Etiket: Livera Yayınları

  • Bir roman, iki yabancı ve devrimden geriye kalanlar

    Bir roman, iki yabancı ve devrimden geriye kalanlar


    Adalet ÇAVDAR


    “Yabancılar gidince, işler boka sardı. İşler boka sarınca, yabancılar gitti. Sıralamanın pek bir önemi yok, sonuç aynı. İşlerini, paralarını ve uyuşturucularını alıp gittiler. 2011’de ülkeyi yeni baştan kurma umutlarıyla akın akın yurtdışından dönen Mısırlılar bile vazgeçtiler ve geldikleri yere geri gittiler.

    2013’teki Rabia katliamından, şeker krizinden ve geçen kasım ayında Mısır lirasının dalgalanmasından, tweet attıkları için yataklarından kaybolan tüm o insanların serbest bırakılmayacağı anlaşıldıktan sonra bir noktada düşünülemez olan gerçekleşti:

    İnsanlar Hüsnü Mübarek günlerini arar hale geldi. Çalıyordu ama en azından ekonomi büyüyordu, demeye başladılar. Onun döneminde üretim bir kez bile durmadı. Bizi hiç savaşa sokmadı. Köprü yaptı. Devrimin üzerinden altı yıl geçti ve lira 2011’deki değerinin üçte birine düştü, o kadar hızlı değer kaybediyor ki esnaf artık malların üstüne fiyat etiketi bile koymuyor. Her ful konservesini, her Kleopatra paketini elinize alıp, Bu bugün kaç para? diye sormak zorundasınız.” (Sayfa 31)

    Bir Mısırlı İngilizce Bilmiyorsa, Noor Naga, 212 syf., Livera Yayınevi, 2024

    Heyecanlanmaya hazır bir insanımdır genellikle. Nihayet elime iyi bir kitap geçtiyse, okurken içimden çığlıklar atarım. Geçenlerde Kadıköy’de bir kitapçının yeni çıkanlar rafında, bir süredir takip ettiğim bir yayınevinin yeni kitabına rastladım: Noor Naga’nın “Bir Mısırlı İngilizce Bilmiyorsa” adlı romanı.

    Kitap, Arzu Taşçıoğlu’nun çevirisiyle Livera Yayınları’ndan çıkmış. Bu eser, yayınevinin “Ortadoğu Kitaplığı” adını verdiği serinin üçüncü kitabı. Serinin editörü Mehmet Akif Koç, sunuş yazısında Ortadoğu’dan eserler basmaya devam edeceklerini ve önerilere açık olduklarını belirtmiş. Dizinin daha önce yayınlanan kitapları ise: Mai Al-Nakıb’ın Nesnelerin Gizli Işığı ve Hamid Abdullahiyan’ın Simurg’un Kanadında İran Edebiyatı.

    Noor Naga, İskenderiyeli bir yazar. Philadelphia’da doğmuş, Dubai’de büyümüş ve Toronto’da eğitim almış. Çalışmaları Granta, LitHub, Poetry, BOMB, The Walrus, The Common ve daha birçok saygın yayında yer bulmuş.

    Şiir-roman türündeki eseri Washes, Prays, 2020’de yayımlanmış ve Pat Lowther Anma Ödülü ile Arap Amerikan Kitap Ödülü’nü alarak büyük övgü toplamış. İlk romanı Bir Mısırlı İngilizce Bilmiyorsa ise Graywolf Press Afrika Ödülü, The Center for Fiction İlk Roman Ödülü ve Arap Amerikan Kitap Ödülü gibi birçok önemli ödülü kazanmış. Yazar, şu an yaşamını Kahire ile Toronto arasında gidip gelerek sürdürüyor.

    Kitabın çevirmeni Arzu Taşçıoğlu’na ise ayrıca teşekkür etmek gerekiyor. Zor metinleri adeta su gibi çeviren yetenekli çevirmenler olmasa, ne kadar çok kitaptan mahrum kalırdık.

    Bunu düşünmek bile insanın içini burkuyor. Çeviri dünyasında sağlam bir yere sahip olan Taşçıoğlu, daha önce Dune serisinin ilk üç kitabını Deniz Vural’la birlikte Türkçeye kazandırmış bir isim. Ancak sadece çeviri yapmakla yetinmiyor; aynı zamanda resim, müzik ve illüstrasyon gibi birçok disiplinde üretim yapan bir sanatçı.

    Noor Noga’nın Bir Mısırlı İngilizce Bilmiyorsa romanı 2022 yılında yayınlamış. İki ana kahramanımızın da isimlerini ve yaşlarını bilmiyoruz. Mısırlı-Amerikalı kadın kahramanımız, Arap Baharı’nın üzerinden yıllar geçtikten sonra Kahire’de yaşamaya karar verir. Yıllardır Amerikan kültürünün içinde aidiyet savaşları veren hemşiremiz saçlarını uzun zamandır kazımaktadır. Erkek kahramanımız ise fotoğrafçılığı Arap Baharı sonrasında bırakmış berduş kılıklı biri. Mısır’ın bir köyünden Kahire’ye gelmiştir, kimsesizdir.

    Arap Baharı, 2010 yılının sonlarında Tunus’ta başlayarak Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki birçok ülkeye yayılan bir halk ayaklanmaları dalgasıydı. Tunus’ta sebze meyve satıcısı Muhammed Buazizi’nin, polisin malına el koyması ve kötü muamelesi nedeniyle kendini ateşe vermesi halkı sokağa döktü ve Zeynel Abidin Bin Ali rejiminin devrilmesine yol açtı.

    Bu olay, diğer ülkelerde de toplumsal hareketleri tetikledi. Libya’da Kaddafi döneminin bitmesi, Suriye’deki protestoların iç savaşa dönüşmesi ve Yemen’de süregelen siyasi kriz ve savaş Arap Baharı’nın bölgede bıraktığı kalıcı etkilerin sadece birkaç örneği.Kahire, Arap Baharı’nın en önemli merkezlerinden biriydi. Protestolar, Hüsnü Mübarek’in 30 yıllık otoriter rejiminin sona ermesiyle sonuçlandı. Ancak Mübarek’in düşüşünden sonra Mısır oldukça karmaşık ve çalkantılı bir hal aldı.

    Yönetim orduya geçti, ardından 2012’de yapılan seçimlerde Müslüman Kardeşler’in adayı Muhammed Mursi cumhurbaşkanı seçildi. Ancak Mursi’nin İslamcı politikaları ve yönetim tarzı, laik kesim ve muhalefetin tepkisini çekti.

    2013’te, Mursi karşıtı protestolar ordu müdahalesiyle sonuçlandı ve General Abdülfettah Sisi iktidarı ele geçirdi. Bu süreç, Mısırlılar arasında yorgunluk ve umutsuzluk hissini artırdı. Arap Baharı’nın idealleri olan demokrasi, özgürlük ve sosyal adaletin tam anlamıyla gerçekleşmediği düşüncesi yaygınlaştı.

    Bu kısa özet, aslında Türkiye için de çok şey ifade ediyor. Arap Baharı’ndan etkilenen diğer ülkelerde olduğu gibi, Gezi Direnişi sonrası süreçte de benzer bir “yorgunluk” hissi yaşandı. 2013 sonrasında artan baskılar, ifade özgürlüğü üzerindeki kısıtlamalar, siyasal/toplumsal kutuplaşma ve ekonomik kriz hepimizin hayatını değiştirdi. Arkadaşlarımızın öldürüldüğünü, cezaevlerine atıldığını, işsiz bırakıldığını gözlerimizle gördük. Ve geriye elimizde geleceğe dair korku, umutsuzluk ve hareket etmemizi engelleyen kocaman bir ekonomik kriz kaldı.

    Kadın ve erkek kahramanlarımızdan bahsederken, onlara kısaca “kadın” ve “erkek” diyeceğim. Erkek karakterimiz, Şubrahit köyünden kalkıp Kahire’ye gelen biri. Daha önce bahsettiğim gibi, Arap Baharı sırasında oldukça başarılı bir fotoğrafçı olarak dünya çapında birçok gazete ve dergiye fotoğraflar satmış. Annesine ve babasına dair bazı bilgiler öğreniyoruz, ama onun hayatındaki asıl kahraman, anneannesi. Daha çocukken anneannesine bırakılan ve onun tarafından yetiştirilen erkek, onurlu olmayı bu değerli kadından öğrenmiş. Ancak bu onur, bir yandan da haddinden fazla şımartılmanın sonucu. Kendi istediği gibi olmadığı sürece hiçbir şey yapmayı kabul etmeyen, hatta düşünmeyen bir kişilik geliştirmiş.

    Arap Baharı sonrası, yabancıların Kahire’yi terk etmesinin ardından halkın nasıl dağıldığını, öfke ve acıyla tasvir ediyor. Devrimden sonra bomboş kalan elleri, artık bozuk olan ve boynunda taşıdığı fotoğraf makinesiyle ifadesini buluyor. Şehrin öteye attığı, dışlanmış insanlarla bir arada yaşıyor; yoksul, kirli ve bağımlı. Devrimden önce yıllarca sürünmüş, devrim ona hayatta olduğunu hissettirmiş, devrimden sonra ise oraya geldiği zamandan çok daha beter bir halet-i ruhiyeye bürünmüş. Çünkü değişim umudunu kaybetmek, devrimden önceki umutsuzluktan çok daha derin bir yara açmış içinde. Malum, öfkeli umutsuzluk insanı yerin yedi kat altına götürür.

    Kafası kazınmış Mısırlı kadın kahramanımızın ailesi, 1980’lerde Kahire’den ayrılmış. Anne ve babası, dünyanın öbür ucunda bambaşka hayatlar kurmuş ve zamanla boşanmışlar. Kadınımız, kendince şanslı sayılabilir. Kahire’ye gelirken cebinde parası, kiraladığı güzel bir dairesi ve hatta hazır bir işi var:

    İngilizce öğretmenliği. Ancak, tüm bunlara sahip olması hayat ona güzel demek değil. Dünyanın her yerinde herkesin karşılaştığı zorlukları o da yaşar. Kadın, zamanla bir kafenin müdavimi olur ve orada birkaç arkadaş edinir. Yabancıları ailesi gibi görmeye başlar, kültürel farklılıkları anlamaya çalışır. Ancak çoğu zaman arkadaşlarının etrafındaki insanlara karşı tavırlarına içeriden bir yerden kızar; buna rağmen dışarıdan yorum yapamaz. Çünkü kimse sonsuza kadar tek başına bir yerde yaşayamaz. İnsanlar, bir şekilde birbirine tutunmak zorundadır. Okulda sevilen bir öğretmen olur. Güzel ve çekici bir kadındır,
    ancak çevresindekiler durmadan saçlarını neden kazıttığını sorar. Onun için bu sorular, bazen kültürel bir bariyerin, bazen de kimliğini sorgulayan bir merakın göstergesidir.

    Ve elbette bu iki ayrık otunun yolları Kahire’de kesişir. Biri İngilizce, diğeri Arapça bilmiyordur. Önce arkadaş olurlar. Kadın, adamın rehberliğinde şehrin yoksul ve kirli köşelerini öğrenir, yerel yemeklerin kötü örneklerini tadar. Adam onu şehrin dört bir yanına götürür; devrimin izlerini, çatışmaların geçtiği sokakları gösterir ve yaşadığı olayları anlatır. Bir anlamda ona devrimin hikâyesini taşır; bir rehber gibi ama aynı zamanda bir tanık olarak. Bu arkadaşlık zamanla bir ilişkiye dönüşür ve birlikte aynı evde yaşamaya başlarlar. Ancak bu durum, kadının özgürlüğü ile adamın ona bağlılığı arasında bir gerilim yaratır. Adam, tamamen kadına bağımlı bir hayat sürmeye başlar. Kadın ona asla bir yedek anahtar yaptırmaz. Bu yüzden adam, evden çıkacaksa onunla birlikte çıkmak, geri dönecekse onunla birlikte girmek zorunda kalır.

    Bu durum, ilişkinin doğasındaki güç dengesizliklerini daha da belirginleştirir. İlişki, en başından itibaren gerilimli ve şiddetle örülüdür. Zamanla bu şiddet artar, hem fiziksel hem de duygusal anlamda yıkıcı bir hal alır. Kahire’nin karmaşık yapısı ve devrimin kalıntıları arasında, iki karakter de birbirlerini ve kendi sınırlarını zorlar.

    Roman üç bölümden oluşuyor ve hikâye sürekli bir kadının ve bir erkeğin bakış açısından anlatılıyor. İlk bölümde, anlatıların öncesinde sorular yer alıyor. Başta bu soruların anlatılan hikâyelerden bağımsız olduğunu düşünüyorsunuz, ancak zamanla sorular bağlam kazanmaya başlıyor. Yazar, kafasındaki tohumları okurun zihnine de serpiştiriyor, böylece okur kendi içinde bir bağ kurmaya davet ediliyor.

    İkinci bölümde daha düz bir anlatımla karşılaşıyoruz. İlişki, ayrılık ve kaos bu bölümde devreye giriyor. Şiddetin dozu giderek artıyor ve iki karakter sadece birbirine değil, kendilerine de öfkeyle yaklaşmaya başlıyor. Bu bölüm, ilişkinin giderek daha yıkıcı ve dayanılmaz hale geldiğini net bir şekilde ortaya koyuyor.

    Üçüncü bölüm ise oldukça farklı bir kurgu sunuyor. Bu bölüm, bir yaratıcı yazarlık atölyesinde, romanın yazarının da bulunduğu bir ortamda geçiyor. Yazar, romanı okuyanların eleştirilerini ve yorumlarını tiyatro oyunu şeklinde kurgulamış. Doğrusunu söylemek gerekirse, üçüncü bölümün romana çok da gerekli olmadığını düşündüğüm anlar oldu. Öfkesi, gerginliği ve kaybolmuşluğu giderek artan bir hikâyenin hemen ardından, bir grup yabancının hikâyeye girerek bana ne düşünmem gerektiğini söylemeye çalışması, kişisel olarak hoşuma gitmedi. Ancak yine de bu biçim denemesinin daha önce görmediğim, yaratıcı ve ilginç bir fikir olduğunu kabul etmeliyim.

    Romanı anlattığım kadarıyla ilginizi çektiyse, okuması size kalsın derim. Altını çizdiğim o kadar çok satır var ki, hangisini alıntılasam bilemiyorum. Ama size bir öneri: kitabı satın almadan önce, bir kitabevinde 26, 27 ve 28. sayfaları okuyun. Yazarın dilini, Arap Baharı’na dair gözlemini ve öfkesini bu sayfalarda net bir şekilde göreceksiniz. Öfkenin böylesine ustalıkla yazıldığı metinler, benim içimi şenlendiriyor.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Aşkın kapitalizm ile imtihanı

    Aşkın kapitalizm ile imtihanı


    Sosyal bilimci Eva Illouz’nun kaleme aldığı “Romantik Ütopyayı Tüketmek” isimli çalışma, “Aşk ve Kapitalizmin Kültürel Çelişkileri” alt başlığı ve Gamze Boztepe çevirisi ile Livera Yayınları tarafından yayımlandı. Daha önce “Aşk Acıtır”, “Soğuk Yakınlıklar” ve “Mutlu Yurttaş İmalatı” isimli eserleri dilimize çevrilen ve ülkemizde kendine has bir okur kitlesi yaratan Illouz, bu eserinde aşk kavramının romantizm cephesinden ele alıyor ve kapitalizm ile olan imtihanını anlatıyor.

    ROMANTİK AŞKIN TARİHSEL SERÜVENİ

    Eva Illouz, romantik aşk kavramını çok boyutlu olarak incelediği eserinde, öncelikle aşk ve romantizm kavramının tarihsel seyri üzerinde durur. On dokuzuncu yüzyıl ve öncesinde aşk, günümüze göre çok daha ulvi, uhrevi hatta trajedilere konu olacak denli kudretli bir duygu olarak telakki edilirken, yirminci yüzyılda kapitalizmin birey kavramını öne çıkarmasıyla birlikte, kapitalist kültürün bir unsuru haline gelir. Popüler medyada, filmlerde, reklamlarda öne çıkmaya, metalaşmaya başlar. 1920’lerden itibaren romantizm, giyim ve kozmetik gibi ürünlerinin pazarlamasında kullanılır. Aşkın ekseninde bir tür romantizm ekonomisi yaratılır.

    Bu ekonomide romantizm meta merkezlidir. Neoliberal rüzgarının tüm dünyada efil efil estiği 1990’lı yıllarda artık tüketimin olmadığı bir romantizmden bahsedilmemekte, romantizmin metalaşma süreci son hızda devam etmektedir. Bir romantik akşam gerçekleşecekse, bu mutlaka dışarıda, şık bir restoranda gerçekleşmeli, rutinden farklı olmalıdır. Çiftler şık giyinmeli, her zamankinden farklı bir ekonomi ve davranış içine girmelidirler. Eş ya da sevgiliyle çıkılacak bir seyahat, alınan hediyeler, özel kozmetik veya giysi tercihleri de Illouz’un örneklediği romantizmin ihtiva ettiği başka davranışlardır.

    Ekonomi ve bilgi sektörünün önem kazandığı, esnek üretim ve uzmanlaşmış tüketime geçişin görüldüğü, işçi sınıfının adeta parçalandığı, kitle iletişimi ve teknolojiler sayesinde boş zaman alanlarının arttığı geç kapitalist dönemde ise bu durum ayyuka çıkar. Artık bu tarihten itibaren romantizm ve tüketim öyle iç içedir ki, Illouz’un deyişiyle biri diğerini mistik hale bürür.

    Illouz, eserinde aşk pratikleri üzerinden kadın ve erkeğin deneyimlerini de irdeler. Bir kadınla erkek henüz flört dönemindeyken veya ilişki ilerledikten sonra romantik bir gece yaşama arzusuyla bir yemeğe çıkacakları zaman kadının güzelliğini öne çıkarmak için giyim ve kozmetik harcaması yapmakla, erkeğin ise bu randevunun masraflarını ödemekle yükümlü olduğu bir kültür üretilir, kitlelere pazarlanır. Randevular ise ekseriyetle bu minvalde gerçekleşir. Romantizm ve aşk kapitalizm ile yakın mesaiye girince, kaçınılmaz olarak kadın erkek arasındaki kimi eşitsizlikler de aşk kavramının muhtevasına görünür hale gelir.

    AŞKIN BUGÜNKÜ AHVALİ

    Illouz, aşkın geçirdiği evrimsel serüveni tarihsel bir arka planda ele aldıktan sonra günümüze döndüğünde, başta flört olmak üzere aşkın pek çok evresinde gerçekleşen değişikliklerden bahseder. Bugün özgür cinselliğin, adeta hedonizmin yaşandığı çağda, romantizm cinsel hazdan ayrı tutulamaz. Kadın ve erkek arasındaki romantik karşılaşma daha ziyade cinsellikle kendini gerçekleştirir. Bu karşılaşma, romantik bir ilişkiye dönüştüğünde ise, tüketim sektörü bu ilişkinin muhtevasını etkiler. Böyle ilişkilerde çiftler tutkulu ve hesapsızca kendilerini bir diğerine bırakıyor da olabilir, çeşitli fayda zarar hesapları yaparak ilişkiyi birtakım temeller üzerine oturtmaya çalışıyor da olabilir… Her halükarda kendi ihtiyaçları ve beklentileri doğrultusunda seçim yaparlar ve tüketim her daim işin içindedir.

    ROMANTİZM KAVRAMI VE SINIF MESELESİ

    lllouz, eserinde romantizm kavramına dair öne sürdüğü savlarını araştırma yaptığı reklamlar, dergiler ve söyleşi yaptığı insanlardan aldığı görüşlerle temellendirir. Buradan aldığı bilgiler ışığında alt sınıf ve orta sınıf için aşk ve romantizmin nasıl tezahür ettiğini de anlatır eserinde, orta sınıf ve işçi sınıfın romantizm kavramına yaklaşımını sorgular ve romantizmin aslında sınıflar arasında eşitsiz bir şekilde tezahür ettiğini, bu bağlamda bir sınıf meselesi olduğunu ileri sürer. Keza örnekleminde yaptığı gözlemlere göre, orta sınıf kadın ve erkekler reklamlarda empoze edilmek istenen romantizm kavramı ve onun enstrümanlarını özümsemeye daha teşnedirler. Üstelik reklamlarda gösterilen imgelere daha aşinadırlar. İşçi sınıfına mensup örneklem üyeleri ise romantizm kavramına daha mesafeli bir noktadan bakarlar. Seyahat ve tüketim gibi davranışlar konusunda ise daha isteksizdirler.

    Ancak yine de, aşkın muhtevasında yer alan unsurların tüketimle ilişkiye girmesiyle birlikte sınıflar arasındaki ayrımın zaman zaman silikleştiği, orta sınıfın flört döneminde işçi sınıfıyla -sinemaya gitmek gibi- veya daha üst sınıfla –arabayla gezmek gibi- kimi ortak eğlenceleri tercih ettiği söylenebilir. Aşkın pratiğine dair kimi alışkanlıklar ve eğlence türlerinin benimsenmesiyle, dahası denklemin içine teknoloji, boş zaman, para ve metanın da girmesiyle, aşk geleneksel sınıf ayrımlarını bozarak yeni sınıf ilişkileri yaratır.

    Illouz, metaların çeşitli ritüeller aracılığıyla, insanların arasında nasıl bağlar meydana getireceğini de inceler eseri boyunca. Ona göre metalar sadece insanları birbirine yaklaştıran bir enstrüman değil, zaman zaman duygu yaratan etkenlerdir. Ancak bunu anti materyalist bir tavırla yapmaz. O madde ve mana dünyasının birbirinden ayrı tutulması gerektiğini savunmak yerine, insanın tabiatını kabul eder ve gerçekçi bir bakışla insanların sahip olduğu, hislerin ve metaların birbirinden ayrı ve zıt olduğu –veya olması gerektiği- anlayışını yıkmaya çalışır. Metalar ve duyguların tarihsel bir süreçte nasıl birbirinin içine geçtiğini açıklar.

    Eva Illouz, eserinde romantik aşkın kapitalizm sonrası dönemde metalaşma sürecini ve tüketim kültürüne olan katkısını ele alıyor, söylemde manevi bir duygu addedilen, rasyonel olması beklenmeyen aşkın maddi unsurları kendine katmasıyla birlikte geçirdiği tarihsel seyri anlatıyor.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***