Etiket: Ortadoğu

  • Bir roman, iki yabancı ve devrimden geriye kalanlar

    Bir roman, iki yabancı ve devrimden geriye kalanlar


    Adalet ÇAVDAR


    “Yabancılar gidince, işler boka sardı. İşler boka sarınca, yabancılar gitti. Sıralamanın pek bir önemi yok, sonuç aynı. İşlerini, paralarını ve uyuşturucularını alıp gittiler. 2011’de ülkeyi yeni baştan kurma umutlarıyla akın akın yurtdışından dönen Mısırlılar bile vazgeçtiler ve geldikleri yere geri gittiler.

    2013’teki Rabia katliamından, şeker krizinden ve geçen kasım ayında Mısır lirasının dalgalanmasından, tweet attıkları için yataklarından kaybolan tüm o insanların serbest bırakılmayacağı anlaşıldıktan sonra bir noktada düşünülemez olan gerçekleşti:

    İnsanlar Hüsnü Mübarek günlerini arar hale geldi. Çalıyordu ama en azından ekonomi büyüyordu, demeye başladılar. Onun döneminde üretim bir kez bile durmadı. Bizi hiç savaşa sokmadı. Köprü yaptı. Devrimin üzerinden altı yıl geçti ve lira 2011’deki değerinin üçte birine düştü, o kadar hızlı değer kaybediyor ki esnaf artık malların üstüne fiyat etiketi bile koymuyor. Her ful konservesini, her Kleopatra paketini elinize alıp, Bu bugün kaç para? diye sormak zorundasınız.” (Sayfa 31)

    Bir Mısırlı İngilizce Bilmiyorsa, Noor Naga, 212 syf., Livera Yayınevi, 2024

    Heyecanlanmaya hazır bir insanımdır genellikle. Nihayet elime iyi bir kitap geçtiyse, okurken içimden çığlıklar atarım. Geçenlerde Kadıköy’de bir kitapçının yeni çıkanlar rafında, bir süredir takip ettiğim bir yayınevinin yeni kitabına rastladım: Noor Naga’nın “Bir Mısırlı İngilizce Bilmiyorsa” adlı romanı.

    Kitap, Arzu Taşçıoğlu’nun çevirisiyle Livera Yayınları’ndan çıkmış. Bu eser, yayınevinin “Ortadoğu Kitaplığı” adını verdiği serinin üçüncü kitabı. Serinin editörü Mehmet Akif Koç, sunuş yazısında Ortadoğu’dan eserler basmaya devam edeceklerini ve önerilere açık olduklarını belirtmiş. Dizinin daha önce yayınlanan kitapları ise: Mai Al-Nakıb’ın Nesnelerin Gizli Işığı ve Hamid Abdullahiyan’ın Simurg’un Kanadında İran Edebiyatı.

    Noor Naga, İskenderiyeli bir yazar. Philadelphia’da doğmuş, Dubai’de büyümüş ve Toronto’da eğitim almış. Çalışmaları Granta, LitHub, Poetry, BOMB, The Walrus, The Common ve daha birçok saygın yayında yer bulmuş.

    Şiir-roman türündeki eseri Washes, Prays, 2020’de yayımlanmış ve Pat Lowther Anma Ödülü ile Arap Amerikan Kitap Ödülü’nü alarak büyük övgü toplamış. İlk romanı Bir Mısırlı İngilizce Bilmiyorsa ise Graywolf Press Afrika Ödülü, The Center for Fiction İlk Roman Ödülü ve Arap Amerikan Kitap Ödülü gibi birçok önemli ödülü kazanmış. Yazar, şu an yaşamını Kahire ile Toronto arasında gidip gelerek sürdürüyor.

    Kitabın çevirmeni Arzu Taşçıoğlu’na ise ayrıca teşekkür etmek gerekiyor. Zor metinleri adeta su gibi çeviren yetenekli çevirmenler olmasa, ne kadar çok kitaptan mahrum kalırdık.

    Bunu düşünmek bile insanın içini burkuyor. Çeviri dünyasında sağlam bir yere sahip olan Taşçıoğlu, daha önce Dune serisinin ilk üç kitabını Deniz Vural’la birlikte Türkçeye kazandırmış bir isim. Ancak sadece çeviri yapmakla yetinmiyor; aynı zamanda resim, müzik ve illüstrasyon gibi birçok disiplinde üretim yapan bir sanatçı.

    Noor Noga’nın Bir Mısırlı İngilizce Bilmiyorsa romanı 2022 yılında yayınlamış. İki ana kahramanımızın da isimlerini ve yaşlarını bilmiyoruz. Mısırlı-Amerikalı kadın kahramanımız, Arap Baharı’nın üzerinden yıllar geçtikten sonra Kahire’de yaşamaya karar verir. Yıllardır Amerikan kültürünün içinde aidiyet savaşları veren hemşiremiz saçlarını uzun zamandır kazımaktadır. Erkek kahramanımız ise fotoğrafçılığı Arap Baharı sonrasında bırakmış berduş kılıklı biri. Mısır’ın bir köyünden Kahire’ye gelmiştir, kimsesizdir.

    Arap Baharı, 2010 yılının sonlarında Tunus’ta başlayarak Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki birçok ülkeye yayılan bir halk ayaklanmaları dalgasıydı. Tunus’ta sebze meyve satıcısı Muhammed Buazizi’nin, polisin malına el koyması ve kötü muamelesi nedeniyle kendini ateşe vermesi halkı sokağa döktü ve Zeynel Abidin Bin Ali rejiminin devrilmesine yol açtı.

    Bu olay, diğer ülkelerde de toplumsal hareketleri tetikledi. Libya’da Kaddafi döneminin bitmesi, Suriye’deki protestoların iç savaşa dönüşmesi ve Yemen’de süregelen siyasi kriz ve savaş Arap Baharı’nın bölgede bıraktığı kalıcı etkilerin sadece birkaç örneği.Kahire, Arap Baharı’nın en önemli merkezlerinden biriydi. Protestolar, Hüsnü Mübarek’in 30 yıllık otoriter rejiminin sona ermesiyle sonuçlandı. Ancak Mübarek’in düşüşünden sonra Mısır oldukça karmaşık ve çalkantılı bir hal aldı.

    Yönetim orduya geçti, ardından 2012’de yapılan seçimlerde Müslüman Kardeşler’in adayı Muhammed Mursi cumhurbaşkanı seçildi. Ancak Mursi’nin İslamcı politikaları ve yönetim tarzı, laik kesim ve muhalefetin tepkisini çekti.

    2013’te, Mursi karşıtı protestolar ordu müdahalesiyle sonuçlandı ve General Abdülfettah Sisi iktidarı ele geçirdi. Bu süreç, Mısırlılar arasında yorgunluk ve umutsuzluk hissini artırdı. Arap Baharı’nın idealleri olan demokrasi, özgürlük ve sosyal adaletin tam anlamıyla gerçekleşmediği düşüncesi yaygınlaştı.

    Bu kısa özet, aslında Türkiye için de çok şey ifade ediyor. Arap Baharı’ndan etkilenen diğer ülkelerde olduğu gibi, Gezi Direnişi sonrası süreçte de benzer bir “yorgunluk” hissi yaşandı. 2013 sonrasında artan baskılar, ifade özgürlüğü üzerindeki kısıtlamalar, siyasal/toplumsal kutuplaşma ve ekonomik kriz hepimizin hayatını değiştirdi. Arkadaşlarımızın öldürüldüğünü, cezaevlerine atıldığını, işsiz bırakıldığını gözlerimizle gördük. Ve geriye elimizde geleceğe dair korku, umutsuzluk ve hareket etmemizi engelleyen kocaman bir ekonomik kriz kaldı.

    Kadın ve erkek kahramanlarımızdan bahsederken, onlara kısaca “kadın” ve “erkek” diyeceğim. Erkek karakterimiz, Şubrahit köyünden kalkıp Kahire’ye gelen biri. Daha önce bahsettiğim gibi, Arap Baharı sırasında oldukça başarılı bir fotoğrafçı olarak dünya çapında birçok gazete ve dergiye fotoğraflar satmış. Annesine ve babasına dair bazı bilgiler öğreniyoruz, ama onun hayatındaki asıl kahraman, anneannesi. Daha çocukken anneannesine bırakılan ve onun tarafından yetiştirilen erkek, onurlu olmayı bu değerli kadından öğrenmiş. Ancak bu onur, bir yandan da haddinden fazla şımartılmanın sonucu. Kendi istediği gibi olmadığı sürece hiçbir şey yapmayı kabul etmeyen, hatta düşünmeyen bir kişilik geliştirmiş.

    Arap Baharı sonrası, yabancıların Kahire’yi terk etmesinin ardından halkın nasıl dağıldığını, öfke ve acıyla tasvir ediyor. Devrimden sonra bomboş kalan elleri, artık bozuk olan ve boynunda taşıdığı fotoğraf makinesiyle ifadesini buluyor. Şehrin öteye attığı, dışlanmış insanlarla bir arada yaşıyor; yoksul, kirli ve bağımlı. Devrimden önce yıllarca sürünmüş, devrim ona hayatta olduğunu hissettirmiş, devrimden sonra ise oraya geldiği zamandan çok daha beter bir halet-i ruhiyeye bürünmüş. Çünkü değişim umudunu kaybetmek, devrimden önceki umutsuzluktan çok daha derin bir yara açmış içinde. Malum, öfkeli umutsuzluk insanı yerin yedi kat altına götürür.

    Kafası kazınmış Mısırlı kadın kahramanımızın ailesi, 1980’lerde Kahire’den ayrılmış. Anne ve babası, dünyanın öbür ucunda bambaşka hayatlar kurmuş ve zamanla boşanmışlar. Kadınımız, kendince şanslı sayılabilir. Kahire’ye gelirken cebinde parası, kiraladığı güzel bir dairesi ve hatta hazır bir işi var:

    İngilizce öğretmenliği. Ancak, tüm bunlara sahip olması hayat ona güzel demek değil. Dünyanın her yerinde herkesin karşılaştığı zorlukları o da yaşar. Kadın, zamanla bir kafenin müdavimi olur ve orada birkaç arkadaş edinir. Yabancıları ailesi gibi görmeye başlar, kültürel farklılıkları anlamaya çalışır. Ancak çoğu zaman arkadaşlarının etrafındaki insanlara karşı tavırlarına içeriden bir yerden kızar; buna rağmen dışarıdan yorum yapamaz. Çünkü kimse sonsuza kadar tek başına bir yerde yaşayamaz. İnsanlar, bir şekilde birbirine tutunmak zorundadır. Okulda sevilen bir öğretmen olur. Güzel ve çekici bir kadındır,
    ancak çevresindekiler durmadan saçlarını neden kazıttığını sorar. Onun için bu sorular, bazen kültürel bir bariyerin, bazen de kimliğini sorgulayan bir merakın göstergesidir.

    Ve elbette bu iki ayrık otunun yolları Kahire’de kesişir. Biri İngilizce, diğeri Arapça bilmiyordur. Önce arkadaş olurlar. Kadın, adamın rehberliğinde şehrin yoksul ve kirli köşelerini öğrenir, yerel yemeklerin kötü örneklerini tadar. Adam onu şehrin dört bir yanına götürür; devrimin izlerini, çatışmaların geçtiği sokakları gösterir ve yaşadığı olayları anlatır. Bir anlamda ona devrimin hikâyesini taşır; bir rehber gibi ama aynı zamanda bir tanık olarak. Bu arkadaşlık zamanla bir ilişkiye dönüşür ve birlikte aynı evde yaşamaya başlarlar. Ancak bu durum, kadının özgürlüğü ile adamın ona bağlılığı arasında bir gerilim yaratır. Adam, tamamen kadına bağımlı bir hayat sürmeye başlar. Kadın ona asla bir yedek anahtar yaptırmaz. Bu yüzden adam, evden çıkacaksa onunla birlikte çıkmak, geri dönecekse onunla birlikte girmek zorunda kalır.

    Bu durum, ilişkinin doğasındaki güç dengesizliklerini daha da belirginleştirir. İlişki, en başından itibaren gerilimli ve şiddetle örülüdür. Zamanla bu şiddet artar, hem fiziksel hem de duygusal anlamda yıkıcı bir hal alır. Kahire’nin karmaşık yapısı ve devrimin kalıntıları arasında, iki karakter de birbirlerini ve kendi sınırlarını zorlar.

    Roman üç bölümden oluşuyor ve hikâye sürekli bir kadının ve bir erkeğin bakış açısından anlatılıyor. İlk bölümde, anlatıların öncesinde sorular yer alıyor. Başta bu soruların anlatılan hikâyelerden bağımsız olduğunu düşünüyorsunuz, ancak zamanla sorular bağlam kazanmaya başlıyor. Yazar, kafasındaki tohumları okurun zihnine de serpiştiriyor, böylece okur kendi içinde bir bağ kurmaya davet ediliyor.

    İkinci bölümde daha düz bir anlatımla karşılaşıyoruz. İlişki, ayrılık ve kaos bu bölümde devreye giriyor. Şiddetin dozu giderek artıyor ve iki karakter sadece birbirine değil, kendilerine de öfkeyle yaklaşmaya başlıyor. Bu bölüm, ilişkinin giderek daha yıkıcı ve dayanılmaz hale geldiğini net bir şekilde ortaya koyuyor.

    Üçüncü bölüm ise oldukça farklı bir kurgu sunuyor. Bu bölüm, bir yaratıcı yazarlık atölyesinde, romanın yazarının da bulunduğu bir ortamda geçiyor. Yazar, romanı okuyanların eleştirilerini ve yorumlarını tiyatro oyunu şeklinde kurgulamış. Doğrusunu söylemek gerekirse, üçüncü bölümün romana çok da gerekli olmadığını düşündüğüm anlar oldu. Öfkesi, gerginliği ve kaybolmuşluğu giderek artan bir hikâyenin hemen ardından, bir grup yabancının hikâyeye girerek bana ne düşünmem gerektiğini söylemeye çalışması, kişisel olarak hoşuma gitmedi. Ancak yine de bu biçim denemesinin daha önce görmediğim, yaratıcı ve ilginç bir fikir olduğunu kabul etmeliyim.

    Romanı anlattığım kadarıyla ilginizi çektiyse, okuması size kalsın derim. Altını çizdiğim o kadar çok satır var ki, hangisini alıntılasam bilemiyorum. Ama size bir öneri: kitabı satın almadan önce, bir kitabevinde 26, 27 ve 28. sayfaları okuyun. Yazarın dilini, Arap Baharı’na dair gözlemini ve öfkesini bu sayfalarda net bir şekilde göreceksiniz. Öfkenin böylesine ustalıkla yazıldığı metinler, benim içimi şenlendiriyor.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Onuncu yıldönümünde Şengal Êzidî Soykırımı’nı yeniden düşünmek

    Onuncu yıldönümünde Şengal Êzidî Soykırımı’nı yeniden düşünmek


    Namık Kemal DİNÇ*


    Şengal’de yaşanan 73. Ferman’ın onuncu yıl dönümünde (aradan geçen her yıl dönümünde olduğu gibi) Êzidîlerin maruz kaldığı soykırım anılacak, yazılar yazılacak, acılar dile getirilerek IŞİD canilerine beddualar okunmaya devam edilecek.

    21. yüzyılın başlangıcında bütün dünyanın gözleri önünde gerçekleşen ve televizyonlardan naklen yayınlanan Şengal Êzidî Soykırımı’nın mutad anmaları değerli olmakla birlikte, bu yazı, anmadan ziyade neler yaşandığını, neden yaşandığını yeniden düşünmek gayesi gütmektedir.

    Yeniden düşünürken, Êzidîlerin inançlarını, rütiellerini, geleneklerini, yaşam alışkanlıklarını tarif etmek, güzellemeler dizmek ya da yermek veya tartışmaya açmak gibi bir amacı da yok.

    Aslında Ortadoğu’da gökle yer arasında tarih boyunca olan ve olmaya devam eden hiçbir şey yeni ve bilinmez değil. Hatta tekerrürden dolayı hafızamız sanılandan çok daha derin ve güçlü. Öylesine güçlü ki her şeye bir ad takmak, damgalamak, unutmaya müsaade etmeyecek izler bırakarak hafızaya kodlamak ve nesiller boyu aktarmakta dehşetengiz bir maharete sahip.

    “İKİ KERE ÖLDÜRÜLMEK”

    2014 yılında yaptığımız bir görüşmede Şengalli bir Êzidî yaşadıklarını böyle tanımlıyordu. Yüzyıllardır Şengal Dağı’na ve coğrafyasına yaslanarak varlığını sürdürmüş, kadim bir inancı bütün engellemelere rağmen bugünlere taşıyan etno-dinsel bir topluluk soyu kırılsın, yok olsun diye her türlü canavarlığa maruz kaldı. İnsan öldürmeyi meşrulaştırmanın ötesinde varlığını böcekten daha değersiz kılan ideolojik manipülasyon (ister dinsel motivasyon deyin ister hala cari fetvalar olarak okuyun) sayesinde, mezbahaya dönüştürülen “Êzidî Dağı’nda” halihazırda 61 toplu mezar açılmış, onlarcası da açılmayı beklemektedir.

    Şengal Soykırımı, insanı “öldürmekten beter eden” ürkünç usulleriyle hafızalarımıza işledi. İnsanın köleleştirilmesi hangi yüzyılda kalmıştı? Ya da ele geçirilen kadınlara sen artık bizim cariyemizsin, istediğimiz her şeyi yapacaksın denilmesi? Veyahut zorla din değiştirmenin dayatılması? Zorla Müslümanlaştırılıp savaşa sürülen çocukların annelerini, babalarını, akrabalarını öldürmeye gönderilmesi?

    Neler yaşanmadı ki? Bunları tek tek sıralamaya hacet var mı? Sadece Êzidî kadınların hala yaşadıkları travma bile sözü anlamsız kılmaya yeter. Ya da basına yansıdığı gibi Êzidî çocukların IŞİD’lilerin kaçırdığı ülkelerde köle olarak kullanılmaya devam ediyor olması insanlığımızdan utanmak için yeterli değil mi? Bu çocukların Şengal’den yüzlerce, binlerce kilometre uzakta Türkiye’nin başkentinde köle olarak yaşamaya zorlanması veya Katar’ın, Birleşik Arap Emirlikleri’nin, Suudi Arabistan’ın ve daha birçok ülkenin bilinmeyen bir şehrinde bu çileyi yaşamaya devam ediyor olması nasıl büyük bir utanç!

    Ve tabii bütün bu haksızlıkları, bütün bu utancı giderecek uluslararası, ulusal hukuki çabaların olmaması! Sadece Êzidîlerin ve sınırlı bir insan grubunun gayretleriyle kaderine terk edilen bu insanların kurtarılmaya çalışılması. Ortadoğu’da soykırıma göz yuman ya da dolaylı olarak destek veren devletlerin hiçbirinin soykırımı resmen tanımamış olmasının bunda payı nedir acaba?

    Tevrat “Önce söz vardı” diye başlar. Sözün kutsallığı bu toprakların geleneğindendir. Peki sözün anlamsızlaştığı, insanın değersizleştiği bir noktada bu “kutsal” diye bilinenlerin etkisi yok mu? Buyurun İsrail’in Gazze’de devam eden soykırımına bakalım. İnsan yiyerek büyüyen bir Leviathan’dan başka ne ki İsrail?

    HALA CARİ OLAN İÇTİHATLAR

    Şengal Soykırımı’nı yeniden düşünürken nedenlerine niçinlerine daha çok kafa yormak zorunluluğu var. Vahşetin sorumluluğunu sonradan ismini İslam Devleti olarak değiştiren IŞİD [1] (Irak Şam İslam Devleti) canilerine yükleyip kurtulmak mümkün mü? Ya onların yeniden yeniden üremesini sağlayan zeminin, içtihadın varlığını nereye yerleştireceğiz? Bu zeminle, bu akıl(sızlık)la hesaplaşmadan “bir daha asla” yaşanmaz diyebilir miyiz? 19. yüzyılda mağduriyet üzerinden gelişen siyasal İslam’ın yüzyıllar öncesine refere ederek geliştirdiği içtihatları (fetvaları) ulus devlet paradigmasıyla meczederek nasıl bir kıyıcılığa sebep olduğunu görmek gerekmiyor mu?

    Türkiye devleti “nüfusumuzun yüzde 99’u Müslüman” derken bu kıyıcılığı ikrar etmiş olmuyor mu? Cumhuriyet ilan edildiğinde dünyadaki Êzidî nüfusun yarıya yakını Türkiye devletinin siyasal hâkimiyetindeki topraklarda yaşarken bugün resmi sayıların sadece birkaç yüz kişi ile sınırlı kalması aynı aklın ürünü değil mi? Irak devleti kuruluşundan beri Êzidîleri tanımadı, “siz Arapsınız” dedi. İnançlarını değiştirmek, İslamlaştırmak için her türlü baskıyı yaptı. Şengal’de Êzidîlere soykırım uygulayan İslam Devleti bu zeminden beslenmedi mi? Şengal’daki Müslümanların (istisnalar dışında) çoğunlukla kırıma iştirak etmesi başka nasıl izah edilebilir?

    İslam Devleti’nin 2014 yılında yaptıklarıyla Osmanlı döneminde Şengal’de yapılanlar arasındaki sürekliliği görmek için Evliya Çelebi’nin yazdıklarına bakmak yeterli. Melek Ahmet Paşa’nın komutasında “İslam ordularının Şengal’deki Yezidileri kebap ettiğini, yüklü miktarda ganimete el koyduğunu, kadınlarını ve çocuklarını esir edip köleleştirdiğini” büyük bir zevkle anlatır Evliya. Onları hep aşağılayan tabirler kullanarak insan olarak görmediğini gösterir. Ömer Vehbi Paşa’nın 1892’de II. Abdülhamit’in talimatıyla Fırkayı Islahiye ordusuyla tashih-i itikad adına yani zorla İslamlaştırmak için yaptığı katliamlar Êzidîlerin hafızasında Ferik Paşa Fermanı olarak özel bir yere sahiptir. Tarih boyunca sayısız kırıma (fermana) uğrayan bir topluluktan bahsediyoruz.

    Bu topraklarda azınlıkta kalmış olanlara, farklı inanç ve kültürü yaşamayı devam ettirenlere tahammülsüzlük ve yok etme arzusu hala çok güçlü. Soyları neredeyse yok düzeye indirilmiş Ermeni, Rum, Süryani düşmanlığının hala çok revaçta olmasının izahı zor olsa gerek. 2016 yılında başarısız darbe girişiminin olduğu günlerde Malatya’da Alevi mahallelerine saldırılar gerçekleşti. Kalabalık halde biriken güruhlar sanki darbenin sorumlusu gibi Alevilere saldırmaya başladı.

    O günlerde yapılan bir röportajda orta yaşlı bir Alevi kadını ağlayarak derdini anlatırken bunların başlarına “sahipsizlikten” dolayı geldiğini söylüyordu. Bu grupların hukuk şemsiyesinin koruması altında olmaması, eşit vatandaş olarak görülmemesi, devletlerin azaltma, zayıflatma, dönüştürme stratejilerinin alttan alta devam etmesi bu arzuları, nefreti, saldırıları besleyen zemin değil mi?

    Osmanlı bakiyesi bu topraklarda bitmeyen bir ayrımcılık, dışlama, ırkçılık ve dahi “Apartheid” rejim(ler)i hüküm sürmeye devam etti. Osmanlının resmi söylemiyle toplum ikiye ayrılmıştı. Millet-i Hakime olan Müslümanlar ve Millet-i Mahkume olarak kodlanan gayri-müslimler. Yüzyıllarca bu ilke çerçevesinde şekillenen toplulukların davranış kalıplarında değişiklik o kadar kolay olmayacaktı.

    Kaldı ki 19. yüzyılda gayri-müslimler lehine yapılan bütün düzenlemeler Müslümanların tepkisini çekmiş ve ayrıcalıklarından vazgeçmek istemediklerini kimi zaman eylem kimi zaman protesto telgraflarıyla merkeze bildirmekten geri durmamışlardı. Hiçbir zaman gayri-müslimlerle eşit olmayı içine sindiremeyen büyük bir “çoğunluk” vardı.

    1912 ile 1922 arasında vuku bulan kırımlara toplumsal katılımın hayli yüksek olmasının başka izahı yoktur. Êzidîler, Kızılbaşlar, Bektaşiler, Kakailer, Durziler gibi grupları ise Hıristiyan ve Yahudiler gibi zimmi statüsünde kabul edilmedikleri için sapkın ve katli vacip olarak kodlanmışlardı. Osmanlı sonrası kurulan “modern” ulus-devletlerin bu refleksi de devam etti. Ortadoğu’da hukukun üstünlüğünün hayat bulduğu, eşitlik, özgürlük, hak ve adaletin cari olduğu bir rejim maalesef ki kurulamadı.

    Tarih yaprakları 3 Ağustos 2014’ü gösterdiğinde Şengal’de Êzidîler verilen bütün sözlerin karşılığı olmadığını, “sahipsiz” kaldıklarını gördüler. Bağlı oldukları devlet, o devletin içindeki özerk yapı, komşu ülkeler ve dahi dünyanın süper güçleri İslam Devleti’nin hunhar saldırıları karşısında onları kendi başına bıraktı. Sanki elbirliği, söz birliği etmiş gibi bir anda sahadan çekilmeleri modern zamanların canavarlarına, cellatlarına buyur gir demekten başka bir şey değildi.

    Bütün bu güçlerin geri durmalarının elbette bir nedeni olmalıydı. Şengal’in stratejik konumu, burası üzerinden yapılan gelecek projeksiyonları (Irak-Suriye-Türkiye sınır üçgenine hâkim olma; kalkınma yolu projeleri; petrol kaynaklarına sahip olma vb.) buradaki Êzidî varlığını bir sorun olarak görmekte ortak müşterekleri oluyordu. Şairin dediği gibi “söylemeye dilim varmıyor ama” sonucun bu minvalde olmasından başka seçenek bırakılmadı. Êzidîler en zor koşullardaki direnişleriyle fiziki varlıklarını korumaya çalıştılar. Kendilerine kol-kanat gerenleri ise bağırlarına bastılar, kutsalları içerisindeki 12 melekle özdeşleştirdiler.

    İNSANLIK BORCU

    Şengal’de halihazırda Êzidîler lehine, onların çıkarını önceleyen, geri dönüşlerine imkan sağlayacak düzenlemelerin yapılmıyor olması aynı projeksiyonların devam ettiğini göstermekte. 1920’de Şengal, İngiltere ve Fransa arasında ikiye bölünerek yönetildiğinde, Êzidîler, aşiret birliklerinin resmen tanınarak kendilerini koruma altına almak istemişlerdi. Bunu kabul etmeyen büyük güçlere karşı da savaşmışlardı.

    Şengal Dağı’nın batılı araştırmacılar nezdinde ismi Êzidî Dağı’dır. Êzidîlerin buraya Êzidxan (yada Êzdixan) demesi boşuna değildir. Bu yakın ve geçmiş tarih deneyimi bize Şengal’in gerçek sahibi olan Êzidîlerin kendi özyönetimlerini ve öz savunmalarını kurmalarının zorunlu olduğunu anlatmakta. Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kuruluşların gözetim ve denetiminde, ulusal ve uluslararası hukukun sağlayacağı güvencelerle özerk bir Şengal yönetiminin oluşturulması soykırıma verilecek en doğru cevap olup bu kadim topluluğa karşı insanlık borcudur.


    * Araştırmacı

    [1] Temelleri 1999-2013 yıllarında atılan ve kendisini Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) olarak lanse eden cihatçı, selefist örgüt 2014 yılında itibaren ismini İslam Devleti olarak değiştirmiştir.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Canavarlar Zamanı: Orta Doğu’da ‘devrim’ler yenilse de hedefler, umutlar, beklentiler yenilmedi

    Canavarlar Zamanı: Orta Doğu’da ‘devrim’ler yenilse de hedefler, umutlar, beklentiler yenilmedi


    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***