Etiket: Metis Yayınları

  • 2024’ün şiir bavulu – 1

    2024’ün şiir bavulu – 1


    Yıl ardını arkasını, sağını solunu topladı; aldı başını gidiyor. Yolculuk kesin. Gitme desek de artık ne önemi, ne anlamı var. Bir ayağı kapıda, bir ayağını sokak kapısından dışarı attı bile. Yıl aldı başını gidiyor, gidiyor gitmesine de birçok açıdan gitme deyip önüne duracağımız yıl da değil neticede. Savaşların bittiği, barışın sağlandığı, açlığın, yokluğun, yoksunluğun sona erdiği yaşanabilir bir dünyanın temellerinin atıldığı bir dünyaya olan özlemimiz sona ermedi ne yazık ki.

    Gidenin arkasından bir bakış asılı kalır, bir süreliğine de olsa öylece. Konumuz, o bakış değil. Ama o bakışı da kapsayacak bir konu, diyebiliriz. Bitmek üzere olan 2024’ün giderken yanına alıp götürmediği, bize bıraktığı “küçük çanta” büyüklüğündeki “bavulunu” açacağız.

    Bu arada, gidenin, arkasından lanetlemeden konuşabilmek için elbette “illallah” dedirtmemiş, “yaka silkeletmemiş” olması önemlidir. Neyse ki, şiir açısından bakarsak, 2024 öyle bir yıl, yani “illallah” dedirten, “yaka silkeleten” bir zaman kesiti olmadı.

    Hatta şiiri eksen alarak, beklenenin üzerinde verimli, olumlu bir yıl olduğu bile söylenebilir. Yayımlanan şiir kitaplarından yalnızca bize ulaşanların sayısı bile bunu kanıt gösterilebilir. Öte yandan, yıl içinde yayımlanan şiir kitaplarının örneğin sayısına ilişkin kamuoyuyla paylaşılan herhangi bir bilgi, veri, değerlendirme bildiğimiz kadarıyla yok. Belki olur, o nedenle şimdilik diyelim.
    Şiir için verimli bir yıl oldu izlenimine gelirsek…

    Bu çıkarımın temel dayanağı aslında yayınevlerinin yayın pratiği. Yıl içinde sayıları çok olmamakla birlikte, bazı yayınevlerinin şiir türünde ısrarlı olduklarına tanık olduk. Şiir yayımlamakta ısrarcı olan, direnen yayınevleri sayesinde birçok şairin yapıtı kitap olarak okurla buluşabildi.

    TEMEL GÜÇ ŞİİR YAYINEVLERİ

    Büyük ölçekli yayınevlerinin önemli bir kısmı, şiir türüne mesafeli yaklaşımlarını bu yıl da sürdürdü. Şiir türünün üstü listelerinde çizilmiş olan bazı yayınevlerinin tavrıysa bu yıl da değişmedi. Bundan sonra da değişeceğini beklememek gerekir. Az ama öz denilecek biçimde şiir kitabı yayımlayan yayınevleri de vardı. Metis yayınları onlardan biri. Buna karşın Ayrıntı yayınları, bu yıl da şiir için listesini geniş tutan yayınevi olarak dikkat çekti. Ayrıntı, hem telif, hem yabancı şiir yapıtlarını okurla buluşturdu.

    Metis yayınlarının yıl içinde yayımladığı, daha önce tanıtımını yaptığımız Kutay Onaylı’nın (1994) “Türkolmak” kitabı ve şiirleri bu yılın en dikkat çekici yapıtlarından biri olarak değerlendirilebilir. Onaylı’nın kitabında “kimlik”, “toplumun elit ve egemen sınıfından olmak”, “ötekine bakmak”, “ötekiyle ilişki” gibi önemli temalar üzerinden tarihsel ve sosyal sorunsallara odaklanması ise ilginçti ve dikkati çekti. Genç şairin “Türkolmak” adlı yapıtı için modern Türkçe şiirde, günümüzden çıkmış önemli bir hamle denilebilir. Önümüzdeki yıl da okunmaya ve üstünde konuşulmaya devam edeceğini düşündüğümüz Onaylı’nın kitabından kısa bir alıntı sunalım. Alıntımız kitabın ilk şiiri “Birinci Türkolmak”tan:

    yirmi beş yıl ipincecik bir çizgiyle bakıştım
    büyüdüm okudum yazdım düşündüm sevdim
    gözüm hep o çizgide

    sonra bütün kötü şiir riskine rağmen
    derin bir nefes aldım sildim çizgiyi
    türkolmağa başladım

    Kutaylı’nın bundan sonra yeni şiirleri, yeni kitapları merak edilen ve beklenen bir şair olacağını söyleyebiliriz.

    Ayrıntı Yayınları’nın yıl içinde şiirlerini okurla buluşturduğu şairlerden biri de Betül Tarıman (1962) oldu. Tarıman’ın kitabına daha önce değinme imkanımız olmadı. Bu vesileyle kısa bir not düşelim.

    Tarıman’ın beş yıl sonra, geçen yaz çıkan kitabının adı “Bir Rüya İçin Gerekli Şeyler”. Betül Tarıman’ın daha önce yayımlanan şiir kitaplarıysa şunlar: “Ay Soloları” (1995), “Üzgündü Kırlar” (1996), “Kardan Harfler” (2000), “Güle Gece Yorumları” (2002), “Yol İnsanları” (2004), “Kar Merdiveni” (2007), “Ağır Tören” (2009) ve “Maksatlı Maksatlar” (2019). Betül Tarıman’ın aynı zamanda çocuk şiirleri şairi de olduğunu belirtmek gerekir. “Elim Sende (2011), “Kızlar İçin Prelüd” (2014), “Kayıp Karınca Yuli” (2014) şairin çocuk şiirleri içeren kitaplarından bazıları.

    “Küslük iyi bir şey değildi ama vardı insanla aramada” alınlığıyla başlayan kitap kırk sekiz şiirden ve yüz on sayfadan oluşuyor. Ayrıca kitabın tek bölüm olduğunu da kaydedelim ve sözü şiire bırakalım. Kitabın “Leziz Bir Şey” başlıklı ilk şiirinin son iki betiğini ve final dizesini aktaralım:

    yastığımın altına koyarak bir rüya
    bu sabah ve her sabah
    buraya buraya buraya
    işaretler koyuyorum mesela
    örtüyorum üzerimi yapraklarla

    çünkü leziz bir şeyim ben
    kendime ayıdığım parçalarımla
    bu sabah ve her sabah
    olmadık yerlerde
    batıp batıp çıkıyorum kendime
    küslük iyi bir şey değil ama

    vardı insanla aramda

    ŞİİR, O ESKİ SEVGİLİ

    “Bir Rüyâ İçin Gerekli Şeyler”le ilgili arka kapakta yer alan imzasız sunuşta şunlar dile getiriliyor:

    “Bir Rüyâ İçin Gerekli Şeyler, Betül Tarıman’ın ‘dünyaya ait olamama’ hallerinin bir izlek olarak süregeldiği rüyâlar toplamını bir araya getiriyor. Çoğunluğun ve hükümlerinin karşısında diğeri olarak yaşama uğraşının, dışardanlığın gerilimiyle şiire varmış rüyâlar… Kimi kez öfkenin yüksek sesiyle, kimi kez hüzünkâr tınılar taşıyan imgelerin fısıltısıyla bizi ‘kadın oluş’a dair o müthiş rüyânın benzersiz deneyimlerine davet eden şiirler. Rüyasızlık da çelişkiler, zorbalıklar, eşitsizlik ve adaletsizliklerle dolu bu dünyada baskın gelebilen insanlık yazgılarından biri ama Tarıman’ın ‘gerekli şeyler’i yine de hep rüyalara tutunmaktan, rüyaların geniş ve imkânlı imkânsız gerçekliklerinden yana… Ne de olsa rüya, bizim olağan yaşam algılarından koparak hayra yormak istediğimiz bir başka hal: Şiir: Kim bilir, unutsak da korumaya devam etsek de, belki de o eski sevgilimiz…”

    Betül Tarıman’ın, ilk şiiri 1992’de yayımlanır. O tarihten itibaren şiirden kopmadan yolculuğunu sürdüren şairin modern Türkçe şiirde kadın sesinin oluşmasında, pekişmesinde, genişlemesinde ve derinleşmesinde etkili olduğunu da kaydetmek gerekir. Modern Türkçe şiirin eril dilinin kurduğu hegemonyanın sorgulanmasında ve geriletilmesinde doksanlı yıllarda şiire başlayan şair kadınların çıkış bir hayli etkili oldu. Elbette yüz yılı aşkın bir sürüveni olan modern Türkçe şiirde daha öncesinde de şair kadınlar vardı. Son derece de önemli şiirler yazdılar. Örnek göstermek gerekirse Gülten Akın adı bile yeterli. Ancak şair kadınların modern Türkçe şiirde toplu çıkışlarının tarihlendiği zaman kesiti doksanlı yıllardır. Doksanların ikinci yarısı bilhassa. Bu dönümde şiire başlayan şair kadınların sayısındaki artış ve sonraki yıllarda, ikibinlerde şiir “performansları” önemli bir kanal oluşturdu. Modern Türkçe şiirde şair kadınların açtığı o kanalın varlığı son derece önemli. Adeta “cinskırım (femicide)” boyutuna ulaşan kadın cinayetlerinin, katliamlarının gündemden düşmediği düşünüldüğünde, o kanalın bugüne kadar kapanmamış olmasının önemi daha iyi anlaşılacaktır.

    TARMAN’IN KİTABININ SON ŞİİRİ

    Betül Tarıman’ın kitabından bir şiir daha okuyalım. İlk alıntımız kitabın ilk şiirinden olmuştu. Bu defa alıntımızı kitabın son şiirinden yapacağız. Aradaki kırk altı şiiri keşfetmeyi, okumayı, yorumlamayı şairin rüyasına ortak olmayı okurlara bırakalım. “Bir Rüya İçin Gerekli Şeyler”in “Geyikler Geldiler” başlıklı şiirinden:

    ben ki kimselere kefil olmamakla bir gece
    vaktiydi kalbimi bir geyiğe açtıydım
    otlar vardı sessiz kalabalıklardı
    anlayamadıydım neydi bir kelebeğin ilk hamlesi

    hangi ölünün hakkı üzerine kurulmuş hangi şehir
    hangi riyâ hangi köprüler hangi
    köprülere bağlaç olmuş muş hangi karşımda
    sağımda solumda bir iblis vaktimi alanlar vardı

    geyikler geldiler

    hırçındılar
    dünya bir yılan ısırığı olmuş olabilir

    Tarıman’ın şiirinin önemli özelliklerinden biri olarak sinematografik atmosferi gösterilebilir. Şairin ayrıca folklorik anlatıların, geleneksel şiirin, söylencelerin öğelerinden, birtakım figürlerinden, motiflerinden kantarın topuzunu kaçırmadan, incelikli bir biçimde istifade ettiğini de belirtelim. Tüm bunlar Tarıman’ın şiiri için ayrıştırıcı ve belirleyici etkenler olarak ön plana çıkan özellikler diyebiliriz.
    Şiir okurunun geçen zamanda dikkatinden kaçırmış olacağını sanmayız. Ama ola ki kaçıranlar vardır ihtimaline dayanarak şöyle diyelim: Şiir şiirse her zaman okutur kendini. “Bir Rüya İçin Gerekli Şeyler” 2024’te yayımlanan ve her zaman okunabilecek şiirlerden mürekkep kitaplardan biri.

    BAVULDAN ÇIKANLARDAN…

    İlhan Sami Çomak otuz yılı aşkın mahpusluğun ardından nihayet serbest bırakıldı. Şaire daha önce hoş geldin demiştik.

    Bavulunu açtığımız 2024’ün en dikkat çekici, çarpıcı gelişmelerinden biri oldu İlhan Sami Çomak’ın, şair olarak aramıza katılması. Ona bir kez daha hoş geldin diyor ve gelecek yılın dilediği gibi olması temennimizi iletiyoruz. Bu arada, darısı haksız, hukuksuz biçimde tutsak tutulan diğer düşünce suçlularının başına. Politik nedenlerle tutsak olan herkes aslında düşüncesinden dolayı hapistedir.

    Elbette düşüncesi nedeniyle hapishanede kimse yok gibi söylemlerin gerçekçi ve ikna edici olmadığı da son derece açık.

    Yılın açtığımız “küçük şiir bavulu”ndan çıkararak değinmeden geçemeyeceğimiz olaylardan biri de bir şairin, yarım yüzyıldır şair olarak tanınan, bilinen bir ismin, A. Hicri İzgören’in gözaltına alınıp bir süre tutulması diyebiliriz. Şairlerin gözaltına alınması, tutuklanması ilk defa olan bir olay değil. Ancak günümüz koşullarında, öne sürülen gerekçelerle, evi basılarak bir şairin gözaltına alınması pek sıradan bir olay değil.

    Yıl içindeki gelişmelerden biri de Attilâ İlhan adına verilen şiir ödülünü Onur Sakarya’nın alması oldu. Sakarya’ya ödül getiren “Tekliler” kitabı Eylül 2023’te Plüton yayınlarından çıkmıştı. O dönemde kitap elimize geçmediği için Sakarya’nın şiirlerini okuyamamıştık. “Tekliler”i okuduk. Kitapla ilgili düşüncelerimizi kısaca paylaşalım.

    Onur Sakarya’nın (1981) ödüle değer görülen kitabını ve şiirlerini unutturacak kadar zaman geçmiş değil. O nedenle unutulduysa hatırlatalım demeyeceğiz. Fakat, şiir muhitinin sakinlerine, Sakarya’nın şiirleri kolay ulaşabileceğiniz yerde bulunsun diyebiliriz. Onun semt, mahalle gibi daha çok tanımlı çevrelerden ötekilerin, bir biçimde marjinalize olmuş, kıyıya itilmiş tiplerin ağzıyla kurduğu şiirlerde, bireysel olanın yanı sıra toplumsal krizin yansımaları da dikkat çekiyor. Onur Sakarya şiirlerinde incinmiş, kırılmış ve fakat o kadarla kalmamış, iflah olmayan yaralar almış “tanımlı ötekiler”i konuşturuyor şiirlerinde. Kendisi de onların yanından, onların ağzından, dilinden söz alıyor yeri geldiğinde. Bilenler biliyordur; bilmeyen okurlar için söyleyelim: “Tekliler” Sakarya’nın, merak edilmeye değer, okunması için fırsat kollanması, imkân yaratılması gereken şiirlerin şairi olduğunu ispatlıyor. Bahse konu kitabın “Attilâ İlhan’la Demirtaş Parkı’nda Yoksulluk ve Cansu Faciası Hakkında Fısıltılar Gezegeni” başlıklı, biraz Attilâ İlhan, biraz küçük İskender esintisi de taşıyan şiirden bir betik okuyalım:

    Cansu bir git başımdan, dumanlıyım, karayım, eriyorum
    Bir çingenenin yarım kalmış torbasını tutuyorum
    Bir müzik çalıyor kalbimin kulakları patlıyor
    Kanıyor. Ağzım kanıyor.
    Cansu ben sana bakamam, dünya yorgunuyum,
    Biraz. Arabım, biraz tütünüm.
    Evim tek oda, bir çekyat,
    Gözlerimle tavanda bir düş yaratıyorum.

    Şiirin ilk hatırlattığı elbette Attilâ İlhan’ın “Aysel Git Başımdan” adlı şiiri oluyor. Bu vesileyle İlhan’ın unutulmaz şiirinden de bir betik aktaralım:

    aysel git başımdan ben sana göre değilim
    ölümüm birden olacak seziyorum
    hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim
    aysel git başımdan istemiyorum

    Şiirde küçük İskender etkisinin daha belirsiz kaldığını da kaydedelim.

    Şair şairi, şiir şiiri hatırlatır. Eski kuşaktan şairlerin, unutuluşun sularında kaybolup gitmesine mâni olan biraz da onlardan esinlenen yeni kuşaklardan şairler değil midir? Şairler arasındaki etkileşimin önemi tarihsel açıdan bakıldığında daha da anlaşılır olabiliyor. İzini sürmek, mirasçısı olmak, o mirasın değerini, önemini bilmek, devralınan birikimi güncellemek, işlemek, geliştirmek önemlidir. Şiir ekseninde kalarak söyleyelim: Yeni kuşaktan şairler, kendilerinden önceki kuşaktan şairlere deyim yerindeyse borçlu doğarlar. Borçlarınıysa ancak kendilerine yeni kuşakların borçlu olmasını sağlayacak adımlar atarak karşılayabilirler. Borç mecaz elbette. Nâzım Hikmet’in “ben sadece ölen babamdan ileri, doğacak çocuğumdan geriyim” dizelerini de bu bağlamda düşünebiliriz.

    Toparlanıp gitmek üzere olan 2024’ün küçük valizine, şiir bavuluna bakmayı yeni yılda da sürdüreceğiz.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • ‘türkolmak, türk olmak’ın yanlış yazılmış hali’

    ‘türkolmak, türk olmak’ın yanlış yazılmış hali’


    Bu haftaki konuğum Kutay Onaylı. Onun Türkolmak (Metis Yayınları) adlı incecik şiir kitabını okurken dize dize ve hatta kare kare diyebileceğim kadar sinematografik bir efektle yazılmış memleket tarihini de görebiliyorsunuz, ıskalanmayacak ve dediği gibi gizli göndermelerin izi sürülecek şiirler var kitapta. İyi bir şiir okuruysanız bu kitabı gözden kaçırmamanızı tavsiye ederim.

    Türkolmak, Kutay Onaylı, 56 syf., Metis Yayınları, 2024

    türkolmak bitişik yazılmasıyla birlikte şiirinizin derdini ele veriyor; var olmak gibi bir ayrılığı değil de sanki varoluşu imliyor gibi, ne dersiniz?

    öncelikle kitabıma köşenizde yer verdiğiniz için teşekkür ederim. “varoluş” dediğimiz şey “varlık” dediğimiz şeyden daha çekici tabii, akışkanlığı, dinamikliğiyle. bitmeyen bir filizlenme gibi, ya da öyle olduğuna inanmak istiyoruz. ama çok hoş ifade ettiğiniz o “var olmak gibi bir ayrılığı” da hep içinde barındırdığı için böyle bu, çıkış noktası, çarpışa çarpışa filizlendiği şey hep o ayrılık.

    insan türkolunca türk olmaktan çıkmış olmuyor yani. “oluş”, “olmak”tan ayrı veya bizi ondan kaçıracak bir yangın merdiveni değil, “oluş”umuzu çok romantize etmek de bir tuzak. aslında bu kavramları bir kenara bırakıp meseleye olduğu gibi bakacak olursak cevap epey kolay galiba: türkolmak, türk olmak’ın yanlış yazılmış hali.

    kimi kitap satış sitelerinde, zincir kitapçılarda filan ısrarla “türk olmak” (veya “Türk Olmak”) olarak geçiyor kitabın ismi, zorunlu bir düzelti. otomasyon çağının ufacık bir cilvesi tabii ama ben kitabın yazarı –yani düzeltinin başmuhatabı– olarak eğlenceli buluyorum.

    kut1.webp
    Kutay Onaylı

    Türkolmayı tanımlarken dışardan (Başta amerika herhalde) bakış kadar içerden hatta aşağı mahalleden edinilmiş bir ses de var, İngilizcenin yanı sıra… Bu tercihin sebebini merak ettim

    “aşağı mahalle” neresi bilmiyorum, bizimkiydi herhalde. hangi mahallelere aşinaysam, hangi mahallelerde büyümüş, düşünmüş, hissetmiş, türkolmuşsam, onların sesleriyle –kendi seslerimle yani– yazmaya çalıştım.

    aksini ancak hayatımın, varoluşumun, kendimin bazı yönlerini ampüte ederek yapabilirdim. şiirin gerektirdiği bir damıtmadan, şu ya da bu deneyimin özünü, çekirdeğini arama halinden değil, düpedüz ampütasyondan bahsediyorum: “bu bu dil/ deneyim şiire girmeye layık değil.” tabii bunu yaparken bir yandan da kendi varoluşumun bazı yönlerini hiç gerekmediği halde kallavileştirmem, “şiirselleştirmem” gerekirdi.

    yaşamdaki sesimizle şiirdeki sesimizin ilişkisi elmayla elma şekeri arasındaki ilişkiye benzemek zorunda mı? bu nazım hikmet’le ve garip’le anımsadığımız, sonra unuttuğumuz, gülten akın’la yeniden ve daha da olgun bir haliyle anımsadığımız, sonra, kimi istisnalarıyla, yine unuttuğumuz bir soru. oysa hayatlarımız yeterince gizemli, ve bakışımızı biraz keskinleştirdiğimizde, gayet “şiirsel.”

    Ben de tam o bahse gelecektim. Gülten Akın’a hayranlığınız dizelerinizde anışınızdan belli, ilham aldığınız başka şairler kimler?

    bu şairlerin –müteveffa olanların– epeyi bir kısmını türkolmak’ın orasına burasına serpiştirdim, metinle yakından uğraşmak isteyen olursa böyle bir minik oyun da olsun istedim içinde, onu bozmayayım. tabii benim kasıtlı yerleştirmelerimden daha önemli olan ilham aldığım şairlerin, yazarların benim yazdıklarımdaki gayriihtiyari varlığı, gün yüzüne çıkışları. şiir okumanın, sevdiğimiz bir şiir üzerine düşünmenin keyifli yanlarından biri de o yakınlıkları, akrabalıkları düşünmek veya hissetmek, oraya müdahil olmak istemem.

    bir “gizli malzeme”mi söyleyeceğim ama: hâfız-ı şirâzî’ye bayılıyorum. altı yüz senenin solduramadığı müthiş –ve bütünüyle içiçe– bir hınzırlık ve içtenlik; hep el ele büyüyen bir duygusal ve felsefi derinlik buluyorum hâfız divânında, ki şiir dediğimiz şeyin kalbi de bunlardan ibaret gibi geliyor bana. “dedim sanemperest olma, gel hakk’ın yanına / dedi ki aşk yolunda o da var bu da.”

    kendi jenerasyonumdan “ne yayınlasa merak eder, bulur okurum” diye düşündüğüm üç şair önererek bitireyim: roman karavadi, burcu yılmaz, zafer zorlu. göz önünde olmak için katiyyen uğraşmıyorlar, ve hakikaten çok iyiler.


    FİGEN ŞAKACI – 1971 İstanbul doğumlu. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. 1989 yılında gazeteciliğe başladı, çeşitli gazete ve dergilerde muhabirlik, köşe yazarlığı yaptı. Televizyona dizi senaryoları yazdı. İş Bankası Kültür Yayınları’ndan Her Doğum Bir Mucizedir ve Mizah Zekânın Zekâtıdır adlı iki nehir söyleşi kitabı yayımlandı. Üçleme olarak tasarladığı roman serisinin ilk kitabı Bitirgen 2011’de (ilk baskısı Everest Yayınları’ndan), ikincisi Pala Hayriye 2013’te yayımlandı. Üçleme- yi Hayriye Hanım’ı Kim Çaldı? (2017, İletişim Yayınları) kitabıyla tamamladı. Pala Hayriye kitabındaki “Pişti” hikayesinden uyarladığı “Topuklu Terlik Süt Yapar” tiyatro oyunu Aysa Prodüksiyon tarafından 2017’de, Şogen Film tarafından 2019’da sahnelendi ve aynı isimle kitaplaştırıldı (Mitos Boyut Yayınları). Kesekli Tarla (2020, öykü) ve HınçAhınç (2024, roman) adlı kitapları İletişim Yayınları tarafından yayımlandı.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Görüyor, duyuyor ve yazıyor: Sabiha Sertel’in mücadelesi

    Görüyor, duyuyor ve yazıyor: Sabiha Sertel’in mücadelesi


    Adalet ÇAVDAR


    Tuncay Birkan hangi kitaba el atsa, merakımın ve heyecanımın sınırlarını zorlar. Onu tanıyan herkes gibi, ben de onun edebiyat ve matbuat dünyasının derinliklerine inen bir arkeolog olduğunu düşünürüm. Edebiyata ve tarihe gösterdiği özen, bizler için hem ilham kaynağı hem de bir ustalık dersidir. Her haliyle bize hocalık ettiği için ona ne kadar teşekkür etsek az.

    Tuncay Birkan’ı tanımayanlara kısaca şöyle anlatabiliriz belki. O sadece bir çevirmen ve editör değil; aynı zamanda Türk edebiyatına yeni pencereler açan titiz bir araştırmacı. Çeşitli yayınlarda denemeleri ve yazıları yayımlandı.

    Yayına hazırladığı ya da katkıda bulunduğu kitaplar için yazdığı arka kapak yazılarının ve önsözlerin tiryakisi olduğumu belirtmeliyim. Refik Halid Karay’ın daha önce hiçbir kitabına girmemiş yazılarını derleyerek 18 kitaplık devasa bir Memleket Yazıları dizisi oluşturdu; bu dizinin ardından Adnan Adıvar, Sermet Muhtar Alus, Vâlâ Nureddin Vânu ve Haldun Taner’in yazılarını da aynı özenle gün yüzüne çıkardı. Metis Yayınları’ndan çıkan “Dünya ile Devlet Arasında Türk Muharriri” (1930-1960) ve “Sol: Evin Reddi” gibi kitaplarıyla da tarihe çok önemli kayıtlar düştü.

    Eylül ayında ise Tuncay Birkan’ın özenle hazırladığı, Sabiha Sertel’in çarpıcı yazılarından oluşan “Görüyoruz, Duyuyoruz” kitabı Metis Yayınları etiketiyle okurla buluştu.

    Sabiha Sertel, 1895’te Selanik’te dünyaya geldi. 1919’da, eşi Zekeriya Sertel ile birlikte çıkardığı Büyük Mecmua ile başladığı gazetecilik hayatı, onu Cumhuriyet, Resimli Ay, Resimli Her Şey gibi birçok yayınla buluşturdu. Ancak, kariyerinin en zorlu ama aynı zamanda en çarpıcı dönemini Tan gazetesinde yaşadı. 4 Aralık 1945’te matbaasının devlet destekli bir grup tarafından yıkılması, onun mücadelesinin bir dönüm noktasıydı.

    Türkiye’de “ilk kez yargılanan kadın gazeteci”, “en çok yargılanan” ve “en çok yazı yasağı getirilen” unvanlarının sahibi oldu. Gazetecilik yapamadığı zamanlarda bile yazmaktan ve yayınlamaktan vazgeçmedi. Ansiklopediler hazırladı, yaptığı çevirilerle sosyalizmin klasik eserlerini Türkçeye kazandırdı. 1950’de Türkiye’den ayrılmak zorunda kalıp hayatına sürgünde devam etse de, 1930’lardan itibaren üyesi olduğu TKP’de aktif rol almayı sürdürdü. 1968’de Bakü’de hayata veda etti.

    Kitaba geçmeden önce, Tuncay Birkan’ın Sabiha Sertel: Mirası, Güncelliği başlıklı sunuş yazısı okuru adeta hazırlıksız yakalıyor. Birkan, Sertel’in ulaşabildiği tüm metinlerini titizlikle gözden geçirirken Sertel’in kendi otobiyografisindeki kronoloji hatalarını bile bulup düzeltiyor.

    Birkan, Sertel’in yazılarının hâlâ güncel olduğunu vurguluyor ve onun gazetecilik mesleğini icra ederken takındığı cesur ve yenilikçi duruşu hatırlatıyor. Bu özelliği en çok Sertel’in kadın hakları, sosyal adalet ve basın özgürlüğü gibi konularda ortaya koyduğu güçlü bakış açısında görüyoruz. Öyle ki, söz konusu yazıların her biri bugünü anlamak isteyenlere etkili birer yol haritası olarak da okunabilir.

    Tuncay Birkan’ın Sunuş yazısı, yalnızca Sertel’in yazılı eserlerine değil, onun toplumsal hareketlerdeki aktif rolüne de ışık tutuyor. II. Dünya Savaşı döneminde ve sonrasında, Sertel’in baskıcı bir rejime karşı halkın yanında durarak nasıl bir “aydın gazeteci” modeli yarattığını detaylarıyla ele alıyor. Kadınlara yönelik baskı politikalarına karşı feminist bir duruş sergileyen Sertel, aynı zamanda milliyetçilik ve devlet otoritesine yönelik eleştirileriyle de dikkat çekiyor.

    Birkan, Sertel’in hayatında karşılaştığı zorluklara geniş bir perspektiften bakarken, onun özgürlük, adalet ve eşitlik konularındaki kararlılığını da vurguluyor. Sunuş yazısında öne çıkan bir diğer önemli detay ise, Sertel’in Tan gazetesine yapılan 1945 baskını sırasında yaşadığı travmatik deneyim. Bu olay, onun basın özgürlüğü mücadelesinin en zor anlarından biri olmakla birlikte Türkiye’de devletin medyaya yönelik tavrını ve bu tavrın sürekliliğini anlamak için ayrıntılarıyla incelenmesi gereken önemli bir tarihi vaka.

    Birkan, Sertel’in özel hayatına dair bazı detaylarla okurunu şaşırtmayı da ihmal etmiyor. Örneğin, Sertel’in yazılarını sık sık eşi Zekeriya Sertel’e okuması ve aralarındaki tatlı tartışmalar… Zekeriya’nın, Sertel’in tarihsel ayrıntılarda fazla titiz davrandığını söylemesi üzerine Sabiha’nın yazılarını ona okumayı bırakması gibi küçük ama anlamlı ayrıntılar, Sertel’in mesleki azminin yanı sıra eşiyle arasındaki ilişkinin temel dinamiklerini ortaya koyuyor.

    Okura asıl garip hissettirense, Sertel’in kimi cümlelerinin, paragraflarının bugündeki karşılıklarını düşünmek. Şu aşağıdaki paragrafların yankılarını bugünün haberlerinde, yazılarında, toplumsal, siyasi ve ekonomik sorunlarımızın konuşulduğu her mecrada bulmak o kadar mümkün ki.

    Hastanelere müracaat eden insanların, yaralarından kanlar akarak, hayat dilenmek için başlarını sürdükleri hastanelerden, paranız yok, burası hususi hastane diye kapı dışarı edildiğini işitiyoruz. Hastane cebi dolgun bir adamın veya birkaç adamın malı olabilir. Fakat her şeyden evvel doktorluğun bir insani, bir de içtimai tarafı var…”

    (Sayfa 52)

    Ormanlara saldıran yabancı ellere, gasıp [gaspedici] ellere karşı köylü karşı durmuş … Bundan tabii ne olabilir? Fakat bu mümanetin [direnişin] karşısında ‘Köylü memleketin efendisidir’ diyen kanun ve o kanunu çiğneyen adam ‘Köylü memleketin uşağıdır’ demiştir. Çünkü, şirket yalnız onun sâyini istismar ile kalmamış doğrudan doğruya malına dahi tesahup etmiştir [el koymuştur]. Bu sarih tecavüzün karşısında, köylünün hakkını müdafaa edecek hükümet adamı, kanun adamı, elindeki jandarma ile onun üstüne saldırmış.”

    (Sayfa 68)

    “Bu toprağın üzerinde vergi veren her ferdin yaşamağa ve ölmeğe hakkı vardır. Basil dö Kohlar saltanatını yıkmak, vergiyi alanların borcu, fakat bu ordunun sokaklara fırlattığı ölüm bekleyicilerine hastane kapılarını açmak da cemiyetin borcudur. Cemiyet, kum gibi dağınık ferdlerin meydana getirdiği bir adetler yekûnu değildir. Cemiyet, ferdleri teşkilat altında toplayan, bu ferdlere hayat emniyeti veren mekanizmadır…”

    (Sayfa 66-67)

    Sabiha Sertel, dönemin Türkiye’sinde sınıf çatışmaları, işçi hakları ve yoksulluk gibi meseleleri doğrudan ele alarak, devletin sosyal sorumluluklarını yerine getirmesini talep ediyor. Yukarıda alıntıladıklarım üç ayrı yazının bölümleri. Kadın ve çocuk işçilerin fabrikalarda maruz kaldığı sömürüye dair yazıları, kitap boyunca karşımıza çıkan en güçlü temalardan biri. Sertel, toplumsal adaletsizlikleri açığa çıkarırken, toplumun en kırılgan kesimlerinin yaşadığı zorluklara dikkat çekiyor.

    Türkiye’de feminizmin şekillenmesinde öncü isimlerden biri olarak, kadınların toplumdaki yeri konusunda güçlü bir sorgulama yapıyor. İlk yazılarında kadın haklarını savunurken, ilerleyen yıllarda bu mücadeleyi toplumsal adalet perspektifinden ele alıyor. Başlangıçta kadınların hak mücadelesini öncelerken, zamanla kadın hareketini burjuva ideolojisinin bir parçası olma eğilimi göstermesi dolayısıyla eleştirmeye başlıyor.

    Başvekil B. Celâl Bayar, Ajans ekonomik finansiye müdürüne verdiği bir mülakatta Kemalizmin ekonomik doktrinini tarif ederken, ‘sosyal ‘ben’ ferdi ‘ben’e galiptir’ diyor. Bu tek cümle dahi Kemalizmin sosyal cephesini izaha kâfidir. Kemalizm şahsi teşebbüslerle, mülkî şahsiyete taraftar olmakla beraber, umumi menfaatleri şahsi menfaatlere feda etmez. Kemalizmi, liberal demokrasilere benzetenlerin hatası burada mıdır? Liberalizm, demokrasi hudutları içinde halka, umumi menfaatlere hizmet için bir yer vermekle beraber, en büyük kuvvetle şahsi menfaatleri müdafaa eder. On dokuzuncu asrın ‘Laissez faire’ [Bırakınız Yapsınlar] doktrini, doğrudan doğruya serbest ticarete ve şahsi ticaretin en hudutsuz himayesine dayanır. Devletin ticaret yapmasına karşı olan bu hücum, sade ve bu ferdî menfaatleri himaye içindir. Esas gayesi fert, mütemmim [tamamlayıcı] gayesi cemiyettir.”

    (Sayfa 133-134)

    Milliyetçilik ve Kemalizm’e dair eleştirel bir bakış açısı da geliştiren Sertel, Cumhuriyet’in erken dönem reformlarını desteklemekle birlikte, devletin otoriter yönlerini ve işçi haklarını göz ardı eden politikalarını da sorguluyor. Bu ideolojik farklılıkların yarattığı içsel çatışmayı, yazılarında net bir şekilde hissetmek mümkün. II. Dünya Savaşı esnasında faşizme karşı geliştirdiği duruş, onun anti-faşist ve sosyalist bir toplum düzenine olan inancını yansıtıyor. Halkı faşizme karşı bilinçlendirme çabası, yazılarında giderek daha belirgin hale geliyor.

    “İşte Nadir Nadi ve diğerlerinin bu dışardan ithal ettikleri faşist markalı hürriyeti, kolipostalla geldiği yere iadeyi çalışıyoruz. Sabiha Zekeriya aldanmıyor. Hürriyetin hiçbir zaman ne dışardan, ne içerden ne de bu hürriyetin imtiyazını ellerinde tutanlardan bir bayram hediyesi gibi halka dağıtılacağına bir an bile inanmamıştır. Hürriyet markasız ve firmasız bütün insanların müşterek malıdır. Onu biz almak için çırpınıyoruz, Nadi Nadiler de vermemek için. İkimiz de vazifemizi yapıyoruz.”

    (Sayfa 151)

    Onun sert ve dolaysız üslubu, en çok da toplumsal eşitsizlikleri ele alırken kendini gösteriyor. Devletin ve sermaye sahiplerinin ikiyüzlülüğünü açıkça eleştiren Sertel’in dili sade ama etkileyici; güçlü betimlemeler ve doğrudan anlatımıyla okuru içine çekiyor. Bu nedenle, okuyucular üzerinde derin bir etki bırakmayı ve toplumsal bilinci artırmayı başarıyor.

    Bütün bu detaylarla, Görüyoruz, Duyuyoruz, Sabiha Sertel’in toplumsal sorunlara dair cesur ve derinlemesine bakışını bir kez daha hatırlatırken, Türkiye’nin siyasi ve sosyal yapısına, bu yapının ve bugün hâlâ devam eden sorunlarının nasıl oluştuğuna dair bir perspektif sunuyor. Sözün kısası bu kitap, Sertel’in mirasını günümüz okurlarına aktaran, etkileyici bir koleksiyon olarak tanımlanabilir.

    100 yıldır bu memlekette bazı şeylerin değişmediğini görmek acı verici. Aynı hak mücadeleleri, aynı eşitlik talepleri için çaba göstermeye devam ediyoruz.

    “Umutsuz konuşma, o zamanlarda Sabiha Sertel neler başarmış, okuduğunu anlamadın mı?” diyeceksiniz.

    Haklısınız. İşe başlayacağımız yerlerden biri de Cumhuriyet kurulduğu andan itibaren verilen mücadeleleri gerekirse en başından bir daha etüt etmek ve mücadele saflarını tarihin farkındalığıyla sıkılaştırmak olmalı. Kolay değil, ama kıymeti zorluğunda belki de…

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Sanatın bitimsiz serüvenine dair

    Sanatın bitimsiz serüvenine dair


    Merve KÜÇÜKSARP


    Fransız filozof Jacques Ranciére’nin kaleme aldığı “Sanatın Yolculukları isimli eser, Zehra Cunillera’nın çevirisi ile Metis Yayınları tarafından yayımlandı.

    Ranciére’nin muhtelif zamanlarda verdiği konferansların metinlerinden ve makalelerinden yola çıkarak yayıma hazırlanan bu eser, sanat kavramının ne olduğunu, Ranciére’nin kişisel görüşlerinden ve çeşitli filozofların düşüncelerinden yola çıkarak çok yönlü olarak ele alıyor.

    Louis Althusser’in öğrencisi olarak École Normale Supérieure’de eğitim gören, 1940 Cezayir doğumlu Rancière çağımızın önemli düşünürlerinden biridir.

    Başta siyaset felsefesi, eğitim ve estetik olmak üzere sosyal bilimler üzerine yazdığı eserleri çok sayıda dile çevriliyor ve ülkemizde de okurlar tarafından ilgi ile karşılanıyor. ‘Siyasalın Kıyısında’ (2007), ‘Filozof ve Yoksulları’ (2009), ‘Özgürleşen Seyirci’ (2010), ‘Tarihin Adları’ (2011), ‘Cahil Hoca’ (2014), ‘Nasıl Bir Zamanda Yaşıyoruz?’ (2018), ‘Kurmacanın Kıyıları’ (2019), onun Türkçeye çevrilen diğer kitaplarındandır.

    Eser, ‘Sanatın Yolculukları’, “Sanatın Kusuru”, “Sanattan Fazlası ve Sanattan Azı” ve “İçerideki-Dışarıdaki Sanat” diye üç ana başlık altında toplanan altı metinden meydana geliyor. Her metin başka bir temayı ihtiva ediyor. Keza bir metinde müzik, diğerinde mimari, diğerinde siyaset ve sanat arasındaki ilişki… Bir metindeki hakim tema, diğer metinde başka bir temayla karşılaştırılıyor, bağlamı sorgulanıyor ve Rancière yazılarında kendi görüşlerinin yanı sıra Kant ve Hegel gibi filozofların düşüncelerine de yer veriyor.

    SANATIN SINIR TANIMAYAN TABİATI

    Eğer kitaptaki metinleri kapsayan ortak bir fikir veya tematik bir özdeşleşmeden bahsetmek gerekirse o da sanat kavramının her metinde ele alınması, ne olduğunun irdelenmesidir. Renciére, sanatın tanımlanabilir, kalıplara indirgenebilir bir tabiatta olmadığını, aksine hep kendini aşmaya çalıştığını, kendi sınırları dışına çıkmaya teşne olduğunu sık sık dile getirir.

    Rancière, sanatın, siyaset ve estetik ile olan ilişkisini ele alırken, onun tarihsel arka planından da bahseder, sanatın müzeye girişinden, bir zamanlar seçkinler için haz enstrümanı oluşundan da…

    “…Tekil kipteki sanat, belirli bir deneyim alanı olarak sanat, majesteleri prenslerin, dinsel dogmaların ya da soyluların zevklerinin hizmetinde gördükleri işlevlerden eserleri ayırarak müzelerde bir araya getirme hareketiyle ortaya çıkmıştır. Gelgelelim üretimlerine hükmetmiş olan bağlamdan ve kısıtlardan bu kopuş onları, ayrı bir sanat krallığının saf sakinleri haline getirmemiştir. On sekizinci yüzyılda özerk bir gerçeklik olarak ‘sanat’ fikrini icat edenler, aynı anda ona yeni bir özne dayatırlar: halk. (…)”

    Sanat kalıplarını kırarak halka doğru uzanırken, sınırlarından da, onu tekeline almaya çalışan güç odaklarından da gitgide özgürleşir. Sanat seçkinlerin elindeki bir araç olmaktan çıkınca amacının ve özünün ne olduğu, neye dair olduğu gibi sorular ile etrafı sarılır. Bugün dahi cevabı muğlak olan sorulardır bunlar. Sanatın kimliği de burada oluşmaya başlar; muğlaklığında, hem göreceli ve ele geçirilemez oluşunda hem de taşkınlığında. Bu yüzden de Ranciére’e göre, sanat nedir sorusu ancak sanatın nüvesini reddederek ortaya çıkacak ihtimaller silsilesi ile yanıtlanabilir. ,

    SANATIN ÖZERKLİĞİ MESELESİ

    Kitaptaki metinlerde sanatın özerkliği kavramından sıkça bahseder. Sanatçılar klasik teknik mükemmelliği reddettiklerinde, kendilerine ve sanatlarına özgü bir estetizm yarattıklarında sanat özerk bir alan haline gelebilir. Ve Ranciére, sanatın kendini kısıtlayan birtakım güzel sanatlara, taklit sanatlara karşı olduğunu, kendisinin mekanik sanatlar ve liberal sınırlar arasındaki sınırları ve eski tarz katı hiyerarşileri ortadan kaldırarak yeni bir tür bireysel deney alanı yarattığını da ekler. Bununla birlikte metinde zaman zaman işlevi üzerine de akıl yürütür:

    “Yaşamsal örgütlenmesini bilmediğimiz ve bizzat kendileri bize bir şey göstermek istemeyen çiçekler söz konusu olduğunda bu koşulu yerine getirmek kolay. Ama sanat eserinde aynı kolaylık mümkün müdür? Sanat eseri hayat duygumuzu nasıl yoğunlaştırabilir? Güzelliğin zorunlulukları bağlamında sanat eseri, ciddi bir arızayla maluldür. Zira bir tuval ya da bir taş bloğu üzerinde şu veya bu biçimi yaratmayı istemiş bir sanatçının ürünüdür. En kusursuz halinde yaratıcı beceriden oluşan sanatın bu arızası düzeltilmelidir. Ama kusursuzluk, ancak kusurlulukla düzeltilebilir. Sanatı aşırı becerikliliğinden kurtaracak olan şey, beceriksizliğidir. Yani yapmak istediğinin bilgisi ile yapma gücü arasındaki mesafedir…”

    Ranciére, “Sanatın Yolculukları” isimli eserde yer alan metinlerde sanatın tiyatro, mimarlık, müzik, tasarım, felsefe, estetik gibi kavramlarla ilişkisini incelerken, aynı zamanda iktidar ve onun temsilleriyle olan bağının da izini sürüyor. Sanatın bir kimlik ya da bir biçim olmaktan ziyade sınırları aşmaya çalışan bir hareket olduğunu tarihsel bir düzlemde anlatırken düşünce dünyasında iz bırakmış şahsiyetlerle metnin kaderini kesiştiriyor ve zengin bir metin ortaya çıkarıyor.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***