraj Film Kategorisi:

    Jüri Üyeleri: Ali asgari, Elif Ergezen, Kordo Doski, Martina Sakova, Miraz Bezar, Mohamed Al Daradji

    Yılmaz Güney Ödülü: Amjad Al Rasheed “İnşallah Erkek Olur” (Ürdün, Fransa, Mısır, Suudi Arabistan, Katar).

    Yeni Yetenek Ödülü: Murat Fıratoğlu, “Hemme’nin Öldüğü Günlerden Biri” (Türkiye).

    Jüri Özel Mansiyonu: Kurdwin Ayub, “Moon” (Avusturya).

    Ulusal (Kürt filmleri) uzun metraj Film Yarışması:

    Jüri Üyeleri: Barbara Lorey, Akam Rezaee, Hekmat Davood, Qudbettin Sadiqi

    En İyi Film Ödülü: Mehmet Ali Konar, “Ceviz Yaprakları Sarardığında” (Türkiye).

    En İyi Yönetmen Ödülü: Hisham Zaman, “Mutlu Bir Gün” (Norveç).

    En İyi Senaryo Ödülü: “Bakire ve Çocuk” (Belçika).

    En İyi Erkek Oyuncu Ödülü: Korkmaz Arslan, “Ceviz Yaprakları Sarardığında”

    En İyi Kadın Oyuncu Ödülü: Hêvyn Tekin, “Bakire ve Çocuk”

    En İyi Görüntü Yönetmeni Ödülü: Lukasz Zamaro, “Mutlu Bir Gün”

    Jüri Özel Mansiyonu: Salah Qadi, “Mutlu Bir Gün”

    Fipresci Ödülü:

    Jüri Üyeleri: Ergin öpengin, Elena Rubashevska, Jim Slotek

    Hisham Zaman, “Mutlu Bir Gün”

    Ulusal-Uluslararası Belgesel Jüri Üyeleri: Dr. Thomas Lier, Betty Lerche, Zahavi Sanjavi

    Uluslararası Belgesel Film Kategorisi:

    • En İyi Film Ödülü: Philip Jamal Rashid, “Nereli Olduğun Önemli Değil”

    • Jüri Özel Ödülü: Lucian Read, “Mezopotomya’nın Aslanları”

    Ulusal (Kürt) Belgesel Film Kategorisi:

    • En İyi Film Ödülü: Serwa Aliveysi, “Rojin’in Rüyası”

    • Jüri Özel Ödülü: Fatin Kanat, Önder ince, “Bizim İsmail”

    Ulusal-Uluslararası kısa film Jüri üyeleri: Gouri Nair, Ali Hakim, Beliban Zu Stolberg, Kardo Mansur

    Uluslararası Kısa Film Kategorisi:

    • En İyi Film Ödülü: Petja Pulkrabek, “Fabrika Çıkışı”

    • Jüri Özel Ödülü: Aylin Gökmen, “Uçmaya Başladığımdan Beri”

    Ulusal (Kürt) Kısa Film Kategorisi:

    • En İyi Film Ödülü: Habip Zahirnia, Maissam Amirihosseini, “Mahremiyet”

    • Jüri Özel Ödülü: Rojda Ezgi moral, “Ev işi”

    • Jüri Özel Ödülü: Loris Mahmoudian, “Limo Her Şeyi Biliyor”

    Sağ olsun uluslararası jüri, varlığını, yok sayılan Kürtlerin varlığına adamış İsmail Beşikçi’yi anlattığımız “Bizim İsmail” belgeselimizi de Jüri Özel Ödülü ile ödüllendirdi. Bundan dolayı jüriye ve bu güzel festivale emek verenlere müteşekkiriz. Bizim İsmail Belgeselimizin Duhok, Erbil ve Süleymaniye özel gösterimleri için Goethe Institut, Süleymaniye Film festivali, Mitos Film ve Duhok üniversitesinden destek sözü aldık.

    ***

    DUHOK’TAN GÖRÜNEN

    Festivalin kapanış programından sonra festival konuklarıyla İle birlikte, Duhok’ta, tarihi bir mekana oturduk. Mekanın güzel atmosferi ikramların güzelliği bir yana, yan masada oturan eski Pêşmerge komutanı, Kak Saleh ve yanındakilerle de sohbet etme imkanı bulduk. Tüm şehrin kaygıyla kulak kabarttığı Suriye’deki gelişmeler ve Kürtlerin durumu geceye damga vurdu.

    Kak Saleh, başına ödül konmuş, Türkiye dahil, ABD, Rusya, İsrail, İran ve batılı devletlerin terörist ilan ettiği HTŞ lideri Colani’nin teröristlikten “ılımlı İslam” temsili, devlet başkanlığına terfi ettirilmesinin ardından verdiği demeçleri, Humeyni’nin Fransa sürgününden İran’a dönüşünde verdiği demeçlere benzetti.

    Klasîk, herkes için özgürlük vaadi, can ve mal güvencesi, ifade ve inanç ve örtünme serbestisi. Bilinir, Batının kızıl bir İran’dansa yeşil bir İran’ı tercih etmesi, İslami iktidarın giderek güç kazanması ve geçici hükümet başbakanı Bazergan’ın tasfiyesinden sonra bütün vaadlerin üzeri çizildi, muhalifler vinçlerle toplu idamlara ve kıyımlara uğradılar, kadınlara örtünme zorunluluğu dayatıldı. Şeriat ilan edildi. İran’da ne olduysa, Suriye’nin yeni yönetimi de Colani’nin vaadlerinin aksine aynı yolu izleyecek, selefi bir şeriat devleti kuracaktır. Muhtemelen O’na bu büyük yatırımı yapanlar da ağır pişmanlıklar yaşayacaklardır.

    Halihazırda Kuzey Doğu Suriye’deki varlığı demokratik bir Suriye için de güvence olabilecek SDG’nin ve Kürtlerle kader ortaklığı kurmuş halklar ve farklı inanç topluluklarının toptan hedefe konması, diyalog ve kalıcı barış çağrılarının kriminalize etiketlerle ötelenmesi, Duhok’tan da derin bir kaygıyla izleniyor. Diğer halklar ve inanç topluluklarıyla birlikte tüm Rojava Kürtlerinin birliğinin önemi vurgulanıyor.

    Suriye’nin mevcut durumunda belirleyici rol oynayan Türkiye’nin milyonlarca yurttaşının soydaşı olan Suriyeli Kürtlerin hak ve hukukunu gözeterek, çatışmaları derinleştirmek yerine, diyalog ve müzakere kanallarını açarak tüm bölgeye rahat bir nefes aldırabileceğini, en önemlisi kendi barışı dahil tüm Ortadoğu barışı için de belirleyici bir rol oynayabileceğini, bunun içtenlikle temenni edildiğini belirtiyorlar.

    Colani ile Emevi Camiinde kılınan namaz ve ardından gelen açıklamalar bu tür dilek ve beklentileri karamsar bir havaya bürüse de, belki bu kez doğru tercihler yapılır, kalıcı barış adımları atılır, ve bizlere de şaşırmak, sevinmek ve alkışlamak düşer.

    Tersi, bunca yıldır çekilen acılar bir yana, çıkışı olmayan bir cehennemde debelenmek demek çünkü.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Yerli sinemada ‘yeni bir kuşak’ mı?

    Yerli sinemada ‘yeni bir kuşak’ mı?


    Adettendir, yıl sonu yaklaştığında geride kalanın şeceresi çıkarılır. Meslektaşım Mehmet Açar ile tek tek filmler hakkında ayrıntılı konuştuğumuz “Netlik Ayarı” programı 29 Aralıkta Artı TV YouTube kanalında yayımlanacak. İzlemenizi tavsiye ederim. Ama bu yılın ‘sanat sineması’ seçkilerine bakınca ortaya çıkan çeşitlilik üzerine ayrıca birkaç söz etmek gerekiyor.

    2024 yılında yeni bir kuşağın filizlendiğini gördük. İstanbul, Adana ve Antalya film festivallerinin seçkisinde izlediğimiz yapımlar hem konu seçimleri hem de estetik yönelimleriyle bir arayışın varlığını hissettirdi. Sinemamızın son yirmi yılına damga vuran eğilim ve estetik statükonun azaldığı ama yerine de tam olarak yeni bir şeyin inşa edilemediği ‘ara bir dönem’ belki de bu. Örneğin, birbirlerinden çok farklı konuları, yaklaşımları ve dertleri olmasına rağmen “Bildiğin Gibi Değil” ile “Hemme’nin Öldüğü Günlerden Biri” ve “Tereddüt Çizgisi”ni birbirine bağlayan bir hat vardı bana kalırsa.

    Hemme’nin Öldüğü Günlerden Biri/ Yön: Murat Fıratoğlu

    Önceki kuşakların “İstanbul’dan sonrası taşra” diyen toptancı yaklaşımının aksine, bu üç filmin yaratıcıları hikayeye ev sahipliği yapan kentlerin adını koymayı (Tokat, Siverek, Uşak), buraların yerel dinamiklerini hikayenin parçası haline getirmeyi ve daha da önemlisi yerleşik anlatıların toptancı yaklaşımlarını reddederek ‘olumlu’ karakter ve durumlara da alan açmayı tercih etmişti.

    Türkiye’nin özellikle Gezi sonrası yaşadığı politik, ekonomik dönüşümün sonuçlarına dair hikayeler, bunlardan etkilenen karakterler de boy göstermeye başladı sinemamızda. Tam olarak böyle tarif edilebilir mi emin değilim ama “Gezi kuşağı”nın gençlerinin hikayeleri / yapıtları sıklıkla çıkıyor karşımıza. Bir önceki yılın filmi “Sanki Her Şey Biraz Felaket”, bu yıl izlediğimiz “Rosinante”, “Başlangıçlar”, “Beraber”, “Su Yüzü” gibi filmler tutunamamak, gitmek-kalmak ikilemleri ve aidiyet sorunları gibi güncel meseleler üzerine kurmuşlardı anlatılarını. “Yurt”u tema olarak değil belki ama yönetmenini kuşak olarak yukarıdaki listeye ekleyebiliriz. Yeni bir kuşağın, yeni yaklaşımların ilerleyen yıllarda sinemayı daha da zenginleştireceğine dair umutlu olabiliriz buradan baktığımızda.

    baslangiclar.jpg
    Başlangıçlar/ Ozan Yoleri

    Bizi umutsuzluğa düşüren şey, ülke içindeki kaynakların karar vericilerinin siyasallaşmış olması, kırmızıçizgilerinin fazlalığı. Kültür Bakanlığı ve TRT gibi kurumları kastediyorum. Üstelik bu kırmızı çizgiler, yalnızca kaynak arayışındaki sinemacılara dayatılmakla kalmıyor. Aynı zamanda televizyonlardan dijital platformlara kadar her alanda üretim yapan sermaye sahibi yapımcıları da bağlıyor. Haliyle onlar da bu çizgilere basmamaya özen gösteriyorlar. Bu da ister istemez yaratıcının daha en baştan elini kolunu bağlayan bir probleme dönüşüyor. Kamu fonlarından vazgeçmek de doğru bir yol değil kanımca. Ama daha bağımsız kaynak fırsatları yaratmak, tabii ki bu filmlerin seyirciyle daha fazla buluşabileceği bir sistem kurabilmek en önemlisi.

    Bu yıl Kürt sinemasından dikkat çeken iki önemli yapım görme fırsatı buldum. İlki, Adana Altın Koza’da izlediğim Orhan İnce imzalı “Hêvî”. Film, hayvancılıkla geçinin sıradan bir Kürt ailesinin dünyasına davet ediyordu seyirciyi. Üstelik bu rutini anlatırken günledik hayatın ‘siyasetine’ dair de önemli şeyler söylüyordu. Örneğin filmin evreninde günlük dil olan Kürtçenin kullanılmadığı iki an vardı. İkisi de devlet dairesinde geçiyordu. “Hêvî”, Kürtçe sinemanın hikaye alanını, çeşitliliğini büyütmesi anlamında özel bir katkı sunuyordu.

    315147.jpg
    Hêvî/ Yön: Orhan İnce

    İkinci olarak Mehmet Ali Konar’ın Suç ve Ceza Film Festivali’nde görme fırsatı bulduğum filmi “Ceviz Yaprakları Sarardığında” filmini anmak gerek. Ölümcül bir hastalığın pençesinde olan aynı zamanda da muhtarlık yapan bir adamın bir yandan çatışmalı sürecin sancılarını azaltma diğer yandan da oğlunu bu sürecin dışında tutma çabasını anlatıyor. Film, “iki ateş arasında” kalmış bir köyün günlük rutininin insanlar üzerinde yarattığı etkiyi ustaca anlatırken, vicdanı öne çıkarıyor. “Ceviz Yaprakları Sarardığında”, daha geniş kitlelerin karşısına çıkma fırsatı bulabilirse tartışmalar yaratacaktır. Yalnızca Kürt/ Kürtçe sinemada açtığı tartışma zemini açısından değil, Kürt sorunun sinemada temsil edilme biçimlerine de yeni bir bakış getiriyor.

    Bitirirken, başlangıçtaki ifadeleri tekrar etmek gerek. Türkiye ‘sanat sineması’ yeni bir kuşağın doğum sancılarını çekiyor. Sağlıklı bir ekonomik model olamadığı için ne kadar gelişip serpilebileceği muamma. 2005’te standarda kavuşturulan bakanlık destekleri on yıl kadar görece ‘adil’ dağıtılırken sinemacı bir kuşak da yaratmıştı. Şimdi böyle bir durum yok. İstisnaların varlığını kabul ederek bu kuşağa dair bir gözlemle bitireyim. Bir kısmı sinemayı çok iyi biliyor. Bu çok başlangıç için yetebilir. Ama bunun yeterli olduğunu düşünüyorlar. Uzun süre yetmez!

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Yangın Gecesi: Acının ‘farkında’ olmak

    Yangın Gecesi: Acının ‘farkında’ olmak


    Başak CANDA


    Gecenin karanlığı bağrında her türlü sesi taşır: kuşların, böceklerin, rüzgârın, ineklerin, köpeklerin. Kameranın yüzlerine yakın bir pozisyondayken gözlerini kapatıp seslere odaklanışlarını anlamaya çalışırız biz de. Çünkü kuş, böcek, hayvan sesi değildir bu. Onların korkulu rüyası hâline gelen yaklaşan araba sesleridir, arabaların sesi “geliyorlar!” anlamına gelir. Gelenlerin kim olduğunu herkes bilir. Onlar sadece “gelirler” ve “istedikleri”ni alırlar.

    Tatiana Huezo’nun uzun metraj filmi “Yangın Gecesi” (Noche De Fuego), bir çeşit distopya hikâyesini andırır. Ne yazık ki kurmaca yapısının altında acı bir gerçeklik vardır. Başka yerlerde yaşanan ve haber olarak dikkatle seçilen, savaşlarda biriken acıların farkında olmak, bu anlamıyla kurgusal bir farkındalıktır.” (1) Yönetmenin göstermek istediği tam da bu farkındalıktır. Bir kameranın belleğine; doğayı, sesleri, çocukları, kadınları yerleştirir ve arka planda insani değerleri göz hizasına taşır.

    Filmin sessizliği alt metinde dikkat çekici bir fikir olarak karşımıza çıkar. Korku ile uç noktada kesişen bu konjonktürlerin sessiz katılımı arasında bir karşıtlık vardır. Zaten her şeyin göründüğü gibi olmadığını bilen ana karakterlere eşlik ederiz hiç zorlanmadan. Doğanın binbir rengi yüksek sesle listelenmiştir. Sarı, siyah… Devam eder renkler etrafını saran yemyeşil ormanın en görkemli kareleri arasında, küçük kız çocuğunun sesinden. Kırmızı dediğinde ona doğru gelen bir yılanın görüntüsüyle doğanın güzelliğinin de zehirli olabileceği tezatlığına gideriz. Ya da ölü bir kelebeği taşıyan karıncaların iş birliğinde bu tezatlığı buluruz. Güçlü görüntüler eşliğinde nüans ve hayâl gücünün yanı sıra, çağrışım açısından da sonsuz büyüklükten sonsuz küçüğe kadar etraflarındaki her şey potansiyel bir ifadenin güzelliğini ya da kötülüğünü taşıyabilir mesajını alırız.

    Görüntülerle anlatımı zirveye taşıyan Huezo, bir çocuğun bakışı ile bir yetişkinin gözlerini, hayâl gücü ile şiddeti, kötüler ile iyileri, âna sığan koparılış ile mucize kurtuluşları, hayatta kalmak ile ölümü iç içe vermeyi başarır. Yaşamın pamuk ipliğine bağlı olduğu bir coğrafyada uyuşturucu kartellerinin halk üzerindeki şiddetinin ayrıntılarını izleriz. Bu bazen diyaloglar yoluyla değil, doğal yaşamın günlük akışında gözler önüne serilir. Öyle ki hikâyeyi unutup insanların yanında onların doğal yaşamlarına dâhil olmuşuz gibidir. Bu yanıyla film anlatmak istediğini fazlasıyla anlatır. Vicdani bir sorumluluk ile dolaştırır o küçük köyde. Çünkü “Vicdan her yerde apolitiktir. Ne haksızlığın yapıldığı dünya ile ne de bu haksızlığın dünyanın geleceğine ilişkin sonuçlarıyla ilgilidir. Vicdan bireysel benlik ve onun bütünlüğü için ürperir.” (2)

    8a043414-8106-44a5-9f47-7eff4ef680eb.jpg

    Filmde en kötü şey, gecenin karanlığına düşen “geliyorlar!” sesinin yaşattığı korkudur. Çünkü Huezo belgesel geçmişini; “Yangın Gecesi” ile Meksika’da ortaya çıkan insani krizin, hükümet ile karteller arasında devam eden savaşın, yaygın insan hakları ihlallerinin, uluslararası uyuşturucu ve seks ticaretini bu kurgulanmış hikâyesine taşımıştır. Kadınlar ve kız çocuklarına çevirdiği kamerasında üç kız çocuğunun farklı yaş aralıklarına gideriz. Alışılmadık bir reşit olma öyküsüdür.

    Herhangi bir devlet korumasının olmadığı, güvencesiz, uyuşturucu kartellerinin baskısı altında olan bu yerde kız çocukları karteller tarafından kaçırılır ve sonra ne olduğu meçhuldür. Her an kartellerin silahlı baskınına uğrama ihtimali kadınları çeşitli önlemler almaya itmiştir. Kadınların kocaları uzakta çalışmaya gitmiştir, dolayısıyla film boyunca bir koca veya baba figürüne rastlamayız. Filmin ilk sahnelerinden biri de buraya odaklıdır: Alacakaranlıkta bir tepede duran, kasabada cep telefonu hizmetinin olduğu tek yer olan, sevdikleriyle ya da dışarıdaki herhangi biriyle iletişim kurmaya çalışırken telefonlarının ışıklarını gördüğümüz kalabalığın yer aldığı kare.

    whatsapp-image-2024-12-11-at-14-05-25.jpeg

    Film en başta, daha jenerik yazıları geçerken hem sonunu hem gidişatı haber verircesine kazılan toprak sesine karışan soluk soluğa kalmış birilerinin gürültülerini duymamızla başlar. Ekran açıldığında elleriyle toprağa açabildiği kadar hızlı bir şekilde çukur açan anne ile kızını görürüz. Yeterince derinliğe ulaştığını gören anne Rita (Mayra Batalla), kızı Ana (Ana Cristina Ordóñez González)’nın çukura uzanmasını ister. Buraya kadar yakın planda gördüğümüz kızı bu sefer genel planda çukura uzanmıştır. Çukur tam onun boyuna göredir. Yaşam ile ölüm arasındaki ince çizgiyi gösterircesine böyle bir kare konulmuş, algımla irkildiğimi söylemeden geçemeyeceğim. Bir mezar ve diri diri gömülen bir kız çocuğu görüntüsü ile ürperir izleyici.

    Bu çukuru açmalarının nedeni ilk başta çok anlaşılmasa da devamındaki her sahne bu çukura götürür bizi. Filmde yaşamın açıklanmayan ayrıntıları çağrışımlarla belgelenmiştir âdeta. Ne taş ocakları, ne haşhaş tarlalarındaki insanların çalışmaları, ne pestisit bombaları ne de pikapların römorklarında ellerinde silahlarla dolaşan karanlık adamları… Bilemediklerimizin ayrıntılarında her şeye bulaşan korkuyu alırız sadece. Tatiana Huezo’nun vermek istediği tam da budur belki de.

    whatsapp-image-2024-12-11-at-14-04-58-1.jpeg

    Şiddetin damgasını vurduğu yaşamda kadın olmanın ne demek olduğunu en acı yanıyla izleriz kızlarını korumaya çalışan anneler sayesinde. Anneleri onları ölümden, köle veya hayalete çevirenlerden kaçmak için eğitir.

    Film boyunca bizi saran, annelerinin yaşadığı korku ve endişelere bağlı en yürek burkan ritüellerden biri, kızların saçlarının erkeklerin arzularına karşı kesilmesidir. Güzellik tehdittir. Kızlar anlamadan itaat eder annelerine. Karşıtlığın alt metni bu sefer güzellik olgusuna kilitlenmiştir. Bu sahnelerden biri de Ana’nın arkadaşlarıyla pancar sürerek yaptığı makyajı, annesinin silmeye zorlamasında buluruz. Çocuğun pancarla boyadığı dudaklarını sert ve tüm gücüyle yıkaması, filmin anlatmak istediği şiddeti işaretler. Burada aslında çocuksu bir aşk ve aşık olmanın güzellik olduğunu da görürüz.

    Yine kartellerin geçişi esnasında ‘gözlerine bakmayın’ uyarısına ve Ana’nın bakışları sayesinde korkuya boyun eğmeme cesaretine tanıklık ederiz. Tatiana Huezo’nun kurgusunda açık ve örtülü araçları bu yanıyla da görmek mümkün. Huezo’nun tartışılmaz bir sinematografik dil ustalığıyla donanmış olarak sahneye koyduğu dramın özü, görmeyi, konuşmayı ve eylemeyi reddetme; bakma, şiddete karşı koyma ve kendini özgürleştirme arzusuyla karşı karşıya gelen gerilimdedir. Anne- kız ilişkisinin temelinde de bu gerilim vardır. Rita korkusuzdur, kaçmayı değil kalmayı yeğlemiştir ama kızı için bu geçerli değildir.

    Gerilim yine göremediğimiz bir şey olarak karşımıza çıkar. Çünkü filmin en güçlü anları, diyalog ya da herhangi bir olaya sabitlenmiş değil, daha çok yüz yüze karşılaşmalardaki ifadelerin yaşandığı anlarda gizlidir. Anlatılan, yaşanan yoksulluğu ya da yolsuzluğu bir kurgu yoluyla belgelemek değildir; yetişkinliğe zorlu ve acımasız geçişin yanı sıra bir anne ile kızı arasındaki sevginin daha evrensel bir mücadelenin dokunaklı anlatımıyla sunulmasıdır. “Edilgen bir kurbanın çektiği acılar, acıklı ve yürek parçalayıcı olabilir ama trajik olmayabilir” (3). Burada trajedi tam olarak verilmek istenenin içindedir artık.

    whatsapp-image-2024-12-11-at-14-04-06.jpeg

    Filmin ana karakterleri Ana, Paula (Camila Gaal) ve Maria (Blanca Itzel Pérez) üç yakın arkadaştır. Baraka yaşamının hüküm sürdüğü bu yerdeki tüm baskı ve kaotik ortama rağmen çocukluklarını yaşamak için kendi alanlarını da yaratmışlardır. Üç kız çocuğunun kendi dünyalarını yarattıkları oyunlarında onaylayıcı dil dikkati çeker. Tamamen senkronize olmaya çalıştıkları, hepsinin aynı notayı mırıldandığı, aynı hızda nefes aldığı bir oyun uydururlar. Dostlukları onlar için doyuma ulaştıkları manevi umuttur. Tekinsiz masumiyeti ortak dilde yaşar ve hissederler. Yetişkinlerin gerçekliği tarafından yok edilen çocuk oyunları, var olmanın önündeki engelleri görme metaforunun olmazsa olmazı gibi düşünülebilir. Kızlar arasındaki sıcaklığı toplumlararası direniş gibi görmek mümkün. Manevi umut dediğim yerde direnişe davet vardır.

    Filmin ikinci yarısı birkaç yıl sonrasına geçer ve üçlüyü yeni aktrisler canlandırır: Marya Matériaux (Ana), Giselle Barrera Sánchez (Maria) ve Alejandra Camacho (Paula). Oyunlarıyla birbirlerini sakinleştiren kızlar öğretmenlerine aşık olurlar. Burada öğretmenlere de bir parantez açmak gerekiyor. Yine Ana ilk kez regl olduğunda, annesinin yüzündeki kaygısı okunur. Bunun ne demek olduğunu ikisi de iyi bilmektedir. Söylenmemiş şeyleri tamamlamak yine izleyiciye kalır. İzleyiciyi böyle bir yere çekme başarısını gösterir Huezo.

    Dikkatimi çeken başka bir sahneyi söylemeden geçmek istemiyorum. Öğretmenler kartellerin baskısına boyun eğmeyen gönüllülerdir; sorgulayan ve köylünün yanında olan. Bir gün öğretmen Leonardo, öğrencilerinden geri dönüştürülmüş nesnelerden bir insan vücudu inşa etmelerini ister. Ana’ya hem malzemenin doğası hem de yeniden inşa edilen bedenin parçası hakkında yorumunu sorar. Çünkü kavanozdaki akrep omurgadır; teller ellerdir…

    2021 yılında Cannes’da Özel Mansiyon ödülü ile uluslararası alanda 20’den fazla ödülün sahibi olan ‘Yangın Gecesi’ (Noche De Fuego), Ana’nın şişesindeki akrebin yaşam savaşına, dağ kasabasındaki izole yaşamın natural görüntüleri algısıyla kartelin şiddetiyle gösterilen tezatlıktır belki de. İzleyiciyi asla bırakmayan tehlike hissi de Huezo’nun almak istediği sonuç olarak final yapar. Çünkü bir gece barikatlar kurularak ateşe verilen yerleşim yerinden kaçış, zafer kazanma umududur. Susan Sontag’ın “Edebiyat özgürlüktür” dediği yere eklemek gerek: Sinema özgürlüktür.


    Notlar:

    1) Başkalarının Acısına Bakmak, Susan Sontag, Çev. Osman Akınhay, Agora Kitaplığı, 2005
    2) Kamu Vicdanına Çağrı, Sivil İtaatsizlik, Hannah Arendt’in yazdığı bölümden. Çev: Yakup Coşar, Ayrıntı Yayınları, 2014.
    3) Tatlı Şiddet, Trajik Kavramı, Terry Eagleton, Çev: Kutlu Tunca, Ayrıntı Yayınları, 2021

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Maraş Katliamı’nı hep kadınlardan dinledim, onlar anlatsın istedim

    Maraş Katliamı’nı hep kadınlardan dinledim, onlar anlatsın istedim


    Sinan ŞAHİN


    ANTEP – Mediha Güzelgün, ‘Üçüncü Gurbet’ belgeselinde 19-26 Aralık 1978’de Maraş’ta Alevi toplumuna yönelik katliamı kadınların tanıklığıyla anlattı. Ailesinden başlayarak halen Maraş’ta yaşayan ve Maraş’tan göç etmiş kadınların anlatımlarına yer veren Güzelgün, travmanın gelecek kuşaklara aktarılmasının ve çevrenin travma üzerindeki etkisinin izini sürmüş. Yüzleşme, ve göçün travma üzerindeki etkisine odaklanmış.

    ALTIN KOZA’DA FİNALE KALDI

    31. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali’nde belgesel film kategorisinde finale kalan ‘Üçüncü Gurbet’ belgesiyle İnsan Hakları Haftası kapsamında Nar Sanat Derneği’nin konuğu olan Mediha Güzelgün ile belgeseli konuştuk.

    Yönetmen Mediha Güzelgün

    ‘KATLİAMIN YAŞANDIĞI MAHALLEDE DOĞDUM’

    – Belgeseli çekmeye karar verme sürecinizi biraz anlatır mısınız?

    Maraş Katliamı’nın olduğu mahallede doğdum. Ailem ve komşularımız o katliama tanıktı. O mahallede konu dönüp dolaşıp hem Maraş Katliamı’na gelirdi. Özellikle anmalar, yas haftası gibi geçerdi. Ben de sinemaya ilgi duydukça Maraş Katliamı’nın anlatılması gerektiğini düşünmeye başladım. YouTube belgeselleri ve haberler dışında o katliamın daha sanatsal bir şekilde anlatıldığını görmedim ve bunu anlatmak istedim.

    Annemler katliamı anlatırken, ‘keşke o dönem bir kamera olsaydı da yaşadıklarımızı çekse’ diye arzu ettiklerini görebildim ve bunu çekmeye karar verdim. Üç yıllık bir çalışma süreci sonucu çektim belgeseli. Bu arada Maraş Depremi oldu. Bir acıyı anlatmaya çalışırken başka bir acıya tanıklık ettik. Biraz zor oldu. Çekim süreci de oldukça zor geçti. Özellikle yurt dışındaki ailelere ulaşmakta zorlandım. Çünkü onlar hem konuşmak istemiyorlardı hem de vize süreçleri zorluydu. Ayrıca sansür endişesi de vardı.

    ‘TRAVMANIN AKTARILDIĞI ÜÇÜNCÜ KUŞAK OLDUĞUMUZ İÇİN BELGESELİN ADI ÜÇÜNCÜ GURBET’

    – Belgesele ‘Üçüncü Gurbet’ ismini vermenizin özel bir nedeni var mı?

    Maraş Katliamı’nın yaşandığı mahalle, Yörük Selim Mahallesi, daha çok doğu Anadolu’dan Erzurum, Erzincan, Bingöl, Dersim gibi kentlerden göç edenlerin oluşturduğu bir mahalle. Katliamdan sonra tekrar bir zorunlu göç yaşanıyor ve travmanın aktarıldığı üçüncü kuşak olduğumuz için belgeselin adını üçüncü gurbet koyduk.

    ‘KADIN YÖNETMENLER HER YERDE AYNI ZORLUKLARI YAŞIYOR’

    – Kadın yönetmenler birçok güçlükle karşılaşabiliyor. Belgesel çekiminde ne tür zorluklarla karşılaştınız?

    Ben küçük bir ekiple çalıştım. O konuda da zorlanmadım. Daha büyük ekiplerle çalışmanın zorlu olduğunu biliyordum, özellikle kadın yönetmenler için. Adana Film Festivalinde Uçan Süpürge’nin bir oturumu vardı. Onların da aynı sıkıntıları yaşadıklarını gördük. Batıdaki kadın yönetmenlerin de doğuda, yereldeki kadın yönetmenlerin de aynı sıkıntıları yaşadıklarını gördük. Sektör büyüse de aslında yaşanan sorunlar değişmiyor. Kadın yönetmenler aynı zorlukları yaşıyor.

    216f0987-c21b-4d53-8e3a-b52d6ab9e6ac.jpeg

    ‘KADINLAR DAHA İYİ BİR TAŞIYICI VE DAHA OBJEKTİF OLDUĞU İÇİN KADINLARIN ANLATMASINI İSTEDİM’

    – Kadınları seçmenizin özel bir nedeni var mı?

    Benim için çok iyi bir çalışma oldu. Kadınlarla görüştüm, sadece onların anlatılarını dinledim. Çünkü kadınlar daha iyi taşıyıcıdır. Ben de kadın olduğum için daha rahat konuşuyorlardı. O yönden bana büyük bir avantaj sağladı. Hem kadın-hafıza ilişkisi hem de kadınların duygu taşıyıcılığına dair ve kadınların çocuklarına aktarımı konusunda bilimsel çalışmalara dayandım. Bir de kadınların detaycılığı ve unutmaması önemliydi benim için. Kadınların o katliamda gurur yapmadan yaşananları net bir şekilde anlatmaları da önemliydi. Erkeklerin bu meseleyi anlatırken daha çok gurur yapacaklarını, objektiflikten uzaklaşacaklarını düşündüm. Bir de katliamı hep annemlerden, kadınlardan dinlediğim için onların üzerinden anlatmak istedim. Bunun bende bıraktığı etki ile daha iyi anlatabileceğime inandım.

    ‘KADINLAR CESURDU BEN DE CESUR OLMAK İSTEDİM’

    – Çekim sürecinde sansür veya otosansür ile karşılaştınız mı?

    Belgeselin siyasi ve sert bir içeriği var. Belgeselcilerin maruz kaldığı güçlükleri görüyoruz; yasaklar getiriliyor, soruşturmalara tabi tutuluyorlar. Ben de ister istemez bunu gözettim. Ama belgeseldeki kadınlar çok cesur ve dobra oldukları için ben de cesur olmak istedim. Bu katliam anlatılmalıydı ve tarihteki yerini almalıydı. Sanat da bir intikam alma biçimi olduğu için ben de sanatı kullandım. Ama şu ana kadar bir sansürle veya direkt bir baskıyla karşılaşmadım.

    ‘YURTDIŞINA GİDENLER UNUTMAK İSTİYOR, KALANLAR DAHA CESUR’

    – Hem yurt içinde hem de yurt dışında katliama maruz kalanlarla ve tanıklarla görüştünüz. Yurt dışındakiler ile buradakiler arasında katliamın izlerine dair belirgin bir fark gördünüz mü?

    Katliamdan sonra hem ülke içinde hem de ülke dışına göç edenler var. Biraz travmanın çevre ilişkisine de baktım. Travmanın yaşandığı yerdekilerin görüşleri ile yurt dışına gidenlerin görüşlerinin nasıl bir değişime uğradığını gözlemlemek istedim. Sanırım daha fazla acıya maruz kalanlar daha da uzağa gitmiş. (yurt dışına) Uzağa gidenlerde şunu daha iyi gözlemledim; unutmak istiyorlar, yok sayıyorlar. Hatta görüşmek istemiyorlar. Türkiye’de kalanlar daha cesur davrandılar, daha çok konuşmak istiyorlardı. Tabii ki acıları karşılaştırmak değil bu. Ama daha uzağa gidenler katliama birebir maruz kalanlardı. Türkiye’ye karşı acayip bir önyargıları vardı. Çok büyük bir korkuları vardı. Buraya geldiklerinde havaalanında problem yaşayacaklarına dair korkuları vardı. Buradakilerin bu gibi endişeleri yoktu.

    d3906180-b225-4d9e-a970-ff2b5b6dc140.jpeg

    ‘ALTIN KOZA’DA YER BULMAYI BEKLEMİYORDUM’

    – Belgeseliniz Adana Altın Koza Film Festivali’nde finalist oldu. Bunu bekliyor muydunuz?

    Açıkçası böyle bir şey beklemiyordum. ‘Kanun Hükmü’ filminden sonra siyasi belgesellere yer vereceklerini düşünmüyordum Altın Koza’nın. Bu yıl zaten Bahçelievler Katliamını anlatan film olsun, 15 Temmuz’u anlatan film olsun siyasi belgesellere alan açmalarını beklemiyordum. Bana yer vermeleri benim açımdan güzel oldu. Katılım da epey iyiydi. İsmail Beşikçi’nin filmi de vardı. O da izlemeye gelmişti. Benim için bu da ayrı bir onur vericiydi. Tepkiler gayet iyiydi.

    Altın Koza’da yer aldık ancak belgesel ve kısa metrajlı filmler gereken önemi görmedi. Ödül töreninde önce uzun metrajlı filmler ödüllendirildi daha sonrasında salon boşaldı, bir anda jüriler de kalkıp gittiler. Belgeseller ve kısa metrajlı filmlerin ödül konuşmaları dinlenmedi. Orada asıl ilk onlara alana açmak gerekli. İlk alkışlanıp desteklenmesi gerekenlerin genç sinemacılar olması gerekirdi. Bu durum tabii çok konuşuldu, eleştirildi.

    ‘SOSYAL MEDYA KİRLİLİĞİNE KARŞI BELGESEL SİNEMAYA DAHA ÇOK İHTİYAÇ VAR’

    – Belgesel sinema giderek büyük bir alan olmaya başladı. Sizce bu alana neden bu denli bir yönelim var?

    Özellikle belgesel alanın açık olması gerekiyor. Orada çok büyük bir potansiyel var. Türkiye’de buna uygun bir alan da var aslında. Sosyal medya kirliliğine, çöplüğüne karşı belgesel sinemaya daha fazla ihtiyaç duyulduğunu, belgesel sinemanın buradaki bilgi kirliliğine karşı büyük bir güç olduğunu düşünüyorum.

    MEDİHA GÜZELGÜN KİMDİR?

    Mediha Güzelgün, 1991 yılında Maraş’ta doğdu. Erzincan Üniversitesi’nde sınıf öğretmenliği ve Anadolu Üniversitesi’nde sosyoloji alanında lisans yaptı. 2015 yılından bu yana Mardin’de ilkokul öğretmeni olarak çalışan Güzelgün, Mardin Artuklu Üniversitesi İletişim Tasarımı Bölümü’nde yüksek lisansını tamamladı. Çeşitli filmlerde reji asistanlığı görevinde bulunan Güzelgün, 2020 yılında ‘Uzay, Fehmi ve Şehrin Sırları’ filmini çekti. Film, çeşitli festivallerde yarıştı.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • ‘Hemme’nin Öldüğü Günlerden Biri’ gösterimde

    ‘Hemme’nin Öldüğü Günlerden Biri’ gösterimde


    Hemme’nin Öldüğü Günlerden Biri

    Filmin Türü: Dram

    Yönetmen: Murat Fıratoğlu

    Oyuncular: Murat Fıratoğlu, Ali Barkın, Fırat Bozan

    Kadınlar birkaç dönümlük arazide domatesleri dilimliyor, erkekler ise kasalardan domatesleri indirip, araziye yayıyor ve dilimlenen domatesleri tuzluyorlardır. Yaklaşık iki haftadır yevmiyeleri ödemiyordur Hemme. Eyüp, önceden İzmir’e taşınmış, orada tutunamayınca geri dönmüş, Şükran ile evli, aslen Siverekli bir adamdır ve borçlarını ödemek zorundadır. Eyüp, Hemme’den parasını ödemesini istediğinde gerginlik çıkar ve küfürleşmeden sonra Eyüp parasını almak için silahına başvurmaya karar verir.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Bebelere Star Wars!

    Bebelere Star Wars!


    Suzan DEMİR


    Dizi dünyasında ana hikayeden yan hikayelerin doğuşu ve bunların başlı başına bir hikayeye dönüşmesi epeydir var olan bir durum. İngilizce spin off diziler de denilen bu türe dünya ve Türkiyeli izleyici çok da yabancı değil. Yerli bir dizide örneği var mı anımsamıyorum ama platformlardan önce de çeşitli sitelerden yabancı dizi takip eden kitle bu spin off’lara alışkın.

    Bu tür artık bir nevi ana hikayeyi de sollayan bir popülerlikte ve nerdeyse spin off dizilerden geçilmiyor. Bu döneme “Spin Off’lar Çağı” da diyebiliriz, en azından ben bir süre öyle anacağım. Zira bu yazıdan hemen önceki yazım da bir kitap uyarlaması olarak evvela iki versiyon şeklinde sinemada izlediğimiz Dune’un HBO tarafından diziye uyarlanması üzerineydi. Yine bu köşede aylar içinde “Yüzüklerin Efendisi” ve “Game of Thrones” gibi gerek sinemada gerekse de dizi olarak izlediğimiz yapımların yine spin off’larını yazdım. Özellikle epik olan bu hikayelerin spin off’ları daha ziyade olayın geçmişini anlatıyor. Son olarak Dune dizisini tanımlarken hangi zamanda geçtiğini anlatmak bile başlı başına bir öğeye dönüşmüştü.

    Tabii bu duruma artık yeni bir şey üretilemiyor eleştirisi de getirilebilir. Ama birçok spin off’un bazen ana hikayeden de bağımsız başarılı olduğu örnekler var. Bana kalırsa bazı hikayelerin hamurunun su kaldırma potansiyeli çok. Tabii hikayenin suyunun suyunun suyu yapımları da yok değil.

    “Star Wars” evreni de hem sinemeda seri olarak çıkması bakımından hem de son dönemde güncel dizilerinin de olması açısından izleyici için yeni versiyonlarının yadırganmayacağı bir yapım. George Lucas’ın yarattığı bu evrenin devamı olarak ilk iki bölümü yayınlanan “Star Wars Skelaton Crew” de (Yıldız Savaşları: İskelet Mürettebatı olarak da çevrilebilir) bu yeni dalga spin off’lardan biri. Jon Watss ve Cristopher Ford tarafından Disney+ için yaratılan bu yeni dizi, “The Mandalorian” dizisi ile 1983 yapımı “Jedi’ın Dönüşü” filmi sonrası olaylarının birbirine bağlandığı süreçte geçiyor. Daha spesifik olarak tanımlayacak olursam Yeni Cumhuriyet’in ya da ilk Düzen’in henüz tam kurulmadığı, özellikle kanunsuzluğun kol gezdiği bir dönem bu. Tabii özellikle belirtmek gerekli bu bir çocuk dizisi. Başlıkta “Bebelere Balon” benzetmesi kullanma sebebim de bu.

    6d0fb1743512eaa6ef60cebc031662ef.webp

    Dizi uzay korsanlarının bir gemiye saldırması ve burada kendi aralarında bir anlaşmazlık çıkmasıyla başlıyor. Bu sahneden henüz spesifik bir karakterle tanışmıyoruz. Sonrasında At Attin gezegeninde yaşayan dört çocuğun hikayesini izlemeye başlıyoruz. İnsan olan Wim (Ravi Cabot- Conyers) ve bir fil görünümlü uzaylı dostu Neel (Seslendiren Robert Timothy Smith) ile daha sonra tanıştıkları iki insan ve de küçük kız çocuğundan biri olan Fern (Ryan Kiera Armstrong) ile KB’nin (Kyriana Kratter) yollarının kesişmesi anlatılıyor. Wim ileride ne olacaklarını belirleyecekleri sınava geç kalıyor ve kestirme bir yoldan giderken ormanda saklı bir uzay gemisi buluyor. Bu keşfi Fern tarafından öğrenilince bu dörtlü geminin içine girip yanlışlıkla gemiyi çalıştırıyorlar. Gemi robotlarından biri olan SM-33’ün yardım etmesini istiyorlar fakat robot onları korsan limanına götürüyor. Orada kimse At Attin gezegeninden olduklarına inanmıyor, tuttsak düşüyorlar ve burada Jude Law’ın canlandırdığı Jod Na Nawood ile tanışıyorlar. Şimdilik çıkan kısmın özeti bu.

    d96be7cdf350bb66497edff52071f701-001.webp

    Dizide bu dört çocuğun kendi gezegenlerini aramaya çalışmasını izleyeceğimiz açık. Peki, dizi bize nasıl bir “Star Wars” evreni anlatıyor? İlk etapta korsanlar sahnesi bu evrenin hayranları için tatmin edici. Sonrasındaki At Attin gezegeni ise daha çok Amerikan banliyösü kıvamında. Çocukların gittikleri servisten okula, yaşamlarına ve hatta ufak kırıntılar halinde verilen aile meselelerine kadar şablon benzer. Çocuklar uzaya, özellikle korsan limanına gittikten sonra bir “Star Wars” evrenine giriyoruz. Tabii sonrasında bu evreni nasıl yansıtacağını henüz bilmiyorum. Ama diziye başlamadan önce acaba “Stranger Things” tadında bir çocuk yapımı olabilir mi diye düşünmeden edemedim. Hatta 1980’leri andıran Amerikan filmi tadı vermesi sebebiyle o gözle bakmaya gayret ettim. Ama henüz o etkiyi alabildiğimi söyleyemem. Zira 21’inci yüzyılda hâlâ -dönem olarak o yılları anlatsa da- Sovyet düşmanlığına “ihtiyaç duyan” bir Stranger Things’in yerini tutmuyor. Anti komünizme hâlâ sıkı sıkı sarılan bir Amerika izlemenin tadı bir başka…

    Belki dizi “Star Wars”u özellikle 11-12 yaşındakiler için tanıtma özelliği taşıyabilir. Ama güçlü bir hikaye ortaya çıkmazsa yeni neslin “Star Wars” evrenini merak etmeyeceği aşikar. Tabii yine de bu evreni merak eden olursa elbette orjinalinden başlasın. Ama henüz dizi için yine de kesin bir yargıya varmak istemiyorum. Hâlâ çocuk gözünden uzay korsanlığının, hele ki Star Wars evreninde, nasıl anlatılacağını merak etmekteyim.


    Suzan Demir kimdir?

    Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde okudu. Hayat TV, ardından Evrensel Gazetesi’nde çalışmaya başladı. Taraf Gazetesi kültür sanat servisinde muhabir ve editör olarak çalıştı. Arka Pencere (www.arkapencere.com) online dergide haftalık sinema eleştirileri kaleme aldı.

    Ayrıca BİR+BİR Express dergisinde (hem online hem matbu dergide) www.sabirfikir.com ve Kritik 24 (K24) sitelerinde de haber ve yazıları yayınlandı. Yeni E Dergisi’nde kültür, sanat ve sinema röportajları yapıyor. Hala Avrupa’da çeşitli ajanslara politika, ekonomi ve kültür sanat dalında haberler üretiyor. Uluslararası Gazeteciler Federasyonu (IFJ) ve SİYAD üyesi.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • ‘Onun tarihi ülke sinemasının tarihidir’

    ‘Onun tarihi ülke sinemasının tarihidir’


    Deniz ÇAKMAK


    İSTANBUL – Türkiye sinemasına ilk Altın Palmiye’yi kazandıran “Yol” (1982) ve aralarında “Kurbağalar” (1986 Nantes En İyi Film), “Kan” (1985), “Yılanların Öcü” (1985 Antalya En İyi İkinci Film Ödülü), “Katırcılar” (1987) “Almanya Acı Vatan”ın (1979) da olduğu, Yeşilçam sinemasına damgasını vuran pek çok yapımda yönetmen olarak imzası bulunan Şerif Gören, 80 yaşında hayata veda etti.

    En üretken olduğu dönemde toplumcu akımın etkisiyle çektiği sanat sineması örneklerinin yanı sıra “gişe filmleri” ile de ülke sinemasının en özgün isimlerinden biri olan Gören, 22 Kasım’da evindeki merdivenlerden düşerek başını yere çarpmış ve kaldırıldığı hastanede entübe edilmişti.

    Senaryosunu Yılmaz Güney’in kaleme aldığı, kendisinin de yönetmenliğini üstlendiği ‘Yol’ filmi 1982’de Cannes Film Festivali’nden en prestijli ödülle dönen Gören’e veda ederken, onun Türkiye sinemasındaki yerini sinema yazarları Şenay Aydemir ve Uğur Vardan’dan dinledik.

    Sinema yazarı ve gazeteci Şenay Aydemir

    ‘KIRILMA ANLARINDA SİNEMAYA YÖN VERDİ’

    Aydemir, Gören’in ülke sinemasının kırılma anlarında ona yön veren yönetmenlerden birisi olduğunu belirterek ” Yeşilçam endüstrisinin içinde sektöre girip Yılmaz Güney’le birlikte bambaşka bir sinemanın kapısını açan isimler arasında en önde yer aldı” dedi.

    ‘FİLMLERE DOKUNUŞU İLE BAMBAŞKA ANLAMLAR KATABİLİRDİ’

    Yönetmenin 70’li ve 80’li yılların toplumsal dinamikleri içinde şekillenen sinema diline de değinen Aydemir şöyle devam etti:

    “Filmlere dokunuşu ile bambaşka anlamlar katabilirdi. Örneğin 1970’lerin sonu ve 80’lerin başında çektiği Orhan Gencebay’lı filmlerde bile sınıf anlatısı görmek mümkündü. “Almanya Acı Vatan” ve “Polizei” ile yurtdışına, gurbetçilerin ikilemlerine, uyum sorunlarına bakan öncü isimlerden oldu yine. “Nehir”, “Tomruk”, “Derman”, “Yılanların Öcü” gibi yapımlarda geri kalmışlığın yanı sıra doğa ile mücadele de öne çıkar. Tıpkı “Yol” da olduğu gibi, bu filmlerde de doğa başroldedir. Yenilmesi gereken değil, uyum sağlanması gereken bir unsur olarak.”

    sen-turkulerini-soyle-768x450.jpg
    “Sen Türkülerini Söyle” (1986)/ Yön: Şerif Gören

    ’12 EYLÜL’DE GADRE UĞRAYAN MİLYONLARDAN BİRİ’

    Aydemir, Gören’in aynı zamanda 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle birlikte cezaevine atılan sinemacılardan biri olduğunu hatırlatarak, “Sen Türkülerini Söyle” bir kuşağın yangınını anlatan hala aşılamamış bir filmdir bana kalırsa. Çünkü 12 Eylül’de gadre uğrayan milyonlardan birisidir Gören de. Sendikacılık faaliyetlerinden dolayı cezaevine girer. Çıkar çıkmaz da neredeyse eve uğramadan “Yol”un setine gider” diye konuştu.

    kurb.webp
    “Kurbağalar” (1985)/ Yön: Şerif Gören

    TÜRKİYE’NİN İLK ALTIN PALMİYELİ YÖNETMENİDİR’

    Gören’in Türkiye sineması bazı dönüm noktalarındaki tavrına da işaret eden Aydemir şunları söyledi:

    “Türkiye’nin ilk Altın Palmiyeli yönetmenidir. Her ne kadar bu hakkı geç teslim edilmiş olsa da. Yalnızca sanat sinemasının değil. Gişe filmlerinin de yolunu açan isimlerden biridir Şerif Gören. 1993 yılında yerli sinemanın dibe vurduğu, yılda iki elin parmakları kadar yerli filmin vizyona girebildiği dönem de bu küslüğü bitiren yönetmendi. Sinema salonlarına ve topluma egemen olmaya başlayan Amerikan kültürünü hicvettiği komedi filmi “Amerikalı” yüzbinlerce seyirci tarafından izlendi ve 2000’li yıllardaki büyümeyi ateşleyen yapımlardan biri oldu.

    Şerif Gören, yeni döneme, yeni sinemaya ve seyirciye ayak uyduramasa da Türkiye sinemasının gelmiş geçmiş en büyük yönetmenlerinden birisiydi. “Onun tarihi ülke sinemasının tarihidir” denilen isimlerdendi. Umarım anısı ve filmleri özenle aktarılır gelecek kuşaklara.”

    7b9bb2ce-4249-4488-9c23-bef37bcb176f.jpg
    Sinema yazarı ve gazeteci Uğur Vardan

    ‘SİNEMAMIZIN YERELDEN EVRENSELE UZANAN EN ÖNEMLİ YARATICILARINDANDI’

    Şerif Gören’i anarken, yönetmenin filmografisine ve sinema dilinin özgünlüğüne işaret eden film eleştirmeni ve gazeteci Uğur Vardan da, “Sevgili Şerif abi sinemamızın çalışkan, mahir, üretken ve yerelden evrensele uzanan en önemli yaratıcılarındandı. Filmografisine bakıldığında onu en doğru tanımlayacak ifadelerin iyi bir öykü anlatıcısı olması, sürükleyici stiliyle seyirciyi hemen içine çeken yapıtların usta yönetmeni unvanı ve en önemlisi teknolojinin çok çok uzak bir mesafede olduğu sinemasal evrenimizde, kendi becerileriyle doğada geçen ve insanlığa zorluk çıkaran afetleri perdemize taşıyabilme kıvraklığı ve zekâsıdır… Ya da şöyle ifade edeyim: Şerif Gören sinemamız adına ‘Doğanın dengeleri’yle oynayan nadir yönetmenimizdir!

    605257ed45d2a07788d01524.webp
    “Yol” (1982) / Yön: Şerif Gören

    Altın Palmiye’ye uzandığı “Yol” (1982) filmini, Gören’in sinema kariyerindeki “en uç nokta” olarak tanımlayan Vardan ayrıca şunları söyledi:

    “İçeride yatan Yılmaz Güney’in projesini hayata geçirdi ve bir grup mahkûmun bayram izniyle birlikte kendi geçmişleriyle hesaplaşmalarını ve aslında ülkenin koca bir hapishane olduğu gerçeğiyle yüzleşmelerini anlatan bu yapım, nihayetinde Cannes’da ‘Altın Palmiye’yi Costa-Gavras’ın ‘Missing’iyle paylaşırken bu ödüle ulaşan ilk Türk filmi oldu. Şerif Gören sinema tarihimizdeki derin izleri, kendine özgü muzip kişiliği, enerjisi ve sağlam duruşuyla her daim gönüllerimizde yaşayacak. Tüm sevenlerinin başı sağ olsun diyorum…”

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Emilia Pérez: Koskocaman bir fil!

    Emilia Pérez: Koskocaman bir fil!


    Sektördeki on beş yılın ardından 2009’da çektiği ve büyük sükse yapan “Yeraltı Peygamberi” (Un prophète) ile küresel bir seyirci kitlesine kavuştuktan sonra, “Pas ve Kemik” (De rouille et d’os, 2012) ve Altın Palmiye kazandığı “Dheepan” filmleriyle Avrupa sinemasının en önemli yönetmenleri arasına adını yazdırmıştı Fransız yönetmen Jacques Audiard. Ardından “Sisters Biraderler” (2018) ile Amerika kıtasına gidip ilk İngilizce filmini çekti ve geçer not aldı. Yeniden ülkesine dönüp “Paris, 13. Bölge” (Paris, 13th District, 2021) ile boy göstermişti. Audiard bir kez daha okyanusu geçip Amerika kıtasına dönüyor ama az daha güneye, Meksika’ya.

    ‘Emilia Pérez’/ Yön: Jacques Audiard

    Bu yıl Cannes Film Festivali’nde gösterildiğinden bu yana hem övülüp hem de yerden yere vurulan “Emilia Pérez”. Festivalde Zoe Saldana, Karla Sofía Gascón, Selena Gomez ve Adriana Paz’dan mürekkep kadın oyuncularına ödül kazandıran yapımı tek bir kelimeyle tarif edecek olsam, “Fil” kullanışlı olurdu. İki anlamda da. İlk anlamında, filin züccaciye dükkanına girişi gibi türler arasında, temalar arasında oynayıp duruyor yönetmen. Hem estetik olarak savruluşları, hem tematik olarak aniden döndüğü virajlarla ‘tutarlı bir çizgi’ tutturduğunu söylemek zor. Filmin konusu müzikal dokunuşlara uygun mu emin değilim öncelikle. Burayı açmadan önce müzikal ile aramın iyi olmadığını not düşerek devam edeyim. Filmin dramatik akışında müzikalin devreye girdiği anlarda beni dışarı attığını belirtmeden geçmeyeyim. Bu tercihten murat her ne ise bana ve benimle birlikte aynı seyir deneyimini yaşayanlara geçmedi tam olarak.

    emilia-perez-1.webp
    ‘Emilia Pérez’/ Yön: Jacques Audiard

    Öte yandan filmin estetik tonunun tutarlılığı da bir sorun kanımca. Sarı ve gri tonlu bir Netflix ‘uyuşturucu karteli dizisi’ gibi başlayıp, pastel renklerde bezeli bir Almodovar evrenine, oradan Tarantino’nun seveceği bir suç anlatısına ve finalde de özellikle arabalı kaçış sahnesiyle unutmaya çalıştığımız ‘Sin City’ dünyasına doğru yol alan bu görsel dünya birçok yerde hikaye ile bağın kopmasına neden oluyor. Ki tam yerine gelmişken, asıl sorunun hikayede olduğunu söylemeliyiz belki de.

    Meksika’nın en büyük uyuşturucu kartelinin başındaki zalim bir insanın, hem kimliğini gizlemek hem de yıllardır bastırdığı yönelimine göre yeni bir hayat kurmak için cinsiyet değiştirme ameliyatı olmaya karar vermesi değil ama sorun. Ameliyatla geçen bu zorlu süreçlerin ardından, bir gün önüne düşen bir kayıp ilanıyla, Meksika’da uyuşturucu çeteleri tarafından kaybedilen insanları bulmaya kendini vakfedecek bir ‘tatlı hala’ya dönüşmesine ikna olmak çok zor. Geçmişinde bu tür cinayetlerin emrini vermiş gaddar birisinin bir anda iyilik meleğine dönüşmesin cinsiyet değişimi dışında bir izahı da yok hikayenin bu halinde. “Teşbih de hata olmaz” sözüne sığınarak söylersek; bu durum Yeşil’in bir anda ortaya çıkıp 1990’lardaki gözaltında kayıplar için vakıf kurup çalışma yapması kadar uzak ve anlamsız ihtimal!

    mv5bntdmnjvjzmetotcxzc00mtaylwjjmjy-ilpd.jpg
    ‘Emilia Pérez’/ Yön: Jacques Audiard

    Fransız yazar Boris Razon’un “Ecoute” romanındaki bir karaktermiş “Emilia Pérez”. Jacques Audiard bu karakterden bir hikaye çıkarabileceğini düşünmüş. Roman nasıldır bilmiyorum ama yönetmenin mevzuya bakışı çok fazla Avrupalı. Meseleyi toplumsal, kültürel, ekonomik ve politik bağlarından azade kılıp sadece iyilik-kötülük, kadınlık- erkeklik gibi tek başına açıklamaya yetmeyecek kalıpların içine sokunca sahicilik hissi de yakalanamıyor. Tam da bu yüzden, bu hissin olamayacağını bildiği için iyice uçlara savrulmayı tercih etmiş belki de Jacques Audiard.

    Gelelim, filmin bir ‘fil’ olması meselesinin ikinci ayağına. Bilinen fırkadır. Altı körü bir filin yanına getirirler ve dokunarak tarif etmelerini isterler. Her biri filin farklı bir organına dokunarak farklı tarifler yapar. “Emilia Pérez” karşısında hem eleştirmenlerin hem de seyircilerin durumu da biraz bu. Herkesin tuttuğu yerden tanımlayabileceği bir film var karşımızda. Emilia Pérez” bugün itibariyle MUBI Türkiye’de gösterimde. Cumartesi gününden itibaren de sinema salonlarında sizleri bekliyor. İzleyip kendi tarifinizi yapmanız en sağlıklısı.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Prophecy’… ‘Zafer ışıkta kutlanır, ancak karanlıkta kazanılır’

    Prophecy’… ‘Zafer ışıkta kutlanır, ancak karanlıkta kazanılır’


    Suzan DEMİR


    Frank Herbert’in bilim kurgu romanı olan “Dune” (1965) evreninde geçen, oğlu Brian Herbert ve Kevin J. Anderson’ın “Great Schools of Dune” roman üçlemesinden (2012–2016) esinlenen ancak bu üçlemenin de sonrasında geçen HBO’nun yeni dizisi “Dune: Prophecy” 17 Kasım’da dünya prömiyerini yaparken, 18 Kasım’da da BluTV’de Türkiyeli seyirci ile buluştu.

    Baştaki tanımı daha da sadeleştirmek gerekirse, sinemada izlediğimiz Dune evreninden çok önceye dayanıyor dizinin hikâyesi. Tıpkı ‘Yüzüklerin Efendisi’nin dizi uyarlaması ya da ‘Game of Thrones’ sonrası daha da eskiyi anlatan ‘House of the Dragon’ gibi.

    ‘Dune: Prophecy’

    Tabii kitap uyarlamaları çoğu zaman tartışmaya yol açıyor. Haliyle bir beklenti eşiği var. Üstüne bir de film eklenince tartışma daha girift bir hal alıyor. Bunu hem ‘Yüzüklerin Efendisi: Güç Yüzükleri’nde hem de ‘House Of Dragon’da gördük. Tartışmalarda genellikle bu serilerin fanları ön saflarda yer alıyor.

    Daha önce de yazmıştım her anlatımın (film, dizi, kitap) ayrı bir deneyimi var. Bir de baştan belirtmeliyim ki diziyi izler izlemez bir değerlendirme yazmak durumunda olduğum ve henüz sadece bir bölüm yayınlandığı için tespitlerim havada da kalabilir; ama tüm bunları da göze alarak ilk bölüme dair izlenimlerimi yazmaya çalışacağım.

    Dizi ilk Dune hikâyesini ortaya çıkaran olaylardan önce, yani Paul Atreides’in doğumundan 10 bin 148 yıl önceye dayanıyor. Fakat zaman sıralaması bununla da bitmiyor. İnsanların düşünen makinelerle savaşının ve onları yenmesinin de üzerinden 116 yıl geçmiştir. “Sesin” keşfindense 30 yıl sonrası dizinin geçtiği zamana tekabül ediyor. Yani zaman adeta matruşka bebekleri gibi açıldıkça açılan bir şeye dönüşüyor hikâye içinde. Fakat burada bir parantez açmak gerekli dizi “Sesin” keşfinden 30 yıl sonraya geçmeden “öncesine” de değiniyor. Odakta kız kardeşler Valya (Emily Watson) ve Tula Harkonnen (Olivia Williams) var. Kız kardeşlerin büyük büyükbabalarının Atreides hanedanlığı liderliğindeki savaştan kaçmasıyla Harkonnen’lerin korkak ilan edilip soğuk bir gezegene sürgün edilmesi Valya tarafından dış sesle anlatılıyor.

    dune4-1.webp
    ‘Dune: Prophecy’

    Sonrasında Jessica Barden’in Valya’nın gençliğini oynadığı hikâyenin girizgahında ise Başrahibe Raquella Berto-Anirul’un (Cathy Tyson) “Gerçeklerisöyleyen” Bene Gesserit mezhebini nasıl başlattığı özetle anlatılıyor. Bu dini ve büyücü olarak da tanımlanan kadın topluluğu, kendileri tarafından kontrol edilebilecek, daha iyi liderler yetiştirmek için genetik bir program başlatıyor. Yani hanedanlar arası eşleşme ile kimin imparator olacağının bile geleceğini tayin edebilecek bir program bu. Bu programa Valya’nın dış sesinin “bağnazlar” dediği Raquella’nın torunu Dorotea ve onun takipçileri karşı çıkıyor. Sebebi ise “Tanrıcılık oynamaya” eş değer bir şey olduğu için. Pek de haksız sayılmazlar ama başrahibe Raquella’ya bağlı olan Valya için bu durum tartışmasız doğru. Açıkçası burada Jessica Barden’in oyunculuğu bana Penny Dreadful’da canlandırdığı; Lily ile Dorian Grey’in kurduğu ve yine “Kız Kardeşlerin” olduğu o topluluğa fanatikçe bağlı olan Justine’i hatırlattı. Henüz sonraki bölümlerde genç Valya’yı görecek miyiz bilmiyorum ama en az Emily Watson kadar karaktere önemli bir hava kattığını düşünüyorum.

    Raquella ölürken, medeniyeti tehdit eden bir kum solucanı, yanan bir beden imgesi görüyor ve de genetik programını destekleyen Valya’ya lider olması gerektiğini vasiyet ediyor. Valya ise genetik programın en büyük engeli Dorotea’nın karşısına dikilerek “Sesin” ortaya çıkışını da gösteriyor. Bundan sonrasında Valya’nın hedefi tahta kendi yetiştirdikleri bir kız kardeş koymak oluyor. Buradan sonra dizi 30 yıl sonraya bağlanarak devam ediyor.

    valya-emily-watson-tula-olivia-williams.jpg
    Valya- (Emily Watson) / Tula- (Olivia-Williams)

    Sesin ortaya çıkmasından 30, düşünen makinelerin yenilmesinden 116 yıl sonraki tablo ise şöyle:

    Düşünen makineler yasaklanmış, İmparator Javicco Corrino’nun (Mark Strong) hem imparatorluk içinde hem de hanedanlar arasında kırılgan bir barış dengesini korumaya çalışıyor, ‘Gerçeklerisöyleyenler’den oluşan rahibelerin hanedanlara danışmalık ettiği bir düzen kurulmuş.

    Dizinin bir saatlik pilot bölüm için, sonrakini merak ettirecek bir gizem tetiklediğini söyleyebilirim.

    Dune: Prophecy’nin bir entrika ve strateji dizisi olduğunu öngörmek şimdiden mümkün. Kitaplarda ve filmlerde anlatılan evrenin alt yapısını, politikasını örecek bir dizi var karşımızda. Daha çok olayların başlangıcını tetikleyen hamleleri izleyecekmişiz gibi duruyor. Bu haliyle ‘Game Of Thrones’ gibi bir yapısının olacağını söylemek mümkün. O yüzden kum solucanlarının çölün tüm tozunu seyirciye yutturacağı bölümler beklemiyorum. Daha çok diyalog ve karakterlerin ön planda olacağı bir dizi sinyali veriyor.

    Şunu da söylemek lazım ki dizi bilim kurgu atmosferi ve görsel bakımdan son derece başarılı. Tabii aynı başarıyı strateji denklemleri kurarken de gösterecek mi ilerleyen zamanlarda göreceğiz; ama şimdiden IMDb’de 7.8 gibi yüksek bir puanı kapmış…


    Suzan Demir kimdir?

    Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde okudu. Hayat TV, ardından Evrensel Gazetesi’nde çalışmaya başladı. Taraf Gazetesi kültür sanat servisinde muhabir ve editör olarak çalıştı. Arka Pencere (www.arkapencere.com) online dergide haftalık sinema eleştirileri kaleme aldı.

    Ayrıca BİR+BİR Express dergisinde (hem online hem matbu dergide) www.sabirfikir.com ve Kritik 24 (K24) sitelerinde de haber ve yazıları yayınlandı. Yeni E Dergisi’nde kültür, sanat ve sinema röportajları yapıyor. Hala Avrupa’da çeşitli ajanslara politika, ekonomi ve kültür sanat dalında haberler üretiyor. Uluslararası Gazeteciler Federasyonu (IFJ) ve SİYAD üyesi.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***