Etiket: Netflix

  • Yılanların öcü mü?

    Yılanların öcü mü?


    Suzan DEMİR


    Geçtiğimiz yıl ilk sezonuyla ekrana gelen Şahmaran’ın ikinci sezonu 8 Ağustos’ta Netflix’te yayınladı. Biraz geriye gidip ilk sezonla başlamak istiyorum. Şahsu (Serenay Sarıkaya) dedesi Davut’u (Mustafa Uğurlu) arıyor ve Adana’ya gidiyordu. Bir büyükşehir olan Adana’da, üniversiteye asistan olarak giden bu havalı kızımız, koca şehirde kapısı kapanmayan otel bulmayı başarıyordu. Sonra dedesinin toprak damlı efekti verilen evini buluyor, yan tarafındaki zengin ailenin oğlu Maran (Burak Deniz) ile tanışıyordu. Maran, Marlar olarak geçen bir yılan türünün lideri olan ailede, seçilmiş kişiydi.

    Dizi başlar başlamaz özellikle Alacakaranlık (Twilight) serisi izlemiş herkes benzerlikleri yazmaya başladı. O kısma girmeyeceğim zira birçok yabancı fantastik dizi de birbirinden esinleniyor. Bunda garip bir şey yok. Garip olan Netflix’e fantastik dizi yapmak isteyen yerli yapımların fantastikliği. Bundan 4 yıl kadar önce Netflix’in ikinci yerli yapımı Atiye’ye dair Yeni Yaşam Gazetesi’nden bir yazı kaleme almıştım. Orada hem Hakan Muhafız hem de Atiye için şunu demiştim: “Hem Atiye’nin hem de Hakan Muhafız’ın ana sorunu fantastik dizi yapma çabası. Komik ama acı olan fantastik iki yapımın da fantastik olma çabası kadar, iyi olma gayretleri yok. Fantastik olsun da gerisine bakarız gibi bir anlayışla yapılmış sanki.” Buradaki eksiğimi de tamamlayayım, fantastik kısımları da son derece kötü. Aradan geçen 4 yılının sonunda Şahmaran için de değişen bir şey yok.

    sahmaran-1.jpg

    İlk sezonda iyi kötü bir gizem havası oluşturulmuştu. Kehanete giden yol, orta segment yabancı bir fantastik yapımın replikası gibi duruyor; ama buna da şükür denebilecek düzeyde Atiye ve Muhafız’ın bir tık üstüne çıkıyordu. Tabii o yaratılan havada “ne de olsa fantastik anlatıyoruz” diyen bir tuhaflık da vardı. Adana’nın bir büyükşehir olduğunu hatırlatarak devam edeyim, zira tuhaflık tam da bununla ilgili. Sanırım İstanbul’dan çıkınca tüm iller kolonyalizm dönemi Afrika gibi bir havaya bürünüyor. Taşra bile değil!

    ahmaran-3.jpg

    Meksika sarısı olmasa da Adana’ya bol bol safari havası verildiği ara ara tropikal iklimle süslenen Latinler havasının da buna katıldığını görüyoruz. Maran’ın aile evi, dekoru, babası ve kız kardeşlerinin Afrika ya da Latin ülkelerindeki zengin kolonyal ailelerinden olduğuna yemin edebiliriz ama kanıtlayamayız, tadındaki imaj tam da bu bahsettiğim tuhaflık! Öte yandan Şahsu’nun Western kıyafetleri de başka bir telden çalıyor. Hele ikinci sezonda kuyudan çıkan Lilith’in (Sadet Işıl Aksoy) her an Anadolu Ateşi’yle sahneye çıkacakmış gibi olan kıyafetleri de cabası! Lilith’in yanında gelen ve Olimpia Ahenk Dourmouchev’in oynadığı karakterin de anime gibi giydirilmesi de başka bir gariplik. İnsan kendini, tüm bu özeni dizinin hikâyesi ve fantastik kurgusunda da gösterselerdi ne olurdu diye düşünmekten alamıyor.

    İkinci sezona gelirsek, ilk sezondaki final sahnesinde yaşanan o katliamdan sonra Maran ve Şahsu Marların yaşadığı mahalleye gidiyor. Şunu diyebilirim ki ilk sezonda, en azından dizinin en eğlenceli karakterleri olan Maran’ın kız kardeşleri öldürüldü. Öte yandan Maran ve Şahsu’nun gittiği mahalle ilk sezonda da gösterilmişti, hatta Adana 01 dizisi izleyenler için de yabancı bir yer değil, yani Adana’nın yoksul ilçeleri… Zaten bu sezondaki asıl mesele daha çok Marların yaşadığı bu bölgenin insanın “ötekisi” olduğunu göstermek. Lilith ve Şahmaran arasındaki kavga da buna dayanıyor. Marlar kendilerini kurtarması için yüzyıllardır Şahmaran’ı beklerken Lilith ondan önce geliyor. Marlar zehir saçan bir fabrikada ölen, yoksulluk çeken bir halk olarak tasvir ediliyor. Lilith’in sahneye çıkıp ilk bölümde Maran’ın babası Ural’a (Mahir Günşıray) “Siz zenginlik içinde yaşarken Marlar yoksulluk içinde” demesi de buraya dayanıyor.

    sahmaran-4.png

    Lilith, Marları yanına tam da bu sebeple çekiyor. Şahmaran kehaneti bir türlü gerçekleşmeyince Lilith etkisindeki Marlar önce insanlara sonra kendi türüne savaş açıyor. Yaz günü Adana sıcağında kürk giyen zengin kadın darp ediliyor. Bu arada sonbaharında bile çekilse Adana’da o havada kürk giyilmesi diziden daha fantastik! Neyse başlayan savaşta Şahsu ve Maran sürekli kaçıyor ve Şahsu’nun Şahmaran olması için gereken sınavlarını yerine getiriyor. Tabii savaşın karşılaşmaları yaşanıyor ve sürekli aynı “ihanet” (gerçek efsanedeki Camsap aslında Cemşab’ın Şahmaran ya da Şahmeran’a ihaneti) üzerine kurulu “döngü” yeniden kuruluyor. Şahmaran Lilith’i değil yine insanlığı seçiyor. Seçme meselesi de şöyle, Lilith kardeşine onu değil insanı seçtiği için kızgın. Şahmaran ise ihanete rağmen insanların düzeleceğine inanıyor ve şans veriyor.

    Dizinin bence ilginç karakterinden bir tanesi Miraç (Ekin Gökgöz). Lilith’in yanında yer alıyor ama onu da derdinin Marlar değil, kendi intikamı olduğunu anlayınca “ne Lilith ne Şahmaran” diyor. Bence üstüne düşünülerek yan hikâye olarak daha güçlü işlense epey ilginç olabilirdi. Zira ilk sezonda oğlunun ve daha birçok Marın bir fabrika yüzünden ölmüş olmasının savaşını veren tek karakter o. Şayet Şahmaran’ın da insanlığa bir güveni olacaksa tam da buradan başlaması gereken bir durum. Metin Erksan’ın Yılanların Öcü filminde yoksul bir köylünün köyün ağasına karşı savaşını izleriz ya hani, işte Miraç öyle bir hikâyenin karakteri. Dizi onu her ne kadar karanlık ve kötü göstermeye çalışsa da yüzyılların baskısını hissetmiş bu canlı, şiddeti sahibine postalamaktan başka bir şey yapmıyor. Ama dizi tam da en değerli sayılabilecek bu konuyu mizansen olarak kullanıyor sadece. Havalı karakterler, güzel giysiler içinde oradan oraya salınırken Miraç’ın hikâyesi bulanıklaşıyor…

    ahmaran-6.png

    Şahmaran ya da çocukken annemden masalını dinlediğim adıyla Şahmeran’ın hikâyesini eminim ki birçok kişi biliyor. Bu topraklarda Tarsus’tan Mardin’e Şahmaran anlatılagelen bir efsane. O yüzden yerli yapımların Göbekli Tepe, Şahmaran, İstanbul Surlarının sırrı gibi meselelerle fantastiğe adım atması garip değil. Ama bu hikâyeleri uyarlama biçimleri garip ve yetersiz. Yerli yapımlar alışılagelmiş kalıplarla “yeni bir şey deniyoruz” arasında bocalayan hikâyeler ortaya çıkarıyor. Oysaki havalı kıyafetler ve Lilith gibi yaratılış efsanesinde geçen karakterleri yamamadan da anlatılabilecek hikâyeler mevcut. Yoksa bu haliyle bir bölümde en az 15 aksiyon sahnesi olan, hiçbir karakterini öldürmeye kıyamayan, sürekli yeni kehanet üreten Vampir Günlükleri (The Vampire Diaries) bile pekâlâ daha başarılı. Dizinin fanları artık büyüdüğü için bu konuda rahat yazıyorum elbette; ama daha yapılan hiçbir yerli fantastik dizi, Vampir Günlükleri seviyesine bile ulaşamadı…


    Suzan Demir kimdir?

    Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde okudu. Hayat TV, ardından Evrensel Gazetesi’nde çalışmaya başladı. Taraf Gazetesi kültür sanat servisinde muhabir ve editör olarak çalıştı. Arka Pencere (www.arkapencere.com) online dergide haftalık sinema eleştirileri kaleme aldı. Ayrıca BİR+BİR Express dergisinde (hem online hem matbu dergide) www.sabirfikir.com ve Kritik 24 (K24) sitelerinde de haber ve yazıları yayınlandı. Yeni E Dergisi’nde kültür, sanat ve sinema röportajları yapıyor. Hala Avrupa’da çeşitli ajanslara politika, ekonomi ve kültür sanat dalında haberler üretiyor. Uluslararası Gazeteciler Federasyonu (IFJ) ve SİYAD üyesi.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Zeytin Ağacı: Bu ağacın zeytinleri acı…

    Zeytin Ağacı: Bu ağacın zeytinleri acı…



    Başrollerinde Tuba Büyüküstün, Seda Bakan, Boncuk Yılmaz, Murat Boz ve Fırat Tanış’ın oynadığı Zeytin Ağacı dizisinin ikinci sezonu 11 Temmuz’da Netflix’te yayınlandı. Üç arkadaştan biri olan Sevgi’nin (Boncuk Yılmaz) kanser olduğunu öğrenmesiyle arkadaşları Ada (Tuba Büyüküstün) ve Leyla’yı (Seda Bakan) yanına alıp Ayvalık’ta Zaman (Fırat Tanış) adlı “Aile dizilimi” yapan bir adamı bulmalarını konu alıyordu ilk sezon.

    İlk sezonda avukat olan Sevgi burada “şifa” bulmaya gelmişti. Doktor olan Ada ise bu yapılana şiddetle karşıydı ve derken bu “Aile Dizilimi” denen “şeyi” deneyimleyince fikri değişiyordu. Hepsi geçmişine dair bir hesaplaşma yaşıyor ve burada kalmaya karar veriyordu. İkinci sezonda Sevgi’nin kanserinin seyrini, eşi hapse girince tek başına kalan Leyla’nın Ayvalık’ta ekonomik olarak var olma çabasını ve de Ada’nın bilime karşı spiritüalizm savunmasıyla yine belli hesaplaşmalarını izliyoruz…

    zeytinagaci4.jpg

    Damon Lindelof ile Tom Perrotta tarafından yaratılan ve 2014’te HBO’da yayınlanıp 3 sezon devam eden The Leftovers, dünyadan aniden 140 milyon kişinin yok olmasını konu alıyor. “Ani ayrılış” denilen bu olayın gerçekleşmesinden 3 yıl sonrasını anlatan dizi ortaya çıkan tarikatlara, teorilere, mesihi bekleyenlere çeviriyor kameraya. Açıklanamayan bu olayın ardında “kalanların” çıkış yolu için çırpınmasını izliyoruz dizide.

    Bana göre son 20 yılın en iyi dizilerinden biridir The Leftovers, umutsuzluk üzerine ortaya çıkan inanışlar, insanların radikalleşmesi, tarikatlar ve komplo teorileriyle kaosa sürüklenmiş bir dünyayı çok iyi resmeder. Ayrıca fantastik bir duruma gerek duymaz dizi, zira göğün yarılmasından daha fantastik olan bir şey varsa o da insanın bizzat kendi eliyle yaptıklarıdır… O yüzden dünyanın yeniden böyle umutsuzluk ile çırpındığı pandemi döneminde spiritüalizmin yükselişe geçmesi bana çok da tesadüf gibi gelmiyor. Hızlı ölümler sonrası 21’inci yüzyılda aniden evine hapsolmuş milyarlarca insanın yeni bir umuda ihtiyacı vardı. Bu umut zaten var olan ama kendi yağında kavrulan bir inancın şah damarını kesip fışkırmasına neden oldu.

    zeyintagaci2.jpg

    Bundan beş yıl önce duymadığımız ama artık neredeyse herkesin bildiği bir amentü dilimize yerleşti “aldım, kabul ettim!” Şükür, âmin ve dua yerini evrene gönderilen iyi niyet manifestlerine bıraktı. Psikolojiden hayli beslenen bu yeni dalga, evren karşısında ne olursa olsun pozitif olmayı, sürekli güzeli/iyiyi çekmeyi kutsayan bir inanışa dönüştü. Hatta öyle ki artık psikoloji kendini toplumsal alandan sıyıran ve sadece bireyin “başarmasını”, “mutlu olmasını” hedefleyen bir disiplin haline geldi. Bu eleştirinin psikoloji alanında çalışmalar yürüten kimi araştırmacılar tarafından daha kapsamlı şekilde yapıldığını da not düşmek isterim. Zamanında ABD’de evrim yerine müfredata yaratılışçılığın konulmasına ilişkin önemli çabalar vardı. Akıllı Tasarım olarak güncellenip bir nevi Tanrıyı deney tüpüne sokmaya çalışan bu teori kabul görmedi. Ama öyle görünüyor ki manifest ile başlayan bu yeni inanış “aldım, verdim ben seni yendim” diyerek dünyanın lügatine de müfredatına da girmiş görünüyor.

    İşte Zeytin Ağacı da bu yeni inanışın bir ürünü. Bu kadar uzun uzadıya çerçeveyi çizip Zeytin Ağacı’nın ikinci sezonunun bu çerçevede nereye denk geldiğine bakarsak, aslında dizinin ortama TV’lerde yayımlanan yaz dizilerinden farkı yok. Üç arkadaşın spiritüal yolculuğu denen şey aşk, aile vs. ilişkilerinde hüsrana uğrayıp duran insanların suçlu bulma çabası. E bir de yazlık bölgedeki o cıvıl cıvıl yaşam… İnternette dolaşıp duran bir video var özellikle bu aile dizilimlerini tiye alan. İki tane kahkaha atan adamın üstüne yazılmış (videoyu bulamadım ama aklımda kalan) sözler durumu çok güzel tarif ediyor. “Atalarımı affediyorum ve kendimi özgürleştiriyorum” diyen kişiye kahkaha atan bu “temsili atalar”, o sırada iki kıtlık, üç savaş ve en az bir göç görmüştür ve kendilerini affeden büyük büyük torunlarının varoluşsal hatalarının da müsebbibidirler! Gerçekten dile gelseler videoda kahkaha atan adamlar kadar güleceklerine eminim.

    zeytinagaci3.jpg

    Atalarımızdan kalıtsal özellikler aldığımız genetik açından ispatlanmış bir gerçek. Ya da bazı davranış kalıplarının yarattığı tahribatları bir sonraki nesle aktaran psikolojik süreçlerin var olduğu gibi. Ama suç ya da acı gibi şahsi ve zamansal bir durumun aktarımına verilecek somut bir cevap yok. Peki nedir geçmişle yüzleşmek? Geçmişe dair davranış kalıplarını psikanalitik yöntemlerle incelenmesi söz konusu. Fakat buradaki durum bambaşka. Fırat Tanış’ın canlandırdığı Zaman karakteri (Aile dizilimi tam olarak bu) insanların kendileri ve aileleri için temsilci seçmesini söylüyor ve ayağa kalkıp aile çemberine giren bu kişiler aracılığyla o kişinin hayatı hakkında “medyumsal” bazı anlar yaşanıyor. Kişinin bilmediği sırlar ortaya çıkıyor ya da öyle varsayılıyor ve Zaman Bey bunu iyileştirmek için fidan dik, çocuk okut vs. diyor.

    Türkiye üstü kapatılmaya çalışılan onlarca katliamın olduğu bir geçmişe sahip. Dizi tam da geçmiş hesaplaşması derken bunları görmezden gelmiyor. Ermeniler, Rumlar, Kürtler dizide geçmişin gölgeleri ve yaraları adeta. Ama bu yaralara ne öneriyor dersiniz? Fidan dikmek, çocuk okutmak! Adaletin A’sını anmayan bir hesaplaşma bu. Örneğin bir bölümde babası Albay olan Leyla aile dizilimi seansına giriyor. Babasının geçmişte bir operasyonda bir evde anne ve oğlunu öldürdüğü temsil ediliyor. Leyla bu seanstan hiçbir şey anlamadığını söyleyince Zaman Bey “Yası tutulmamış bir anne ve oğul var. Buna baban sebep olmuş olabilir o yüzden sen bir çocuk okut ya da bir muhtaca yardım et” diyor. Emekli bir askerin hem de albay rütbesindeki bir askerin, bu ülkenin neresinde bir anne ve oğulun ölümüne sebep olduktan sonra hiç yargılanmayacağını herkes tahmin edebiliyordur! Burada da Leyla’ya git adaleti ara diyen bir rehberden ziyade “iyilik” yapmasını söyleyen biri var…

    zeytinagaci1.jpg

    Adalet arayanların “hafızayı” diri tutmaya çalıştığı onlarca mücadele var bu ülkede. Hiçbiri bu yaşananları “kabul edip” “kader” deyip geçmiyor. O yüzden bu ağacın zeytinleri çok acı. Peki bu büyük önermesi dışında Zeytin Ağacı izleyiciye ne vaat ediyor? Bol, bol mucize her işin hallolması yani kendini iyi hisset yapımlarından başka hiçbir şey.

    Son olarak çoğumuz bu spiritüalizm bombardımanından çok da uzağa gidemiyoruz. Neredeyse beş kişiden ikisi burçlara dair birçok özellik sayabilir. Öte yandan umutsuzluğun yarattığı sığınma, inanma ihtiyaçlarımızın varlığı su götürmez bir gerçek. Ama bu tarz seansların insan psikolojisini doğrudan olumsuz etkilediğine dair uzman görüşlerinin olduğu bir videoyu tavsiye etmek istiyorum.

    Ayrıca bu konuyu ayrıntılı olarak 79’uncu sayısında işleyen Yeni E Dergisi’ni de şiddetle tavsiye ederim.


    Suzan Demir kimdir?

    Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde okudu. Hayat TV, ardından Evrensel Gazetesi’nde çalışmaya başladı. Taraf Gazetesi kültür sanat servisinde muhabir ve editör olarak çalıştı. Arka Pencere (www.arkapencere.com) online dergide haftalık sinema eleştirileri kaleme aldı. Ayrıca BİR+BİR Express dergisinde (hem online hem matbu dergide) www.sabirfikir.com ve Kritik 24 (K24) sitelerinde de haber ve yazıları yayınlandı. Yeni E Dergisi’nde kültür, sanat ve sinema röportajları yapıyor. Hala Avrupa’da çeşitli ajanslara politika, ekonomi ve kültür sanat dalında haberler üretiyor. Uluslararası Gazeteciler Federasyonu (IFJ) ve SİYAD üyesi.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Sinema yaraları iyileştirir mi?

    Sinema yaraları iyileştirir mi?


    Meliha YILDIZ


    Birinin benzer bir travma olayı yaşadığı bir filmi izlemek, daha önce hiç söyleyemediğimiz bir şekilde “Bu bana benziyor” dememizi sağlar. Travma anılarına dokunmak insanı rahatsız eder, sinema ise travma mağdurlarının iyileşmesine yardımcı olabilecek çok gerçek bir deneyim için rahat bir mesafe sağlayarak travma iyileşmesini desteklemeye yardımcı olur. Travmanın izole edici deneyiminin içinde herhangi bir temsil olmadan yaşamaya devam etmek yerine, travmamızı ilk kez dışarıdan gözlemleyebiliriz ve bu da iyileşmemiz boyunca hissetmeye devam etmek için umutsuzca ihtiyaç duyduğumuz farkındalığı ve özgürlüğü bize verir.

    Sinemanın iyileşmemize katabileceklerini Netflix platformunda yayınlanan çocuğun cinsel istismar (ÇCİ) konulu belgeseller üzerinden anlatmaya çalışacağım. Türkiye’de bu konuda yapılmış işler yok denecek kadar az olduğu için genel bir değerlendirme yapmak mümkün değil. ÇCİ ile yüzleşen toplumlarda bu konuda yapılmış çok fazla çalışma var. Bu filmlere ulaşabileceğimiz en ucuz platform Netflix. Bu açıdan daha çok Amerikan toplumunda ÇCİ ele alınmasını incelemiş olacağım. Ama yapılan araştırmalar gösteriyor ki, ÇCİ konusunda ülkeler arası farklılıklar istatistikleri çok değiştirmiyor. Amerika’yla aramızdaki en büyük fark toplumun bu konuyla yüzleşmeye daha istekli olması ve devletin ciddi önleyici önlemler alması.

    Kaplanı Öldürmek; aile içi cinsel istismara maruz kalan ünlü şair Rupi Kaur’un yapımcılığını yaptığı film Hindistan’da bir köyde toplu tecavüze uğrayan bir çocuğun ailesinin verdiği hukuk mücadelesini anlatıyor. Köy, kapalı ve geleneksel bir yapı olduğu için toplumsal kültürün istismarı yaratan ortamı nasıl hazırladığı, istismarcıyı nasıl koruduğunu anlamak açısından iyi bir örnek. Hindistan Türkiye’den çok farklı olsada Ülkemizde de kapalı ve geleneksel yapıların hakim olduğu yerlerde mağdurlar benzer sorunlarla karşı karşıya kalıyorlar. Ailenin adalet arayışı, çaresizliği, yalnızlığı insanı derinden etkiliyor.

    Bana Kim Olduğumu Söyle; bir trafik kazası sonucu hafızasını kaybetmiş anneleri tarafından cinsel istismara maruz kalmış ikiz kardeşlerin yüzleşmesini anlatıyor. Anneleri dönemin İngiliz Başbakanı ‘nın akrabası. Bu yüzden sosyeteyle ve sanat çevresiyle ilişkileri iyi. Anneleri çocukları istismar etmenin yanında, onları istismarcı yakın arkadaşlarının evlerine götürüyordu. Alex’in kazadan uyandığında hatırladığı sadece ikiz kardeşi. İkizi Marcus ona yalan bir geçmiş yaratır. Cinsel istismarda olaya katlanmak çok zor olduğu için hem maruz kalan hem de toplum hep unutmayı ister. Bu film hafızası silinen kardeşin yaşadığı zorlukları izlediğimizde de geçmişe ait anıların silinmesinin de sorunu çözmediğini, acıları azaltmadığının yani unutmanın bize bir yararı olmadığının göstergesi.

    İzci Sözü; Amerikada çok yaygın olan izci örgütleri bünyesinde yaşanan ÇCİ‘nı anlatıyor. Boy Scouts of America, Amerika’daki kurumlar içerisinde cinsel istismarın en kitlesel yaşandığı yer olduğunu gösteriyor. Bu film şunu hissettiriyor. Dini kurumlar, okullar, spor salonları, izci kampları… Yani bir çocuğun bir yetişkinle yalnız kalabileceği her yer istismar mahalli.

    Athlete A; Amerika Jimnastik Federasyonunda gerçekleşen ÇCİ olaylarını anlatıyor. Taciz ve istismarlar jimnastikçi çocuk ve genç kızların hayataları boyunca iz bırakacak travmalar yaratmasının yanında dünyaca ünlü bu sporcuların yıllarca emek verdikleri hayallerinden vazgeçmelerine sebep oluyor.

    Siber Cehennem; Şu an çocuklarla ilgili uluslararası örgütlerin en çok üzerinde durduğu konuyu işliyor Siber Cehennem, çevrimiçi cinsel istismar. Güney Kore’de, Telegram uygulamasında oluşturulan odalarda köle olarak adlandırılan çocukların cinsel şiddet videolarının izletilmesi üzerinden nasıl para kazandıklarını anlatılyor. Çocukların bu bataklığa nasıl çekildiğinide ifşa ediyor film. Çevrimiçi istismara dair çok önemli bir noktaya dikkat çekiyor film “Şiddeti sürdüren oda yöneticisi mi yoksa sayısı 100.000‘ni geçen üye mi?…” 2023 yılında 100 milyondan fazla ÇCİ ait fotoğraf ve video dolaşıma girdi. Her saniyede bir çevrimiçi cinsel istismar vakası bildiriliyor. Çok ciddi bir sorun ve sosyal medya uygulamalarının yöneticileri çocukları koruyucu önlemler almayı reddediyor.

    Jefrey Epstein Korkunç Zengin ve devam filmi niteliğindeki Epstein’in işbirlikçi sevgilisini anlatan Ghislaire Mexwell Korkunç Zengin; şimdiye kadar ortaya çıkarılan en büyük uluslararası çocuk cinsel istismar ve cinsel sömürüsünü sürdüren örgütü anlatan bir film. Film aynı zamanda bu tarz örgütlerin çocukların her türlü istismarının ünlü kişilere karşı nasıl şantaj ve tehdit olarak kullanıldığını da anlatıyor. Bu tehdit ve şantajlar ülkelerin politikalarına yön verebiliyor. En kötüsü de çocuğun cinsel istismarının önüne geçmesinde en önemli aktörü olan devleti yöneten kişilerinde yolunun Epstein Adası’ndan geçtğini bilmek. Kendisi istismarcı olan bir politikacının ÇCİ engellemesi konusunda ne beklenebilir ki?…

    Vicdan Muhasebesi; İspanyada Katolik Kilisesinin yatılı okullarında çocukluklarında cinsel istismara maruz kalmış hayatta kalanların kendilerinin yaptığı bir film. Bana göre hayatta kalanların psikolojisini en iyi anlatan film. Bunda filmi hayatta kalanların yapmış olmasının etkisi olabilir. Film daha çok hayatta kalanların çocukken neler hissettiklerine ve ileriki yaşlarda ne tür sorunlar yaşadığına odaklanıyor. Türkiye’de cemaat yurtlarında benzer sorunları yaşayan mağdurları anlamak için izlenebilecek çok iyi bir film.

    The Keepers; film olmanın ötesinde bir çalışma. 1960’larda Baltimore’da yine Katolik Kilisesi’nin okulunda cinsel istismara maruz kalan kız çocuklarının deneyimini anlatıyor. Bu film, hem filmde yer alan hayatta kalanların iyileşmesini hem büyük bir dayanışmanın örülmesini hemde filmden sonra Amerika’da zamanaşımının kaldırıldığı ilk eyaletin Baltimore olmasını sağlıyor. Eyaletteki mücadele bütün ülkeyi etkiliyor. Tabii 60 yıl sonra gelen adalet… Fail din adamları gibi hiçbir yaptırımla karşılaşmıyor. Kurumun çok sıkıştığı yerde failin görev yeri değiştiriliyor. Birçok mağdurun şikayetine rağmen failler yıllarca kiliselerde çalışmaya devam ediyor.

    Birlikte Yürümek; Bir Şifa Yolculuğu bu film sinemanın bir terapi aracı olarak kullanılabileceğini en iyi gösteren yapım. Bir drama terapistinin liderliğinde teatrel rol yapma teknikleri kullanılarak hayatta kalanların travmalarının yüzeye çıkarılması ve yüzleşerek bir hayatta kalan grubuyla birlikte onarılmasını anlatıyor.

    Bu filmler gerçek hayatta ulaşması zor bilgileri veriyor bize. Hele de bu konuyu konuşmaktan kaçan Türkiye gibi bir ülkede, bu konuyu çalışmak için büyük bir olanak. Bu filmler aynı zamanda fail tiplemesini tanımamızı sağlıyor. Failin istismar ortamını nasıl hazırladığını, çocuğu nasıl manipüle ettiğini, ne tür tehditlerde bulunduğunu gösteriyor. Kurumların faili nasıl koruduğunu, kolladığını, kimi zaman ödüllendirildiğini. Çocuğun yakın çevresinin çocuğu nasıl ihmal ettiğini ve çocuğun güvenliğini sağlamada ne tür hatalar yaptığını gösteriyor.

    Kendini hazır hisseden hayatta kalanlar için filmin yapımında yer almak, kameranın önüne geçmek yüzleşme için büyük bir olanak. Yine bu filmler hayatta kalanların en büyük sorunu olan yalnızlıktan kurtulmaları ve dayanışma gösterebilmeleri için bir fırsat. Filmlerin birçoğunda yer alan hayatta kalanlar aktivist oluyor. Kimilerinde ise filmde rol alanlar, hayatta kalanlar ve çocuklar için dayanışma örgütleri kuruyor. Ülkelerindeki ve dünyadaki yasaları değişecek düzeyde güçlü örgütler.

    Bu filmler sadece travmaya maruz kalanlar ve yakınları için değil tüm toplum için, hayatta kalanları anlamak, onların mücadelesini desteklemek ve en önemlisi bir daha hiçbir çocuğun bunu yaşamamasını sağlamak için bir olanak yaratıyor.


    Meliha Yıldız kimdir?

    1975’te, birçok ihmal ve istismarın yaşandığı bir evde doğdu. Kırk dört yaşında, bir video-röportajla yaşadığı cinsel istismarı ifşa etti. Bu, onun için mağdurluktan aktivistliğe giden yolculuğun başlangıcı oldu. Türkiye’de, aile içi cinsel istismarın “mağdur” tarafından anlatıldığı ilk kitap olan Kutsal Tecrit’i 2021 yılında yazdı. İkinci kitabı Uçurum Kenarındaki Salıncaklar 2023 yılında yayınlandı. Özellikle yazılarıyla çocuğun cinsel istismarı konusunda aktivizm çalışmaları yapmaya devam ediyor.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Dijital platformlarda haftanın en çok izlenen dizi ve filmleri

    Dijital platformlarda haftanın en çok izlenen dizi ve filmleri


    Netflix Türkiye’de geçtiğimiz hafta televizyon kategorisinde Bridgerton üçüncü sezonuyla liderlik koltuğuna oturdu.

    Önceki iki haftanın birincisi Kübra ikinci sıraya geriledi. Dünya genelinde 80 milyon saati aşkın izlenen Kimler Geldi Kimler Geçti yedinci haftasında tekrardan üçüncü sıraya yükseldi.

    Film kategorisinde, yılın en çok izlenen filmleri arasında yer alan Lohusa platformdaki ilk haftasında zirvede yer aldı. Jason Statham’ın başrolünde yer aldığı, aksiyon türündeki Koruyucu (Safe) zirvenin en yakın takipçisi oldu. Önümüzdeki yıl ikinci filmi vizyona girecek olan Kardeş Takımı açılışını üçüncü sırada gerçekleştirdi.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Ergenlerin hikâyeleri artık farklı anlatılıyor

    Ergenlerin hikâyeleri artık farklı anlatılıyor


    Suzan DEMİR


    Büyüme hikâyeleri hem sinemanın hem edebiyatın hem de uzun zamandır dizi dünyasının markajında bir konu. Kişiliğin en sancılı dönemi olarak da sayılabilecek ergenlik, içinde birçok özelliği barındırıyor. Yetişkinlikten bir adım öncesi yaşanan bu evre kişiliğin en temel alanlarını da şekillendiriyor. Haliyle sancısı da sıkıntısı da bol bir dönem.

    Netflix’i takip edenler burada birden fazla ergenlik ya da büyüme hikâyesine aşina. Tabii dizi dünyasını bilenlerse bu dizileri sadece Netflix’ten izlemedi. Biraz geçmişe giderek farklı zamanlarda yayınlanmış birkaç dizi sayabilirim: Gossip Girl (Dedikoducu Kız), The O.C. belki 90’lara doğru gidersek Beverly Hills (Evimiz Hollywood’da) fantastik ama yine de bir gençlik dizisi olan Buffy The Vampire Slayer (Vampir Avcısı Buffy) gibi.

    Bu dizilerin hepsinde büyüme evresindeki hatalar, aşklar, aile ve toplumla olan ilişkiler farklı farklı ele alınır. Hatta Buffy her ne kadar fantastik dizi olsa da dünyayı vampirlerden koruyan avcımız da nihayetinde bir ergendir, hatalar yapar, annesiyle ve hatta okul yönetimi ile çatışır.

    Yine Netflix yapımı dizilerden biri olan 13 Reasons Why (Ölmek İçin On Üç Sebep) ergenlerdeki bu ‘bilindik’ çelişkiler yerine, toplumsal bir sorun olan ‘akran zorbalığı’na tüm evreleriyle parmak basan ve o dönem epey tartışılan da bir dizi oldu.

    Artık ergenler dizilerde sadece evden kaçarken, aile ile çatışırken ya da otoriteyle ters düşerken anılmamaya başladı. Elbette bu 13 Reasons Why ile olmadı, buna verilebilecek en popüler örneklerden biri diye onu anmak gerektiğini düşünüyorum.

    31 Mayıs’ta Netflix’te gösterime giren ve Miguel Sáez Carral’ın romanından uyarlanan Susmayanlar (Ni una más) da ergenlerin hayatına odaklanan bir dizi. Susmayanlar da klasik büyüme kalıpları dışına çıkan yapımlardan. Dizi, 17 yaşında cinsel saldırıya uğrayan bir lise öğrencisinin hikâyesi.

    Kadınların yaşadıkları cinsel saldırı ve tacizleri ‘Me too’ hareketiyle ifşa etmesi, dünyada bu anlamda ciddi bir kırılma yarattı. Sadece cinsel saldırı ya da taciz değil, fiziksel ve psikolojik şiddet türleri de bugün işlemeyen adalet mekanizmasına alternatif yöntemlerle gün yüzüne çıkarılıyor. Böylelikle adalet ve otorite mekanizmaları baskılanıyor. Bunun ardında elbette ciddi bir kadın mücadelesi bulunuyor. Haliyle dizi, film ve kitaplar da bu hikâyelere yönelmiş durumda, çünkü hayatın bazı gerçeklerine göz yummak olanaksız.

    Susmayanlar da tam olarak böyle göz yumulamayan bir hikâyeyi anlatıyor. Dizi okulun kapısına “Dikkat: Burada bir tecavüzcü var” diye bir pankart asan Alma ile başlıyor. Odakta Alma (Nicole Wallaceve) ve arkadaşları Greta (Clara Galle) ile Nata (Aïcha Villaverde) var. Dizi sonla başlasa da geçmişe dönerek hikâyeyi anlatmaya koyuluyor.

    Alma hayatının bu olaydan 4 ay önce nasıl altüst olduğunu söylüyor dış ses olarak. Dizi bu altüst oluşu en sonlara doğru açıklıyor. Seyirciye ortada bir tecavüz olduğunu en başından veriyor ama sonrasındaki 8 bölümde ise bu 4 aylık süreci anlatıyor. Bazı yerlerde konu dağılsa da yaşanan bu olaya dair karakterlerin süreçlerini, yan hikâyelerle de destekleyerek veriyor.

    Odağa aldığı Alma karakteri başta sorunlu bir ergen olarak çiziliyor. Ailesiyle ve okul otoritesiyle çatışan, başta da anlattığım o klasik ergen hikâyesi kalıbında bir anlatı sunuluyor. Alma parti için evden kaçıyor, uyuşturucu madde kullanıyor, anne babasıyla kavga edip cezalar alıyor. Buraya kadar hikâye bildiğimiz seyirde işliyor. Fakat dizi bu bildiğimiz seyirde bir gerilim unsuru yaratıyor, izleyici Alma’yı sürekli cinsel saldırıya uğrayacak gibi izliyor.

    ni-una-mas3.jpeg

    Alma bu durumdan hep bir şekilde kurtuluyor. Daha sonra çok sarhoşken yaşadığı bir birliktelikte ‘rızası’ olmadığı, yani kendinde olmadığı için içine kapanma süreci yaşıyor. Ama anlıyoruz ki diziyi anlatmaya iten olay da bu değil. Aslında dizi bir kadının ve hatta ergenin defalarca taciz ya da cinsel saldırı ile burun buruna kaldığını gösteriyor bu gerilim atmosferi ile üstelik sadece Alma üzerinden de değil…

    Alma’nın dizinin esas konusu olan tecavüz durumuyla karşı karşıya kalması ise başta seyirciye önemsiz görünen bir detayla hikâye içine alınıyor. Buradan sonra Alma buna karşı bir mücadele içine giriyor. Bu tarz sorunları yaşayanların yasal mekanizmaların işlememesi sebebiyle şikâyette bulunmaması gerçeği burada da veriliyor. O yüzden Alma bunu ifşa ile ortaya çıkarmaya çalışıyor.

    ni-una-mas2.jpeg

    Susmayanlar, kadınları ve çocukları koruyan mekanizmaların bugün nasıl işlevsizleştiğine işaret eden, kadınların tereddütlerinin nelere mal olacağının da altını çizen bir dizi. Bu tarz dizilerde genelde kişisel çabalar ön plana çıkartılır, burada da öyle ama örneğin 8 Mart Yürüyüşü de veriliyor dizide. Bu anlamda ortak mücadeleye de dikkat çekiliyor ama tek başına itibarsızlaştırılan bir ergenin inadı daha fazla önde. Sonunda yan yana gelenler var ama öncesinde yan yana gelinebileceğini ıskalıyor bu yapımlar…


    Suzan Demir kimdir?

    Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde okudu. Hayat TV, ardından Evrensel Gazetesi’nde çalışmaya başladı. Taraf Gazetesi kültür sanat servisinde muhabir ve editör olarak çalıştı. Arka Pencere (www.arkapencere.com) online dergide haftalık sinema eleştirileri kaleme aldı. Ayrıca BİR+BİR Express dergisinde (hem online hem matbu dergide) www.sabirfikir.com ve Kritik 24 (K24) sitelerinde de haber ve yazıları yayınlandı. Yeni E Dergisi’nde kültür, sanat ve sinema röportajları yapıyor. Hala Avrupa’da çeşitli ajanslara politika, ekonomi ve kültür sanat dalında haberler üretiyor. Uluslararası Gazeteciler Federasyonu (IFJ) ve SİYAD üyesi.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Sinema bizi özgür kılacaksa değerlidir

    Sinema bizi özgür kılacaksa değerlidir


    Ali GÜZEL


    URFA – Tabutta Rövaşata, Filler ve Çimen, Nokta ve Rüya gibi birçok filme imza atan usta yönetmen Derviş Zaim, Harran Üniversitesi Radyo, Sinema ve Televizyon (RTS) bölümü öğrencileriyle söyleşi yaptı. Derviş Zaim, üniversitenin Osmanbey Kampüsünde gerçekleşen ve RTS bölümünde araştırma görevlisi Orhan Sezgin’in moderatörlüğünü yaptığı söyleşide sinemanın dünü, bugünü ve yarınıyla ilgili konuştu, platformların geleceğiyle ilgili endişelerini paylaştı.

    ‘KENDİ AHLAKİ SİSTEMİNİ KURMAK YÖNETMENİN BAŞARISINI BELİRLER’

    Sinema eğitiminin önemine değinen ve “Bir yönetmeni ya da yazarı, yönetmen ya da yazar kılan şey kendi sistemini kurmaktır” diyen Zaim, şöyle konuştu:

    “Sinema yapmak için öykü anlatabilmek gerekir, bu da sizin hayata karşı bir meseleniz olması demektir. Hayata karşı mesele olmak da bir perspektifinizin olması demek olur. Yani bir derdiniz olacak. Hayata dair bir projesi olan insana ancak gördüğü eğitim yardım edebilir. Sinema eğitiminin güzel bir tarafı vardır. Kültür artar, izlemediğiniz bazı filmleri izlersiniz, keşfetmediğiniz bazı şeyleri keşfedersiniz. Böyle bir süreç ve çok değerlidir. Sinema ve sanat eğitimi, projesi ve bir perspektifi olana çok daha fazla yardım edebilir. Kendi ahlaki sistemini kurmak, bir yönetmenin ya da yazarın başarısını belirleyen şeydir. Bir yönetmeni ya da yazarı, yönetmen ya da yazar kılan şey kendi sistemini kurmaktır.”

    ‘İLK FİLMİM GERİLLA TARZI ÇEKİLMİŞ BİR FİLMDİR’

    Kendisinin Boğaziçi Üniversitesinde işletme okuduğunu dile getiren Zaim, şöyle devam etti:

    “İşletme ile şu an yaptığım işin çok büyük ilgisi yoktu. O zamanlar bu beni rahatsız ediyordu ama şimdilerde geriye baktığımda şunu düşünüyorum; hayatta hiçbir şey boşa gitmez. Okuduğun her şey sana şu ya da bu şekilde etki eder ve senin hayatına katkıda bulunur. İşletme eğitimden geçmiş olmak bile beni beslemiştir. Şu anda ben kendi işlerimi yaparken kendimin yapımcısı olmak durumunda kaldım. Çünkü sözüm ona bağımsız film yapmak gibi bir niyetim vardı. Bağımsız film yapmak demek, kendi göbeğini kendin kesmek demektir. Düşük bütçelerle çalışmayı başarabilmek demektir. Bu da hesap-kitap, muhasebe, pazarlama ve finans gibi meselelerde en azından aşina olmayı gerektiriyordu. Kendi kendime organize olabilmeyi becerebilmek anlamına geliyordu. İşletme eğitimi bana yaradı. İlk filmim gerilla tarzı çekilmiş bir filmdir, Tabutta Rövaşata. Ölmüş eşek fiyatına yaptığımız bir filmdir. Ölmüş eşek fiyatına yapılan filmi yapabilmek için hesap ve kitaptan az buçuk anlamam gerekiyordu.”

    f2f8171b-b4e6-43b9-9343-bc0210885b1e.jpg

    SİNEMANIN UMUDU DİJİTAL PLATFORMLARA YÜKLENEBİLİR Mİ?

    İlk dört filmini 35 mm film ile çektiğini belirten Zaim, 90’lı yıllardan bu yana sinemanın geldiği noktaya ilişkin şunları söyledi:

    “35 mm ile çekmek bir filmi çok zordu, yani kocaman yüksek bir dağı tırmanmak gibi. Şu an nostaljik tadına ulaştı mı dijital sinema? ‘Evet’ ya da ‘hayır’ diyenler var ama halen nostaljik olarak o 35 mm filmdeki tadı hatırlıyoruz. Ne yazık ki, bu teknoloji ortadan kalktı. Şimdi film yapmak daha kolay. Cep telefonuyla film yapabilirsiniz ama yaptığınız film size kalır. Filmi çekersiniz, çok da iyi olur ama hiçbir yere satamazsınız, elinizde patlar. O zaman öyle değildi, en azından bir kanala sokabiliyordunuz, yatırdığınızı geri alabilme ihtimali daha fazlaydı. Artık bunlar yok. Fark edilebilme ihtimaliniz gittikçe azalıyor çünkü gösterim ve dağıtım gittikçe zorlaşıyor. Sözüm ona kanallar, dijital dünya bizi daha da özgürleştirecekti, bundan emin değilim. Ben biraz aksini düşünenlerdenim, kötümserlerdenim. Eskiden devlet kanalları ve ana akım medya vardı. Ana akım çok eleştiriliyordu. Çünkü onlar hep belli bir modele göre insanları film yapmaya itiyorlardı ve eleştiriliyordu. Netflix çıkınca daha alternatif işler gözüktü ama Netflix’in kendisine ait bir konfigirasyonu olduğunu gittikçe daha fazla fark ediyoruz. O, başka bir iktidarın peşinde. Dolayısıyla umut tam manasıyla platformlara yüklenebilir mi bundan emin değilim.

    ‘SİNEMA BİZİ ÖZGÜR KILACAKSA DEĞERLİDİR’

    Sinemanın amaçlarından birinin özgürlük olduğunu düşündüğünü dile getiren Zaim, “Sinema bizim daha özgür olmamıza vesile olmalıdır. Sinema bizi özgür edecekse ve izlediğimiz film bizi daha da özgür kılacaksa değerlidir. Senin hayatında kendine ve meselelerine ait bir soru sorduğu zaman sinema değerlidir. Bunu yapabilmek için de hangi terimler ve kavramlarla yola çıktığın önemlidir. Başkalarının kavramlarıyla yola çıkarsan, başkaları gibi düşünmeye başlarsın. Başkaları gibi düşünmeye başladığın zaman da bulabileceğin çözümler sınırlı olur. Ben, bana ait malzemeyle cephane üretmeye çalışıyorum. Bana ait malzemeyle cephane üretmeye çalışmak da muhtemelen beni daha özgür kılıyor” dedi. (KÜLTÜR SANAT)

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Nihayetinde işte kara toprak…

    Nihayetinde işte kara toprak…


    Platform dizileri artık ana akım bir izleme alışkanlığına dönüşmüş durumda. Öncesinde sanat filmi tadında yapımlar mı vardı? Elbette hayır ama ülkemizde şube açanların bir değişim geçirdiği kesin. Tabii ana akıma dönüşmek birçok kişinin de dile getirdiği üzere konuların ve kalitenin de “bahşedilen” ana akıma dönüşmesini kaçınılmaz kılıyor. Şüphesiz ki ana akımın bel kemiği televizyonlardaki yapımların da seyircinin eğilimi üzerine üretildiği söylenir, zira seyirci seçme şansına sahiptir ve elinde bir kumanda vardır! Oysaki seyirci televizyonların yayın politikasına değil, sadece bir cihaza sahiptir. 20 kanaldaki aynı içerikten birini seçmesi eğilimi değil “bahşedilen” üzerinden bir tanesini izlemesidir. Tabii burada tek bir etken saymak doğru değil, bu ana akımlaşmada “sansürün” etkisi de son derece baskın, ona da değineceğim.

    Çok temel bir izleme/seçme tanımından girme sebebim platformların daha seçkin, televizyonların ise seçkin olmayan bir izleyici kitlesi var gibi bir tartışma değil. O televizyon içeriklerini yaratanların bu alanları da “o seçim” üzerinden dizayn etmesi. Şimdilerde Netflix Türkiye’nin Top 10 listesinin birinci sırasında yer alan “Kimler Geldi Kimler Geçti” dizisi de bu tanımı ufak bir farkla karşılıyor. Farkı da çoğu insanın sosyal medyadan duyduğu terimleri, klişe bir romantik komedi türüyle harmanlamış olması. Neler bunlar ‘lovebombing’, ‘ghosting’, ‘gaslighting’ ve adını yeni duyduğumuz daha birçok kavram. Bunlar ilişki içerindeki duygusal şiddet türleri olarak da sayabileceğimiz kavramlar. Narsistik kişiliklere özgü, daha çok kadınların maruz kaldığı ve onlardan duymaya başladığımız ve de ifşa ile yaşadıkları psikolojik süreçlerin ortaya dökülmesiyle de tanıştığımız kavramlar.

    Sosyal medya alanları için yeni değil ama bir dizi için bunlar ‘modern aşkın sancıları’ olarak ele alınıyor. Ama bunlar, kadın mücadelesinin yükselmesi ve kadınların maruz kaldığı şiddet türlerini sayarken isimleştirdiği kavramlar. Bu kavramların dünya ölçeğinde artık çok anılması elbette bir mücadelenin ve kadınların şiddeti daha çok konuşmasıyla mümkün oldu. Ama bu kavramların ya da ifşa mekanizmasının tıkır tıkır işlediği söylenemez. O elbette daha geniş bir konu, biz bu yazının konusu olan diziye dönelim.

    Ece Yörenç tarafından yazılan dizinin başrolünde Serenay Sarıkaya, Metin Akdülger, Hakan Kurtaş, Boran Kuzum gibi isimler var. Bir grup arkadaşı anlatan dizinin odağında Serenay Sarıkaya’nın canlandırdığı Leyla Taylan karakteri var. Leyla, Ömer’le olan 7 yıllık ilişkisini bitirip adına Şeyyaz dediği Feyyaz adlı bir şefle flörte başlar ve o sırada Cem Murathan adlı zengin bir playboy da aklını karıştırır.

    Dizi özetle Leyla’nın dayısı da olan Can Taylan’ın şirketinde çalışan bir grup avukatın, bütün dertlerinin patronun yeğeninin aşk hikâyesi olmasından ibaret. Film ya da dizilerde genelde elbette yan hikâyeler ve karakterler olur. Yan karakterler ana karakteri ön plana çıkarmak hatta parlatmakta da kullanılır. Ama bir dizinin yan karakterlerinden spin-off yani yan ürün olan diziler de türer. Bu, dünyada çok rastladığımız bir durum.

    Ama Türkiye’de özellikle son dönem platformlara yapılan dizilerde yan karakterler neredeyse tamamen hikâyesiz, tek amacı ana karaktere dayanak olmak. Birkaç insani özellik dışında son derece klişeyle donatılıp ana karakteri parlatırlar. ‘Kimler Geldi Kimler Geçti’ dizisinde de Leyla ve ilişki yaşadığı erkekler dışındaki arkadaş grubu tamamen böyle suni bir tat veriyor.

    Dizinin suni tat veren bir başka yönü ise herkesin de tepki gösterdiği ‘orta sınıf’ olarak pazarlanan ama epey üst orta sınıf olan yaşam tarzı. Özellikle krizle beyaz yakalıların işçileştiğini hatırlatmaya gerek yok. Ama hukuk bürolarında patronlu çalışan ve de artık ‘avukat-işçi’ olarak geçen bir sistemin de avukatlar tarafında bir sömürü mekanizması olarak tanımlandığını not düşmek isterim. Ama Leyla ve arkadaşları İstanbul’da değil de Manhattan’da yaşıyor gibiler. Örneğin Leyla ‘Hiç 17 bin liralık şarap içmedim’ der kendisinden daha zengin olana Cem’e; ama hemen ardından gelen sahnede 17 bin liradan fazla olduğu belli bir tasarım elbise giyebilir… Haklısın Leyla Sex and the City’nin baş karakteri Carrie Bradshaw da arada pahalı ayakkabı alınca ekonomik olarak zora giriyordu. Gerçi onun bile Manhattan’da tek göz, kiralık bir evi vardı… Ekonomik krizin bu kadar şiddetli hissedildiği bir ülkede bu karakterlerin bu kadar suni olması ve tepki alması da kaçınılmaz.

    Gelelim dizinin kavramlarla parlattığı ‘modern aşk’ hikâyesine. Leyla ve arkadaşları başta saydığımız tüm kavramalara herkes kadar vakıf. Leyla uzun ilişkiden çıkıp güveni sarsılan, haliyle de ilişkileri sorgulayan bir kadın. Dizi de Leyla üzerinden bunu sorguluyor ve elbette bir hikâye de ortaya koyuyor. Dizide Sindirella’nın sonrasını bilmiyoruz, belki de mutlu aşk yoktur gibi artık bu da klişeleşmiş önermeleri de ortaya koyuyor.

    Ama tüm eleştirel maskesini ve o havalı kavramlarının hepsini Cem Murathan adlı playboy’u dizi boyunca ‘toksik’ bir adam olarak anlattıktan sonra, onu aklamaya çalışırken harcıyor. Başta seyirciye sunulan klişe zengin adamın hayatından bir dram çıkarıyor. Onun narsist kişiliğini ortaya çıkaran/ifşa eden kadınlarsa ‘intikamcı/takıntılı manyaklar’ olarak kala kalıyor sahne ışıkları altında.

    Binlerce kadının nafaka hakkı ise zenginler arasında bir güç oyunu gibi detaylarda veriliyor. Ayrıca şunu da eklemek lazım, dizideki dayı ve ortağı karakterinin gay olduğunun sadece ‘hissettirilmesi’ de başta saydığım ana akımlaştıran bu sansürün etkisi. Ne Netflix’in standartlarından ne de ülkenin sansüründen geçemeyen silikleştirilmiş karakterler… Oysa görünürlük böyle aşılan bir şey değil aksine sansürün gölgesinde durmaktır.

    ‘Kimler Geldi Kimler Geçti’ dizisi ‘trendi yakalamış’, sonunda kadının olay yerini terk etmesini ‘özgürlük seçimi’ olarak sunan koca bir klişe. Sonuç olarak, dizideki modern dil, Gibi dizisinin ana karakteri Yılmaz’ın dediğinden öteye gidemiyor: ‘Lovebombing, gaslighting, ghosting ve nihayetinde işte kara toprak…”

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Netflix Türkiye’de geçen hafta en çok izlenen diziler: ‘Ahit: Musa’nın Hikâyesi’ zirvede

    Netflix Türkiye’de geçen hafta en çok izlenen diziler: ‘Ahit: Musa’nın Hikâyesi’ zirvede


    Netflix Türkiye'de geçen hafta en çok izlenen diziler: 'Ahit: Musa'nın Hikâyesi' zirvede

    Netflix Türkiye’nin izlenme sürelerine dayanarak hazırladığı listede geçen hafta (1-7 Nisan) en çok izlenen diziler belli oldu. Ahit: Musa’nın Hikâyesi zirveye yerleşirken Üç Cisim Problemi ikinci sıradan takip etti.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Netflix Türkiye’de geçen hafta en çok izlenen diziler: ‘Üç Cisim Problemi’ zirvede

    Netflix Türkiye’de geçen hafta en çok izlenen diziler: ‘Üç Cisim Problemi’ zirvede


    Netflix Türkiye'de geçen hafta en çok izlenen diziler: 'Üç Cisim Problemi' zirvede

    Netflix’in izlenme sürelerine dayanarak hazırladığı Top 10 dizi listesi açıklandı. Platformda, 25-31 Mart 2024 haftasında en çok izlenen yapım, Liu Cixin’in romanından beyazperdeye uyarlanan ‘Üç Cisim Problemi’ oldu.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Netflix Türkiye’de geçen hafta en çok izlenen filmler: ‘Damsel’ zirvede

    Netflix Türkiye’de geçen hafta en çok izlenen filmler: ‘Damsel’ zirvede


    Netflix Türkiye'de geçen hafta en çok izlenen filmler: 'Damsel' zirvede

    Netflix’in izlenme oranlarına dayanarak hazırladığı Top 10 film listesi açıklandı. Platformda 4 Mart – 10 Mart haftasında en çok izlenen yapım ‘Damsel’ oldu.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***