Etiket: serhat durup

  • Yunus Emre Oratoryosu’nda yaşamın ve ölümün gerilimi

    Yunus Emre Oratoryosu’nda yaşamın ve ölümün gerilimi


    Serhat DURUP


    Türkiye’de bestelenmiş ilk oratoryo, 1991 yılında kaybettiğimiz Ahmet Adnan Saygun tarafından 1943 yılında tamamlanmıştır. 1946 yılında da ilk temsili yapılan eser, İngilizce, Almanca, Fransızca ve Macarcaya da çevrilerek birçok ülkede sahelenmiştir.

    Bugün konuğumuz, Ahmet Adnan Saygun ve onun Yunus Emre’si. Yunus Emre Oratoryosu’nun içeriğinden ve Saygun’dan bahsetmeden önce, bu eserin bölümleri hakkında bilgi aktarmak isterim. Temel olarak üç bölümden oluşan eserin, ikinci ve üçüncü bölümlerinin arasında da birer geçiş (ara) bölümleri bulunmaktadır.

    Yunus Emre’nin şiirlerinden oluşan eser, onun ‘ölüm-yaşam’ ikilemine tanıklık etmeye bir kez daha fırsat sunmaktadır. İnsanın duygu durumunu dinleyiciye sihirli melodilerle daha da hissettirmektedir. İnsanın anlam arayışını, ölüm-yaşam-inanç-isyan gibi duygularında arayan Yunus Emre, şiirlerinin bu şekilde melodilerle seslendirilişini görebilseydi ne düşünürdü bilinmez ama bizler bu konuda şanslı ve bu şansın yaratılmasından dolayı Saygun’a şükran borçluyuz.

    Saygun’un bu çalışması, halk kitlesinin sahne sanatlarına olan ilgisinin daha da artmasına katkı sağlamıştır. Bunu da kendi anlatısından bir hikâyeyle aktarmak isterim. Şöyle anlatıyor Saygun:

    ”Konserden beş, on gün sonra bir gün evimin kapısı çalındı. Baktım birkaç köylü içeri aldım. büyük bir saygıyla bana bakıyorlardı. ‘Hoş geldiniz’ dedim. İçlerinden yaşlıca olanı söze başladı: ‘Yunus Emre’yi siz radyoda iki defa verdiniz. Köyde, halk odasında bizim bir radyomuz var. Orada köy halkı, kadın-erkek hepimiz dinledik. Ciğerimize işledi. Allah senden razı olsun deyip elini öpmek için buraya geldik’ diyerek elinde gazete kağıdına sarılı paketi bana uzatti. ‘Bunu da bacın sana armağan gönderdi’ dedi. Paketten bacının benim için ördüğü bir çift yün çorak çıktı. Bugüne kadar aldığım hediyelerin en değerlisidir. Hala saklarım.”[1]

    Yunus Emre’nin şiirlerinde insanların birarada yaşamak zorundalığının vurgusu, Saygun’un Yunus Emre’sindeki uyumda da dikkat çekmektedir. Korolardaki insan sesinin biraradalığıyla melodilerdeki renklerin uyumu buna en güzel şahitlikleri yapmaktadır. Oratoryonun ilk bölümünde, Yunus Emre’nin yaşama sevinciyle ölümün bilinci arasındaki gerilimleri yansıtan belirlemelerinden oluşmaktadır. Bununla birlikte yaşamdan ya da başka bir deyişle ölümden sonra neler olacağıyla ilgili belirsizliğine ve ‘alın yazısına’ karşı çaresizliği hissederiz.

    ”Ağlamaktır benim işüm

    Ağla gözüm şimdengerü

    Irmak ola kanlı yaşım

    Çağla gözüm şimdengerü

    Huda attı bize oda

    Yanmak oldu bize gıda

    Ömrüm oldukça dünyada

    Gülme gözüm şimdengerü”

    İkinci bölüm ise, insan-evren ve Tanrı denkleminde geçmektedir. Bu bölümde Yunus Emre’nin isyanını görüyoruz.

    ”Ya İlahi ger sual etsen bana,

    Anında veririm cevabım sana.

    Ben bana zulmeyledim ettim günah,

    N’eyledim n’ettim sana ey padişah?

    Rızkın alıp seni muhtaç mı kodum?

    Ya öğünün yiyerek aç mı kodum?

    Kıl gibi köprü yaparsın geç diye,

    Geçerken kevser şarabın iç diye.

    Kıl gibi Sırat’dan Adem mi geçer?

    Ya üzülür, ya dayanır, ya uçar.”

    Yunus Emre’nin isyanı, yaşam sevgisinden dolayı, yaşama karşı bir barış sağlamak amacıyla uzamayacaktır. Bu barışın sağlayıcısı da kendi düşüncesinden dolayı Tanrı’nın kendisidir. Ama bu Tanrı’ya ulaşma ve Tanrı’yla uzlaşma, aracısız olduğu için Yunus Emre’nin inanç anlayışının değerini görebiliriz. Gerek geçmişte gerekse günümüzde ve maalesef gelecekte göreceğimizi bildiğimiz aracılarla birlikte bulanıklaşmayan bir inançtan bahsediyoruz.

    Üçüncü bölümde ise Yunus Emre’nin kendi deyimiyle huzura ulaştığını dost’a vardığını ve ölüme hazırlanışını görürüz.

    ”Aşk gelicek cümle eksikler biter…”

    Aşkın aldı benden beni,

    Bana seni gerek seni,

    Ben yanarım dünü günü,

    Bana seni gerek seni

    Ne varlığa sevinirim,

    Ne yokluğa yerinirim,

    Aşkın ile avunurum,

    Bana seni gerek seni.

    Aşkın aşıkları öldürür,

    Aşk denizine daldırır,

    Tecelli ile doldurur,

    Bana seni gerek seni

    Aşkın şarabından içem,

    Mecnun olup dağa düşem

    Sensin dünü gün endişem

    Bana seni gerek seni.”

    Saygun’un Anadolu’ya ait Yunus Emre’yi, Anadolu’ya pek yakın olmayan çokseslilik ile birlikte sunması herhalde pek de kolay bir iş değildir. Sahne sanatlarında Anadolu’nun insanına yer vermek, aynı zamanda alışkın olmayan halkın da bu tür sanatlara yönlendirilmesi bakımından önemli bir görevi üstlenmek demektir. Saygun’un başarısına layık olmayı ve hakkını teslim etmeyi bilmek gerekmektedir. Şöyle diyor Saygun:

    ”Çağlar gelir geçer, çağlarla birlikte insanlar da gelir geçer, ama evrim, ruhlarda evrim sonsuzluğa doğru yürür gider. Bu sonsuzluk yolunda sanat ancak bu evrim havası içinde oluşacak, sanat insanı eserlerini bu hava içinde verecektir.”[2]

    Yunus Emre’nin inancı ve hümanizma anlayışından hareketle birkaç soruyla bu yazıyı bitirmek isterim. Ne yapmalı? Boyun mu eğmeli? Yoksa isyan mı etmeli? Boyun eğeceksek ne uğruna boyun eğmeli? Öte dünya inancı uğruna mı? Ne uğruna isyan etmeli? Bu dünyayı cennete çevirebilir miyiz? Bu dünyayı cennete çevirebilir miyiz bilmiyorum ancak, Yunus’un dinginliğine, sabrına ve isyan etme biçimine, sanat’a ihtiyacımız var gibi…


    Serhat Durup kimdir?

    19 Mayıs 1989’da dünyaya geldi. 2013 yılında Maltepe Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden mezun olurken, Sinema ve Televizyon Bölümü’nden de yan-dal programını tamamladı. 2016 yılında aynı okulun İnsan Hakları Bölümü’nden “Tüketim Toplumunda Çalışan İnsan ve Çalışma Hakkı” adlı tezini tamamlayarak yüksek lisans derecesini aldı. Felsefe öğretmeni olarak yaşamına devam ediyor.

    KAYNAKÇA

    [1] Yrd. Doç. Dr. Ali Cemalcılar, Ahmet Adnan Saygun ve Yunus Emre Oratoryosu, Kurgu Dergisi.

    [2] Ahmet Adnan Saygun, Aşk Gelicek Cümle Eksik Biter, Orkestra Dergisi, Sayı 210.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Shakespeare’in insanı arayışı ve opera

    Shakespeare’in insanı arayışı ve opera


    İnsanı diğer varlıklardan ayrı bir yere koyarken, onun sadece akıl sahibi bir varlık olarak değerlendirilmemesi gerekir. Bunu en iyi anlayan kişilerden birisi de William Shakespeare’dir. Hümanizm denince akla ilk gelen isimlerden biri olan Shakespeare, eserlerinde bir insanı tüm özellikleriyle anlatmaya çalışmaktadır. Bu özellikleri anlatırken de, insanı ‘eylemleriyle’, ‘yaptıklarıyla’ değerlendirmektedir. İnsan’ı arayan ve insan’ın özü ile bu dünyadaki yerinin ne olduğunu araştıran Shakespeare, bu özelliğiyle hümanizmin en önemli kişilerinden biridir. İnsanın doğasına, bireyin potansiyeline ve duygularına odaklanan eserleriyle, insanın evrensel bir varlık olduğunu da gösterir. Gerek ikili insan ilişkilerini gerekse bu ilişkilerdeki ahlaki ikilemlerin ve çatışmaların derinine inmekten kaçınmaz.

    Bu anlayışla, döneminin yani Rönesans’ın da düşünce yapısına uyumlu olduğunu gösterir. İnsanın kendi eylemleri ve tercihleriyle kendi kaderini belirleyebilme yeteneğine vurgu yaparak, koyu kadercilik anlayışına da karşı çıkmış olur. Bu düşünce bile bugünün insanı için son derece ihtiyaç olan bir motto halindedir.

    Shakespeare’i İngiltere’nin ulusal şairi olarak tanıtmak yetersiz ve eksiklik olarak değerlendirilebilir. Öyle ki ürettiği eserler ve bu eserlerdeki karakterler birçok sanatçıya ve sanat dalına da ilham kaynağı olmuş, olmaya da devam etmektedir. Shakespeare’in evrensel bir kişilik olmasının en güzel örneklerinden biri de yarattığı eserlerin ve karakterlerin, operalarda yer almasıdır. Shakespeare’in büyük besteciler tarafından operalara konuk edilmesi, onun müzikle birlikte yeniden değerlendirilmesine olanak sağlamıştır.

    İlk konuğumuz 1847 yılında Guiseppe Verdi tarafından bestelenen Macbeth. Verdi’nin dört perdeden oluşturduğu Macbeth’i, savaş sonrası kehanetle kral olma arzusunun keşfedilmesiyle başlar. Macbeth ve eşi Lady Macbeth, krallığın tacını ele geçirmek üzere cinayet planlarlar. Cinayetin gerçekleştirilmesinden sonra Macbeth’lerin, paranoya ve suçluluk duygularını seyirci müzikle birlikte hisseder. Lady Macbeth akıl sağlığını yitirmeye başlarken, kral Macbeth iyice kana bulaşır. Artık krallık huzursuzdur ve Machbeth’lerin yarattığı düşmanlıklar kendi sonlarını hazırlar. Verdi’nin gerçekçi opera yaptığını da göz önünde bulundurduğumuzda, Shakespeare’in metniyle birleşen bu melodiler, karakterlerin içsel çatışmalarını mükemmel bir şekilde yansıtmaktadır.

    Aynı eser Dmitri Shostakovich tarafından da bestelenmiştir. 1934 yılında sahnelenen bu operada da her ne kadar Shakespeare’in izi olsa da, yazıldığı dönemlerin etkisini mutlaka hissederiz. Bu etkiler gerek müzik anlamında gerekse politik anlamda hissedilir. Verdi’nin romantik dönemde yazılması ve daha bireysel duygusal aryalara yer vermesinin yanında, Shostakovich’in Macbeth’i, modernist bir tarzda ve geleneksel formlardan uzakta melodiler barındırmaktadır. Müzik anlamında daha psikolojik ve deneysel ifade biçimleriyle birlikte, Shostakovich, soyutlamaya daha çok giderek çatışmalara daha fazla odaklanır.

    bb1hyuej.jpg

    Verdi’nin Macbeth’inde, Shakespeare’e yakın bir şekilde bireysel hırs, bireysel güç ve dolayısıyla bireysel suçluluk ön plandadır. Shostakovich’te ise daha toplumsal ve politik eleştiriler yer alır. Birey-toplum çatışmasını daha fazla işleyen Shostakovich, orkestrasında da bu çatışmayı deneysel enstrüman zenginliğine de yedirerek sunmaktadır. Dolayısıyla her iki besteci de yaşadığı dönemlerden etkilenerek, Shakespeare’i kendi bakış açılarına göre yeniden yorumlar. Tıpkı günümüzdeki modern tiyatrolarda yorumlanan yeni Macbeth’ler gibi…

    Guiseppe Verdi, Macbeth’in yanı sıra Othello ile de Shakespeare’i onurlandırmaya devam eder. 71 yaşındayken bestelediği bu eser, 1887 yılında sahnelenir. Shakespeare’a sadık kalmasının yanı sıra, bir İngiliz klasiği olan Otello, İtalyan opera tarihinde Verdi tarafından klasikleşen bir eser olmuştur. Dört perdeden oluşan bu operanın da librettolarında Shakespeare’in insan arayışını müzikle birlikte son derece hissederiz. Hırs, kıskançlık ve gücün insanı nasıl yok ettiğinin en güzel örneklerinden birini, yeniden Verdi’nin müzik dehasıyla birlikte gördüğümüz bir eserdir Othello. Eser, Verdi ile birlikte sade ve yalınlığıyla ayrı bir önem kazanmıştır. Sahnelendiği gün Verdi tezahüratlarla onurlandırılmış ve genç izleyicileri tarafından arabasının önü kesilmiş omuzlarda otele kadar götürülmüştür.

    Guiseppe Verdi’nin, Shakespeare’den bu kadar etkilenmesinin en önemli sebebi, onun da insan arayışıdır demek yanlış olmayacaktır. Bu arayışın son izlerini Falstaff’ta görürüz. Falstaff, Shakespeare’in IV. Henry ve Windsor’un Şen Kadınları eserlerinden yararlanılarak bestelenmiştir. Bu operanın en önemli özelliklerinden birisi de Verdi’nin son operası olmasıdır. 1893 yılında sahnelenen bu opera, diğer eserlerden farklı olmasının bir sebebi de komedi türünde olmasıdır. Dostluk, aşk, aldatma ve özellikle sınıflar arası ilişkilerin işlenmesi, Verdi’nin müzikteki çeşitliliğini de göstermektedir. Neşeli melodilerle komedi ve karakterlerin duygusal derinliği başarıyla yansıtılır.

    Romeo ve Juliet de müzikle birleşerek operaya sunulan başka bir eser olarak karşımıza çıkmaktadır. Charles Gounod’un 1867 yılında bestelediği bu operada da, yine Shakespeare’in insan arama serüvenine rastlarız. Bu arayış yine bireysellikten toplumsallığa geçiş ile gösterilmeye çalışılır. Aşk, ihanet, nefret, aile çatışmaları vs. gibi gündelik yaşamda karşılaşılan duygu ve problemler incelenir. Charles Gounod da bu serüveni müzikle birleştirerek sunar. Gounod’nun operası, hem müzikal hem de dramatik açıdan oldukça zengin bir eser olarak kabul edilir. Her sahnesi, karakterlerin duygusal derinliklerini keşfetmek için zengin melodiler ve etkileyici uyumlarla desteklenmiştir.

    20. yy’da da Shakespeare’in opearaya uyarlanması devam etmiştir. Benjamin Britten, “Bir Yaz Gecesi Rüyası”nı besteleyerek Shakespeare’ı onurlandırmıştır. 1960 yılında prömiyerini yapan opera, Britten’in da en önemli eserleri haline gelmiştir. “A Midsummer Night’s Dream”, Shakespeare’in komik ve doğa üstü bir masalıdır. Hikaye, birbirine karışan aşklar, peri dünyası ve insan dünyası arasında geçer. Dört genç insan, bir ormanda karşılaşır ve aşk karmaşası başlar. Peri Kraliçesi Titania ve Peri Kralı Oberon’un aşk iksirleriyle oynayarak durumları daha da karmaşık hale getirmesiyle komik olaylar silsilesi yaşanır. Britten, operasında zengin bir melodi kullanımıştır. Eser, hem komedi hem de dram sahnelerini bir araya getirir. Peri dünyası için kullanılan müzik, hafif ve rüya gibi bir atmosfer yaratırken, insan dünyasındaki sahnelerde daha canlı ve dinamik bir müzik tarzı sergiler.

    Sonuç olarak, Shakespeare’in eserleri bizler gibi, büyük bestecilere de ilham kaynağı olmuştur. Verdi’nin “Macbeth” ve “Othello” operalarında bireysel hırs ve suçluluk temaları bugünün insanı için de kriz oluşturmaktadır. Shostakovich’in yorumları daha toplumsal ve politik eleştiriler içermesi bakımından yine son derece günümüze ilişkindir. Verdi’nin son eseri “Falstaff” ise komedi türünde dostluk ve sınıf ilişkilerini ele alır dedik. Ve yine aynı konular günümüz insanının problemlerini yansıtmaktadır. Charles Gounod’un “Romeo ve Juliet” operası, aşk ve aile çatışmaları üzerine yoğunlaşması, Benjamin Britten’in “Bir Yaz Gecesi Rüyası” eserinin bestesi, Shakespeare’in masalsı dünyasını müzikle zenginleştirirerek bizlere yine sorgulamalar bırakmaktadır. Bu eserler, Shakespeare’in insan doğasını anlama çabasını farklı dönem ve bakış açılarıyla yansıtır.

    Her yazıda olduğu gibi bu yazıda da sorularla bitirmek yerinde olacaktır. Hırs, öfke, kıskançlık gibi duygular önemli midir? Siyasi figürlerin bu duygulara sahip olmasıyla, yurttaşların bunlara sahip olması arasında bir fark olabilir mi? Yani bu duyguların bireysel veya toplumsal olması ne gibi sonuçlar doğurur? Aşk nedir? Sevgi nedir? Bu tip olumlu görünen duygu yoğunlukları nasıl temmellendirilirse değerli hale gelir? 21. yy insanı aşkı ve sevgiyi genel olarak nasıl değerlendiriyor?


    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Ortaçağ’ın karanlığına uğrayan sanatçı: Farinelli

    Ortaçağ’ın karanlığına uğrayan sanatçı: Farinelli


    Öğrencilerimle bir konuyu tartışırken, birçok kez şeytanın avukatlığını yaparım. Bu avukatlıklardan biri de mutlaka Ortaçağ ve Rönesans dönemi düşüncelerinin karşılaştırmasında olur. Kimi zaman Ortaçağ’da yaşayan biri olarak, kimi zaman da Rönesans döneminde yaşayan biri rolüne girerim. Böylelikle dersin sonunda herkesin zihninde sorgulaması gereken sorular bırakmaya çalışırım. İşin en güzel yanlarından biri sadece onların değil, kendi zihnimde de soruların oluşmasıdır. Bu sadece Ortaçağ ve Rönesans dönemlerine özgü konularla ilgili değil aslında, her derste yapmaya çalıştığım bir şeydir. Ancak bu yazıda bu iki dönemin geçişinden söz edeceğimden dolayı örnek olarak bunları kullandım.

    Bu iki dönemin, birer dönem olmaktan çok birer düşünce halinde var olduklarının çıkarımını yapabilmek, bu yazının temel amacıdır. Bu amaca ulaşmak adına da yine müzik ve opera tarihinden bir örnek vererek ilerlemek istiyorum.

    Bugünkü konuğumuz Farinelli. Ya da gerçek adıyla belki de ölümüne kadar anılmayan Carlo Maria Michelangelo Nicola Brochi. 1994 yılında Gérard Corbiau yönettiği Farinelli filminde bu trajediyi görsel bir şölenle sunmaktadır. Farinelli karakterini Stefano Dionisi’nin oynadığı filmin şarkılarını da contrtenor Derek Lee Ragin seslendirir. 1995 yılında Yabancı Dilde En İyi Film dalında Altın Küre Ödülü kazanan film aynı kategoride Akademi Ödülü’ne de aday gösterilmiştir. Aynı zamanda César Ödülleri’nde En İyi Film Müziği Ödülü’nü kazanmıştır. Farinelli’nin yaşamını daha yakından inceleme fırsatı sunmaktadır.

    resim4.jpg

    Konumuza dönecek olursak, şimdi vereceğim tarihlere dikkat çekmek isterim. Farinelli 1705 yılında İtalya’nın güneyinde o dönemin Andria diye adlandırılan kentte dünyaya gelir ve 1711 yılında kilisenin koro şefi olan babasının isteğiyle birlikte Napoli’ye göç ederler. Güzel sesi ve şarkı söyleme yeteneğiyle küçük yaşlarda kilise korosunun ilgi odağı olmaya başlar. Babasının ölümüyle birlikte, abisiyle yaşamaya başlayan Farinelli ve ailesi ekonomik olarak güçlükler yaşar.

    Bu yıllarda kilisenin isteği ve abisinin onayıyla Farinelli, ‘güzel’ sesini ‘kaybetmemesi’ adına 12 yaşında hadım edilir. Evet yanlış okumadınız. Birçok erkek çocuğunun yaşadıklarıyla birlikte, Ortaçağ dönemi kalıntılarının 18. yüzyıla kadar devam ettiğinin en trajik örneklerinden biridir, Farinelli. Bu arada attan düştüğü yalanıyla kastrasyonu gerçekleştirilir. Aslında işin özü ‘’Kilisede kadının yeri yok’‘ düşüncesinin bir sonucu olarak, söylenecek ilahilerde veya şarkılarda kadın sesini yakalayabilmek adına, testosteron hormonları henüz gelişmeden yapılan bir işlemdir.

    Yıllar geçtikçe ünlenen Farinelli, Kraliçe Elisabetta Farnese’nin davetiyle Madrid’e gider ve yaşamı bir anda saray yaşantısına döner. Sesinin Kral V. Philip’in depresyonuna iyi geleceği düşüncesiyle saraya yerleşen Farinelli, daha sonra kral VI. Ferdinand tarafından da Şövalye unvanı alır. 1782 yılında ise Bolonya’da hayata veda eder.

    İşin en dikkat çekici noktalarından biri de Roma Katolik Kiliseleri tarafından bu işlemin kutsal sayılmasıdır. Attan düştü, kedi-köpek ısırdı yalanları ve Kilise’nin kutsallığı işin içine girmesiyle ailelerin de onayı daha rahat alınır. Ve insan onurunu harcayan bu düşünce ve eylem zaman zaman yasaklansa da (örneğin Napolyon’un kararıyla bir dönem yasaklanır) kalıcı yasaklanış 1902-1904 yılında çıkartılan bir yasayla gerçekleşmiştir. Yani, 20. yüzyıla kadar!

    Tabii ki bu yasanın çıkması önemlidir ancak yasaların çıkması demek uygulamanın bitmesi anlamına gelmemektedir. Tam olarak ne zaman bittiğini net söyleyemesek de, kastrato sanatçılarının giderek azalmasıyla tarihsel olarak bir şeyler söylenebilir. Başka bir konu olarak şunu da belirtmek gerekir ki, kastrasyon operasyonu geçirmeden, yüksek tonlu ‘erkek soprano’ sesine yakın sanatçılar da vardır. Çok fazla dillendirilmese de bu sanatçılara ‘doğal kastrato’ da denilmektedir.

    resim5.jpg

    Ortaçağ’dan Rönesans’a geçmek demek; dogmatik bilgilerin yani sorgulamadan kabulün ve hegemonyanın yerinin, bilim, edebiyat ve dolayısıyla unutulan insana geçtiği düşünceye evrilmesi demektir. Yani kısacası insanın yeniden doğuşu demektir. ‘Yeniden’ denildiğine göre, önceden var olan ve değersizleştirilen şeylerin tekrar değerlenmesi anlamı da çıkmaktadır. Ancak dönemler arası geçişler, burada yazıldığı gibi iki cümleyle anlatılacak kadar kolay olmaz. Hele ki söz konusu on yüzyıl kadar süren Ortaçağ’ın Rönesans’a geçişi söz konusuysa, bu daha uzun süre sürecek demektir.

    Sanatın ve Rönesans’ın en önemli bölgesi olan İtalya’da bile bu değişimin dönüşümün sancılarını, Farinelli örneğiyle görmekteyiz. Üstelik bunu sanat adına yaparlar. Dünyanın en iyi sanat kişilikleri ortaya çıksa bile bu kabul edilemez bir uygulamadır. Aslında bu Machiavelli’nin siyaset felsefesinde dile getirdiği ‘’başarıya giden her yol mübahtır‘’ düşüncesinin sanata yansıması ve ‘’sanat uğuruna her şey mübahtır‘’ düşüncesine dönüşmesidir.

    Sonuç olarak bu yazıdan ne gibi sorular ve sonuçlar çıkartılmalıdır? Yine birçok yazıda olduğu gibi sorularla bitirmek istiyorum. Ortaçağ ve Rönesans sadece birer zaman dilimi midir? Yaşanıp bittiler mi? Ortaçağ’ı ve Rönesans’ı sadece zaman dilimi olarak görmek yeterli midir? Ortaçağ’ın karanlıkları ve Rönesans’ın aydınlıkları devam ediyor mu? Bunlar bir insanın veya bir devletin düşüncesi olarak yaşıyorlar mı?

    Evet Oruç Aruoba’nın söylediği ‘’Aydınlık karanlıktan daha yavaştır‘’ argümanının farkındayım. Ancak karanlığın daha da yavaşlaması ve aydınlığın hızlanması adına yeni bir yeniden doğuşa ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Yaşadığımız yüzyılda yeni bir doğuşa, yeniden doğuşa yani “renaissance”a ihtiyacımız var.


    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Palyaço

    Palyaço


    Operalarının librettolarını da kendisi yazan Ruggiero Leoncavallo, bu özelliğiyle zamanının libretto yazarlarının da büyük saygısını kazanmıştır. Sadece bu özelliğiyle değil, verismo yani gerçekçi opera türünde de verdiği eserlerle, opera konularını sarayın dışına taşıması dikkat çekicidir. I Medici, Chatterton, La Bohéme adlı operaları sahnelense de bu operalar sahnelerde pek tutunamadı.

    Ancak Leoncavallo, bugün bu yazıda yer vereceğimiz iki perdelik I Pagliacci operasıyla adını tüm dünyaya duyurdu. Librettosunu kendisinin yazdığı bu eseri çok kısa bir sürede yazması da (yaklaşık 5 ay) dikkat çekici bir konudur. Bunun amacı eserini yarışmaya sokmaktı ancak yarışmada sadece tek perdelik operalar yarışabilecekti ve bu yüzden yarışmaya katılamadı.

    21 Mayıs 1892 yılında maestroluğunu Arturo Toscanini’nin yaptığı I Pagliacci ya da Palyaçolar, Teatro del Verme’de ilk sahnelendi ve ardı arkası kesilmeyen temsillerle büyük beğeni topladı. Fiorello Giraud ise
    ilk Canio rolünü üstlenerek tarihe ismini yazdı. Bununla birlikte Enrico Caruso ve Luciano
    Pavarotti de Canio’ya hayat veren iki önemli isim olacaktır.

    Burada Pavarotti’ye küçük bir parantez açmak gerekmektedir. 1961 yılında ilk defa Madama Butterfly operasında rol alan Luciano Pavarotti, 1965’te Palyaçolar operasındaki ilk performansıyla ismini uluslararası bir tenor olarak duyurmaya başlar demek de pek yanlış olmayacaktır. Operanın konusu ve aryaları da onunla ayrı bir önem kazanır. Operanın başarısı bir anlamda Pavarotti’yle hakkını teslim aldı.

    Öyle ki o günlerin en önemli operalarından olan Pietro Mascagni tarafından bestelenen Cavalleria Rusticana operasıyla birlikte aynı akşam programında yer almayı başardı. Bu hikâyede önemli olan detaylardan biri de, iki operanın o güne kadar aynı akşam temsili yapılmazdı. Ancak o günden sonra günümüze kadar bu uygulama devam etmektedir.

    Konusunun gerçek bir olaydan esinlenerek yazılması Palyaçolar’ı daha gerçekçi bir tarza da dönüştürmüştür demek pek yanlış olmayacaktır. Leoncavallo da zaten henüz eserin prologunda (ön konuşmasında) gerçekçiliğin vurgusunu yaparak bunu eserin içerisinde de dile getirmiştir ve sanatçının görevini eserine yedirerek sunmuştur: “Bugün artık şair, hayatın korkunç, tüyler ürpertici gerçeklerini cesaretle bulup ortaya koymakla yükümlüdür!”

    Operanın hikâyesi bir tiyatroda geçer ve Canio adlı ana karakterimiz bir palyaço olarak sahneye çıkarken bildiği şeyleri saklamalı, yüzündeki boyalarla birlikte gülümsemelidir. Elbette bu sırada içindeki acıyı gizlemek zorundadır. Eşi Nedda ise oyunda her yerde hakimiyet kurmak isteyen bir kadındır. Hem gerçek yaşamında hem de oyunun içinde. Bu sırada Nedda’nın, genç Silvio ile olan ilişkisini bilen Canio’nun sahnedeki içsel çatışmalarını eserin müziği ve sözleriyle oldukça hissedilmektedir.

    Palyaçomuz Canio, sahnedeki neşesiyle izleyicileri güldürmeye çalışırken, kendi hayatındaki çekişmeyi ve trajediyi yaşayarak Vesti la giubba adlı ünlü aryayı seslendirir. Bu arya, bir palyaçonun gülümsemesi ardındaki derin acıyı ifade eder.

    Dinleyiciler, Canio’nun yaşadığı dramı ve performansının arkasındaki gerçek duygularını hisseder. Bu tür yazılarda genellikle aryaların tamamına yer vermekten kaçınırım. Çünkü müzik ile librettoların birbirini tamamladığına inanırım. Bu eserde de buna inancım sürmekte, ancak bu aryayı tamamen aktarmak da isterim.

    Şöyle diyor Canio:

    Recitar! Mentre preso dal delirio,
    non so più quel che dico,
    e quel che faccio!
    Eppur è d’uopo, sforzati!
    Bah! sei tu forse un uom?
    Tu se’ Pagliaccio!

    Vesti la giubba,
    la faccia infarina.
    La gente paga, e rider vuole qua.
    E se Arlecchin t’invola Colombina,
    ridi, Pagliaccio, e ognun applaudirà!
    Tramuta in lazzi lo spasmo ed il pianto
    in una smorfia il singhiozzo e ‘l dolor, Ah!

    Ridi, Pagliaccio,
    sul tuo amore infranto!
    Ridi del duol, che t’avvelena il cor!

    TÜRKÇESİ

    Rol yapmak! Aklımı kaçırmak üzereyken,
    artık bilmiyorum ne diyeceğimi;
    ya da ne yapacağımı!
    Fakat yine de… gayret etmeli!
    Hadi be! Sen de adam mısın?
    Bir palyaçosun işte!

    Giy kostümünü,
    Yüzünü de pudrala.
    Seyirciler bilet aldı; şimdi de gülmek ister.
    Eğer ki o Soytarı (Harlequin) senin Colombina’nı elinden alacaksa,
    Gül palyaço! Gül ki herkesi neşelendir!
    Üzüntünü ve gözyaşını sanki şakaymış gibi göster.
    Acını ve hıçkırıklarını da sırıtan yüzünün ardına gizle. Ah!

    Gül, palyaço,
    paramparça olan aşkına!
    Kahkahalar at kalbini zehirleyen acıların üzerine!

    Sonuç olarak I Pagliacci ya da Palyaçolar eseri, insanın iç çatışmalarını ve karmaşalarını çok net bir şekilde ortaya koyan bir eserdir. Palyaçomuzun, yani Canio’nun gülümsemek zorunda olduğu anlarda iç çatışmalarını seyirci de derinden hissetmektedir. Ruggiero Leoncavallo’nun bu eserini bir referans noktası alarak ve Canio’nun yaşadığı durumdan uzaklaşarak yazıyı bazı sorularla bitirmek gerekmektedir.

    Gülmek nedir? Neden güleriz? Ya da neden gülmeyiz? Başkalarını güldürmek neden hoşumuza gider? Karşımızdaki insanları güldürmek mi yoksa kendimizin mi gülmesi daha iyidir? Gülmek insanın fenomenlerinden biri midir? Zorunlu gülüşlerimiz bize zarar mı verir? Güçlü mü tutar? Bizlerin de gülümsemek zorunda olduğu zamanlar oluyor mu? Yaşamın içerisinde karşılaştığımız trajik olaylar karşısında güçlü durmak için bazen bu yönümüzü ortaya çıkartmıyor muyuz? Gerçekten ve içten en son ne zaman güldük? Başka insanların yaşadıkları karşısında gülmeyi unutabilir miyiz? Toplumsal olayların bireysel yaşantımızda bizlerin gülümsemesini engeller mi? Bizler de zaman zaman palyaço muyuz?

    Bu sorular uzar gider. Ancak şu temenniyle bitirebiliriz yazıyı: Birlikte gülebileceğimiz günler dileğiyle!


    Serhat Durup Kimdir?

    19 Mayıs 1989’da dünyaya geldi. 2013 yılında Maltepe Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden mezun olurken, Sinema ve Televizyon Bölümü’nden de yan-dal programını tamamladı. 2016 yılında aynı okulun İnsan Hakları Bölümü’nden “Tüketim Toplumunda Çalışan İnsan ve Çalışma Hakkı” adlı tezini tamamlayarak yüksek lisans derecesini aldı. Felsefe öğretmeni olarak yaşamına devam ediyor.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Auschwitz’te trajik insan: Fania Fénelon

    Auschwitz’te trajik insan: Fania Fénelon


    Fania Fénelon’un Türkçe’ye Orkestra adıyla çevirilen Sursis pour l’Orchestre kitabı ve 1979’da yapılan film uyarlaması, İkinci Dünya Savaşı’nda Nazi işgali altındaki Fransa’da geçen gerçek bir hikâye sunmaktadır.

    Otobiyografi şeklinde yayınlanan kitapta, Fania Fénelon’un toplama kampında tanıklıklarını okuyoruz. Ancak bu yazıda filmden bahsedeceğiz. Film, Joseph Sargent ve Daniel Mann yönetmenliğinde, Arthur Miller’ın senaryoya dokunuşlarıyla Praying for Time ismiyle 1980 yılında vizyona girmiş, hem dram hem de müzikal anlamda büyük beğeni toplamıştır.

    Fania Fénelon’ın kendi yaşamından esinlenen ve kurgulanan filmde, Fénelon’u Vanessa Redgrave canlandırmaktadır. Fénelon, gerçek hayatta ünlü bir piyanist, besteci ve kabare şarkıcısıdır. Nazi işgali altındaki Paris’te yaşadığı zorlukları, bir kadın sanatçı olarak yaşamaktadır.

    Fénelon, Auschwitz toplama kampında kaldığı sırada, Nazi subayları tarafından orkestra şefi olarak görev yapması istenir. Ve onun görevi, kamptaki Nazi subaylarının moralini yüksek tutmaktır. Fénelon ne yapmalı? Orkestrayı kurarak Nazi subaylarının moralini yüksek tutmalı mı? Yoksa hiç sesini çıkarmadan ölüm sırasının kendisine gelmesini mi beklemeli?

    Bu trajik duruma bir es vererek, Nazilerin her şeyde olduğu gibi müzikte de propagandalarına bir parantez açmak gerekmektedir. Mozart, Beethoven ve Bruckner’in yanı sıra, zaman zaman Bach ve Handel’i de Nazileştirmeye çalışmaları bilinen bir gerçektir.[1] Bu bakımdan Fénelon’un da kampta bu trajik duruma düşürülmesine şaşırmamak gerekir.

    “Fénelon ne yapmalıydı?” sorusuna tekrar dönersek, bu sorunun cevabını elbette biz vermeyeceğiz. Sadece onun yaşadığı bu trajik durumu değerlendirmeye çalışacağız. Bunun için öncelikle tragedya kavramına değinmek gerekmektedir.

    Trajik olan, insanın içinde bulunduğu koşullardan dolayı kaçınılmaz bir şekilde karşılaşılandır. Bir çatışma, bir çelişki, bir çarpışma durumudur. Bu çatışmanın kaynağı ise insanın değer anlayışından kaynaklanmaktadır.

    İnsanın değer anlayışı, yaşamının anlamını oluşturduğundan, herhangi bir trajik durumda nasıl karar verdiğiyle ilgili yönünü belirlemektedir. Aynı zamanda diyebiliriz ki, bu çatışma ve bir anlamda acı durumu insanın anlamlandırma çabasını da gösterir.

    Nietzsche’nin deyimiyle aslında bu trajik durumla karşılaşan ve bunun farkında olan ‘trajik insan’, kendi iyisine ve kendi kötüsüne sahiptir. Bu anlamda da yeryüzünün anlamıdır. Fénelon da bu anlamda bizim trajik insanımızdır. Yaratıcı bir kişi olarak, yeni başarıları ve hayatı anlamlandırmasıyla dünya’yı anlamlandırmaya çalışmaktadır.

    Fénelon bu anlamda güçlü, sağlam bir insandır da. Çünkü o kampta yaşamı anlamlı kılmak amacıyla kendi kendisine insan olan, kendi eserleri ve kendi değerlendirmeleriyle olduğu gibi olandır. Orkestra’yı kurar, kampın korkunç koşullarına rağmen bir kaçış sağlar ve yaşam mücadelesini sürdürmeye çalışır. Sadece kendisini düşünerek değil, hatta kendisini harcayarak (bu ikilikle) birçok kadının yaşama tutunmasını sağlar.

    Nazi toplama kampında müzik yapılması, yaşamda kalma motivasyonu ve psikolojik destek sağlama bakımından da çelişkili bir durumdur. Bir yandan kendisi ve arkadaşlarının yaşama tutunması, bir yandan da Nazi subaylarının eğlence ihtiyacının giderilmesi. Antik Yunan tragedyalarında karşılaştığımız en uç örneklere benzer bir şekilde karşılaştığı bu trajik durum, Fénelon’un yaşamının da yönünü belirlemektedir.

    Fénelon’un karşılaştığı bu durumu, etik bir çerçevede değerlendirmek belki de hiçbirimizin haddine değildir. Müzik yapması, hayatta kalma mücadelesi, savaşın ve işkencenin karmaşıklığı içerisinde bunu gerçekleştirebilmesi onu hem trajik bir insan, hem de verdiği kararla güçlü bir insan yapmaktadır.

    Sonuç olarak, Fénelon karşılaştığı bütün olumsuzluklara rağmen yaşama ‘evet’ diyen, Nietzsche’nin deyimiyle amor fati’nin farkında olan ve yaratmaya, güçlü olmaya devam eden bir kadındır. Aynı zamanda Fénelon’un bu duruşu, klasik müzik ve operanın da herhangi bir siyasi otoriteye ait olmadığını göstermektedir. Nazilerin Mozart ve Beethoven’ı Nazileştirememesine de önemli bir katkıdır.


    Serhat Durup kimdir?

    19 Mayıs 1989’da dünyaya geldi. 2013 yılında Maltepe Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden mezun olurken, Sinema ve Televizyon Bölümü’nden de yan-dal programını tamamladı. 2016 yılında aynı okulun İnsan Hakları Bölümü’nden “Tüketim Toplumunda Çalışan İnsan ve Çalışma Hakkı” adlı tezini tamamlayarak yüksek lisans derecesini aldı. Felsefe öğretmeni olarak yaşamına devam ediyor.

    KAYNAKÇA

    [1] Richard Wagner’in besteci ve sanatçı kimliğini bir yana bırakırsak, ismini şimdilik bu isimlerin arasında saymanın doğru olduğunu düşünmüyorum. Çünkü Das Judenthum der Musik (Müzikte Yahudilik) adlı makalesinde ve son yıllarda yazdığı başka yazılarda ırkçı söylemleri olduğu görünmektedir. Bu bakımdan zaten Nazileştirmeye gerek olmayan bir yanı da vardır. Wagner’i daha detaylıca başka bir yazıda ifade etmeye çalışırım.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Kimsenin evcilleştiremediği aşkın yırtıcı kuşu: Carmen

    Kimsenin evcilleştiremediği aşkın yırtıcı kuşu: Carmen


    L’amour est un oiseau rebelle,

    Que nul ne peut apprivoiser.*

    *Aşk isyankar/asi bir yırtıcı kuştur,

    Kimsenin evcilleştiremeyeceği.

    Alexandre César Léopold Bizet ya da çoğumuzun bildiği isimle George Bizet’in son ve en ünlü operası Carmen, insanın ne’liğini gösteren en önemli eserlerden biri olarak sanat tarihinde yer alır. Kıskançlık, intikam, suçluluk, kendini beğenmişlik gibi insanı içten içe yok eden duyguların şehvetle birlikte harmanlanarak bu operada buluşması, opera tekniği bakımından da haykırışların, çığlıkların işin içinde olmasına ve sınırların zorlanmasına zemin hazırlamıştır.

    Romantik dönemin en önemli eserlerinden bir olan Carmen, aynı zamanda opera konusu bakımından da verismo’ya en güzel örneklerden biri olarak değerlendirilir. Peki nedir verismo? İtalyanca gerçeklik anlamına gelen ‘vero’ kelimesinden türetilen bu kavram, hem edebiyatta hem de opera tarihinde önemli bir yere sahiptir. Genellikle gerçekçi bir şekilde, altsınıfın yaşam öykülerinin sanatla buluştuğu bir türdür. Bizet’nin Carmen operası da, tütün işçilerini, kaçakçıları ve onların yaşadığı ekonomik-politik problemleri barındırdığı için verismonun en önemli örneklerinden biri olarak opera tarihinde yerini almaktadır. Bu tür ile birlikte opera sahnelerinde soylu-aristokrat-mitolojik karakterler yerine ‘sıradan’ insanlar vardır ve bu sayede ‘sıradan’ insanlar kendilerini sahnede görebilirler.

    Carmen operasının konusunun derinine inmeden, Bizet’in yaşamına da değinmek gerekir. George Bizet de birçok besteci gibi çok varlıklı olmayan, amatör olarak müzikle ilgilenen bir aile yaşantısına sahiptir. Annesi tarafından keşfedilen bu yetenekli çocuk, Paris Konservatuvarı’na kabul edildiğinde 10 yaşındaydı. O dönemin ünlü opera bestecilerinden biri olan, Faust ve Romeo & Juliet’i opera tarihine kazandıran Charles Gounod, George Bizet’i gördükten sonra emekliliğinden vazgeçip ona dersler vermiştir. Franz Liszt’in onu ayakta alkışlayarak izlemesi de sanat tarihinde önemli bir anekdot olarak anlatılmaktadır. Kazandığı burslarla İtalya’da eğitimler alan Bizet, 1860 yılında Paris’e döner ve annesinin ölümüyle büyük bir yıkım yaşar. Kendince sanatsal değeri olmayan sipariş eserler yaparak ve özel derslerle geçimini sağlamaya çalışan besteci, bu yönüyle de büyük bestecilerle ortak bir özelliğe sahiptir.

    Gerek geçim sıkıntısı, gerek sağlık problemleri ve gerekse yaşadığı kayıplarla kendini yalnız hisseden ve aynı zamanda yalnızlaştıran Bizet, 1866 yılının yaz ayını Paris dışındaki bir yazlıkta geçirir. Burada tanıştığı ve duygu yoğunluğu yaşadığı Chabrillian adlı kişiden etkilenerek Prosper Mérimeé’nin Carmen romanının operasını bestelemeye karar verir. Sanat yönetmenleri konuyu ve karakterlerin sahneye uygun olmadıklarını düşünseler de (az sonra bunu açacağız), bazı değişikliklerle kabul ederler.

    1874’te tamamlanan opera, 1875 yılında prömiyerini yapar. İlk sahnelenmesinden sonra romana sadık kalınmadığı yerlerin olması nedeniyle, özellikle Mérimeé’nin vatandaşı olduğu İspanya’da çokça eleştirilmiştir. Bununla birlikte opera eleştirmenleri de eseri olumsuz anlamda eleştirmiştir. Bunun en önemli sebeplerinden biri de kuşkusuz operanın saraya ait olduğunu düşünen kişilerden kaynaklanmaktadır. Çünkü daha önceden de söylediğimiz gibi, Carmen sıradan insanları konu alan ve saraydan uzaklaşan bir opera örneğidir. Bu eleştiriler, Carmen’in bir fenomene, bir tür olguya dönüşmesi ve evrenselleşmesine engel olamamıştır.

    Carmen’in bir olgu haline gelmesi ve evrenselleşmesinin nedenini daha iyi anlamak için, operada yer alan karakterlere bakmamız gerekmektedir. Ana karakterimiz Carmen, sınırlanmaya tahammül edemeyen, kendini sınırsız bir özgürlük içerisinde var etmeye çalışan, tutkulu ve dürtülerine göre hareket eden bir kadındır. Onun ilişki kurduğu erkeklere karşı ‘baştan çıkarıcı’ tavrı, sınırlanmaya karşı bir tavır olarak da yorumlanmaktadır. Başka bir insana bağlanmayı reddetme ve aynı zamanda “tutkunun, aşkın” kendisine “tutkulu ve aşık” olmk olarak da değerlendirilebilir. Ama bütün bunlar Carmen’in bir ‘femme fatale’ yani ilişkiye girdiği erkeklere sonunda büyük problemler yaşatan, hatta ölümcül bir tehlike getiren, çekici ve baştan çıkarıcı kadın olma fenomeni olmaktan kurtarmaz. Endülüs’te bir tütün işçisi olan bu çingene kadın, kendi varlığını korumak ve bağımsızlığını korumak adına her şeyi yapabilen bir fenomendir.

    Carmen fenomeninin karşısında diğer karakterimiz ve bir anlamda ilkel dürtüleriyle yaşayan Don José, kıskançlığın ve aşkın sapkın bir şekilde şiddete dönüşmesinin bir örneği olarak karşımıza çıkar. Carmen ve Don José’nin bu çarpışması, bir anlamda dürtüsel-içgüdüsel olan duygularımızın arınmasına da neden olur. Arınma kavramını Antik Yunan’da kullanılan katarsis terimiyle karşılarsak; bir insanın, ruhunu kötülüklerden arındırması anlamında kullanılmaktadır. Ve Carmen operasında da bu arınmayı özellikle son sahnede Carmen’in Don José tarafından, sapkın bir kıskançlık yüzünden öldürülmesiyle şiddetli bir şekilde hissederiz.

    Carmen, Don José’yi ve diğer erkekleri gerçekten seviyor mu? Yoksa sadece ona gösterilen ilgiyi mi seviyor? Carmen, Escamillo ve Don José’ye aynı anda aşk hissedebilir mi? Yoksa sadece özgürlüğünün peşinde mi? Bu soruların sorulması, Carmen’in -yani insanın- duyguların önemine dikkat çekmesi bakımından önemini göstermektedir. Aynı zamanda cevapsız olan bu soruların, her zaman farklı bir cevaplanması, bir anlamda Carmen’in canlılığını da sunmaktadır. Carmen’in kendisi için dile getirdiği libre elle est née et libre elle mourra (özgür doğdu ve özgür ölecektir) sözleriyle de sözünü tutmuştur.

    Peki geçtiğimiz yazıda ele değerlendirmeye çalıştığımız Don Giovanni ile Carmen karşılaşırsa ne olurdu? Ölümü göze alacak derece inandıklarını yaşayan, baştan çıkarıcı ve güçlü olan bu iki karakter aynı operada yer alsaydı, dinamik ve sert geçen bir çekişmenin olacağı kaçınımazdı. Don Giovanni, zeka ve manipülasyonla Carmen gibi tutkulu ve özürlüğün peşinde koşan bir kadını baştan çıkartabilir miydi?

    Son olarak, geçen haftaki yazımızda yer alan Don Giovanni karakteri ve bu haftaki konuğumuz Carmen karakteri, bir insan tipini tamamen temsil etmemektedir. Ancak yarattığı ve yaşattığı duygular iyi-kötü yargısından bağımsız olarak son derece insanidir.


    Serhat Durup kimdir?

    19 Mayıs 1989’da dünyaya geldi. 2013 yılında Maltepe Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden mezun olurken, Sinema ve Televizyon Bölümü’nden de yan-dal programını tamamladı. 2016 yılında aynı okulun İnsan Hakları Bölümü’nden “Tüketim Toplumunda Çalışan İnsan ve Çalışma Hakkı” adlı tezini tamamlayarak yüksek lisans derecesini aldı. Felsefe öğretmeni olarak yaşamına devam ediyor.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Don Giovanni ve müziğin baştan çıkarıcılığı

    Don Giovanni ve müziğin baştan çıkarıcılığı


    Serhat DURUP*


    ‘’Ne üstün zekâ ne hayal gücü ne de her ikisi beraber bir dâhi olmaya yeter. Sevgi, sevgi, sevgi…İşte bu dehânın ta kendisidir!‘’

    Wolfgang Amedeus Mozart

    Don Giovanni ya da Don Juan, sanat tarihinde önemli karakterlerden biri olarak anılmaktadır. Bununla birlikte bu isim, İspanyol efsane hikâyelerinde önemli bir yer tutar ve “zampara, çapkın” gibi sıfatlarla deyim olarak günümüzde de kullanılmaktadır. Öncelikle efsanede yer alan hikâyeye değinmek istiyorum. Don Juan, genç bir kızı güzel sözcüklerle kendine bağımlı olacak şekilde aşık eder ve kızın babası, kızından habersiz olarak bizim “zampara”ya engel olmak ister. Ancak Don Juan, kızın babasını düelloda öldürür. Gel zaman git zaman Don Juan bir gün mezarlıkta öldürdüğü babanın heykeliyle alay ederek onu yemeğe davet eder, adamın ruhu yemeği kabul eder. Ve heykel Don Juan geldiğinde elini uzatır, uzattığı el ile onu cehenneme çeker.

    Efsanede bu şekilde yer alan Don Juan, itaratürde de ilk defa yaklaşık tarih olarak 1620’de karşımıza çıkmaktadır. Tirso de Molina’nın yazdığı “Sevil Aldatıcısı ve Taştan Misafir” adlı hikâyeye göre, Don Juan, özellikle evlenmek üzere olan genç kadınları baştan çıkartır ve kadınlar da onun güzel sözlerine inanarak büyülenirler. Don Juan daha sonra hepsiyle oyalanarak aslında onlarla bir anlamda dalga geçer ve ardından kızgın, genç kadın ve babalar bırakır. Bu babalardan biri de Don Gonzalo’dur. Don Gonzalo’nun hayaleti tarafından yemeğe davet edilen Don Juan, en başta korksa da korkusunu göstermemek adına yemeği kabul eder ve ‘iyi insan ol, insanları kandırma, özür dile’ uyarılarını reddederek ölüme gider.

    Don Juan karakteri edebiyat, tiyato ve sinema tarihinde birçok yazar, besteci ve yönetmen tarafından değerlendirilmiştir. Miguel de Cervantes’ten, Carlo Goldoni’ye, Moliere’den Puşkin’e, George Bernard Shaw’dan Ingmar Bergman’a… Ancak biz bu yazıda İtalyanca librettosu Lorenzo Da Ponte tarafından yazılan, bestesi Wolfgang Amedeus Mozart tarafından yapılan opera eserine daha çok yer vereceğiz.

    Mozart’ın Don Juan’ı ya da eserin adıyla yazmak gerekirse Don Giovanni’si, tıpkı diğer opera karakterlerindeki gibi yaşamda yer alan, yaşayan bir kişidir. Başka bir deyişle, Mozart’ın insanın ne’liğine ilişkin arayışı bu eserinde de karakterler üzerinden devam etmektedir. Bununla birlikte diğer operalarında baş karakterler operanın belirli yerlerinde yer alsa da, Don Giovanni, kendisinin yer almadığı sahnelerde bile varlığını hissettirir. Gerek Leporello’nun aryalarında, gerek Masetto’nun isyanında, gerekse Zerlina’nın aşkında…Bunun asıl nedenini yazının ilerleyen bölümünde göreceğiz ancak şimdilik şunu söyleyebiliriz ki, Don Giovanni bir karakter ve aynı zamanda bir ide/fikir olarak da sahnelerdedir. Prömiyeri Mozart’ın henüz bitirdiği opera biraz gecikmeli olarak 28 Ekim 1787’de Prag Ulusal Tiyatrosu’nda gerçekleşmiştir. Hala mürekkebi kurumamış notalarla şefliği de Mozart’ın kendisi yapmıştır.

    Az önce belirli alanlarda yazılan eselerin hemen hepsinde Don Giovanni, sorumsuz, keyiften başka bir şey düşünmeyen ve bu uğurda her şeyi yapabilecek bir karakter olarak çizilmektedir. Bu bakımdan da çok kolay bir şekilde yargılanabilir, insanlar onu izlediğinde veya okuduğunda ondan ‘nefret’ ederek lanet edebilir. Bununla birlikte Mozart’ın Don Giovanni karakteri, acaba ‘’geleneksel toplumsal ve ahlâki muhafazakarlığa karşı bir başkaldırı temsilcisi‘’ olarak da değerlendirilebilir mi? Bu sorunun cevaplanabilmesi adına Mozart’ın yaşamına ve ‘’ahlâkçılar‘’ ile olan ‘’uyumsuz’‘luğunu da göz önünde bulundurmak gerekiyor. Ne olursa olsun bu sorunun cevaplanmasından çok sorulması daha önemli gibi görünmektedir. Çünkü sanatın sunuluş biçimi farketmeksizin, sanat eserlerinde beklenen en önemli şeylerden birisi de kuşkusuz izleyicinin zihninde oluşturacağı sorulardır.

    Bu soruları arttırmak için “her şeyini” Mozart’a borçlu olduğunu, “aklını kaybedip, ruhunun şaştığını”, “hayatında ilk defa sarsılma şansını yakaladığını söyleyen” ve “varlığının özünü dehşete düşüren” Soren Kierkegaard’a da biraz değinmek gerekiyor.

    Kierkegaard’a göre Don Giovanni, insanın arzularını yeniden hatırlatan, bedenin ruh ile bütünleşmesine yardımcı olan, ruhun yani aklın getirdiklerinin yanında insanın bedeninin de önemini vurgulayan bir karakterdir. Duyusal olanı ön plana çıkarması, Don Giovanni’yi sonsuz bir güce dönüştürmüştür. Kierkegaard’ın varoluşçu bir filozof olduğunu düşündüğümüz zaman, bedenin de önemini ön plana çıkartan bu karaktere bu kadar önem vermesini daha iyi anlayabiliyoruz. Varoluşçuluk felsefesinin bir cümleyle açıklanamayacağının bilinciyle, bir özelliği olarak şunu söyleyebiliriz: Varoluşçuluk, ‘hayatın anlamı nedir?’ sorusuna verilen rasyonalist-mekanik cevaplara karşı, insanın duyusal bir varlık olarak da unutulmaması gerektiğini belirten bir anlayışa sahiptir. Dolayısıyla gelenekselciliğe, akılcılığa ve hatta yaşama karşı duruşu Mozart’ın Don Giovanni’sini Kierkegaard için ölümsüzleştirmiş demek yanlış olmayacaktır. Kierkegaard’ın Don Giovanni’yi varoluş felsefesi içerisinde değerlendirmesi ve onu ideleştirmesi, karakterin korkularına karşı verdiği bir tepki olarak ‘baştan çıkarıcılığı’nda yatmaktadır. Bir anlamda Don Giovanni’nin bilinç durumuna geçişi, müziğin kendisiyle ulaştırılmıştır.

    Don Giovanni’nin baştan çıkarıcılığı, sadece karakter olarak değil müzikal olarak da değerlendirilmelidir. Bu eserin uvertürü hala gelmiş geçmiş en iyi giriş müziklerinden olarak kabul edilir. Mozart’ın Don Giovanni’si, neşe-keder-nefret gibi değişimler gösterse de temelde bir dramatik bir özelliğe de sahiptir. Bu dramatikliğin temelinde yine Mozart vardır. Her ne kadar kendisi bu operasını opera buffa (komedi-opera) olarak kategorize etse de, operanın libretto yazarı Lorenzo Da Ponte bu eseri dramma giocoso (neşeli drama) olarak kategorize etmektedir. Bu konuda Da Ponte’ynin kategorizasyonu, Mozart’ın da yaşamına bakınca bugün daha geçerli gibi geliyor. Çünkü daha önce de söylediğimiz gibi, hep bir insan arayışında olan Mozart, Don Giovanni’de bunu daha da hissettirir. Sevgiyi hemen hemen tüm operalarında ön plana çıkartmaya çalışan Mozart, acaba Don Giovanni’de bu duyguyu sevgi eksikliği yaşayan bir karakterle mi göstermeye çalışmıştır? Don Giovanni’nin yaptığı eylemlerin arkasında sevgisizlik mi vardır? Bu soruları hem edebi, hem psikolojik, hem de müzikal olarak sordurtması belki de Kierkegaard’ın “Ölümsüz Mozart!” haykırışını haklı göstermeye yeter.


    * Felsefe öğretmeni

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Oruç Arouba’nın Yürüme’sinden felsefenin durumuna bir bakış

    Oruç Arouba’nın Yürüme’sinden felsefenin durumuna bir bakış


    Oruç Aruoba’nın Yürüme adlı kitabı, Spinoza’nın Etika eserinin beşinci bölümünde yer alan şu sözlerle başlar “…de…via quae ad Libertatem ducit…”. Latince yazılan bu cümle, “özgürlüğe giden yol hakkında” veya “özgürlüğüne götüren yol” olarak çevrilmektedir. Bu cümle bir anlamda Etika eserinin de bir tanıtım cümlesi olarak değerlendirilebilir. Çünkü Spinoza, etik bir yaşamın gerçek anlamda özgürlüğü getireceğini düşünen filozoflardandır. Bu yazıda Spinoza’dan bahsetmeyeceğiz ancak o, bu eseriyle bizlere bir tür yaşam kılavuzu bırakmıştır. Hem de bugün ‘kişisel gelişim’ olarak adlandırılan birçok kitaptan daha kalıcı çözümler buldurabilen bir kılavuz.

    Spinoza’nın kılavuzundan aldığı alıntıyla kitabına başlayan Oruç Aruoba da, tıpkı Spinoza ve daha birçok filozof gibi bizlere az önce bahsedilen ‘kişisel gelişim’ kitaplarından daha kalıcı çözümler sunabilen bir filozoftur. Bu sunuşu yaparken de, sanatın ve yaşamın felsefeyle bağlantısını kurarak gerçekleştirir. Bu bağlantıları kurarak aynı zamanda genel bir yanılgıya da cevap verir. Hangi yanılgı? Felsefenin yaşamdan bağımsız, fil dişi kulelerinde yapılan ayrı bir etkinlik olarak algılanmasının yanılgısı. Elbette bu yanılgının tek faili felsefe ile ilgilenmeyenler değildir. Bazı filozofların ve akademisyenlerin kendilerini ayrı bir varlık alanında var etme uğraşları, onların da bu yanılgının ortaya çıkmasında fail olduğunu göstermektedir.

    Aruoba’nın felsefî düşüncesini bir -izm’e sığdırmak pek doğru olmayacaktır. Çünkü onun felsefesi hep bir yolda olma, yürüme içerisindedir. Bu yolda olma durumunu da onu okuduğunuz zaman anlar, yeri geldiğinde kaybolabilir, sarsılabilir ve kaygılanabiliriz. Ancak günün sonunda harekete geçiren o gücü edinebiliriz. Nedir bu güç? Yaşamı anlamlandırma, yaşamı dönüştürme, hatta yaşamın kendisine dönüşme gücü.

    Felsefe bir yola çıkma, yolculuk sürecidir dedik ve bu yolun sonu yoktur. Aynı zamanda bu yola çıkış genellikle bir tür rahatsızlıktan başlar. Bu rahatsızlığı yaşayan kişi, yeni yerler arayarak yola çıkmaktan başka bir çaresi olmayan kişidir. Kişinin, kendi kendisini yolda aramaya çıkması, kendini araması, kendini aşması gerektiğinin farkında olmasıdır. Çünkü kişi için en büyük yük yine kendisidir. Yola çıkan kişi Nietzsche’nin şu belirlemesine ulaşmış ve “kendini sırtından atması gereken bir varlık” olduğunun farkına varmıştır.

    Peki yol ile yürüme arasında nasıl bir bağlantı vardır? Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki Aruoba’ya göre “yer de, yön de, yol da bir bilinçtir” ve bu bilinç sürüklenmenin önüne geçer. Yani yönünün farkında olmayan birey, sadece bir sürüklenme içerisindedir. Burada bir parantez açmak gerekirse, cümledeki “birey” kavramı bilerek kullanıldı. Çünkü Aruoba, tıpkı Nietzsche gibi “kişi” ve “birey” arasında bir ayırım yapar. Bugün birçok insan tarafından “birey” kavramı ön plana çıkarılmakta ve bu “birey olma bilinci” bir süre sonra ister istemez “bireyselliğe” dönüşmektedir. Kişi ile birey arasındaki farkı nasıl yapabiliriz? Birey, belirli bir gruba ait olan, belirli bir grubun üyeleri olarak tanımlanabilir. Dolayısıyla “birey” kendisini o grupla var eden, o gruptan bağımsız bir varlığı olmayandır. Ancak “kişi” tam aksine kendini ve bağımlı grubu aşan, kendini inşaa edebilen insandır.

    Aruoba, Yürüme adlı kitabında bu ayırımı çok net bir şekilde yaparken, buraya kadar yazılanları da bir tür özetleyen şu cümleleri yazar: “Bir insan, kendi-bilincine –en azından, kendi bilinci gereksinmesine ve çabasına– ulaşınca, bir kişi olur: Bundan önce, buna ulaşmadıkça, kişi değildir –şu homo sapiens’in bir ‘örneği’dir yalnızca…” İnsan türünün bir üyesi olarak “birey”in, “kişi” olabilmesi, homo sapiens’i aşarak kendini gerçekleştirme çabasına girmesi, çağımızda daha fazla çabayla mümkün görünüyor.

    Gerek medyada, gerek sosyal medyada, gerek iş yerlerinde, gerek içerisinde yaşadığımız toplumda yani kısacası her yerde karşımıza çıkan anlam-sızlıklar, değer-sizlikler ve hak-sızlıklar karşısında, insanın yola çıkması zorunluluk haline gelmiştir demek pek de yanlış olmayacaktır. Felsefe de her çağda olduğu gibi bu çağda da, bu çağa karşı (bu çağın insanına karşı) insanı koruyabilecek, ona siper olabilecek bir etkinliktir. Dolayısıyla yazının başında da eleştirildiği gibi felsefe yaşamdan bağımsız olamaz, olmamalıdır.

    Çağımızın yaygın ve istenen insan tipi, aslında bir anlamda “birey” adı verilen, “sürü”nün bir teki olan insan tipidir. Her ne kadar homo sapiens’ten kurtulmuş gibi görünse de ‘birey’ denilen tek, ondan daha tehlikeli bir insan tipine evrilmiştir. Çünkü işin içine ‘bilim’ ve ‘teknoloji’ girmiştir. Elbette bilim ve teknolojinin bunda bir suçu yok, ancak ‘kişi’ olamayan homo sapiens’ler, bilim ve teknoloji gibi başarıları sadece çıkarlarına uygun (bir anlamda ilkel) olarak kullandıkları için birer tehlike haline getirmeyi başarmışlardır.

    Bu noktada Aruoba’nın cevap aradığı bu sorular ve cevaplar önemli gibi görünüyor: “Nedir çağımızda saygın-yaygın olan? Saygın-yaygın insan kim bugün? Bilim yaygın çağımızda, bu yüzden de saygın insan bilim insanı. Politika yaygın çağımızda, bu yüzden de saygın insan ideolog”. Bu belirlemeleriyle Aruoba, bilim ve ide’nin kendisine değil, çağın yaratmak istediği bilim-cilik ve ide-ologlug yapan insanına karşı gelmektedir. “İnsanı her yanıyla ‘bilimsel’leştirme yönelimine, yaşamı bütün boyutlarıyla ‘politize’ etme yönelimine; insanın zenginliğini denklemlere, neden-etkilere, insan yaşamını toplum kalıplarına indirgeme yönelimlerine” felsefe sayesinde bu -cilik’lere karşı mücadele edebiliriz.

    Aruoba’ya göre, bu karşı çıkışı felsefe “kişi”ye ulaşarak ve kişinin birleştiği sanat ve yaşamla birlikte gerçekleştirebilir. Böylelikle karşımıza bir reçete çıkmış oluyor: Bilim-cilik’lere karşı sanat, ide-ologluklara karşı da yaşam. Yazının başında Spinoza’nın Etika adlı eserinden alıntılanan yazıyı tekrar hatırlatarak bu yazıyı sonlandırmak yerinde olacaktır. Spinoza, özgürlüğün etikle doğrudan bağlantılı olduğunu göstermiştir. Günümüzdeki özgürlük anlayışı ise “her şeyin sınırsızca yapılabileceği” tehlikesi temelinde seyretmektedir. Bu tehlikeden kurtulabilmek için, “kişi” olma bilinci gerekmektedir. Bu bilinci de Aruoba’nın söylediği gibi bir “yola çıkma” ile gerçekleştirebiliriz. Çünkü en nihayetinde özgürlük dediğimiz şey de düşünülecek bir şey olmaktan çok, yapılacak-gösterilecek-eyle’yerek ulaşılacak bir şeydir.


    Serhat Durup Kimdir?

    19 Mayıs 1989’da dünyaya geldi. 2013 yılında Maltepe Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden mezun olurken, Sinema ve Televizyon Bölümü’nden de yan-dal programını tamamladı. 2016 yılında aynı okulun İnsan Hakları Bölümü’nden “Tüketim Toplumunda Çalışan İnsan ve Çalışma Hakkı” adlı tezini tamamlayarak yüksek lisans derecesini aldı. Felsefe öğretmeni olarak yaşamına devam ediyor.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Klasik müzik veya opera dinlemek sınıfsal mıdır?

    Klasik müzik veya opera dinlemek sınıfsal mıdır?


    Serhat DURUP*


    Klasik müzik ve opera dinleyenlerin veya dinlemeyenlerin en büyük genelleme hatalarından biri, bu türlerin belirli bir sınıfa ait olduğunu düşünmeleridir. Bu şekilde düşünülmesin pek tabii zemininde bazı nedenler vardır. Örneğin üretilen eserlerin bir çoğunun sarayların ya da o dönemin sponsorlarının siparişleriyle gerçekleşmesi, bu türlerin belli bir sınıfa ait olduğu algısını/yanılgısının temel nedenlerinden biridir.

    Bugün de birçok kişi bu yanılgının peşinden giderek, tıpkı geçmişteki gibi bu türlerin belirli bir sınıfa ait olduğun düşünmektedir. Aynı zamanda saraylıların ve sponsorların bu türe sahip çıkması, saray dışındaki insanların da bunu kabullenmesi, klasik müziğin ve özellikle operanın belirli bir sınıfa ait olduğu düşüncesinin filizlenmesine neden oldu demek pek de yanlış olmayacaktır. Bu nedenlerin olması, klasik müzik ve operanın herhangi bir sınıfa ait olduğunu söylemek için yetersizdir. Bu argümanın yetersizliğini görmek için, bestecilerin yaşamına ve eserlerin içeriğine bakmak bizlere yol gösterebilir.

    35 senelik yaşamına 600’den fazla eser sığdıran Wolfgang Amedeus Mozart, geçimini sağlamak ve eserlerini üretebileceği ortamı yaratabilmek amacıyla saraylılarla işbirliği yapsa da, onlara karşı verdiği özgürlük savaşıyla müzik tarihinde ayrı bir öneme sahiptir. Her ne kadar bu savaşı kaybetse de onuru ve kendisini özgürleştirmek adına önemli bir mücadele olarak tarihe iz bırakmıştır. Yarattığı eserlerin yanı sıra, bu kişiliğiyle de hem müzik dünyasına hem de tüm insanlara mücadele örneğini göstermiştir.

    Eserlerinde, o dönemin alışılagelmiş müziğine göre absürt besteler yapan Mozart, kişiliğinde de bu absürtlüğü göstermektedir. Öyle ki sol majör piyano konçertosunun (KV.453) bir bölümünde evcil kuşu sığırcığının şakımasını notalandırır. Bununla birlikte babasının cenazesine gitmeyip, bir hafta sonra ölen bu kuşuna cenaze töreni düzenleyip şiirler okuması onun kişiliğinin de garipliğini göstermektedir. Elbette bunun altında yatan nedenler vardır, ancak biz burada bunlara değinmeyeceğiz. Yaşamında olduğu gibi eserlerinde de ciddiyetin yanında komedi unsurlarına yer vermesi, soyluları ti’ye alış olarak da yorumlanmaktadır.

    Figaro’nun Düğünü buna en güzel örneklerden biridir. Her ne kadar Almanya’nın ağırbaşlı bestecisi olarak Avrupa’da nam salsa da, bu yönüyle operaya farklı bir bakış açısı kazandırmıştır. Pierre Beaumarchais’in yazdığı oyun olan Figaro’nun Düğünü’nün diğer operalardan farklı olmasının en önemli nedeni, konusunun Mozart’ın kendisi tarafından seçilmesidir. Yani herhangi bir sipariş üzerine yazılmamıştır. Mozart’ın serbest çalışan sanatçı idealindeki belki de en ‘serbest’ eseridir demek yanlış olmayacaktır. Politik bir eleştiri niteliğinde görülen Figaro’nun Düğünü oyunu, Fransız Devrimi’nden 10 yıl önce XVI. Louis tarafından da yasaklamıştır. Bu eser, operada her ne kadar yumuşatılarak sunulsa da, soylularla dalga geçen diyaloglar olduğu için anti-aristokrat olarak nitelendirilmeye devam etmiştir. Bundan dolayı Mozart’a karşı düşmanlık iyice artmıştır.

    Mozart’ın arada kalmışlığı -bir yandan geçim sıkıntısı yaşaması, bir yandan saraylılarla sürekli bir arada olmak zorunda olması- onun trajik bir yaşama sahip olduğunu açıkça göstermektedir. “İki değerin çakışması durumunda karşımıza çıkan trajedi, Mozart’ın yaşamındaki üretkenliğini arttırmış mıdır?” sorusu, sorulan sorulardan sadece biridir. Kendi içine kapanık olması, gerçekleştirdiği eylemlerin absürtlüğü yaşadığı ikilemin tepkileri olarak yorumlanabilir.

    Mozart, saraylılara yaranamamasıyla birlikte, yaşamını özel dersler ve konserlerle sürdürmeye çalıştı. Öldüğü zaman, ev eşyaları ve kitaplarına borçlarının sadece altıda birini karşılayacak şekilde değer biçildi. Cenaze törenine ise, sığırcık kuşuna düzenlediği törenden daha az kişi katıldı. Viyana’da gömücü görevlileri tarafından yoksullar mezarlığına defnedilmesi ve mezarının nerede olduğunun bilinmemesi de en çok hayat arkadaşı Constanze’yi üzmüş olmalı.

    Yazının başında söylenen iddianın -klasik müziğin ve operanın belirli bir sınıfa ait olduğu iddiasının- yanlış bir genelleme olduğunu söylemek, Mozart’ın yaşamına ve Figaro’nun Düğünü’ne şu küçük bakışla bile söylenebilir. Bununla birlikte, Mozart gibi Ludwig van Beethoven da, hatta Gaetano Maria Donizetti, Giuseppe Verdi, Giacomo Puccini ve daha birçok besteci saraylı veya varlıklı ailelerde büyümediler.

    Dolayısıyla, yazının başında olan düşüncenin yanlışlığı, bu sanatçıların yaşamlarına bakılarak da yakalanabilir. Operalarda yer alan konuların, hikâyelerin temelinde sınıflara ait insanlardan çok saf insanla ilgili olduğu düşünülmelidir. İnsanlığın ortak ürünü olan bu eserler, bugün Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü tarafından organize edilen temsillerle Türkiye’de de izleyiclerle buluşmaktadır. Üstelik bu temsillerin ücretleri, bugün herhangi bir kafede içilen bir kahve standardından başlamakta.


    * Felsefe öğretmeni

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Bir hikâye ve Genco Kültür’ü

    Bir hikâye ve Genco Kültür’ü


    Serhat DURUP*


    “İnsanı diğer var olanlardan ayıran şeyler nelerdir?” diye sorulduğunda, verilen cevaplardan biri, insanın tarihsel bir varlık olduğuna ilişkin bir cevap olacaktır. İnsan dününü, bugününü ve yarınını anımsayan ve buna göre eylemde bulunabilen bir varlıktır. Pek tabii bu eylemleri gerçekleştirirken bir ‘kültür’ de yaratmış olur.

    Eylemleriyle yarattığı başarılar, an’ların içerisinde zamana yayılır ve gelecekte yeni yetişen insanlara aktarılır. Bu bakımdan da o günün şanslı insanları başarılar dünyasında yaşar ve üzerine koya koya aktarmaya devam eder. İnsanın tarihsel bir varlık olduğunun en güzel örneklerinden biri, yarattığı kültürle Genco Erkal’dır. Genco Erkal, kültür yaratmakla kalmamış, kendisi de bir kültür olmuştur.

    Geçtiğimiz aylarda bir vesileyle Panayot Abacı’nın yaşamı boyunca 53 yıl ara vermeden yayınını sürdürdüğü Orkestra dergisinin sayılarını karıştırmaya başladım. Derginin 112. sayısında Kemal Gür’ün aktardığı bir hikâye ile Genco Erkal’la yeniden karşılaştım.

    Hikâye, Keşanlı Ali Destanı adlı oyunun perde aralarında geçiyordu. Genco Erkal, üç arkadaşıyla birlikte perde aralarında sahne önüne çıkarak o dönemlerde popüler olan ‘Sarhoş Salih Benim Adım’ adlı şarkıyı bir intermezzo edasıyla söyler. Kemal Gür, bir temsil öncesinde orkestradan bir sanatçının Genco’ya gidip küçük bir paket gösterdiğini ve paketin ‘kaşıntı tozu’ olduğunu aktarır.

    Sanatçı Genco’ya, kaşıntı tozunu sahneye çıkıp şarkı söyledikleri sırada diğer arkadaşlarının boynuna, başına çaktırmadan dökmesini ve bu sayede hep birlikte çok eğleneceklerini söyler. Genco ise “Yâhu olur mu öyle şey. Bu oyunu sabote etmek olur. Ayrıca oyuncu geleneğine ve ahlâkına sığmaz” der. Ancak bizim sanatçı ısrarını sürdürerek Genco’yu ikna eder. Orkestradaki herkesin bundan haberi olmuştur ve herkes sabırsızlıkla gülmek için perde arasını beklemektedir.

    Perde biter, sahne Genco ve arkadaşlarınındır. Şarkı söylenmeye başlar ve arkadaşları amansız bir kaşıntıyla kaşınmaya başlar. Orkestra gülmekten parçaları çalamayacak halde ve ilk arayla birlikte kuliste toplanırlar. Kemal Gür, şarkı söyleyen kişilerin normal bir şekilde sanki hiç kaşıntı tozu dökülmemiş gibi konuşmalarını sürdürdüğünü belirtirken, kaşıntı tozundan dolayı hiçbir yerlerinin kızarmadığını görünce de şaşırdıklarını ama yine de gülmeye devam ettiklerini söyler.

    Kaşıntı tozunu Genco’ya veren sanatçı Genco Erkal’a yaklaşır ama o daha bir şey demeden Genco “nasıl kaşındılar ama değil mi?” diye sorar. Orkestradakiler gülmeye devam ederken “iyi ama az atmışsın herhalde ki bak, artık kaşınmıyorlar” diye söylenirler. Genco da ancak o kadar atabildiğini söyler.

    Ara biter, sanatçılar orkestraya dönmek üzereyken Genco kendisine kaşıntı tozunu veren sanatçıya seslenerek ona verdiği paketi uzatır. Paketin hiç açılmadığını görünce şaşırır ve “Sen bunu kullanmamışsın yahu. Peki o kaşıntı neydi?” diye sorunca, Genco “Tabii kullanmam. Ben onlara durumu başta açıkladım ve kaşınıyormuş gibi yapmalarını söyledim. Siz de yuttunuz bal gibi” der ve yeni kahkahalarla oyun sürer.

    Genco Erkal’ın Türkiye’ye ve dolayısıyla Dünya’ya bıraktıklarını biliyoruz. Yaşamı boyunca -gerçek anlamda yaşamı boyunca- üretmeye devam etti. Politik tiyatronun öncüsü olan Dostlar Tiyatrosu’nu kurması, metinlere sadık kalarak gerçekleştirdiği tek kişilik oyunlar oynaması, Nâzım Hikmet’i ve Ahmed Arif’i çağdaşlarına daha yakından tanıtması ve Hakkâri’de Bir Mevsim geçirmesi sayılabileceklerin en güzel örnekleridir. Yaşamında sürdürdüğü mücadele bile kendisinin ismini ölümsüzleştirmeye yeterlidir. Bu kültürleri yaratırken, kültür olmuş bir insan demek pek de abartı olmayacaktır.

    Bir kültür yarattı; Genco Kültür’ü.

    Sevgi ve selamla…


    * Felsefe öğretmeni

    KAYNAKÇA

    Abacı Panayot. Orkestra, Kemal Gür “Klasik Batı Müziği’nden Seçmeler” s.46-47. Yenilik Basımevi, İstanbul: 1983

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***