James Joyce’un Finnegans Wake’in öncüsü olarak kabul edilen “Finn’in Oteli” başlıklı eseri geçtiğimiz günlerde Tugay Kaban çevirisiyle yayımlandı. İlk olarak 1923’te, “Ulysses” yayımlandıktan hemen sonra gün yüzüne çıkan Finn’in Oteli, kısa ve öz bir metin olmakla beraber Joyce’un birçok epik eserinin bir özü olarak da görülebilir.
“Finn’in Oteli”, İrlanda kültürüne, mitolojisine, gündelik yaşamına dair anekdot ve göndermelerle dikkat çeker. Eserin başlığı bile İrlanda’nın en önemli kahramanlarından biri olan Finn MacCool’a gönderme yapar ve derin bir kültürel kimliğe işaret eder. Joyce, mitolojiyi yalnızca bir arka plan olarak sunmaz; aksine, bu eski hikayelere yeni bir soluk getirir ve kültürel hafızanın akışkanlığını yakalar. Bu mitolojik çerçeve, tarihsel olayların döngüselliği üzerine olan Joyce’un ilgisini yansıtarak insan deneyimlerinin benzersiz görünmesine rağmen, zaman boyunca yankılandığını gösterir.
“Finn’in Oteli”, diğer birçok James Joyce metninde olduğu gibi kendisine özgü bir düşünsel zemin üzerinden hareket eder. “Ulysses” ile “Finnegans Wake” arasında bir yerde duran, içerisinde her iki metne dair de çeşitli ipuçları bulunduran, son raddede “Finnegans Wake”e doğru ilerleyen yolu gösteren “Finn’in Oteli”, bu açıdan oldukça özerk bir yerde durmaktadır. Joyce edebiyatının bir tür özeti, taslağı, dipnotu olarak görülebilecek metin, kurgusu, göndermeleri ve hikayesiyle özgün bir değer üretmektedir.
Metinlerinde geçmişi yalnızca romantize etmekle kalmayan, aynı zamanda İrlanda tarihinin karmaşık arka planını da işin içerisine dâhil eden James Joyce, “Finn’in Oteli”nde de benzer bir tutumla hareket eder. Joyce, söz konusu bu metnini İrlanda’da önemli siyasi ve kültürel çalkantıların yaşandığı bir dönemde yazmış ve bu gerilimler kitaptaki karakterler ve atmosferi derinden etkilemiştir. Anlatı, efsanevi figürlerin yanında sıradan İrlandalı bireylerin mücadelesini işin içerisine dâhil ederek mitle gerçeği birleştirmiş, okura sıra dışı bir yapıda özel bir metin sunmuştur. Dolayısıyla mitoloji ile tarih arasındaki etkileşim, Joyce’un anlatıyı İrlanda’nın kimliği üzerinde söz sahibi olmanın bir yolu olarak gördüğünü düşündürür ve okura bu anlamda yeni kapılar aralar.
Birçok açıdan “Finnegans Wake”deki dil yoğunluğuna yaklaşan, ona doğru hareket eden yazarın dilsel zeminini imleyen “Finn’in Oteli”, Joyce’un dil konusundaki ilgisini görünür kılar. Metin boyunca Joyce’un kelime oyunları, gönderme ve çok katmanlı ifadeleriyle süslenmiş oyunbaz dil açıkça belirgin bir hâl alır. Bu deneysel yönelim, yazarın metni kaleme aldığı dil olan İngilizceyi, İrlandalıların sosyal yaşamını farklı açılardan görünür kılmak için tercih ettiği esnek ve dinamik bir yapıya büründürür.
Nihayetinde “Finn’in Oteli”ndeki dil, okuyucuları okuma eyleminin kendisini yeniden düşünmeye iter. Joyce, bütün bir kitapta düz bir anlatı sunmak yerine okuyucuları metinle aktif bir şekilde etkileşime girmeye, parçalanmış hikayeler ve yoğun göndermelerden yeni anlamlar çıkarmaya teşvik eder. Böylelikle bir yandan giderek hareketli bir hâl alan dil, öte yandan hikayeyle beraber yeniden biçimlenir. Bu da daha sonraki metinlerin bir hazırlayıcısı/habercisi olarak Finn’in Oteli’ni daha da ayrıksı kılar.
James Joyce’un eserlerinde sıkça tekrar eden temalardan biri olan “kimlik”, “Finn’in Oteli”nde de kendine geniş bir şekilde yer bulur. Metin, “İrlandalılık” dürtüsündeki farklı yönleri araştırarak yerel ve evrensel olanı birleştirir ve böylece Joyce’un bütün bir ideasına dair bir anıştırma tavrı takınır. Joyce, hem İrlanda kimliğinin direncini hem de kırılganlığını yansıtan karakterleriyle ortaya özgün bir yapı çıkarır. Joyce’un Dublin’i, bu hikayelerde İrlanda’nın bir tür minyatürü olarak işlevlenir; tarih ve mitin kesiştiği, bireylerin iki dünya arasında sıkışıp kaldığı bir yer olarak belirir.
Öte taraftan Joyce, “Finn’in Oteli”nde mekanı salt bir coğrafya olarak değil, başlı başına bir karakter olarak da ele alır. Mekan, kişisel ve ulusal hafızanın katmanlarını içerisinde barındırır ve bir tür “hafıza”ya dönüşür. Göçebelik ve yerleşik kültür üzerinden bir zıtlık geliştiren yazar, bu durumu gün yüzüne çıkardığı karakterler üzerinden derinleştirmeyi de ihmal etmez. Bu durum, Joyce’un “Dubliners” (Dublinliler), “A Portrait of the Artist as a Young Man” (Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi) ve Ulysses gibi diğer eserlerinde de görülen, mekan ile kimlik arasındaki bağlantının bir uzantısı olarak belirir.
“Finn’in Oteli”nde Joyce, İrlanda’nın psikolojik manzarasını analiz etme konusunda daha da derinlere iner ve mekanların anılarla nasıl dolup taştığını gözler önüne serer.
Finn’in Oteli, Joyce külliyatının daha az bilinen ama buna karşılık önemli bir yerde duran başat parçalarından biri olarak görülebilir. Bir yandan “Finnegans Wake”in taslağı olarak görülebilecek, diğer yandan içerisinde İrlandalılık meselesine dair birçok gönderme barındıran metin, okura da Joyce’a dair yeni açılımlar sunacaktır.
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***
Anne Sauvagnargues’in geçtiğimiz günlerde Mehmet Yazgan çevirisiyle Ketebe tarafından yayımlanan Deleuze ve Sanat’ı Gilles Deleuze’ün felsefesinin sanatla nasıl kesiştiğini kapsamlı bir şekilde ele alan derinlikli bir çalışma olarak öne çıkar. Deleuze’ün felsefi sistemini anlamaya çalışan, öte taraftan Deleuze’ün sanat ile nasıl bir ilişkilenme içerisinde olduğu düşüncesinin izini süren kitap, merkezine aldığı başlık ve konularla dikkat çeker. Sauvagnargues bu eserinde Deleuze’ün sanatla kurduğu ilişkiyi detaylandırarak onun felsefi düşüncelerini daha anlaşılır hale getirmeye özen gösterir. Sanatın Deleuze’ün felsefesinde sadece bir estetik alan değil, aynı zamanda bir düşünce ve varoluş biçimi olduğunu ortaya koyan eser, felsefi düşüncenin sanatsal yaratım süreciyle nasıl iç içe geçtiğini de görünür kılar.
DELEUZE’ÜN SANAT ANLAYIŞI: OLUŞ, FARK VE YARATICILIK
Deleuze’ün felsefi yaklaşımının temel taşlarından biri, onun “oluş” kavramını ele alış biçiminde saklıdır. Deleuze, sabit, değişmez ve tanımlı kimliklerin ötesinde, varoluşun sürekli bir oluş halinde olduğunu savunur. Sauvagnargues’in çalışmasında bu kavramın sanatla ilişkisi derinlemesine işlenirken yazar farklı bağlamlarda süreci öteye taşımaktan geri durmaz. Sanat, Deleuze’ün felsefesinde yaratıcı bir oluş sürecini temsil ederken sanatçı, sabit ve yerleşik anlamlar ya da formlar sunmaz, aksine sürekli dönüşüm halinde olan imgeler ve duygusal deneyimler yaratır.
Bu yaratıcı süreç, sanatın Deleuze için nasıl bir “oluş alanı” olduğunu gösterir. Sauvagnargues, Deleuze’ün ünlü “fark” kavramını da sanat üzerinden analiz eder. Deleuze, sanatın sadece bir temsil ya da kopyalama eylemi olmadığını, her yapıtın ve estetik ifadenin yeni bir fark yarattığını ileri sürer. Bu anlamda sanat, tekrardan doğan bir fark yaratma sürecidir. Bir resim, müzik ya da edebi eser, kendi içinde her defasında yeni bir oluşum ve anlam alanı yaratır. Deleuze’e göre fark, sanatın temelinde yatan yaratıcı enerjiyi açığa çıkarır ve her sanat eseri, özgün bir farkın ifadesi olarak yeniden var olur. Sanatın Estetik ve Politik Boyutu
Deleuze için sanat, sadece duyusal bir deneyimden ibaret değildir; aynı zamanda düşünsel ve politik bir güçtür. Sauvagnargues, bu politik boyutu açığa çıkararak Deleuze’ün sanat anlayışının toplumsal ve politik yapılarla nasıl ilişkilendiğini tartışır. Sanat, mevcut düzenleri sorgulama, alışkanlıkları bozma ve alternatif düşünce biçimlerini ortaya koyma potansiyeline sahiptir. Deleuze, sanatın bireyleri sadece estetik olarak etkilemekle kalmayıp, toplumsal dönüşümlere kapı aralayacak güçte olduğunu vurgular. Sauvagnargues’e göre Deleuze’ün sanat anlayışının devrimci boyutu, mevcut düşünsel sınırları aşma ve özgürlüğü yeni yollarla ifade etme kabiliyetine dayanır. Sanat, bu anlamda politik bir eylem olarak da okunabilir; çünkü var olanı sorgulayan, sınırları genişleten ve dönüştüren bir potansiyele sahiptir. Özellikle 20. yüzyıl sanatının deneysel ve avangard yapısı, Deleuze’ün sanata dair düşüncelerini şekillendiren önemli bir faktördür.
Çizgiler ve Düzlemler: Sanatın Düşünsel Boyutu
Deleuze ve Sanat, Deleuze’ün sanatla ilişkisini sadece içerik düzeyinde değil, aynı zamanda biçimsel düzeyde de ele alır. Sauvagnargues, Deleuze’ün çizgisel ve düzlemsel düşünme biçimlerini sanat bağlamında yeniden yorumlar. Deleuze’e göre sanat, çizgiler ve düzlemler aracılığıyla yeni gerçeklikler ve düşünce alanları yaratır. Bu metaforlar Deleuze’ün sanatı nasıl bir yaratıcı düşünce pratiği olarak gördüğünü açıklar. Sanat eserleri, sabit formlardan ziyade sürekli hareket halindeki düzlemler ve oluşumlarla ifade bulur. Bu anlamda sanat, Deleuze’ün düşüncesinde bir tür düşünce pratiğidir; sadece izleyiciye estetik bir deneyim sunmakla kalmaz, aynı zamanda düşünsel süreçleri harekete geçiren bir işlev görür. Sauvagnargues, bu noktada Deleuze’ün felsefesindeki “düzlem” ve “çizgi” kavramlarının, sanatçıların yaratıcılık süreçlerini anlamada nasıl kilit bir rol oynadığını gösterir.
Duyumsama ve Sanatsal Deneyim
Sauvagnargues’in kitabında Deleuze’ün sanat üzerine düşüncelerinin belki de en güçlü yönlerinden biri, sanatın bir duyumsama biçimi olarak ele alınmasıdır. Deleuze’e göre sanat, izleyicinin duyularını harekete geçirir, onları sıradan deneyimlerin ötesine taşır. Sanat, bedenin ve zihnin birlikte işlediği bir duyumsama alanı yaratır. Sauvagnargues, bu anlayışı derinleştirerek, Deleuze’ün sanatı bir duyusal algı deneyimi olarak nasıl tanımladığını açıklar. Bu bağlamda sanat, bir anlam yaratma sürecinden ziyade, duyusal bir deneyim alanı olarak ele alınır. Deleuze, sanatın bilinçli düşünme süreçlerinden çok, bedensel ve duyusal tepkiler üzerinden anlam kazandığını savunur. Bu düşünce, özellikle modern sanatın izleyiciyle kurduğu yeni ilişki biçimlerini açıklamada önemli bir yer tutar. Sanat, bir temsil ya da mesajdan çok, bir etkilenim alanı yaratır ve izleyici bu alanda, imgeler ve sesler aracılığıyla yeni bir gerçeklik deneyimi yaşar.
Deleuze’ün felsefesini sanat üzerinden okumak, sabit kimlikler ve tanımlar yerine sürekli değişen ve yeniden oluşan bir gerçeklik anlayışını ortaya çıkarır. Sanatın yaratıcı gücü, Deleuze’ün düşüncesinde, dünyayı ve varoluşu yeniden düşünme imkânı sunar. Sauvagnargues’in çalışması, bu yaratıcı sürecin felsefi temellerini açıklar ve Deleuze’ün sanat felsefesinin ne denli radikal ve devrimci olduğunu gözler önüne serer.
Anne Sauvagnargues’in Deleuze ve Sanat kitabı, sanat ile felsefe arasındaki ilişkinin dinamik ve dönüştürücü doğasını anlamak için önemli bir kaynak olarak değerlendirilebilir Mehmet Yazgan tarafından Türkçeye çevrilen kitap, Deleuze’ün Türkiye’deki alımlanmasına dair de değerli bir katkı olarak değerlendirilebilir. Bu bağlamda Deleuze ve Sanat, sadece Deleuze’ün felsefesine ilgi duyanlar için değil, sanatın düşünsel ve toplumsal boyutlarını sorgulayan herkes için değerli bir kaynak niteliğindedir. Sanatın felsefi derinliği ve politik potansiyeli üzerine düşünen herkes, Sauvagnargues’in kitabında Deleuze’ün sanata dair sunduğu radikal vizyonla karşılaşacaktır.
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***
Edebiyat eleştirmeni Leo Bersani ve sinema eleştirmeni Ulysse Dutoit tarafından kaleme alınan Fakir Sanat: Beckett, Rothko, Resnais (Arts of Impoverishment), yakın geçmişin üç önemli sanatçısı farklı noktalardan ele alan ve onları ortak bir düşünce etrafında buluşturan bir eser. Suat Kemal Angı tarafından Türkçeye çevrilen eser, bugünün dünyası ile geçmişin snat algısının nasıl ve ne şartlarda iç içe geçtiğini de açıkça görünür kılar.
Her biri kendi disiplininde önemli bir noktaya ulaşmış, eserleri ile kendilerine özel bir alan açmış üç temel figürü/ismi (Beckett, Rothko ve Resnail) ele alan Bersani ve Dutoit, sanatın ne derece özerk bir yapı olduğunun izini sürer. Özerk bir alan olarak sanatın mevcut şartlardan farklı olarak kendi gelişim çizgisini takip eden bir unsur olduğunu belirten yazarlar, nihayetinde ebediyete giden yolun da bu düşünceyi gerçekleştirmekten geçtiğini belirtirler. Bu yönüyle Fakir Sanat: Beckett, Rothko, Resnais, hem bir kavram olarak sanatın merkezinde yer alan temel meselelere değinen bir bakış geliştirir, hem de ilgili yazar, ressam ve sinemacıya dair kapsamlı bir araştırmanın içerisine girer.
Bersani ve Dutoit’nin Fakir Sanat boyunca üzerinde durduğu üç isim de farklı yönleriyle ön plana çıkar ve günümüz entelektüel/sanat ortamını şekillendiren başat figürler olarak tarihte yerini alır. Bu bağlamda Beckett, Rothko ve Resnais tercihleri, söz konusu bu figürler üzerinden sanatın kendisine gündelik hayatta nasıl bir karşılık bulduğu sorunun da peşinden gider. Üç farklı disiplinden üç farklı ismin bir araya getirildiği araştırma boyunca herhangi bir meselenin birçok farklı disiplinde kendisine karşılık bulabileceğinin de altı çizilir. Tam da bu noktada “okunmak istemeyen bir yazar”, “anlaşılmak istemeyen bir ressam” ve “izleyenleri dumura uğratan bir yönetmen” ön plana çıkarılır.
Kitap, ana planda Beckett, Rothko ve Resnais’nin yoksulluk temasını nasıl işledikleri üzerinden sanat tarihinde hızlı bir yolculuk yapar. Söz konusu bu sanatçılar farklı disiplinlerde (edebiyat, resim ve sinema) çalışmış olsalar dahi onların eserlerinde yoksulluğun estetik ve varoluşsal boyutları zamanla kendisine büyük bir alan açar. Tam da bu noktadan hareketle yazarlar, gündeliğin, yoksulluğun, zayıflığın edebiyat, tiyatro, resim ve sinemada nasıl temsil edildiği konusunun izini sürer. Bu nedenle gerek tematik bir bakış ile hareket etmesi gerekse bu sanatçılar üzerinden bütüne dair bir yaklaşımın peşinden gitmesiyle Fakir Sanat önemli bir işi icra etmiş olur.
Beckett’in tiyatro oyunları ve yazılarında yoksulluk, minimalizm ve boşluk temalarının nasıl işlendiği üzerinden şekillenir. Onun için tüm bu bağlamlar konuyu bütünleyen ve özerkleştiren birer açmazdır. Öyle ki Beckett karakterleri çoğunlukla yoksul ve çaresizdirler, içerisinde bulundukları durumlar onların ne tür varoluşsal sıkıntılarla yüzleştiklerine dair yeni açılımlar geliştirir. Yoksunlukla, varoluşsal sorunlarla, anlam meselesiyle yüzleşmeyen bir Beckett karakteri düşünülemez. Bu da yazarın/şairin nasıl bütünlüklü bir düşünce ile edebiyatını oluşturduğunu ortaya koyar.
Bir başka noktada Beckett’in eserlerinin dil ve anlatının doğal sınırlarının nasıl zorlandığı ve yoksulluğun bu sanatsal tercihlerle nasıl bağlantılı olduğu üzerinde durulur. Bersani ve Dutoit için bu, insanoğlunun en temel olgularından biri olan dilin nasıl şekillendirileceği ve ele alınacağıyla ilgilidir. Beckett, her zaman dil ile uğraşan bir yazar/şair olarak bu meselenin izini sürmüş, nihayetinde vardığı yoksunluk/yoksulluk anlatılarında dili bir araç olmanın ötesine taşıyarak onu anlamsal açıdan da zorlamıştır. Tüm bu meseleler Beckett’in bugün için neden bu kadar önemli olduğunu açıkça görünür kılarken onun aynı zamanda nasıl bir düşünce yapısıyla hareket ettiğini de gösterir.
Mark Rothko, kitabın merkezinde yer alan ikinci isimdir. Rothko’nun soyut resimlerinde yoksulluk ve sadelik temaları sık sık işlenir. Öyle ki Rothko için birçok şey yoksulluk düşüncesinin birer görünümü olarak gün yüzüne çıkar. Onun tablolarında/resimlerinde hep duru ve açık bir yoksulluk söz konusudur. Öyle ki Rothko’nun sıklıkla tablolarında büyük, derin, boş alanlara yer vermesi ve tercih ettiği renk paleti, bu yoksulluğa farklı açılardan vurgu yapar. Onun sanatçı kişiliğinde yer alan ruhsal ve varoluşsal arayışlar, aynı zamanda sanatını şekillendirir.
Fransız Yeni Dalga sinemasının önemli temsilcilerinden biri olan Alain Resnais ise kitapta peşinden gidilen üçüncü isim olarak dikkat çeker. Yoksulluğu bütün bir sinema yolculuğu boyunca takip edilebilir özerk bir tema hâline getiren Resnais, bu konuya zaman kavramını dönüştürme arzusuyla müdahale eder. Anı, hafıza ve varoluşsal sıkıntılar, yoksulluğun bir tezahürü ve çoğu zaman onunla birlikte ele alınan başlıklar olarak ön plana çıkar. Resnais’in anlatım tekniklerinin ve görsel stilinin yoksulluk temasını nasıl desteklediği, Bersani ve Dutoit’nin araştırdığı bir diğer bağlam olarak kitap boyunca tartışmaya açılır.
Fakir Sanat: Beckett, Rothko, Resnais, söz konusu bu üç sanatçının eserlerinde yoksulluğun estetik ve varoluşsal boyutlarını inceleyerek onların sanatsal yaklaşımlarının ve tematik odaklarının derinlemesine bir analizini sunar. Öte taraftan kitap boyunca yoksulluğun bu sanatçıların eserlerinde sadece bir tema olarak değil, aynı zamanda bir estetik strateji ve varoluşsal bir durum olarak nasıl işlendiğini de araştıran Leo Bersani ve Ulysse Dutoit, nihayetinde ortaya felsefe, edebiyat, sanat ve gündeliği birleştiren bir eser çıkarırlar.
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***
Michel Serres’in Parazit adlı kitabı birkaç gün önce yayımlandı, çeviriyi teslim edeli 4-5 ay olsa da bir süre neredeyse her gün düştü aklıma, şimdilerde haftada birkaç gün de olsa mutlaka uğruyor. Daha çevirirken şöyle bir not düşmüşüm kendime: Mevcut gerçeklik hakkında konuşan bir filozofun okurunda yaratabileceği en büyük etki, o zamana kadar yaşadığı tek tek olayları başka bir perspektifle yeniden ağırlıklandırmasını ve anlamlandırmasını sağlaması. Michel Serres bana bunu yapıyor şu an, çevirmiyorum, iz sürüyorum.
Daha düşük yoğunluklu olsa da bu iz sürme, Michel Serres’in mevcut gerçeklik tasavvurumu mayalaması bugün devam ediyor hâlâ. Bu nedenle sizle kitap arasına girip “parazit” yapmak istemem; doğrusu öyle özetlenebilecek bir kitap da değil. Kuşkusuz bu pek çok felsefe kitabı için geçerli olsa da Parazit kitabının tüm özetleme, basitleştirme girişimlerini eksik, hatta yanıltıcı kılacak bir özelliği var. Şöyle ki, Michel Serres, Parazit kitabında masallardan, mitlerden, dinler tarihinden, bilim tarihinden, felsefe tarihinden, genel olarak tarihten figürlerle örer anlatısını. Onun kavramları belli çağrışım odakları olan bu figürlerdir. La Fontaine masallarındaki hayvanlardan Rousseau’nun yaşamına, Kitab-ı Mukaddes’teki peygamberlere, çocuk oyunlarına birçok tanıdık figürü birbirine örüp global bir figür olarak şekillendirir Parazit kitabını. Sonuç olarak Michel Serres genel felsefe kavramlarını çok nadir kullanır.
Bruno Latour’un kendisiyle yaptığı söyleşi kitabında dendiği gibi “her şeyi okumuş sonra unutmuş” biridir Michel Serres. Diyalektik güreşlere girmez filozoflarl. Felsefe tarihindeki kavramların içeriğini değiştirerek veya yenilerini yaratarak felsefe yapmaz genel olarak. Ama büyüleyici olan şudur ki, sadece edebi olarak da takip edilebilecek, figürlerle örülmüş bu anlatısı felsefe tarihindeki birçok probleme yeni cevap girişimleridir aynı zamanda.
Tek bir örnek verirsem eğer, etimolojik olarak “yanında yemek (para-sitos) anlamına gelen parazit kelimesindeki “para” ön eki Lucretius’un “clinamen/sapma” dediği şeyin Serresçi bir versiyonudur. Michel Serres ilginç bir materyalisttir; her maddeci gibi maddenin kendi kendini örgütlediğini, maddenin aldığı halleri/formları açıklamak için mesela Aristoteles’teki gibi ayrı bir form ilkesine gerek olmadığını düşünür. Madde ve sapmaları yeterlidir her şeyi açıklamak için. Fakat Michel Serres, ayrı bir ilke olmasa da çağdaş bilime uygun şekilde maddenin bir bilgiye/enformasyona göre organize olduğunu düşünür ve bu enformasyonu bu kitapta Parazit olarak yorumlar.
Türkçe’de, tufeyli veya otlakçı dediğimiz antropolojik anlamda parazitler, veya asalak canlılar dediğimiz biyolojik anlamda parazitler, son olarak, iletişim kanallarındaki gürültüler için dediğimiz fiziksel anlamda parazitler herhangi bir sistemin bürüneceği formları yaratırlar. Para-zit “yanda yer,” ve getirdiği enformasyonla, veya daha doğrusu bir enformasyon olan varlığıyla sistemi dönüşüme uğratır.
Bu söylediğim benim çıkardığım genel bir sonuç, dediğim gibi Michel Serres düşüncesinin hareketini sergileyerek, figürlerden figürlere geçerek, herhangi bir fikrinin altını özellikle çizmeden bir rassal yürüyüş yapıyor bu kitapta. Onu okumak örüntü okumak gibi, patern okumak gibi bir faaliyetti benim için; müstakbel okurlara tavsiyem de bu figür ustasının çizdiği global figürü görmeye çalışmalardır. Kitaptan geriye kalan vukuflu cümlelerden çok belli hisler, ilişki ağları, örüntüler, bildiklerimi, deneyimlerimi yeni sentezlere zorlayan güçlü figürler oldu bende. Yazının başında bahsettiğim hala aklıma gelen ve gerçeklik tasavvurumu yeniden mayalayan güçlü figürler.
Şimdi daha fazla parazit yapmayı bırakıp alıntılardan ibaret iki bilgi vermek istiyorum Michel Serres hakkında. Sonra Michel Serres’in kitabının1997 İngilizce baskısı için yazdığı önsözü ekleyeceğim.
Parazit, Michael Serres, 416 syf.,Ketebe Yayınları,2024
MICHEL SERRES ÜZERİNE GENEL BİLGİLER
Çok yakın bir zamanda, 2020’de Michel Serres üzerine İngilizce bir giriş kitabı yazan Christopher Watkin Michel Serres’in İngilizce konuşan dünyada (Türkiye’dekine benzer şekilde) çok az bilinmesine olan şaşkınlığını dile getirir:
“Michel Serres 1960’ların sonundan 1 Haziran 2019’daki ölümüne kadar durmadan yazdı. İnsanlığın geleceğinden toplumsal ilişkilerin doğasına ve ekolojiye kadar çağdaş öneme sahip konularda, aralarında Fransa’da liste başı olan üç kitabının da bulunduğu kırk beş kitap yazdı. 1900’den bu yana ünlü Académie Française’in “ölümsüz” üyeliğine seçilen sadece on filozoftan biri oldu; çok sayıda uluslararası ödül aldı ve Lyon’daki seçkin École normale supérieure’ün kütüphanesi onun adını taşıyor. Hal böyleyken, kendine özgü ve çığır açan düşüncesinin İngilizce konuşan okurlarca çok az biliniyor olması ne kadar merak uyandırıcı ve davetkârdır. (…) Serres her yerde ve hiçbir yerde: son elli yılda her yıl ortalama bir ya da iki kitap yayınlamasına rağmen, televizyonda düzenli olarak görünmesine rağmen, ve 2004’ten 2018’e kadar ulusal bir radyo programının sunuculuğunu yapmasına rağmen, önde gelen Fransız filozofları ya da entelektüelleri listesinde yer almıyor ve çalışmalarının yarısından azının İngilizce çevirileri mevcut. Serresçi bir düşünürler ekolünü boşuna ararsınız, ve büyük akademik konferanslarda Deleuzecüler, Foucaultcular ve Derridacıların yanında neredeyse hiçbir zaman Serresçi bir grupla karşılaşmazsınız. Blog dünyasının, son siyasi kararların Serresçi eleştirileriyle dolup taşması da pek olası değil.”
Michel Serres, bir röportajında tüm düşünsel üretiminin amacını şöyle açıklar:
“Hayatımın bir amacı var; ve insan bilimlerinin de amacının bu olması gerektiğine inanıyorum. Önemli bir devrimden geçiyoruz. Dünya değişiyor ama daha iyiye doğru değişiyor. Mesela, kent ve kır arasındaki denge değişti, yaşam beklentisi değişti, altmış yaşındaki bir kadının ölüme 17. yüzyıldakinden daha uzak olduğunu biliyoruz. Yani beden değişti, doğum, yaşam, ölüm, insanlık değişti. Bugün dünya nüfusu benim doğduğum zamankinden dört kat daha fazla. Yani aynı dünya değil, aynı hayat değil, aynı beden değil. Ama aynı kurumlara, aynı siyasete, aynı hükümetlere, aynı hukuka sahibiz. Bu mümkün değil. Bir yanda olduğu haliyle dünya, insan dünyası, diğer yanda tarih var. Önemli bir değişim var ve bu değişimi hümanizm kelimesinin icat edildiği zamanlarla kıyaslayabiliriz. Hümanizm kelimesi Rönesans’ta icat edildi, Orta Çağ’dan Rönesans’a kadar büyük bir değişim yaşandı çünkü. Aynen bizimki gibi. Ve o zamanlar her şey değişti: Yeni bir kültür, yeni kurumlar, birlikte olmanın yeni yollarını icat etmek zorunda kaldılar. Sonuç olarak, bugün amaç, bu yeni kültürü, bu yeni insanlığı hazırlamayı denemektir. Bu ciddi bir çalışmayı gerektirir, ama tutkulu ve ilginçtir.”
İngilizce Çeviri İçin Önsöz
ALIŞ-VERİŞİN İNŞASI
Tartuffe, sahtekâr, dayatır kendini zengin ve saf bir adama, masasında güzel yemekler yer, karısına kur yapar, kızıyla evlenmeye ve mirasına konmaya çalışır. Peki aldıklarının karşılığında ne verir? Hiçbir şey, palyaço maskaralıkları dışında hiçbir şey. Ne Foucquet’nin sarayının daimi misafiri La Fontaine, ne iyi kadın arkadaşlarının evinde yatan Rousseau, yedikleri ekmek ve üstlerindeki çatı için bir ödeme yaptı, verdikleri sadece kelimelerdi. Daha da kötüsü, hamilerini masallarında ve konuşmalarında ölümsüzleştiren bu iki önemli örneğin dışında, kaç yazar bozuntusu bağışçılarının sırtından geçinmiştir? Bir otlakçı: Rameau’nun Yeğeni’ne böyle diyordu Diderot.
Kötüye kullanmaya dayalı bu ilişkinin taraflarına ev sahibi ve parazit diyoruz; kendisini davet edenin yanında yemek yiyeni tarif eder parazit kelimesi. Biri her şeyi alıp karşılığında hiçbir şey vermezken diğeri her şeyi verir, hiçbir şey almaz. Elbette, bunlardan ilki çalar; peki ikinci gerçekten verir mi? Ve ne verir veya çalar, bu ikisi? Tek yönde yolculuk yaparlar ve ters yöne girişleri yasaktır; onları birleştiren kanal, ve kanalın daima taşıdığı şey birinden diğerine gider, asla geri dönüşü olmaksızın.
Her birimiz bu tür insafsızlıklarla (veya daha doğrusu, aşırı yenmiş bir ev sahibi ölebileceği için böyle hissedilen insafsızlıklarla), dengeli alış-veriş ilişkilerinden çok daha sık karşılaşmışızdır. Hatta, geçenlerde ayaküstü yaptığım bir sayım sayesinde gördüm ki tanıdığım kültürlerde, parazit üzerine metinlerin sayfa sayısı alış-veriş betimlemelerinden çok daha fazla.
Bu ilişkinin analizi (o kadar yalındır ki en basit ilişki olduğu söylenebilir), toplum bilimlerinin sınırlarının ötesine gider: biyoloji de deneyimler bu ilişkiyi. Faunada ve florada görülür: bakteriler, böcekler ve eklembacaklıların yanı sıra botanik versiyonu için ökseotu ve bazı mantarlar. Bir canlı bazen başka bir canlıya musallat olur ve geçimini, yemeğini ve ısınmasını ev sahibinin organizmasından sağlar; bu durumda ev sahibi organizma da bazen ölüm noktasına varacak şekilde kendisinden ona verir. Burada parazit ilişki önce gelir komensal/ortakçı ilişkiden; yani aldığına karşılık bir avantaj getiren ilişkiden: daha kompleks bir alış-veriş simbiyozu.
Anne kanıyla beslenmiş bizler, annemizin rahminde ilk bu şekilde yaşamadık mı? Bizim doğumumuz, onca verdiklerinden sonra, ev sahibinin artık taşıyamadığı yabancı bir organizmanın dışarı atılması olabilir mi? Ebeveynlerimizden aldıklarımızı biz de çocuklarımıza geri veririz: çocuklarımızın ev sahipleri, ebeveynlerimizin parazitleri. Büyütme, sütten kesme, evden ayrılma… Kısacası, eğitimimiz bizi ilkel parazit alışkanlıklarımızdan yavaş yavaş kopararak bir alış-veriş faili haline getirmekten ibaret değil mi? Bu toplumsal ve pedagojik yapının ne kadar kırılgan olduğunu görürüz sık sık, çünkü en ufak bir fırsatta birçok insan sanki temel denge durumuna yönelir gibi bağımlılık davranışına sığınır.
Toplum bilimlerinin ve biyolojinin ötesinde, fizik bilimleri de deneyimler bu ilişkiyi. Bizim Latin dillerimiz, doğrusu, iletişim kanallarında dolaşan sabit gürültüye de “parazit” der: Bu engel olmaksızın bir geçiş olamaz, içinde anlamın risk altında olduğu kaçamak konuşmalar olmaksızın dil olamaz, titrek çizgiler olmaksızın bir çizim olamaz, yanlış anlamalar olmaksızın diyalog olamaz, arızi çatırtılar olmaksızın kanallar olamaz, toparlarsak, arka plan gürültüsü olmaksızın doğa olamaz. Parazit, tüm söyleme ve verme ilişkilerinden öncedir.
Bilim insanları alış-verişe/mübadeleye, insan topluluklarının oluşumunda kurucu bir rol verir; bu konuya ilişkin, mantıkçılar, dilbilimciler ve antropologlar arasında geçen tartışmalar ciltler tutar. Çünkü, kolektifin, sözleşmelerini dayandırdığı insanların ve şeylerin bu geçişinden daha kesin ne olabilirdi?
Fakat parazitik pratikler bilim insanlarına temel görünen bu yasaya uymaz; parazit ilişki, armağan-verici ve armağan-alıcı arasında, armağanın içinden geçtiği bir yön tarif eder: ters çevrilemez ilişkilerinin yalın oku, alış-verişin çift yönlü okunu mantıksal olarak önceler ve onu pratik olarak doğurur. Şeylerin insanlar arasındaki geçişinde görülen gizemli “yasa”nın kaynağı, karşılıklılık olmaksızın bu ilişkilerin insanları maruz bırakacağı ölüm riskinden kaynaklanır.
Kültürlerden çok önce cansızlar ve canlılar arasında yaygın olan bu parazit ilişkiler insan kolektiflerinin oluşumundan önce iş görürler; alış-verişi reddederek, alış-verişi hazırlarlar; yani sonra inşa edilen bir şeydir alış-veriş, ve toplumsal ve kültürel yapı onun üzerine kurulur. Karşılıklılığa dayanmayan bu sabit ve daimi ilişkiler bu yapıyı kurdu.
Yaklaşık yirmi yıl sonra, daha iyi anlaşılması için farklı bir üslup verme eğiliminde olsam bile, bu masallar ve imajlar kitabı bahsettiğim bu temel teoriyi destekliyor; ve bu teorinin doğruluğu konusundaki fikrimde hiçbir değişiklik olmadı, çünkü her gün deneyimliyoruz doğruluğunu.
Michel Serres 1978-1997
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***
Steven Heller ve Gail Anderson tarafından hazırlanan Tasarım Fikirler Kitabı, her biri farklı bir disipline odaklanan dört temel tasarım meselesinin izini sürüyor. Dört ciltten meydana gelen kitap, Tipografi Fikirler Kitabı, İllüstrasyon Fikirler Kitabı, Grafik Tasarım Fikirler Kitabı ve Logo Tasarım Fikirler Kitabı’ndan meydana geliyor ve büyük bir endüstriye dair ortaya bambaşka görünümler koyuyor.
Bir fikri tasarlamak, bir fikir üzerinden hareket etmek temelinde birçok sanat disiplinin ortak noktalarından birisine işaret eder. Her şey bir fikir ile başlar ve gelişir. Özellikle endüstri çağında bu durum daha da anlamlı bir hâle gelir; çünkü tekrardan kaçınma, özgün bir yapı geliştirme, ortaya ayrıksı bir ürün/düşünce çıkarma ancak böyle mümkün olabilir. Steven Heller ve Gail Anderson tarafından yayına hazırlanan Tasarım Fikirler Kitabı da işte bu temel yapının/düşüncenin peşinden gider. Her bir disiplini farklı bir düşünsel yapı ile ele alan yazarlar, nihayetinde ortaya herkes için kullanılabilir bir başucu kitabı çıkarırlar.
Tasarım Fikirler Kitabı, hemen herkesin kendisinden yararlanabileceği bir başucu kitabı olarak değerlendirilebilir. Nihayetinde ele aldığı disiplini birçok farklı yönüyle ve resimsel/metinsel örneklerle ortaya koyan Heller ve Anderson, böylelikle ele aldıkları meseleyi somutlaştırmış, ona görsel bir kimlik de kazandırmış olur. Bu anlamda kitap sadece meslek profesyonellerine değil, tasarım ve sanat ile ilgilenen birçok kişiye de hitap eder. Verdiği örnekler, ortaya koyduğu açıklama ve düşünceler, kitabı genel okur için de anlamlı bir yapı hâline getirir.
Öncelikle Tipografi Fikirler Kitabı, “tipografi”yi bir “yapboz” düşüncesi üzerinden ele alır ve bu oyunu giderek genişletir, renklendirir. Yapboz, nihayetinde kendi içerisinde sürekli bir yapım ve bozum eylemi içerir. Tipografinin de böyle bir karşılığı, çok katmanlı ve oyunlu bir yapısı vardır. Ele aldıkları disiplinin bu ezoterik, eksantrik ve eğlenceli yapısını kitaba yansıtmaya özen gösteren yazarlar, benzer bir tutumu kitap için seçtikleri örneklere de yansıtırlar. Kitapta örnek olarak sundukları tipografi örnekleri, bu yapbozun ne denli renkli ve sıra dışı olabileceğini açıkça ortaya koyar.
Tasarım Fikirler Kitabı, Steven Heller- Gail Anderson, 4 Kitap, 448 syf., Ketebe Yayınları, 2023
İllüstrasyon Fikirler Kitabı, bugün için çizimin ne derece başat bir unsur hâline geldiğini ortaya koyarken ortaya farklı bir kimlik çıkarmanın, ayırt edilebilir olmanın önemine işaret eder. İllüstrasyonu çizim yapmanın, her şeyi bu çizimler üzerinden tanımlamanın ötesine taşıyan kitap, nihayetinde bu tür bir eylemin ortaya bir sanat nesnesi çıkardığının altını çizer. Günümüz sanat dünyasında/ikliminde artık farklı tür bir yaklaşım olarak değerlendirilen illüstrasyon, içerisine birçok farklı disiplini de dâhil eder. Giderek genişleyen bir alanda yapılan bu çalışma, bu konuda çalışma yürüten birçok illüstratör için de değerli bir kaynak olarak değerlendirilebilir.
Grafik Tasarım Fikirler Kitabı, hemen bütün bu başlıkları içerisine alan ve “tasarım” meselesini farklı yönleriyle ortaya koyan bir çalışma. Bir ürünü/nesneyi “tasarım değeri” ile birlikte ele alan ve farklı yönlerini vurgulayan bu kitap, okuyucuyu teknik jargon veya verilerle değil, doğrudan tasarımın kendisiyle hemhâl olmaya davet eder. Grafik tasarım alanında uzun yıllar faaliyet gösteren 40 önemli çizeri bir araya getiren Grafik Tasarım Fikirler Kitabı, nihayetinde geçmişten günümüze takip ettiği izlek ile ortaya tarihsel bir serüven de çıkarır. 40 çizerden sayısız grafik tasarım örneği, kitabı hem renkli hem de öğretici bir forma dönüştürür. Böylelikle bu alana ilgi duyanlar için de ortaya genel bir harita çıkarmış olur.
Son raddede Logo Tasarım Fikirler Kitabı, özellikle günümüz dünyasında büyük bir imza değeri taşıyan “logo” konusuna eğilir. Logolar, bugün için bir markanın, temsil değeri taşıyan yapının, kurumun en önemli bileşenlerinden biri olarak kabul edilebilir. Şirketler, kurum ve kuruluşlar çoğu zaman insanlara, müşterilere, kitlelere vermek istedikleri mesajı bu logolar üzerinden ortaya koymaya çalışır. Akıllara bir tür imza olarak gelebilecek birçok logodan söz edilebilir. Tüm bunlar, günümüz imge dünyasında logoların taşıdığı anlamları da giderek çoğaltır. İşte böyle bir ortamda Logo Tasarım Fikirler Kitabı’nın kendisine çok geniş ölçekte bir karşılık bulduğu/bulacağı da ifade edilebilir. Bugünü ve bugünün grafik dilini anlamada bu kitaba/sete farklı bir gözle yaklaşılabilir.
Steven Heller ve Gail Anderson tarafından hazırlanan Tasarım Fikirler Kitabı, okuyuculara grafik tasarım, logo, illüstrasyon ve tipografi alanında genel bir tarihçe, izlek ve yol vadeden önemli bir çalışma olarak kabul edilebilir. İçerisinde bu alanlarla ilgili birçok önemli ismin tarihe geçmiş iş örneklerinin de yer aldığı kitap serisi, taşıdığı bütünlüklü değerle de farklı bir yerde durur.
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***