Etiket: naif bezwan

  • Kurucu ve kapsayıcı yeni bir siyasi aklın inşası üzerine notlar

    Kurucu ve kapsayıcı yeni bir siyasi aklın inşası üzerine notlar


    Naif BEZWAN*


    Bütün parçaları ve partileriyle Kürdistan siyasetinin hatırı sayılır bir süredir derin bir siyasi krizin içinde geçtiği sır değil. Bu yazıda, krizin kaynakları ve parametreleri tartışılırken, siyasi işbirliği, toplumsal güç birliği, sivil toplum, direniş ve itaatsizliği merkezine koymayan hiçbir projenin bu krize cevap veremeyeceği iddia edilecektir. Krizden çıkış için ise geniş siyasi ve toplumsal ittifakları hedefleyen, ortak öğrenme ve hareket kabiliyetini mümkün kılan mekanizmaların yaratılmasına dayanan yeni ve kurucu bir siyasi akla duyulan ihtiyacın altı çizilecektir.

    Son olarak bu yazıda, krizin yapısal ve dışsal (jeopolitik) sebeplerinin önemi bir an bile göz ardı edilmeden, aktör-merkezli bir yaklaşım benimsenmektedir. Başka bir deyişle, Kürdistan siyasi aktörleri sadece dışsal gelişmelere maruz kalan nesneler olarak değil de, yaşanan problemlerin ve dolayısıyla çözümlerinin bizzat öznesi olarak ele alınacaktır. Bununla, aktörlerin hem krizin oluşumunda hem de aşılmasında oynadıkları merkezi rolün altı çizilirken, halihazırdaki sahip olunan kaynakların ve kazanımların bile krizden çıkış için devasa imkanlar sunduğu ima edilmektedir.

    KRİZİ ANLAMAK

    Birçok açıdan tanımlanması mümkün olan bir olgu olarak krizin şimdiye kadar en çarpıcı ve etkili tanımlarından biri Antonio Gramsci’ye aittir. Gramsci krizi özetle ‘eskinin öldüğü ve fakat yeninin de henüz doğmadığı bir moment, çok sayıda marazi belirtilerin yoğunlaştığı bir fetret devri’ olarak görür. Buna göre krizler birçok kaynaktan beslense ve bağrında farklı düzlemlere ait birçok bulguyu taşısa da esas olarak siyasi olana ve siyasal alana dairdir.

    Bu yazıda, bütün Kürdistan siyaset alanını kuşattığını düşündüğümüz bir kriz olgusu ile karşıya olduğumuz öne sürülürken, krizin kendisi aniden ortaya çıkmış bir olgu değil; ve fakat kritik dönemeçlerde alınmış yanlış kararların, yapılan siyasi tercihlerin, zamanında atılmamış adımların ve ıskalanmış fırsatların sonucu olarak ortaya çıkan kümülatif bir durum olarak değerlendirilecek. Burada kastedilen, göstergeleri her geçen gün belirginleşen, dinamikleri gittikçe yakıcı hale gelen, tehdit potansiyeli yükselerek artan ve negatif sonuçları gün geçtikce yoğunlaşan derin bir siyasi krizdir.

    Başka bir deyişle, bütün parçaları ve partileriyle Kürdistan sathına yayılmış, düşünsel, sosyo-ekonomik ve sosyo-psikolojik boyutları da içeren toplu bir siyasi krizden bahsediyoruz. Öyle bir kriz ki, birincisi, Kürdistan’ın sosyo-politik rezervlerini her gün biraz daha tüketerek bütün kazanımlarını tehdit etmekte; ikincisi, siyasetin oyun kurucu pozisyonuna halel getirmekte; ve buna bağlı olarak üçüncüsü, Kürt siyaset alanını ve aktörlerini her tür karşı-saldırı, böl-yönet, tehdit ve kuşatma stratejileri karşısında kırılgan bir konuma sürüklemektedir.

    Krizin sebepleri ve kaynaklarına gelince, aktör-merkezli bir okuma esas alındığında aşağıdaki faktörlerin/problem alanlarının özellikle vurgulanması gerekmektedir:

    • Başat siyasi aktörlerin Kürdistan’ın çoğulcu ve çok-bölgeli tarihsel ve sosyolojik gerçekliklerini gözardi eden tek-parti düzeninden ısrar etmesi.
    • Eldeki devasa sosyo-ekonomik kaynakların ve medya gücünün toplumsal barış, ortak anlayış, yaratıcı ve köprü-kurucu gündemlerin oluşturulması yönünde yeterince ve etkin bir şekilde kullanılmaması.
    • Toplumun partizan bir anlayışla kutuplaştırılması, karar süreçlerinin dışında tutularak edilgen bir konuma sürüklenmesi ve giderek depolitize edilmesi.
    • İç barış, diyalog, uzlaşma ve ortak iş yapma kültürüne dönük yaygın toplumsal talep ve ihtiyaçların ya araçsallaştırılması ya da göz ardı edilmesi.
    • Demokrasi, hukuk, insan ve yurttaş hakları gibi temel değerlerin öncelikle kendi içinde inşa edilecek normlar olarak değil de, kendi dışında aranması yani Kürdistan’ı hükümranlığı altında tutan devletlere dönük taleplerle sınırlandırılması.
    • Son olarak, kadim bir milletin yüz yıllık kendi geleceğini tayin etme davası gibi büyük bir meselenin aktörleri olmaktan kaynaklanan mutabakat ve çözüm sorumluluklarının yerine getirilmesi için gerekli olan ortak mekanizmaların inşa edilmemesi.

    Eğer yukarıda vurgulanan ve krize kaynaklık ettiği iddia edilen sorunların maddi bir karşılığı olduğu kabul edilecek ve burada tartışma konusu yaptığımız krizden cıkış yolu aranacaksa, bütün bu faktörler üzerinde hem tek tek aktörler bazında hem de bir bütün olarak çok ciddi ve dönüştürücü çalışmaların yapılması ve yeni bir anlayışın geliştirilmesi gerekmektedir. Bu da, bir yandan bu meselelere sebebiyet veren yapısal ve öznel etkenlerin cesaretle ele alınmasını gerekli kılmakta, diğer yandan, toplumla birlikte ve toplumsal iyilik için ortak davranma ve birlikte hareket etme kabiliyetini gerekli kılmaktadır. Kaldı ki krizin niteliği bize bütün bunların artık politik tercih olmaktan çıkarak siyasi ve stratejik bir mecburiyet haline geldiğini söylemektedir.

    KÜRT SİYASETİNİN KÜRDİSTAN MESELESİYLE SINAVI

    Devletsiz bir millet ve dolayısıyla devletlerarası nizamın eşit sayılmayan bir tarafı olarak Kürtler, hak, özgürlük ve kendini yönetme taleplerine dair siyasi bir mücadeleye giriştiği andan itibaren söz konusu nizamın yapısal eşitsizliğine maruz kalmaktadır. Başka bir deyişle, siyasi perspektifi, programı ve ufku ne kadar yerel ya da parça-eksenli olursa olsun, Kürt siyasi aktörleri kendi geleceğini tayin etme taleplerini dile getirir getirmez kendilerini Kürdistan meselesinin karmaşık matrisi içinde bulur.

    Bu matrisin bilinen başlıca üç temel özelliğini vurgulamak gerekir. Birincisi, herhangi bir kazanım ya da kaybın, aktörlerin ana siyasi yerleşkesini oluşturan parçayla sınırlı kalmaması, olumlu ve olumsuz etkilerinin değişik derece ve ölçekte bütün Kürdistan sathına sirayet etmesidir. Yani parçaların asimetrik gelişme durumu hızlı etkileşimin önünde engel değildir. İkincisi, Kürdistan’ın cebren bölünmüş olduğu tarihsel gerçeğinin, bizzat bölen devletlerin ‘toprak bütünlüğü’, ‘milli güvenliği’, ‘sınırların dokunulmazlığı’ gibi uluslararası sistem tarafından da büyük ölçüde kabul gören kurallar olarak karşımıza çıkması. Üçüncüsü, Kürdistan’ı hükümranlığı altında tutan dört devletin dönemsel çatışma ve çelişkilerine rağmen Kürdistan üzerinden kolonyal statükonun korunması amacıyla birleşmesi ve Kürtler karşında ortak cephe oluşturabiliyor olmasıdır.

    Tartışmayı biraz daha da somutlaştırmak için IŞİD’in Kürdistan’a yönelik soykırımsal saldırı ve işgal girişimleri ile başlayan süreci biraz daha yakından mercek altına almakta fayda var. IŞİD saldırılarıyla ortaya çıkan kelimenin gerçek anlamıyla varoluşsal tehdit süreci, bir yandan Kürdistanî siyasi hareketlerin son bir asırdır büyük bedeller ödeyerek elde ettikleri bütün siyasi, hukuki ve toplumsal kazanımların yok edilmesine yola açacak büyük bir kuşatma ve saldırıya işaret ederken, diğer yandan, Kürdistan siyasi güçlerinin bir aktör konumuna yükselmesi, uluslararası tanınma ve meşruiyet pozisyonu kazanmasının önünü açtı.

    IŞİD ve arkasındaki güçlerin saldırıları, başta Şengal Êzidî Kürt soykırımı olmak üzere büyük ve derin yaralara neden oldu. Ancak Kürt siyasi aktörleri, Kürdistan ve uluslararası toplumun desteğiyle IŞİD’i püskürterek hem büyük bir onur ve haysiyet mücadelesi verdi hem de yeni kazanımlar elde etmenin fırsat ve imkanlarını yakaladı. Ne var ki gerçekten çok ağır insani ve toplumsal bedeller ödenerek elde edilen başarılar yeni ve kalıcı kazanımlara dönüştürülmedi. Bunun yerine, ortaya çıkan tarihi jeopolitik fırsat penceresi, başat siyasi partiler arasında kısa bir süre sonra yıpratıcı ve kibirli bir rekabet ve giderek catışma ortamına dönüştürüldü. Bir parçadaki olumlu ya da olumsuz gelişmenin diğer parçalar üzerinde domino etkisi yarattığına dair yüzyıllık tecrübe ne yazık ki dikkate alınmadı.

    Bu hakikatin gereklerinin yerine getirilmemesinden kaynaklanan uğursuz sonuçları 2014 sonbaharında Kobanê’nin özgürleşmesi sonrasında yaşanan ve etkileri hala devam eden kritik sürecin bütün evrelerinde gözlemek mümkün. Bunlar arasında sırasıyla 2015 yılında ortaya çıkan şehir savaşları ve yarattığı siyasi kırılma, kıyım ve kayyım sürecini belirtmek gerekir.

    İkinci önemli kırılma noktası olarak da 2017’de Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nde yapılan bağımsızlık referandum ve akabinde Kerkük dahil ‘tartışmalı’ olarak addedilen Kürdistan bölgelerinin yeniden işgaliyle sonuçlanan süreci belirtmek gerekir. ki bu süreç Şii-çoğunluklu Bağdat merkezi hükümetinin federal yapıyı Kürdistan aleyhine değiştirme ve giderek Kürdistan Bölgesel Hükümetinin etkisizleştirmesine dönük siyasi, askeri ve ekonomik hamleleriyle devam etmektedir.

    Son olarak 2018 Efrîn ve daha sonra Serê Kaniyê ve Girê Spî ile devam eden bu bölgelerin demografik yapısının zorla değiştirilmesi, Kürtsüzleştirilmesi ve ithal edilen bir nüfusla yerleşim kolonisine dönüştürülmesi amacıyla devam eden siyasi ve toplumsal kırım ve kıyım süreci eklenmelidir. Mevcut krizin en başta gelen nedenlerini oluşturan bütün bu kritik süreç boyunca, Kürt siyasi aktörleri, Sûr ya da Nisêbîn düştüğünde Kerkük’ün de düşeceği, Kerkük düştüğünde Efrîn’nin de düşeceği gerçeğini idrak eden bir siyasi tutum ve sorumluluk içinde davranmaktan uzak kaldı.

    Özetle, bu kritik dönüm noktalarının her biri ve birbirlerine olan etkileri üzerinde ne kadar düşünülür ve derinlikli analizlere konu edilirse yeridir. Ancak hemen belirtmek gerekir ki, ilgili Kürt siyasi aktörleri bahsettiğimiz bütün bu süreçler boyunca birbirine karşı çalışarak Kürdistan meselesinin temel dersleriyle olan imtihanını kaybetti.

    Bunun başlıca sebepleri arasında partiler arası kutuplaşma, bölgesel ve uluslararası dinamikleri konusunda yanlış hesap, geniş siyasal mutabakatın yokluğu ve toplumsal rızanın sağlanamaması gibi faktörler gelmektedir. Ancak değişik vesilelerle ifade etmeye çalıştığımız bir noktayı burada bir kez daha yenileyelim: Yukarıda anılan ve birbiriyle sıkı-sıkıya bağlı olan olgular dizgesi tam anlamıyla anlaşılmadan, nedenleri eleştirel bir süzgeçten geçirilmeden ve bunlardan gereken dersler çıkarılmadan yaşanılan mevcut krizden çıkış bulmak mümkün görünmemektedir.

    SONUÇ YERİNE: SİVİL TOPLUM, DİRENÇ VE İTAATSİZLİK MOMENTİNİ YAKALAMAK

    Bu yazıda, Kürt siyasetinin bütün parçaları ve partileriyle bir krizin içinde olduğu iddia edilirken, krizden çıkış için yeni siyasi bir anlayış ve iradenin ortaya konulmasının önemine işaret etmeye çalıştım. Bunun için öncelikle hiçbir partinin ve parçanın bu krizden tek başına çıkma şansı olmadığının kabul edilmesi, dolayısıyla birlikte çözüm arama ve ortak hareket tarzı oluşturmanın ertelenemez bir görev olduğunun altını çizmek istedim.

    Bu krizin nasıl çözüleceği, çözümün muhtemel unsurlarının neler olabileceğini ne kadar tartışılırsa azdır. Başat Kürt siyasi aktörlerin (buna irili-ufaklı hareketler de dahildir) ortak iyilik yerine dar çıkar hesaplarını önceleyen, kapsayıcı ve çoğulcu bir siyaset yerine partizan siyaseti ortak payda olarak dayatan, uzlaşma ve ortaklaşma yerine çatışmacı yaklaşımları öne çıkaran tutum ve davranışları krizden çıkışın önünde en büyük engeller olarak durmaktadır.

    Öte yandan, Kürdistan toplumuna siyasetin ana öznesi olarak hitap etmeyen; onu bu sıfatla tarih sahnesine çağırmayan hiçbir projenin verimli bir sonuç vermesi, hiçbir projeksiyonun gerçekleşebilmesi mümkün görünmemektedir. Bunun için hem bireysel hem kollektif düzeyde akıl ve vicdanın, bilgi ve ferasetin ortak amaçlar, yararlar ve talepler için kullanılmasını mümkün kılacak yeni bir toplumsal mobilizasyona ihtiyaç var. Kürdistan’ı hükümranlığı altında bulunduran devlet rejimlerinin değişik ölçekte uyguladıkları savaş ve zulüm politika ve pratiklerine karşı sivil direnç ve itaatsizlik kültürünü merkezine koyan yeni ve çoklu kültürel, toplumsal, iktisadi, hukuki ve siyasi girişim, hareketlilik ve eylemlilik biçimlerine ihtiyaç var.

    Muhtaç olunan müktesebat için çok uzaklara gitmeye gerek yok. Bunun için ülkemizin her köşesinde, her gün değişik formlarda deneyimlenen türlü çabalara ve pratiklere bakmak yeterlidir. Somut olarak mesela Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı olan Dr. Selçuk Mızraklı’nın her gün topluma hitap eden ‘Rojbaş Amed’ duruşuna; Jina Aminî’nin İran rejimi tarafından katledilmesi üzerine gelişen ve globalleşen görkemli gösteri, sivil direniş ve itaatsizlik eylemlerine; Meral Akşener’in karşısına dikilerek ‘Ben Kürdistanlıyım’ diyen esnafın hikayesine; Şubat 2023 deprem sonrasından Diyarbakır’da oluşturulan sivil toplum inisiyatifinin ortaya koyduğu sağaltıcı ve hayat kurtarıcı çalışmalara; Güney Kürdistan’da, yaptığı sosyal medya paylaşımı sebebiyle gözaltına alınan akademisyenin ortaya koyduğu dirence; iş yerinde Kürtçe hizmeti esas aldığı için hedef alınan Diyarbakır’da Pîne Kafe’nin sahibinin maruz kaldığı baskıya; dil hakları ve hukuk mücadelesi yürüten onlarca girişime; zindanlarda verilen vakur direnişlere; milyonların Newroz meydanlarına taşıdığı umut ve heyecana; Wan halkının kayyım atanması hazırlıkları karşısında gösterdiği onurlu direnişini temsil eden ‘gülen gencin’ bakışlarına; ve nihayet bölgenin yükselen ve birleştiren değeri Amedspor’un etrafında kenetlenen milyonların hareketliliğine yakından bakılmalıdır.


    * Siyaset bilimci

    Not: Bu yazıda dile getirilen görüşler, konuyla ilgili uzun bir zamandır yürüttüğüm akademik çalışmaların yanında, özellikle son bir yılda yaptığım arşiv ve çok kısa bir süre önce Güney Kürdistan’da geçirdiğim iki buçuk aylık saha çalışmaları sırasındaki edindiğim bilgi ve gözlemlere dayanmaktadır. Güney Kürdistan ziyareti boyunca benimle görüşlerini cömertçe paylaşan her parçadan tüm dostlara ve görüşme partnerlerine teşekkürü borç bilirim. Makalede ifade edilen düşüncelerle ilgili sorumluluk ve hatalar ise tek başına bana aittir.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Epistemolojik engel olarak ‘ikili devlet’

    Epistemolojik engel olarak ‘ikili devlet’


    Kaan Ali KORKMAZ*


    Naif Bezwan, 22 Mayıs tarihli Artı Gerçek röportajında ikili devlet kavramı üzerinden Kürdistan-Türkiye etkileşimine dair oldukça önemli değerlendirmelerde bulunmuştu. Kavram, Ernst Fraenkel tarafından Nazi Almanya’sının hukuki ve idari işleyişini anlamak için öne sürülmüş, daha sonra anti-demokratik rejimlerin karakterini ele alan tartışmalarda kullanılagelmiştir. Bu tanımlamanın literatürde yaygın bir biçimde kullanılmasının bir sebebi, belirli hukuki pratiklerin ve süreçlerin açıklanması ve anlamlandırılması noktasında işlevli bir çerçeveye sahip olmasından ileri gelmektedir. Farklı bir deyişle; devlet-siyaset-hukuk ilişkiselliğinde belirli sorulara yanıt verilmesine ve buna dayalı özgün bir teorik hattın kurulmasına yardım etmektedir. Böylelikle sorunsal, devletin ikili yapısının anlaşılması ve bu çerçeveye yerleşen pratiklerin açıklanması olarak serimlenmektedir.

    Bezwan da, bu kavramdan hareketle, özgün bir müdahalede bulunarak Türk Norm Devleti ve Türk Tedbir Devleti ayrımlarına gitmiş ve Türkiye’nin idaresine dair bir süredir inşa etmekte olduğu perspektifi açımlamaya girişmiştir. Bezwan, Türkiye’de ikili devlet teorisi için şöyle net bir tanımlama yapmaktadır: “Bununla, Türk çoğunluğu için görece genel normlara dayalı ‘rasyonel-legal’ denilebilecek bir egemenlik sistemi ve Türk olmayan halklar için de özü itibariyle tedbirlere ve olağanüstü yönetim tekniklerine dayalı bir egemenlik anlayışının hüküm sürdüğü ifade edilmektedir.” (Kürtler ve Cumhuriyet, s. 41).

    Bu noktada ikinci devletin Schmittyen bir mantıkla hareket ettiğini vurgulayan Bezwan, aynı devlet sistemi içerisinde iki homojen hukuki sistemin bütünleştiğini öne sürmektedir. Buna göre devlet Türklük Sözleşmesi’ne tabi kişiler ve topluluklar üzerindeki tasarruflarında Türk Norm Devleti iken, Türklük Sözleşmesi’nin dışındaki toplamlar açısından ise Türk Tedbir Devleti’dir. Tedbir devleti ile yasaya bağlı olmayan ve siyasal tasarruf noktasında sınırları olmayan bir yapıya işaret edilmektedir.

    Ancak bu metinde, Naif Bezwan’ın sunduğu tez ile bağlantılı olarak, ikili devlet tezinin ‘Türkiye Vakıasını’ çözümlemek noktasında bir çeşit epistemolojik engel oluşturduğu öne sürülecektir. Epistemolojik engel, bazı kuramların, belirli bir sorunsal çerçevesinde üretilen birtakım cevap ve soruların tam da sorunsalın anlaşılması önünde birer duraklatıcı haline gelmesini tarif eder. Yani bilme sürecinin iç macerasında gerçekleşen, bilme sürecinin yaşadığı bunalımları anlatan bir duraktır. Zira tam bilme mümkün olmadığından, bilme sürecinin kendisi daima bilgi nesnesi üzerindeki teorik işlemin devam etmesini, soruların güncellenmesi ve tartışmanın alışkanlıklardan kurtulmasını gerektirir. Bu yolla kavramın literatürdeki önemine yönelik mütevazı bir soru sormaya çalışılacaktır.

    SORUNSALIN ORTAYA KONULUŞU

    Bezwan’ın ikili devlet kuramının sorunsalı, tam da devletin işleyiş kipliklerinin açıklanması sorusu çerçevesinde kümelenir. Tartışmanın odağındaki soru, devletin hukuki eşitlik düzleminde topluluklara vaat edilmiş olan eşit davranışı neden hayata geçirmediği noktasında düğümlenir. Yani devlet, yasada vurgulanan a priori eşitlik nosyonunu belirli pratiklerinde ve bu pratiklerin oluşturduğu teamüllerde uygulamaktan imtina etmektedir. Literatür, bunun sebebini sömürgecilik ve sömürgesellikte aradığı gibi, Bezwan ve birçok araştırmacı bu noktada Türklük Sözleşmesi kavramına başvurarak, sözleşmeyi bir ayırıcı olarak yerleştirmektedir.

    Bir adım daha geri atarak Türklük Sözleşmesi’nin devletin pratiklerinde belirleyici bir ahit olduğunu teslim eden ikili devlet kuramı, bu sözleşmenin pratik ve kurumsal yansımasında tedbir ve norm devletlerini bulur. tedbir devleti, yasanın askıya alındığı ve bağlayıcı sınırları olmayan pratikler bütünüdür. Diğer tarafta norm devleti, tam da liberal hukuk yorumunda belirtildiği gibi, olması gereken kiplikte yani yasanın çizdiği sınırlar içinde hareket eder. Böylelikle pratikler önceden bilinebilir ve kavranabilir. Görüldüğü üzere hukuk bu noktada belirli toplulukların devletle yaptıkları ahite içkindir. Bu ahidin ismini ise ihtişamlı Türklük Sözleşmesi oluşturur. Özetlemek gerekirse devletin davranış kipliklerini açıklamak için başvurulan teorik arka plan Türklük Sözleşmesi, hukuki norm ve hukuki norm-dışılık kavramlarıyla inşa olunur.

    Bu durumda tartışmanın köken dinamiklerine yeniden göz atmamız gerekir: Köşe taşlarını hukuki normun üstünlüğü beklentisi ve normalin hukukiliği algısı, bununla bütünleşik olarak devletin bazı pratiklerinin hukuk-dışılığının yarattığı marazın oluşturduğu sözleşmeci kuramın kuramsal çerçevesi siyaset biliminin baskın yorumlarından birisini oluşturur. Özellikle sözleşmecilik mevzubahis olduğunda sorun giderek büyümektedir. Bu metnin sınırlarını aşsa da kısaca şu söylenebilir: Hobbes dışında sözleşmeci kuram, toplumu oluşturduğu varsayılan bireylerin birbiri arasında kabul ettiği ve bu yolla yetkilerini kendi içlerinden doğan daha büyük bir yapıya devrettiği eşit-zemin kuramıdır. Hobbes bu yorumu materyalist ufkuyla aşar: Sözleşme egemeni bağlamaz!

    Ancak Türklük Sözleşmesi kuramında egemenin sözleşmeye dahil topluluklara davranışında görülen şey tam da sözleşmenin karşılıklı bağlayıcılığıdır, ki bu sözleşmeci kuramın en zayıf karnıdır. Ancak bilindiği üzere böyle bir sözleşme yoktur, teamüllerin yarattığı fiktif bir kurgudan öteye bir şey olmadığından, egemeni bağlayacak herhangi bir yaptırım gücü yoktur. Burada bağlayıcı olan egemenin rıza üretmeye dayalı beklentisi ise -ki bu başlı başına bir tartışmadır- rıza yalnızca ahde vefadan doğmaz, rıza üretme makinesi olarak devletin rıza üreteceği çeşitli yolları ve kanalları her daim mevcuttur.

    Son kertede devletin pratiklerinin açıklanması tam da sözleşmeci kuramın bağlayıcı liberal hukuki yorumuna dayanır. Yanlış anlamayı peşinen önlemek için belirtmek gerekir: Liberal-hukuki yorum bu noktada bir eleştiri olarak değil, yorumun bağlı olduğu geleneğini işaret etmek için vurgulanıyor. Nihayetinde bu kuram devletin pratiklerini ele alırken, devletin bir normal bir de normal dışı davranış kipliği vardır varsayımına yaslanır. Bu normal dışı davranış kipliği özellikle belirli gruplar üzerinde çok daha sık ve süreklidir.

    Türkiye özelinde, umumi müfettişliklerinden olağanüstü hâl bölge valiliklerine kadar hukukileştirilen bu özel pratikler normal-devletin norm-dışı bir kurumsallaşmaya doğru ilerlemesine işaret eder. Bu da tedbir devletidir ve tedbir devleti olağan hukuki yolları/durumları kendisi için bağlayıcı olarak görmez. Bu durumda soruyu, cevaplardan yola çıkarak yeniden düşünmek gerekir: Neden Kürdistan söz konusu olduğunda devlet, normal hukuku askıya almayı alışkanlık haline getirmiştir? Bezwan bu soruya güçlü bir yanıt vermektedir:

    Eğer Kürdistan coğrafi olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin hükümranlığı altındaki topraklardan çok uzak bir kıtada olsaydı veya Kürtler sözgelimi Türkiye’den çok uzaklarda deniz aşırı bir coğrafyanın meskûnları olsaydı, muhtemelen İkili Devlet yani aynı egemenlik dairesi içinde farklı rejimlerin ihdas edilmesi ihtiyacı hasıl olmayacak ve başka yönetim usullerden söz ediyor olacaktık. Eğer Kürtler bir göçmen toplumu ya da küçük bir azınlık olsaydı, yani yaşadıkları coğrafyayla bağlantılı uzun bir tarihleri, kolektif hafızaları, sosyolojik derinlikleri, kendini yönetme pratikleri, siyasal bilinç ve örgütlenmeleri olmasaydı muhtemelen bu mesele ya total bir asimilasyonla ya da belki de bir takım azınlık haklarının verilmesiyle bir çözüme kavuşmuş olacaktı. Ancak böyle olmadığı için geriye başlıca iki seçenek kalıyor: Ya Kürtlerin siyasi ve hukuki olarak tanınarak ülke yönetimine ortak olması ya da doğrudan yönetimin gerektirdiği birleşik bir siyasi, ekonomik, askeri bir rejimle denetim altına alınmaları. Bütün bunları normal bir yönetimle sağlamak mümkün olmadığına göre İkili Devlet bunun sonucu ve gereği olarak ortaya çıkmakta, inkâr, asimilasyon, eliminasyon tedbirleri üzerine inşa edilmiş doğrudan bir yönetim aygıtı olarak tezahür etmektedir.

    Bu noktada karşımıza doğrudan idare kavramı çıkmaktadır. Dolayısıyla kavramsal çerçevedeki eksikliği oluşturan hukuk-dışılık negatif tanımının yerine, pozitif doğrudan idare eklenmektedir. Yani olumsuzlayıcı tanımın yerine pratiğin kendi tanımı konmaktadır. Bazı noktalarda hukuki idare bazı noktalarda doğrudan idare mevcuttur.

    Soru tekrar güncel bir şekilde kendisini dayatmaktadır: Devletin pratikleri, doğrudan idare ve hukuki idare kavramlarının cevaz verdiği farklı pratikler bütünüyle açıklanabilir mi? Diğer taraftan doğrudan idare neden kendisini hala hukuki bir tarzda ortaya koymaktadır? Yani umumi müfettişliklerinden OHAL uygulamalarına sürekli bir biçimde hukuki bir forma kavuşmayı denemektedir, peki ama neden? Doğrudan idarenin hukukiliği, liberal-hukuki yorum açısından geçersiz olsa da kendisini hala hukuki biçimde ortaya koyma ısrarının sebebi nedir?

    EPİSTEMOLOJİK ENGEL KAVRAMI VE ‘İKİLİ DEVLET’İN GÖRMEYİ ENGELLEDİKLERİ

    Epistemolojik engel, bir sorunsalın anlaşılması önündeki birtakım bilgi yapılarını işaret eder. Bunu, Bachelard şöyle tanımlar: “Bilimsel bir çabayla edinilmiş bilgi bile eski gücünü yitirebilir. Kesin ve soyut soru eskir, somut yanıt ise kalır. İşte o zaman, zihinsel etkinlik tersine döner ve tıkanır. Sorgulanmayan bilgi epistemolojik bir engelle kuşatılır. Daha önce yararlı ve güvenilir olan entelektüel alışkanlıklar, zamanla araştırmaların önünü tıkamaya başlayabilir.” (vba). Bu durumda daha önce ise yarar olan bilginin, belirli bir bağlamda sorunsalın anlaşılmasının önünde engel oluşturabilecek alışkanlıklara dönüşebileceği söylenebilir.

    Ancak epistemolojik engel kavramı bir çeşit yanlış anlaşılma ya da yanlış bilmeyi değil, belirli bir sorunsalın anlaşılması ve teorik olarak ortaya konmasının önündeki doğru-bilinen bilme biçimini ve bilgi yapılarını tarif eder. Yani bu noktada pozitivist anlamda bir doğru-yanlış dikotomisinin ötesinde, bilme sürecinin kendisine ilişkin bir tartışma mevcuttur. Zira bir sorunsal ampirik olarak değil yalnızca teorik somutta ortaya konabilir.

    İkili devlet tartışmasında ortaya konan teorik somut, tam da başlangıçta hedeflenen devletin idari ve hukuki pratiklerinin açıklanması sorunsalıdır. Bu sorunsal çevresinde kümelenen soru ve yanıtlardan türetilmiş olan ikili devlet kuramı, kendi içerisinde kendi sorunsalını gölgelemektedir. Çünkü kavram, yanıt olarak işlevli ve yaygın kullanıldığından, pratiklere ilişkin tüm soruları soğuran bir teorik pozisyona yerleşmiştir. Bu noktada ikili devlet, iki ayrı homojen pratikler bütününden oluşan bir devlet tanımını zorunlu olarak dayatmaktadır. Bu sayede Kürdistan’daki ve Türklük Sözleşmesi’nin dışındaki tüm topluluklar açısından yaygın ve homojen olan tedbir devletine özgü doğrudan idare tekilleştirilmektedir.

    Dolayısıyla bu yaklaşım tek devleti ikiye bölerken, ikiye bölünmüş idare teknikleri içerisindeki farklılaşmaları/bölünmeleri açıklamaktan uzak kalmaktadır. Farklı bir deyişle; ikili devlet, tam da aslında yola çıktığı sorunun yanıtlanmasını gölgede bırakacak şekilde açıklama üretmektedir. Devletin farklı kipliklerde işleyen pratiklerini açıklamak için çıkılan yolda, devletin tüm icraatlarını iki ayrı sepette toplayan bir hukuki yorum ortaya çıkmaktadır. Zira bu noktada devletin pratiklerinin bölünmesi, zaten önceden varsayılan bir normal hukuk ve bununla tezatlık içeren hukuk-dışılık açısından düşünülmektedir. Ancak, bu noktada verili kabul edilen hukuk yorumu açıkça liberal hukuk yorumudur. Bütün toplumsalı ve mücadeleleri önceleyen bir norm hukuku varsayan bu yorum, normu a priori varsayarak toplumsal mücadelelerin belirli dengelerinin etkisini görmezden gelir.

    İkili devlet tezi hukuki normu önceden verili ve olması gereken kabul ettiği müddetçe elbette her yerde bir norm ve bir tedbir görebilir. Örneğin Süleyman Soylu torbacıların bacaklarının kırılması talimatı verdiğinde de var olan şeyin norm devleti değil tedbir devleti olduğunu söyleyerek bu sorundan kurtulabiliriz. Ancak yasa ve yasanın pratiği tartışması her zaman zaten uygulayıcı sorunuyla bütünlük oluşturur. Yasanın yorumu kime kalmıştır sorusu tam da bu sorunun merkezini oluşturur. Örneğin üniversitelerin hukuk sınıflarında ilk elden öğretilen şeylerden birisi olan takdir yetkisi bir çeşit hukuk yorumlama yetkisidir. Peki, pratik sürecin böyle gerçekleştiğini söylemek mümkün mü? Örneğin suçtan şüphelenen mekanizmanın mahkeme olmadığını, mahkemenin önüne giden suç isnadının ve delillerin toplanmasının yargı aygıtından bağımsız olduğunu düşündüğümüzde tekrar soruyu sormak gerekmez mi?

    Kimin hırsız kimin kleptoman olduğuna karar verecek olanın çoğu durumda mahkeme olduğunu düşünürüz örneğin. Ancak, bu kararın verilebilmesi için gerekli durumun oluştuğunu varsayan mekanizmanın da aslında yasayı yorumlayarak hareket ettiğini görmek gerekir. Zira polis suçu tanır. Tam da tanıması gerektiği için tanır, zira o toplumsal düzenin sürmesi için gereken müdahaleye her daim hazır olmalıdır.

    Elbette bu kısa ve yetersiz tartışma bizi bir yere götürmez. Ancak şuna işaret etmek istiyorum: Yasanın var olması ve onun yorumlanması arasındaki ilişki zaten belirli mücadelelerin sonucudur. En nihayetinde devlet her durumda yasanın yorumunu yapacak aygıtlarla donatılmış olduğundan, esasen bir yanda normlarla diğer yanda tedbirle işlemesini gerektirecek aygıtsal bir bölünmeye sahip değildir. Her somut durumda zaten yasanın yorumunu yapma yetkisi elindedir.

    Diğer taraftan ikinci sorun ikili devlet kuramının, devletin bütün pratiklerini açıklayıcı çerçeve olarak hukuki tartışmayı esas almasıdır. Yani norm devleti hukuka uyan, tedbir devleti bununla uyumsuz olanı açıklamaktadır. Bu noktada elbette Fraenkel’in liberal yorumunun etkisi çok büyüktür. Ancak tartışmanın öteki yüzünde yer alan Schmitt bu konuda çok daha nettir. Hukuk siyaseti belirlemez, aksine siyaset hukuku belirler. Siyasal İlahiyat’ta Schmitt açık sözlülükle anayasalarda pandomim yapan devleti göreceğimizi vurgular.

    Burada Fraenkel ile Schmitt arasındaki tartışma hukuki olan ile siyasal olan arasındaki ilişkidir. Fraenkel yasayı önden verili kabul eden liberal bir pozisyon tuttuğundan, olması gereken yasa ve ona göre yorumlanan ya da yorumlayan pratikler arasında bir ayrım güderken, Schmitt tam da bu pozisyonun tersine yerleşmiştir. Çünkü Schmitt haklı olarak siyasalın her durumda hukuku öncelediğini, çünkü siyasal mücadelelerin kendisinin zaten hukuki düzeni kuracak bir durum yaratabileceğini söylemektedir. Yani aslında ikili devlet tartışması siyasalı hukukun belirlenimi altında düşünen bir hukuk ideolojisi üretmektedir.

    Son kertede bir epistemolojik engel olarak ikili devlet, tam da devletin pratiklerinin çoğulluğunu, aygıtlarının farklı yoğunlaşma derecelerini ve ona özgü varoluş kipliklerini anlamayı imkansız hale getiren bir düalizm üretmektedir. Yani devlet ya yasaya uyan pratikler bütünü olarak homojen bir norm devletidir ya da bununla çelişen tedbir devleti.

    Ancak, gün geçtikçe açığa çıkmaktadır ki devletin Kürdistan’da icra ettiği pratiklerin ve kullandığı aygıtların ehemmiyeti farklılıklar arz etmektedir. Örnek vermek gerekirse; Şırnak uzunca bir süredir devletin özel olarak yoğunlaştığı bir yerdir. Bununla birlikte Şırnak Belediyesi’nin kendisi de giderek artan bir önemdedir. Bu sebeple özellikle Şırnak’ta kayyım uygulamasına nazaran daha öncelikli pratik, belediyenin siyasal yolla kazanılmasına öncelik verilmesidir.

    Peki yasayla bağlı olmayan tedbir devletinin neden hala yasayla belirlenmiş bir seçime girmeyi denediğini, neden hala bu seçimlere gereksinim duyduğunu ve kayyıma yaslanmadığını açıklamak zordur. Zira aynı devlet bir önceki dönemde Kürdistan’da birçok belediyeye kayyım atarken, Şırnak Belediyesi’ni yine siyasal yollardan kazanmıştı. Elbette denilebilir ki Şırnak’ta yaşanan şey, zaten belediyeyi kazanabilecekleri noktada kayyımla uğraşmak istememeleridir. Ancak kaçırılmaması gereken gerçek şudur, Şırnak’taki çaba, kayyım atamak zorunda olmamaya dönük bir çabadır. Kürdistan içerisindeki çoğul pratikler, ikili devlet teorisinin tıkandığı noktalardan biridir.

    Bu örneğin dışında devlet uzunca bir süredir Kürdistan’daki idare tarzında dönüşümler yaşamaktadır. Türk devletinin Kürt coğrafyasının sınırlarında yer alan ilçelere dönük tedbirleri, yalnızca doğrudan idarenin insafına bırakılan (yeniden) hukukileştirilmiş pratiklerden ziyade, kendi siyasal oyun kuralları içinde bir kazan/kaybet mantığının devrede olduğuna dair somut emareler vermektedir.

    SONUÇ

    Epistemolojik engel kavramı bu metinde tam da açıklama gücü yüksek iki ana kuram için öne sürülmektedir. Bunlardan ilki, ikili devlet kuramı ve ikincisi de sözleşmecilik kuramı. Esasen; her iki kavram da modern sosyo-politik pratiğin belirli veçhelerini açıklamakta kuvvetli roller üstlenmiş ve sosyal bilimlerin disiplinler bazında gelişmesine imkân sağlamıştır. İnkâr edilemez şekilde birçoklarının açıklamakta zorlandığı teamülleri anlaşılır kılmıştır.

    Fakat, ikili devlet kavramı devletin tüm pratiklerini iki homojen kategoriye indirgeyerek (norm ve tedbir devletleri üzerinden) görme eğilimi üretmekte ve her birinin kendi iç bölünmelerinde gerçekleşen süreçleri görünmez kılmaktadır. Kürt illerinin geleceği açısından giderek şekillenen yeni durum olarak diğer parçalarla sınırlarda geliştirilen devlet politikası, örneğin Van’la farklılaşmaktadır.

    Yani Türk devleti, Kürt coğrafyasındaki müdahalelerini de yalnızca norm ve tedbir ayrımına dayanarak değil, geniş bir eylem sepeti içerisinden oluşturmaktadır. Böylelikle devletin esasta yalnızca tedbir devleti ya da doğrudan idare olmadığı, kurucu misyonlarla pratikler geliştirdiğini söyleyebiliriz, ki bu hem tedbir devletini hem de doğrudan idareyi çokça aşan farklı pratikler demetinin bir arada var olduğunu gösterir. Ancak bu demet yine homojen bir biçimde dağılmaz, her durumda farklı yoğunlaşma derecelerine sahiptir.

    Öte yandan doğrudan idare ve tedbir devleti kavramları, devletin normal davranış kipliği dışında çalışmayı devletin aygıtlarında mevcut bir süreklilik haline getirdiğini vurgulamakta çok kuvvetlidir. Ancak, bu aygıtlarda mevcut pratiklerin daima hukukileştirme tarafından takip edildiğini görmeyi engelleyen bir pozisyona yerleşmektedir. Yani, hukukileşme her ne kadar liberal-normlara uygun olmasa da zaten yasanın a priori bir formu yoktur.

    Yasanın a priori formuna dair beklenti hala liberal hukuki yorumun ana beklenti olması anlamına gelir. Ki bu tehlikeli beklentiye dair başka yorumlarda bulunmak mümkünse de özetle şunu söylemek gerekir: hukuk ideolojisi, hukukun kendinde olumlu varoluşunu ve toplumun çıkarına olduğunu düşünmeyi normalleştirmektedir. Ancak toplum ve devlet arasındaki ilişkinin doğasına dair algıyı büyük oranda zayıflatan bu ideoloji, devletin topluma karşı hukuku kullanma tarzını anlamaktan fersah fersah uzaktadır. Örneğin doğrudan idare olarak anılan pratik çoğu durumda Kürt hareketinin kazanımlarına karşı hukukilik zırhına dayalı uluslararası meşruiyete yaslanmak için kendisini hukuk kılıfında dolaşıma sokmaktadır.

    Devleti düşünmeye hukuk içinden başlamak değil, hukukun pratiklerini kavramak için siyasalın içinden düşünmeyi başlamak gerekir. Böylelikle sözleşmeciliğe yaslanmış olan ikili devlet kuramı, tam da sorduğu sorunun tekrar sorulması koşullarını düşünmemizi gerektirmektedir. Devletin işleyiş kipliklerini araştırmak için başvuracağımız çerçeveyi kurmak, bu epistemolojik engelin aşılması yolunda atılacak bir adımdır. Bu vesileyle devletin pratiklerinin çoğulluğunu gözeten bir perspektif kurmak için Türk devlet aklının hangi pratikleri almaşık bir biçimde süreklileştirdiğini ortaya koymak gerekmektedir.

    Bu noktada siyasalın kurucu önceliğini gözetmeyi ihmal etmeyen bir kuramın inşası için, karşılaştığı epistemolojik engelin tarifi elzemdir. Son kertede devletin farklılaşan pratiklerini açıklamak için kurulması gereken çerçeve, bu pratiklerin çoğulluğunu ve hukukileşme biçimlerini gözetmek zorundadır. Ancak bunu açıklamak için başlanması gereken nokta devletin siyasal oyun kurallarını açıklamak ve bu yolla hukukla kurulan ilişkiyi yerli yerine oturtmaktır.

    Sonuç olarak bir epistemolojik engel, soruların tekrar gözden geçirilmesi önündeki engele dönüştüğünde, onu eleştirerek ve bazı noktalarda güçlü cevaplarını yeniden formüle ederek yaşamasına izin vermek gerekir. Tıpkı, bir ağacın kurumuş dallarını koparmanın, o ağacın ömrüne katacağı gibi, bir sorunsalın önündeki epistemolojik engeli ortadan kaldırmak, sorunsalın anlaşılması yolunda ileriye doğru bir adım olacaktır.


    Kaan Ali Korkmaz kimdir?

    18 Ocak 1997 İstanbul doğumlu. AİBÜ Kamu Yönetimi Bölümü’nde lisans eğitimini aldı. ‘Althusser’in Machiavelli Okuması’ başlıklı teziyle Yıldız Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler yüksek lisansını bitirdi. Siyaset bilimi ve siyaset teorisi üzerine bağımsız araştırmalarını sürdürüyor.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***