Etiket: kapitalizm

  • Buffy yeniden!

    Buffy yeniden!


    Bu hafta güncel bir diziden değil, onun yerine hakkında güncel bir bilgi olan Buffy The Vampire Slayer’dan (Vampir Avcısı Buffy) bahsedeceğim. 90’ların ikonik dizisi Buffy’nin geri döneceği neredeyse resmen duyuruldu. 22 yıl sonra dönecek olan dizinin yeni bir vampir avcısına odaklanacağı ve de diziyi Oscar’lı Chloe Zhao’nun yöneteceği haberi çıktı.

    Ardından Buffy’i canlandıran Michelle Gellar Instagram’da bir açıklama yaparak haberleri doğruladı ve başta soğuk baksa da Chloe Zhao ile görüşmesinin çok eğlenceli geçtiğini ve ikna olduğunu yazdı. Gellar ayrıca bu konuda son derece titiz olduğunu da şu sözlerle aktardı: “Hayranları her zaman dinledim ve Buffy’yi ve onun dünyasını yeniden ziyaret etme isteğinizi duydum ama doğru yapacağımızdan emin olmadan yapabileceğim bir şey değildi. Bu uzun bir süreç oldu ve henüz bitmedi. Size söz veriyorum, bu diziyi ancak doğru yapabileceğimizi bilirsek yapacağız. Ve size bu yolda ilerlediğimizi söyleyebilirim.”

    Aslında Buffy’nin geri döneceği haberi ilk kez çıkmıyor. 2018’de yine benzeri açıklamalar kamuoyuna yansımıştı. Hatta Spike’ı canlandıran James Marsters’ın dizinin dönmesi için çok hevesli olduğuna dair birkaç röportajına denk gelmiştim. Marsters kişisel Instagram hesabında da zaman zaman bunu yazıyordu. Fakat Michelle Gellar’ın yazdıkları şimdiye kadar yapılan açıklamalar arasında en resmisi oldu.

    Tabii yeni bir Buffy’de Michelle Gellar’ın yan rolde olacağı söyleniyor ama diğer karakterler yeniden dizide olacak mı bilemiyoruz. Örneğin Spike’ın Sunnydale yok olurken orada kaldığını biliyoruz. Tabii fantastik bir dizide bu tür şeylerin iki sihre bakacağı tahmin edilebilir.

    Buffy yeniden! - Resim : 2

    Bu yazıda biraz Buffy The Vampire Slayer evrenini anlatmaya çalışacağım. Buffy hem ergenlik döneminde, o zamanın CNBC-e’sinde takip ettiğimiz hem de internetin faydalarından yararlanarak izlediğimiz bir dizi. Tabii merak edenler için Disney Plus’ta tüm bölümlerinin olduğunu da eklemek isterim.

    Joss Whedon’un yarattığı dizi ilk olarak 1997’de, 7 sezon ve 150 bölüm şeklinde yayınladı. Bu arada güncele dair şunu eklemek gerekli Whedon bu yeni yapımda yer almayacak. Birçok oyuncu tarafından baskıcı biri olmakla itham edilen Whedon, bir süredir sektörden elini ayağını çekmiş durumda. Bu arada Buffy’nin ilk olarak 92’de sinema filmi olarak çekildiğini belirteyim. Hatta Wedon’un bu versiyonu pek sevmediği de biliniyor. Kristy Swanson başrolde olduğu filmde Luke Perry rol alıyor ve hatta Ben Affleck de figüran olarak bir sahnede geçiyor. Luke Perry filmde insan rolünde fakat hem giyimi hem de tipi düşünüldüğünde vampir olan Spike karakterinin ondan esinlendiğine neredeyse eminim.

    Buffy yeniden! - Resim : 3

    Tabii Whedon’un Buffy karakterini nasıl yarattığına dair de bazı şeyler söylemek lazım. Whedon, Hollywood korku mantığını tersine çeviren bir yerden yaklaşarak bu karakteri yaratıyor. Şöyle ki ara sokağa girip ilk öldürülen sarışın kadın imajını tersine çevirip ondan bir kahraman yaratıyor. Buffy Summers da tam olarak böyle bir karakter, çelimsiz bir sarışın ve hatta avcı olduğu kendisine ilk açıklandığında lisede ponpon kızlar takımında ve de süslü, cici bir genç kadın. Fakat son 15 yılın en çok sevilen tanımı olan anti-kahraman değil. Güçsüz olduğu ve ilk öleceği düşünülen bir karakterin doğaüstü güçlere sahip olması söz konusu.

    Dizinin konusu ise özetle şöyle, boşanmış ve yalnız bir anne ile yaşayan Buffy, önceki yaşadıkları yerde avcılık yaparken okulu yaktığından annesiyle yeni bir başlangıç için California’daki kurgu bir kasaba olan Sunnydale’e geliyor. Fakat kaderi burada onu hemen bırakmıyor ve her avcıyı eşlik eden gözetmenlerden biri olan Rupert Giles (Anthony Head) ile tanışıp bu yeni kasabada da avcılık yapmaya devam ediyor. O sırada lisede Xander Harris (Nicholas Brendon) ve Willow Rosenberg (Alyson Hannigan) ile tanışıp yakın arkadaş oluyor. Xander ve Willow bir süre sonra Buffy’nin sırrını öğrenip ona yardım etmeye başlıyor. Dizi her bölümü hemen hemen mezarlıkta başlatıyor. Yeni vampir olmuş birini mezar başında bekleyen Buffy, birkaç dövüş tekniğiyle vampirleri küle çeviriyor. Tabii dizide sadece vampirler yok, 7 sezon boyunca farklı fantastik yaratıklara, büyücülere ve canavarlara karşı savaşı izliyoruz. Hepsinin bu Amerikan kasabasına gelmesinin bir sebebi ise buranın Cehennem ağızlarından biri olması. Vampirler de dahil bütün yaratıklar bu ağzı açıp cehennem ile dünya arasında bir geçiş sağlamaya çalışıyor. Buffy’nin de yer yer alaycı bir şekilde tekrarladığı bir replikle anlatacak olursak her bölüm “dünyanın sonu geliyor!”

    Buffy yeniden! - Resim : 4

    Buffy The Vampire Slayer’ın bazı önemli noktalarına değinmek lazım, özellikle Batman, Superman, Spiderman gibi süper kahramanların olduğu sektör içinde Buffy’nin bir kadın kahraman olması dikkat çekici. Öte yandan avcıların hepsinin kadın olması da (biri ölünce diğeri devralıyor) önemli bir detay. Ayrıca Buffy çelimsiz, sarışın bir kadın olsa da sarkastik bir karakter. Dikkatimi çeken bir başka önemli detay ise her ne kadar cehennem kavramı ve elbette canavarlar kullanılsa da kilise neredeyse dizide hiç görmediğimiz bir şey. Buffy’nin gözetmeni Giles dahil tüm gözetmenler İngiltere’ye bağlı bir konsey tarafından görevlendiriliyor. Nesiller boyunca avcılık ve gözetmenlik üzerine eğitimler veriyorlar. Bu anlamıyla dizi dindarlığı kendinden bir yerde uzak tutuyor ama elbette fantastik bir evrende cehennem kavramını sık sık kullanıyor. Öte yandan şimdilerde Türkiyeli herhangi bir yapımda, platformlarda bile, yasak olan eşcinselliği belki de Türkiye’deki TV ekranlarında ilk kez burada izledik. Tabii geçmişteki tüm diziler için emin değilim ama bir gençlik dizisinde benim hatırladığım ilk lezbiyen karakter de bu dizideydi.

    Dizi her ne kadar Buffy henüz lisedeyken başlasa da bir genç kadının ergenlikten yetişkinliğe geçişini de izliyoruz. Bir vampir avcısı olmasına rağmen Buffy iki ayrı vampire de âşık oluyor. Biri ilk ve imkânsız aşkı Angel (David Boreanaz) diğeri ise azılı düşmanı olarak diziye giren ve ilerleyen dönemde aralarındaki ilişkinin değiştiği Spike. Ayrıca yeri gelmişken Angel’ın daha sonra Buffy The Vampire Slayer’ın spin off dizisi olarak yayınlandığını da eklemek gerekli.

    Buffy yeniden! - Resim : 5

    Karl Marx’ın hem Kapital’de hem de başka eserlerinde kapitalizmden bahsederken “vampir, mezar kazıcı, canavarlar” gibi gotik ve fantastik öğeler kullandığı biliniyor. Bunun da etkisiyle Buffy’nin bir çizgi roman versiyonu daha var. “Anarko Sendikalist Buffy- Kapitalizm Isırır” başlıklı bu çizgi roman, kan emici sermayedarlara ve CEO’lara karşı savaşan devrimci Buffy ve arkadaşlarını anlatıyor. Aslında Buffy The Vampire Slayer içerisinde de bir sistem eleştiri var. Annesini kaybeden Buffy, çalışmak zorunda kalınca McDonald’s gibi bir yerde işe başlıyordu. Bu iş yeri çalışanların zombileştiği bir yer olarak tarif ediliyordu. Dizinin yaratıcısı Joss Whedon’un da Amerikan seçimlerinde Barack Obama’yla 2012’de Cumhuriyetçilerin adayı olarak yarışan Willard Mitt Romney’e karşı olduğu biliniyor. Hatta Rommney’in ülkeyi zombileştireceğine dair bir video çekip sağlık, eğitim vs. giderlerinin kesilmesini desteklediğinden dolayı Romney’i eleştirmişti. Aslında bu çalışanların zombileşmesine bir örnek, hatta doğrudan Amazon ismi telaffuz da edilerek bunu işleyen bir başka dizi de Evil’dı. Yine o da fantastik bir dizi olan Evil’ı daha önce bu köşede yazdım. Bazen fantastik deyip geçmemek lazım…

    Bitirirken yeniden çekilecek Buffy ya da olası adı sadece “Vampir Avcısı” olması muhtemel dizi nasıl olacak kestirmek zor; ama 90’ların tadını verebilecekse bence güzel olur. Çünkü bugün izlediğimizde efektleri basit gelebilecek bu dizinin birçok yapıma da ilham verdiğini unutmamak lazım. Bir bölümü tamamen sesiz ya da müzikal olarak çekilen dizinin izlerinden ya da Buffy’nin adından söz edilen çok yapım vardır. Hatta ilginç gelebilir ama Willow’u canlandıran Alyson Hanniga başta olmak üzere birçok Buffy The Vampire Slayer oyuncusu How I Met Your Mother’da rol almıştır. Benim sayabildiğim en az beş tane var. Bu da ilginç bir detay olarak akıllarda kalsın…

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Ekososyalist küçülme üzerine dokuz tez

    Ekososyalist küçülme üzerine dokuz tez


    Michael LÖWY

    Çeviren: Gencer ÇAKIR


    I.

    Ekolojik kriz hâlihazırda yirmi birinci yüzyılın en önemli sosyal ve siyasi sorunudur ve önümüzdeki aylarda ve yıllarda daha da önemli hale gelecektir. Gezegenin ve dolayısıyla insanlığın geleceği önümüzdeki on yıllarda belirlenecek. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin açıkladığı üzere, ortalama küresel sıcaklığın sanayi öncesi dönemi 1.5°C aşması durumunda, geri dönüşü olmayan, yıkıcı bir iklim değişikliği sürecinin başlama riski bulunmaktadır.

    Bunun sonuçları ne olabilir? Sadece birkaç örnek: ormanların çoğunu yok eden mega yangınların çoğalması; nehirlerin yok olması ve yeraltı su rezervlerinin tükenmesi; artan kuraklık ve toprakların çölleşmesi; kutuplardaki buzların erimesi, yer değiştirmesi ve deniz seviyesinin yükselmesi insan uygarlığının büyük şehirlerinin (Hong Kong, Kalküta, Venedik, Amsterdam, Şangay, Londra, New York, Rio de Janeiro) sular altında kalmasına yol açacaktır. Bu olaylardan bazıları hâlihazırda gerçekleşmektedir: kuraklık Afrika ve Asya’da milyonlarca insanı açlıkla tehdit etmektedir; artan yaz sıcaklıkları gezegenin bazı bölgelerinde dayanılmaz seviyelere ulaşmıştır; ormanlar giderek uzayan yangın mevsimlerinde her yerde yanmaktadır; örnekleri çoğaltmak mümkündür.

    Bir anlamda felaket çoktan başladı ama önümüzdeki birkaç on yıl içinde, 2100’den çok önce, çok daha kötü bir hal alacak. Sıcaklık ne kadar yükselebilir? Hangi sıcaklıkta bu gezegendeki insan yaşamı tehdit altında olacak? Bu sorulara kimsenin bir cevabı yok. Bunlar insanlık tarihinde emsali olmayan dramatik risklerdir. İklim değişikliği nedeniyle gelecekte gerçekleşebileceklere benzer iklim koşullarını bulmak için milyonlarca yıl öncesine, Pliyosen Dönemi’ne geri dönmek gerekir.

    II.

    Bu durumun sorumlusu nedir? Bilim insanlarının cevabı, insan eylemidir. Cevap doğru, ancak biraz kısa: İnsanoğlu yüz binlerce yıl öncesinden beri yeryüzünde yaşıyor, ancak atmosferdeki karbondioksit yoğunluğu ancak Sanayi Devrimi’nden sonra birikmeye başladı ve ancak 1945’ten bu yana yaşam için tehlikeli olmaya başladı. Marksistler olarak bizim cevabımız, suçlunun kapitalist sistem olduğudur. Sonsuz genişleme ve birikimin saçma ve irrasyonel mantığı, üretimcilik ve ne pahasına olursa olsun kâr arayışı saplantısı, insanlığı uçurumun eşiğine getirmekten sorumludur.

    Kapitalist sistemin yaklaşan felaketten sorumlu olduğu yaygın bir şekilde kabul edilmektedir. Papa Francis, Laudato Si adlı ansiklopedisinde, “kapitalizm” kelimesini kullanmadan, hem sosyal adaletsizliğin hem de ortak evimiz olan doğanın tahrip edilmesinin sorumlusu olarak, yalnızca “kâr maksimizasyonu ilkesine” dayanan, yapısal olarak sapkın bir ticari ve mülkiyet ilişkileri sistemine karşı çıkmıştır. Tüm dünyada çevre gösterilerinde evrensel olarak atılan bir slogan: “İklim Değişikliği Değil Sistem Değişikliği!”

    Bu sistemin başlıca temsilcileri olan ve her zamanki gibi iş yapmayı savunan milyarderler, bankacılar, sözde uzmanlar, oligarklar ve politikacıların sergilediği tutum, XV. Louis’ye atfedilen şu sözle özetlenebilir: “Benden sonra tufan.” Birleşmiş Milletlerce yapılan düzinelerce İklim Değişikliği COP Konferansının süreci durdurmak için gerekli asgari önlemleri almakta tamamen başarısız olması, mevcut sistemin sınırları içinde krize bir çözüm bulunmasının imkânsızlığını gösteriyor.

    III.

    “Yeşil kapitalizm” bir çözüm olabilir mi? Kapitalist işletmeler ve hükümetler “sürdürülebilir enerjilerin” (kâr amaçlı) geliştirilmesiyle ilgileniyor olabilirler, ancak sistem son üç yüzyıldır fosil yakıtlara (kömür, petrol ve gaz) bağımlıdır ve bunlardan vazgeçmeye istekli olduğuna dair hiçbir işaret göstermemektedir. Kapitalizm büyüme, genişleme, sermaye, meta ve kâr birikimi olmadan var olamaz ve bu büyüme fosil yakıtların uzun süreli kullanımı olmadan devam edemez.

    “Karbon piyasaları”, “telafi mekanizmaları” ve sözde “sürdürülebilir piyasa ekonomisinin” diğer manipülasyonları gibi yeşil kapitalist göstermelik çözümlerin hiçbir işe yaramadığı kanıtlanmıştır. “Yeşillendirme” devam ederken, karbondioksit emisyonları hızla artıyor ve felaket giderek yaklaşıyor. Tamamen üretimciliğe, tüketimciliğe ve pazar payı için acımasız mücadeleye adanmış bir sistem olan kapitalizm çerçevesinde ekolojik krize bir çözüm yoktur. Özünde sapkın olan mantığı kaçınılmaz olarak ekolojik dengenin bozulmasına ve ekosistemlerin yok olmasına yol açmaktadır. Greta Thunberg’in ifade ettiği gibi, “mevcut ekonomik sistem çerçevesinde ekolojik krizi çözmek matematiksel olarak imkânsızdır.”

    Sovyet deneyimi de, erdemleri ya da eksiklikleri ne olursa olsun, tıpkı Batı’da olduğu gibi, aynı fosil kaynaklara dayalı büyüme mantığını benimsiyordu. Geçen yüzyıl boyunca solun büyük bir kısmı “üretici güçleri geliştirmek” adına büyüme ideolojisini paylaştı. Ekolojik krizi görmezden gelen üretimci bir sosyalizm yirmi birinci yüzyılın zorluklarına cevap veremez.

    IV.

    Son birkaç on yılda ortaya çıkan küçülme (degrowth) düşüncesi ve hareketi, sınırlı bir gezegende sınırsız bir “büyüme” mitine karşı çıkarak radikal bir ekolojiye büyük katkıda bulunmuştur. Ancak küçülme kendi başına alternatif bir ekonomik ve sosyal perspektif değildir: Mevcut sistemin yerini ne tür bir toplumun alacağını tanımlamaz. Bazı küçülme savunucuları kapitalizm konusunu görmezden gelerek sadece üretimcilik ve tüketimciliğe odaklanmakta ve suçluyu “Batı”, “Aydınlanma” ya da “Prometheanizm” olarak tanımlamaktadır. Büyüme-karşıtı (antigrowth) hareketin solunu temsil eden diğerleri ise krizin sorumlusu olarak açıkça kapitalist sistemi göstermekte ve “kapitalist küçülmenin” imkânsızlığını kabul etmektedir.

    Son birkaç yıldır, ekososyalizm ve küçülme giderek daha fazla bir araya geliyor: Her iki taraf da diğerinin argümanlarını sahipleniyor ve “ekososyalist küçülme” önerisi ortak bir zemin olarak benimsenmeye başladı.

    V.

    Ekososyalistler küçülme hareketinden çok şey öğrendiler. Bu nedenle ekososyalizm, yeni bir sosyalist ekolojik topluma geçiş sürecinde küçülme ihtiyacını giderek daha fazla benimsemektedir. Bunun bariz nedenlerinden biri, rüzgâr ve güneş gibi yenilenebilir enerjilerin çoğunun (a) sınırsız ölçekte mevcut olmayan hammaddelere ihtiyaç duyması ve (b) iklim koşullarına (rüzgâr, güneş) bağlı olarak değişken olmasıdır. Bu nedenle bunlar fosil enerjinin yerini tamamen alamazlar. Bu yüzden enerji tüketiminin önemli ölçüde azaltılması kaçınılmazdır. Ancak konunun daha genel bir niteliği var: Çoğu malın üretimi, (a) giderek daha sınırlı hale gelen ve/veya (b) çıkarılma sürecinde ciddi ekolojik sorunlar yaratan hammaddelerin çıkarılmasına dayanmaktadır. Tüm bu unsurlar küçülme ihtiyacına işaret etmektedir.

    Ekososyalist küçülme, üretim ve tüketimin önemli ölçüde azaltılması ihtiyacını içerir, ancak kendisini bu olumsuz boyutla sınırlamaz. Demokratik planlamaya, öz-yönetime, meta yerine kullanım değeri üretimine, temel hizmetlerin ücretsiz sunulmasına, ayrıca insan arzu ve kapasitelerinin gelişimi için serbest zamana dayalı sosyalist bir toplumun, diğer bir değişle sömürünün, sınıf tahakkümünün, ataerkilliğin ve her türlü sosyal dışlamanın olmadığı bir toplumun pozitif programını içerir.

    VI.

    Ekososyalist küçülme, üretim ve tüketimde bir azalma olarak salt niceliksel bir küçülme anlayışına sahip değildir. Niteliksel ayrımlar önermektedir. Fosil enerjiler, böcek ilaçları, nükleer denizaltılar ve reklamcılık gibi alanlarda üretim sadece azaltılmamalı, bastırılmalıdır. Özel arabalar, et ve uçaklar gibi diğerleri önemli ölçüde azaltılmalıdır. Organik gıda, toplu taşıma araçları ve karbon nötr konutlar gibi diğerleri ise geliştirilmelidir. Mesele soyut olarak “aşırı tüketim” değil, göze çarpan satın alma, kitlesel israf, ticari yabancılaşma, saplantılı mal birikimi ve “moda” tarafından dayatılan sözde yeniliklerin zorunlu olarak satın alınmasına dayanan yaygın tüketim biçimidir.

    Büyük ölçekte yararsız ve zararlı ürünlerin üretimine dayanan kapitalizmin korkunç kaynak israfına bir son verilmelidir: Silahlanma endüstrisi iyi bir örnektir, ancak kapitalizmde üretilen “malların” büyük bir kısmı, içsel eskimişlikleriyle birlikte, büyük şirketler için kâr yaratmaktan başka bir işe yaramaz. Yeni bir toplum, üretimi, “muazzam” (“biblical”) olarak tanımlanabilecek olanlardan (su, yiyecek, giyecek ve barınma) başlayarak, ama aynı zamanda sağlık, eğitim, ulaşım ve kültür gibi temel hizmetleri de içerecek şekilde otantik ihtiyaçların karşılanmasına yönlendirecektir.

    Gerçek ihtiyaçlar yapay, uydurma ve geçici ihtiyaçlardan nasıl ayırt edilir? Bu sonuncular zihinsel manipülasyonla, yani reklamla teşvik edilir. Reklam, kapitalist piyasa ekonomisinin vazgeçilmez bir boyutu olsa da, ekososyalizme geçiş yapan bir toplumda yeri olmayacak, onun yerini tüketici dernekleri tarafından sağlanan mal ve hizmetler hakkında bilgi alacaktır. Gerçek bir ihtiyacı yapay bir ihtiyaçtan ayırmanın ölçütü, reklamların bastırılmasından sonra da devam etmesidir (Coca-Cola!). Elbette eski tüketim alışkanlıkları bir süre daha devam edecektir ve hiç kimse insanlara ihtiyaçlarının ne olduğunu söyleme hakkına sahip değildir. Tüketim kalıplarındaki değişim tarihsel bir süreç olduğu kadar aynı zamanda bir eğitim sorunudur.

    VII.

    Gezegen ölçeğinde küçülme sürecindeki ana çabayı, Sanayi Devrimi’nden bu yana karbondioksitin tarihsel birikiminden sorumlu olan sanayileşmiş Kuzey ülkeleri (Kuzey Amerika, Avrupa ve Japonya) göstermelidir. Bu ülkeler aynı zamanda, özellikle ayrıcalıklı sınıflar arasında tüketim düzeyinin açıkça sürdürülemez ve savurgan olduğu dünya bölgeleridir.

    Temel ihtiyaçların karşılanmaktan çok uzak olduğu Küresel Güney’in “az gelişmiş” ülkeleri (Asya, Afrika ve Latin Amerika) demiryolları, su ve kanalizasyon sistemleri, toplu taşıma ve diğer altyapıların inşasını da içeren bir “kalkınma” sürecine ihtiyaç duyacaktır. Ancak bunun çevre dostu ve yenilenebilir enerjilere dayalı bir üretim sistemiyle gerçekleşmemesi için hiçbir neden yoktur. Bu ülkelerin, aç nüfuslarını doyurmak için, büyük miktarlarda gıda yetiştirmeleri gerekecektir, ancak Vía Campesina ağında dünya çapında örgütlenen köylü hareketlerinin yıllardır savunduğu gibi, bu çok daha iyi bir şekilde aile birimlerine, kooperatiflere veya kolektivist çiftliklere dayanan yerel biyolojik tarımla başarılabilir.

    Bu, böcek ilaçlarının, kimyasalların ve genetiği değiştirilmiş organizmaların yoğun kullanımına dayanan sanayileşmiş tarım ticaretinin yıkıcı ve zararlı yöntemlerinin yerini alacaktır. Hâlihazırda Küresel Güney’deki ülkelerin kapitalist ekonomisi, ayrıcalıklı sınıfları için otomobiller, uçaklar ve lüks eşyalar gibi malların ve dünya pazarına ihraç edilen soya fasulyesi, et ve petrol gibi metaların üretimine dayanmaktadır. Ekososyalistlerin savunduğu gibi, Güney’deki bir ekolojik dönüşüm süreci bu tür üretimi azaltacak ya da bastıracak ve bunun yerine gıda egemenliğini ve daha fazla meta yerine her şeyden önce insan emeğine ihtiyaç duyan sağlık ve eğitim gibi temel hizmetlerin geliştirilmesini hedefleyecektir.

    VIII.

    Ekososyalist bir küçülme için mücadelede özne kim olabilir? Bir önceki yüzyılın işçici/sanayici dogmatizmi artık geçerli değildir. Artık toplumsal-ekolojik çatışmaların ön saflarında yer alan güçler gençler, kadınlar, Yerli halklar ve köylülerdir. Kanada, Amerika Birleşik Devletleri, Latin Amerika, Nijerya ve başka yerlerdeki Yerli toplulukların kapitalist petrol sahalarına, boru hatlarına ve altın madenlerine karşı direnişi iyi belgelenmiştir; bu direniş, kapitalist “ilerlemenin” yıkıcı dinamiklerine ilişkin doğrudan kendi deneyimlerinden ve aynı zamanda maneviyatları ve kültürleri ile “kapitalizmin ruhu” arasındaki çelişkiden kaynaklanmaktadır.

    Kadınlar, Yerli direniş hareketinin yanı sıra Thunberg’in eylem çağrısıyla başlayan ve geleceğe yönelik en büyük umut kaynaklarından biri olan müthiş gençlik ayaklanmasında da çok güçlü bir şekilde yer almaktadır. Ekofeministlerin açıkladığı gibi, kadınların eylemlere bu denli yoğun katılımı, sistemin çevreye verdiği zararın ilk kurbanları olmalarından kaynaklanıyor.

    Sendikalar da burada ve orada sürece dâhil olmaya başlıyor. Bu önemli, çünkü son tahlilde nüfusun çoğunluğunu oluşturan kent ve kır işçilerinin aktif katılımı olmadan sistemin üstesinden gelemeyiz. Her harekette ilk koşul, ekolojik hedeflerin (kömür madenlerinin, petrol kuyularının, kömürle çalışan elektrik santrallerinin vb. kapatılması) sürece dâhil olan işçiler için istihdam garantisi ile birlikte ele alınmasıdır. Çevre bilincine sahip sendikacılar, ekolojik dönüşüm sürecinde yaratılacak milyonlarca “yeşil iş” olduğunu savunmaktadır.

    IX.

    Ekososyalist küçülme aynı anda hem gelecek için bir proje hem de şimdi ve burada mücadele için bir stratejidir. Koşulların “olgunlaşmasını” beklemek söz konusu değildir. Toplumsal ve ekolojik mücadeleler arasında bir yakınlaşmayı kışkırtmak ve kapitalist “büyümenin” hizmetindeki güçlerin en yıkıcı girişimlerine karşı mücadele etmek gerekir. Yeşil Yeni Düzen gibi öneriler, fosil enerjilerden etkin bir şekilde vazgeçmeyi gerektiren daha radikal biçimleriyle, bu mücadelenin bir parçasıdır; ancak sistemin geri dönüşümüyle sınırlı reformlar için bu geçerli değildir.

    “Temiz kapitalizm” konusunda herhangi bir yanılsamaya kapılmadan, zaman kazanmaya çalışmalı ve sera gazı emisyonlarında ciddi bir azalma ile başlayarak bazı temel küçülme önlemlerini iktidara dayatmalıyız. Keystone XL Boru Hattı’nı, kirletici bir altın madenini ve kömürle çalışan bir tesisi durdurma çabaları Naomi Klein tarafından Blockadia olarak adlandırılan daha büyük direniş hareketinin bir parçasıdır. Organik tarım, kooperatif güneş enerjisi ve kaynakların toplum tarafından yönetimi gibi yerel deneyimler de aynı derecede önemlidir.

    Küçülmeye ilişkin somut meseleler etrafında verilen bu tür mücadeleler, sadece kısmi zaferler kendi başlarına memnuniyet verici olduğu için değil, aynı zamanda ekolojik ve sosyalist bilincin yükselmesine katkıda bulunurken aşağıdan faaliyet ve öz-örgütlenmeyi teşvik ettikleri için de önemlidir. Bu faktörler, dünyanın radikal bir dönüşümü için, diğer bir değişle, yeni bir topluma ve yeni bir yaşam tarzına Büyük Geçiş için belirleyici ve gerekli ön koşullardır.


    Michael Löwy kimdir?

    Paris’teki Fransız Ulusal Bilimsel Araştırma Merkezi’nde fahri araştırma direktörüdür. Monthly Review dergisinin Nisan 2022 sayısında Bengi Akbulut, Sabrina Fernandes ve Giorgos Kallis ile birlikte “For an Ecosocialist Degrowth” başlıklı çağrının ortak yazarıdır; ayrıca Ecosocialism: A Radical Alternative to Capitalist Catastrophe (Haymarket Books, 2015) adlı kitabın yazarıdır.

    Kaynak: Monthly Review – 2023, Volume 75, Number 03 (July-August 2023).

    Adres: https://monthlyreview.org/2023/07/01/nine-theses-on-ecosocialist-degrowth/

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Marx ve Küçülme Komünizmi fikri

    Marx ve Küçülme Komünizmi fikri


    Gencer ÇAKIR*


    Küçülme (ya da degrowth) tartışmaları “kapitalizm içi” bir tartışma değil; doğrudan doğruya sistemin kendisini hedef alan, anti-kapitalist niteliği de olan bir tartışma. Bütünüyle sınırsız büyüme eğilimine sahip bir sistemde küçülme siyaseti şüphesiz sermayenin genel işleyiş mantığıyla çelişir. Bu açıdan bu tartışmanın anti-kapitalist bir tarafı var. Joseph A. Schumpeter’den bir alıntı yapacak olursak: “Kapitalizm bir işleyiştir. Durağan bir kapitalizm çelişkili bir terimdir.” Durağan kapitalizm diye bir şey söz konusu olamaz, o sebeple küçülmenin kapitalizmle uyuşmayan bir fikir olduğunu söyleyebiliriz. Aslında konuştuğumuz ya da tartıştığımız konu şu: Mevcut sistemde gedikler açıp onun içerisinde reformlar yapmaktan ziyade, kapitalizm sonrası bir topluma hazırlık için bugünden başlayarak neler yapılabilir?

    Kapitalizm sonrası toplumun zeminini oluşturma sürecinde klasik Marksistler bunun “üretimcilik” ile olabileceği, üretici güçlerin daha da geliştirilmesi temelinde sosyalist toplumun kurulabileceği anlayışına sahipti. Japon filozof Kohei Saito, Marx’ta böyle bir fikrin zamanla değiştiğini söylüyor. Dahası da var, Marx’ın üretimcilik anlayışından uzaklaştığını belgeleyen bazı yazılarının görünmez kılındığından dolayı Marx’ın üretimci bir anlayışla okunduğunu ve tartışıldığını da söylüyor.

    Marx’ın Kapital’i yazarken, hatta büyük ölçüde Kapital’i yazdıktan sonraki teorik güzergâhı, büyük ölçüde, kapitalizmin ekolojik eleştirisiydi. Bu alana yoğunlaşan okumaları ve çalışmaları oldu; Saito bu çalışmaların bastırıldığı ve yeterince tartışılmadığını söylüyor.

    Saito’ya göre bunun birkaç nedeni var. Birincisi Marx’a yapılan “Prometheusçuluk” suçlaması. Prometheusçuluk bilimi ve tekniği kullanarak doğanın üzerinde hâkimiyet kurma ve üretici güçleri arttırarak yeni ve daha üst bir topluma ulaşma anlayışı anlamına gelir. Saito’ya göre Marx büyük ölçüde “üretimci” yönüyle ele alındı ve okundu. Hâlbuki Marx’ın bu görüşten vazgeçtiğini gösteren ve yeni yeni gün yüzüne çıkan bazı önemli metinleri var; Marx’ın doğa bilimleri üzerine yaptığı okumalar ve bu okumalara dayalı olarak tuttuğu defterler var. Saito bu defterleri tartışmaya açarak farklı bir Marx yorumu getiriyor bizlere.

    Saito’ya göre Marx’ın “üretimci” olarak ele alınmasının diğer bir nedeni de şu: 20. yüzyılda çevre sorunu ve sosyalizm meseleleri biraz ihtilaflı konular oldu; “yeşil” ve “kızıl” arasında sürekli bitmeyen bir gerilim vardı. Ayrıca devrimci çevreler için “çevre meselesi” proletaryanın meselesi olarak görülmüyordu, bunun bir “orta sınıf meselesi” olduğu türünden bir anlayış hâkimdi. Çevre meselesi çok önemsenmediği için Marx’ın ekoloji görüşleri çok fazla su yüzüne çıkmadı ve yeterince tartışılmadı. Diğer taraftan Sovyetler Birliği’ndeki üretimci anlayışın yarattığı ekolojik yıkımlar da vardı; Aral Gölü’nün ekolojik çöküşü ile Çernobil felaketi en bilinen örnekler. Bütün bunlar, insanlarda şöyle bir ortak inancın oluşmasına yol açtı ve açıyor: Sosyalizm sürdürülebilir ya da ekolojik bir toplum kurma becerisine sahip değildir.

    Saito’ya göre bütün bu etkenlerin bir araya gelmesinin sonucu Marx’ın kapitalizme dönük ekolojik eleştirisinin bastırılmış olmasıydı. Özellikle 90’lı yıllardan itibaren bu yerleşik anlayışı sorgulayan ve Marx’ın yayınlanmamış defterlerine eğilen önemli çalışmalar ortaya çıkmaya başladı. Marx’ın yayınlanmamış bazı son dönem çalışmaları, özellikle Kapital sonrası çalışmalarında tuttuğu not defterleri, yazışmaları vs. muazzam bir külliyat oluşturuyor. Hâlâ devam eden bir “MEGA Projesi” var; Marx’ın yazışmaları, not defterleri yayına hazırlanınca aslında Marx’ın ekolojiye son derece önem verdiği, çok derinlikli okumalar yaptığı, muazzam sayıda not defteri tuttuğu ortaya çıktı. Saito 200 not defterinden bahsediyor. Bu metinler yayınlanmaya başlayınca Marx’ın son 14 yıllık teorik sürecinin bambaşka noktalara vardığı bir durumla karşılaşıyoruz. Saito’nun bu kitabı [bkz. Antroposen’de Marx: Büyümeme Komünizmi Fikrine Doğru; Ütopya Yayınevi; 2024] Marx’ın fikrî gelişimini göstermesi açısından önemli.

    Kapitalizmin ekolojik eleştirisi önemli bir konu. Saito Marx’ın bu meseleye nasıl baktığına, Kapital’e ve özellikle de Kapital’i yazdıktan sonraki sürecine yoğunlaşıyor. Bu süreçte Marx’ın özellikle şu konulara yoğun bir şekilde eğildiğini söylüyor: aşırı ormansızlaştırma, çiftlik hayvanlarına yapılan zalimane muamele, fosil yakıtların israf edilmesi, türlerin tükenmesi, iklim meselesi, mineraloji gibi alanlarda muazzam bir okuma ve araştırma gündemi var Marx’ın. Bu süreçte Marx, Saito’ya göre, bir görüş değişikliğine gidiyor. Üretici güçleri geliştirme temelinde sosyalist toplumun altyapısını oluşturmak gibi bir fikirden ziyade Marx üretici güçlerin aslında ilerletici olmadığı, aksine insan-doğa-toplum metabolizması için yıkıcı sonuçlar doğurduğu şeklinde eleştirel bir bakışı benimsiyor.

    TARİHSEL MATERYALİZMİN TERK EDİLMESİ

    Saito’nun kitabının çarpıcı tezlerinden birisi şu: Marx Kapital’i yazdıktan sonra “tarihsel materyalizm” teorisini terk ediyor. “Tarihsel materyalizm” derken neyi anlamalıyız? Marx başlangıçta “üretimci” bir anlayışa sahipti; bilim ve teknolojinin üstünlüğünden yararlanarak doğa üzerinde hâkimiyet kurmak, üretici güçleri geliştirmek ve oradan da yeni bir toplumun zeminini kurmak. Marx’ın tarihsel materyalizminin ilk ayağı “Prometheusçuluk”. Diğer ayağı ise “Avrupa Merkezcilik”. Saito’ya göre Marx başlarda ilerlemeci, çizgisel bir tarih anlayışına sahipti.

    Marx, bu iki fikir üzerine kurulu “tarihsel materyalist” anlayışını zamanla terk ediyor; Saito’nun iddiası bu şekilde.

    Marx, doğayı insanlığın enstrümanı olarak görmek yerine, insan-doğa-toplum arasındaki metabolik ilişkinin bozulması anlamında “metabolik yarık” kavramını öne çıkararak sermayenin eleştirisini yapmaya girişiyor.

    Saito Marx’ın iki konuda “epistemolojik kopuş” yaşadığından bahsediyor; ilki, Kapital’i yazdıktan sonra sermayenin yıkıcı sonuçlar doğurması anlamında kapitalizmin ekolojik eleştirisini yapan eko-sosyalist bir Marx’a geçiş. İkincisi, Marx yaşamının sonlarına doğru “Avrupa merkezci” çizgisel bir tarih anlayışından vazgeçiyor. Marx başlarda şöyle düşünüyordu: Avrupalı olmayan toplumların değişmeyen doğası tarihin ilerlemesi karşısında engeldir ve bunlar sosyalizme ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. Hatta Marx, Hintlilerin Avrupalı toplumların emperyalist müdahalesi yoluyla dışarıdan baskıya ihtiyaç duydukları gibi bir takım sonuçlara da varmıştı! Tabii burada Edward Said’in eleştirileri anlamlı hale geliyor. Saito bir yandan Said’in eleştirilerine hak verirken bir taraftan da Marx’ın sonraki metinlerine referansla bu konuyu açarak Said’e bir şerh de düşüyor.

    Marx’ın Avrupa merkezciliği ya da tek boyutlu çizgisel bir tarih anlayışının zamanla çok boyutlu ve daha karmaşık bir noktaya vardığını gösteren önemli çalışmalar var; Kevin B. Anderson’ın eseri [bkz. Marx Sınırlarda: Milliyet, Etnisite ve Batılı Olmayan Toplumlar Üzerine; Yordam Kitap; 2018] buna bir örnektir. Anderson, Marx’ın ulus, etnisite ve Avrupalı/Batılı olmayan toplumlar üzerine görüşlerini, Marx’ın sonradan yayınlanan defterlerine, el yazmalarına dayanarak, ve Marx’ın bu konuda değişen görüşlerini de içerecek şekilde, ele alıyor.

    “Avrupa merkezcilik” fikrini biraz daha açalım. Bunun için de Kapital’e dönelim. Kapital’in Almanca birinci basıma önsözünde şöyle bir ifade yer alıyor: “Sanayi bakımından daha gelişmiş olan ülke, daha az gelişmiş olanına, yalnızca kendi geleceğinin imgesini gösterir.” (Yordam, s. 18). Burada Marx’ın çizgisel bir tarih anlayışına sahip olduğu anlaşılıyor. Pre-kapitalist ülkeler mutlaka bu endüstriyel gelişme sürecini yaşamak zorundalar mı? Ve sosyalizme ancak endüstriyel gelişme temelinde mi varılabilir? Başlarda Marx böyle bir anlayışa sahipti. Saito’ya göre, Marx’ın Avrupa merkezciliğinde, tarihsel gelişmenin tek boyutlu kavranışı yer alır. Marx bu şekilde Avrupa tarihinin yörüngesini dünyanın geri kalanı üzerine yansıtmaktadır. Avrupa’yı bir “ideal tip” olarak alıp bütün ülkelerin benzer bir yoldan geçmesi gerektiği konusunda bir anlayışı var Marx’ın.

    Ancak Saito’ya göre, Marx Kapital’i yazdıktan sonra bu görüşünde kesin bir değişikliğe gidiyor. Mesela Marx’ın özellikle pre-kapitalist ya da Batılı olmayan toplumlar üzerine yaptığı okumaları var, ya da yazışmaları var, özellikle Rus aydınlarıyla. 1869 gibi çok erken bir tarihte Marx Rusça öğrenmeye başlıyor. Marx’ın Rus popülistleri Narodnikler’le, Zasuliç, Çernişevsky, Kovalensky gibi Rus entelektüelleriyle birtakım yazışmaları var. Marx, Rus toplumuna dair, ülkenin kırsal komünlerine dair, bu komünlerin nasıl bir ekonomi anlayışına, nasıl bir toplumsallığa sahip olduğuna dair bir okuma ve bilgilenme sürecine giriyor. Yazışmalar arttıkça Marx’ın ilerlemeci ve tek-çizgisel tarih anlayışında değişimler yaşanıyor. Marx, Rus kırsal komünlerinde, kapitalist modernleşmeci bir aşamadan geçmeksizin, ortak mülkiyet temelinde, sosyalizme sıçrama potansiyeli üzerine düşünmeye başlıyor. Bu değişimin izini açık bir şekilde görebileceğimiz bir yer var. Komünist Manifesto’nun 1882 tarihli Rusça baskıya önsözünde şöyle yazıyorlar:

    Komünist Manifesto’nun amacı, çağdaş burjuva mülkiyetinin yaklaşmakta olan kaçınılmaz yıkılışını ilan etmekti. Oysa Rusya’da, hızla gelişen kapitalist vurgunculuğun ve henüz gelişmeye başlayan burjuva toprak mülkiyetinin karşısında toprakların yarıdan fazlasının köylülerin ortak mülkiyetinde olduğunu görüyoruz. Şimdi soru şudur: Bir hayli çöküntüye uğramış olmakla birlikte yine de ilkel ortak toprak mülkiyetinin bir biçimi olan Rus obşçina’sı [köy topluluğu] daha ileri komünist ortak mülkiyet biçimine doğrudan varabilir mi? Yoksa o da, önce, Batı’nın tarihi evrimi olan çözülme sürecinden mi geçmelidir?

    Bugün için bu soruya verilebilecek tek cevap şudur: “Eğer Rus devrimi Batı’da bir proleter devrimine ışık yakar da bu iki devrim böylece birbirini tamamlarsa, bugünkü Rus ortak toprak mülkiyeti komünist bir gelişim için hareket noktası yerine geçebilir. (Yordam, s. 93-94).

    Bu parçayı alıntılayan Saito, Marx’ın Avrupa merkezci çizgisel tarih anlayışında kesin bir kopuş yaşandığı sonucuna varıyor. Gerçekten de Marx Rus komünlerinin çözülmesi gerektiği, modernleşmesi gerektiği, mutlaka Batı’nın izlediği yoldan geçmesi gerektiği gibi bir şey söylemiyor; tam aksine “kapitalistleşme aşamasını yaşamaksızın doğrudan doğruya ortak toprak mülkiyeti temelinde sosyalist bir aşamaya geçiş olabilir mi?” ihtimali üzerine düşünmeye başlıyor. Bu ilginç bir nokta. Marx Rusya’ya dair daha fazla bilgilendikçe, okudukça, yazıştıkça yaşamının son 14 yıllık araştırma sürecinde şu sonuca varıyor: Durağan ekonomiye dayalı sürdürülebilirlik ve eşitlik ilkeleri kapitalizme direnç gösterebilir mi?

    Rus komünleri kapitalist aşamayı atlayarak komünizme varabilir mi? Marx’ın üzerinde düşündüğü sorular bunlar. Bu kırsal komünlerin özelliği nedir? Bunlar bir kere durağan ekonomilerdir. Hatırlayalım, kapitalizmde sürekli büyüme dinamiği vardır, ama bu komünlerde böyle bir durum yok. İkincisi bu komünler sürdürülebilirlik ilkesine göre işleyen komünler. Ayrıca bu komünlerde eşitlik ilkesi geçerli, yani herkesin ihtiyacını giderecek şekilde bir örgütlenme var. Bu komünlerin kapitalizme direnç gösterebilmesinin ardında tam da bu ilkeler yatıyor olabilir mi? Marx’ı düşündüren mesele bu.

    Saito’ya göre Marx’ın kapitalizm sonrasına dair son dönemki görüşü “küçülme komünizmi” fikri: Kapitalizme direnme ya da ona karşı mücadele etme konusunda üretici güçleri artırmak yerine, durağan ekonomi ilkesini hayata geçirerek kapitalizm sonrası bir topluma geçişi düşünebilir miyiz?

    Saito son dönem Marx’ın “Prometheusçu” Marx’tan son derece farklı olduğunu belirtiyor. Saito’ya göre Marx 1881’de, ölümünden 2 yıl önce, sonsuz büyüme anlayışı ile arasına bir mesafe koyuyor; “yaşamda komünizm” denen bir ilkeye dayalı olarak toplumsal eşitlik ve sürdürülebilirlik konusunu ön plana çıkarıyor.

    FİKİRLERİ BASTIRILAN MARX

    Bu meseleleri biz neden yeni yeni tartışıyoruz? Çünkü Saito bu fikirlerin bastırıldığını söylüyor. Ve bunda bir ölçüde Engels’in de payının bulunduğunu söylüyor. Yazara göre Engels aslında son yıllarında Marx’ın tam olarak peşinde olduğu şeyi yeteri kadar fark edemedi. Her ne kadar yakın arkadaşlar olsalar da, diyor Saito, Engels Marx’ın son zamanlarında ulaştığı “küçülme komünizmi” fikrini göremedi. Saito’ya göre, Engels’in amacı bir anlamda Kapital’in işçi sınıfına ulaşması için eserin basitleştirilmesiydi; bu açıdan Engels Marx’ın bazı görüşlerini vurgularken aşırıya kaçtı. Marx’ın Avrupa merkezci, üretimci görüşlerini ya da rasyonalizm, pozitivizm gibi görüşlerini aşırı vurgulama ihtiyacı hissetti.

    Saito’ya göre Marx’ın “küçülme komünizmi” fikrinin bastırılmasının 20. yüzyılda etkileri oldu; örneğin SSCB’deki devlet sosyalizmi ve Batı Avrupa’daki sosyal demokratik rejimler modernleşmeyi ve ekonomik büyümeyi hedeflediler; bunun sonucunda da Marx’ın tarih görüşü çizgisel ve üretimci bir şeye indirgenmiş oldu.

    Saito’ya göre ekolojik çöküşten kaçınmak için yüksek gelirli ülkelerin durağan ekonomiye geçiş yapmaları gerekiyor. Kitabının sonlarına doğru Saito, Walter Benjamin’in o meşhur sözünden hareketle bir çözümleme yapıyor. Marx’a göre devrimler tarihin lokomotifleriydi. Benjamin bu noktada biraz kuşkuludur; acaba devrimler gerçekten de tarihin ilerletici gücü müdür, lokomotifi midir; yoksa devrimler o lokomotifin içinde olan yolcuların “imdat freni”ni çekme çabaları mıdır? Sürüklenişe doğru giden bir trende imdat frenini çekmek de bir devrimci eylemdir. Devrimi ya da küçülme konusunu tartışırken meseleye böyle de bakılabilir diyor Saito. Yok oluşa doğru giden bir sistemde, bir trendeyiz, imdat frenini bir an önce çekmemiz gerekiyor. Günümüzün “imdat freni” küçülme siyaseti olabilir.

    KAPİTALİZM SONRASI TOPLUM İÇİN

    Eğer küçülmeden bahsediyorsak şu hususları mutlaka konuşmamız gerekiyor.

    1) Toplumsal üretimin hedefinin kârdan kullanım değerine kayması. Toplum kullanım değerini üreten temel çalışmaya doğru ne kadar kayarsa ekonominin yavaşlaması mümkün olabilir.

    2) Özgürlük alanının genişlemesi. Kapital’in 3. cildinde Marx’ın ünlü bir ayrımı vardır, “zorunluluk alanı” ve “özgürlük alanı”. Hangi toplum olursa olsun, der Marx, insanlar mutlaka üretmek zorundadır. Ve insanlar ancak kendilerini yeniden ürettikten sonra özgürce gelişebilirler. Saito’ya göre kapitalizmde zorunluluk alanı gereksiz üretimlerle öylesine şişmiş durumda ki bunun bir kere azaltılması gerekiyor. Özgürlük alanını genişletmek için çalışma gününün ve saatlerinin azaltılması gerekiyor. Sadece kâr getirsin diye üretilen gereksiz bir sürü ürünün üretimini kısmak suretiyle zorunluluk alanını azaltarak özgürlük alanını genişletmiş oluruz.

    Burada “tırışkadan işler” olgusu öne çıkıyor. Bu konuya dair antropolog David Graeber’in eseri malum: Tırışkadan İşler. Graeber bu türden işlerle şunu kastediyor: Hiçbir şekilde herhangi bir toplumsal kullanım değeri üretmeyen, üstelik çalışanların da yaptığı işten hiçbir şekilde tatmin olmadığı ve yapılan işin çalışanların bizzat kendileri tarafından anlamsız, değersiz ya da hiçbir şekilde toplumsal faydaya sahip olmadığı şeklinde algılandığı türden işler. Ayrıca varlığıyla çevreye zarar veren, insanlığa zarar veren, işçinin fiziksel ve psikolojik yapısı bozan, onu yabancılaştıran işler. Graeber bu türden işlerin aslında yaratıldığından, icat edildiğinden bahsediyor.

    Graeber 2013 baharında Strike! adlı dergiye bir makale [bkz. “Tırışkadan İşler Olgusuna Dair”] yazdığında metin olağanüstü bir etki yaratmıştı. Makalesine şöyle başlıyor Graeber:

    Sene 1930, John Maynard Keynes yüzyılın sonuna geldiğimizde teknolojinin belli bir düzeyin üzerine çıkacağını, İngiltere, ABD gibi ülkelerde haftalık iş yükünün 15 saate düşeceğini öngörüyordu. Keynes’e inanmamak için hiçbir sebep yoktu. Teknolojimiz buna gayet müsaitti. Gelgelelim öngörü gerçekleşmedi. Ters köşeye yatırıldık, bilakis, teknolojiye, daha fazla çalışmamızın yollarını bulma görevi verildi. Bunun için bilfiil manasız işler yaratılması gerekiyordu. Özellikle Kuzey Amerika ve Avrupa’da yığınlarca insan; çalışma hayatlarını gereksiz buldukları görevleri yerine getirerek geçiriyorlar. Bu durum muazzam bir ahlaki ve ruhi hasara neden oluyor. (Everest, s. 17).

    Sonrasında Graeber ABD’de 1910 ile 2000 arasındaki istihdamı karşılaştıran bir rapordan bahsediyor:

    Geçen yüzyıl boyunca ev hizmetçisi veya endüstride ve çiftliklerde işçi olarak çalışanların sayısı ciddi bir düşüş gösterdi. Buna koşut olarak “mesleki ve yönetimsel işçilerin, hizmet sektörü ve büro çalışanlarının ve satış elemanlarının” sayısı, “daha önce toplam işgücünün çeyreğini oluştururken” üçe katlanarak “dörtte üçlük bir düzeye” yükseldi. (…) Öte yandan, dünya nüfusu kendi projelerini, keyiflerini, hayal ve fikirlerini hayata geçirebilsin diye mesailerin elden geldiğince kısaltılması şöyle dursun, “hizmet” sektörü şişti, idari sektör daha da şişti, şişti, en sonunda hem finans hizmetleri, tele-pazarlama gibi yepyeni sektörler ortaya çıktı hem de şirketler hukuku, üniversite ve sağlık idaresi, insan kaynakları ve halkla ilişkiler gibi sektörler bu nedenle görülmedik ölçüde büyüdü. (Age., s. 18).

    Özetle, toplumsal kullanım değeri son derece büyük olan işler azalırken son derece gereksiz, anlamsız “tırışkadan” işlerin sayısında üç katlık bir artış yaşandı. Bu işler ekolojik felaketi de derinleştiriyor. Bu işlerin azaltılması gerekiyor, ki buna da “küçülme” diyoruz. Üretim sadece temel ihtiyaçların karşılanmasına kaydırıldığında olağanüstü şişen gereksiz işlere gerek kalmayacak. Emek ve kaynak tasarrufu sağlanmış olacak, en azından ekolojik çöküşe doğru gidiş frenlenmiş olacak. Böylece Marx’ın “özgürlük alanı” dediği alan giderek genişleyecek. Toplumsal üretim sonu gelmeyen sermaye birikimi baskısından özgürleştiğinde, diyor Saito, toplumsal faydası olmayan gereksiz ürün üretimine son verilecek, bu şekilde ekonomide yavaşlama kaçınılmaz hale gelecek.

    3) Küçülme komünizmi, üretimde bir artış olmaksızın, hatta üretim ölçeğini düşürerek “özgürlük alanı”nı genişletir. Diğer taraftan “zorunluluk alanı”nda işçilerin otonomisini artırmak gerekiyor; çalışmayı işçi için daha da cazip kılmak gerekiyor. Bireyin iş bölümüne bağımlılığı, zihinsel ve fiziksel emeğe kölece tâbi kılınışı ortadan kalkarsa; işçi üretimin demokratik planlamasında yer alırsa, neyin üretileceği ya da üretilmeyeceği konusunda işçiler otonom hale gelirlerse, diyor Saito, sonuç olarak ekonomide yavaşlama görülebilir.

    4) Aşırı iş bölümü yerine daha adil olan iş rotasyonu ve işbirliğine dayalı çalışmanın eşit bölüşümü olursa üretim sürecinin yavaşlaması mümkün hale gelir. Kâra yönelik piyasa rekabetinin ortadan kaldırılışı ekonominin hızını keser çünkü özgür biçimde birleşmiş üreticiler kâr etmeye yönelik sürekli baskıdan özgürleştikçe daha orijinal fikirler üretebilirler.

    5) Sermayenin despotizmi altında üretimde “uygulama” ve “kavrayış gücü” kesin bir şekilde ayrılmış, işçiler üretim sürecinin bütünü üzerindeki kontrollerini yitirmiştir. Böylece işçiler üretimin planlaması sürecinden dışlanmıştır. Bu iki şey, uygulama ve kavrayış gücü (bu kavram çifti için Saito Amerikalı Marksist iktisatçı Harry Braverman’a atıfta bulunuyor), tekrardan işçide bir araya getirilmelidir. Bu şekilde, iş yerlerinde sermayenin baskısından özgürleşmiş işçiler aktif olarak neyi nasıl ve ne kadar üreteceklerine demokratik olarak karar verebilecekler. Bunun sonucu ekonominin yavaşlamasıdır.

    İşçilerin demokratik olarak karar alma süreçlerine dâhil edilmesi ilkesi, Saito’ya göre, SSCB’de uygulanmadı; aksine toplumsal üretim üzerinde bürokratik bir denetim vardı. Elbette SSCB deneyiminin olumlu yanlarını da tartışabiliriz; ama “işçilerin yabancılaşması ortadan kalktı mı?” ya da “kapitalist üretimci mantık aşıldı mı?” diye soracak olursak, cevap maalesef “hayır”. SSCB’de üretimci, modernleşmeci bir anlayışın yanı sıra işçilerin karar alma süreçlerinden dışlandığı bürokratik bir “sosyalizm” deneyimi yaşandı. Üretimcilik adına gerek ekoloji gerekse yabancılaşmanın aşılması ve özgürleşme sorunu geri plana atılmış oldu.

    Küçülme siyasetine dair burada sıralanan ve tartışılan görüşler, hepsi birlikte, kapitalizm sonrası toplumun zeminini kuran temel ilkelerdir.

    Son bir not olarak şunu vurgulayalım: Sosyalist bir toplum üretici güçleri her türden insan ihtiyacı için arttırmaya devam ederse, diyor Saito, bu durum çevre için bir felaket olacaktır; daha “eşit” bir toplum otomatik olarak daha sürdürülebilir bir toplum değildir. Yeryüzü biyofiziksel sınırlara sahiptir, bu sebeple küçülme komünizmi daha sürdürülebilir bir gelecek tasavvuru için önemli bir tartışmayı önümüze getirmiş oluyor.


    * Sosyolog

    Not: Bu metin, Özgür Üniversite tarafından planlanan 4 haftalık “Ekososyalizm ve Büyümeme” başlıklı seminer dizisinin 3’üncü haftasında yapılan online seminerin video kaydından türetildi. Seminer 2 Mayıs Perşembe günü yapıldı. Seminerin başlığı: “Kohei Saito ve Küçülme Komünizmi”.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Aşkın kapitalizm ile imtihanı

    Aşkın kapitalizm ile imtihanı


    Sosyal bilimci Eva Illouz’nun kaleme aldığı “Romantik Ütopyayı Tüketmek” isimli çalışma, “Aşk ve Kapitalizmin Kültürel Çelişkileri” alt başlığı ve Gamze Boztepe çevirisi ile Livera Yayınları tarafından yayımlandı. Daha önce “Aşk Acıtır”, “Soğuk Yakınlıklar” ve “Mutlu Yurttaş İmalatı” isimli eserleri dilimize çevrilen ve ülkemizde kendine has bir okur kitlesi yaratan Illouz, bu eserinde aşk kavramının romantizm cephesinden ele alıyor ve kapitalizm ile olan imtihanını anlatıyor.

    ROMANTİK AŞKIN TARİHSEL SERÜVENİ

    Eva Illouz, romantik aşk kavramını çok boyutlu olarak incelediği eserinde, öncelikle aşk ve romantizm kavramının tarihsel seyri üzerinde durur. On dokuzuncu yüzyıl ve öncesinde aşk, günümüze göre çok daha ulvi, uhrevi hatta trajedilere konu olacak denli kudretli bir duygu olarak telakki edilirken, yirminci yüzyılda kapitalizmin birey kavramını öne çıkarmasıyla birlikte, kapitalist kültürün bir unsuru haline gelir. Popüler medyada, filmlerde, reklamlarda öne çıkmaya, metalaşmaya başlar. 1920’lerden itibaren romantizm, giyim ve kozmetik gibi ürünlerinin pazarlamasında kullanılır. Aşkın ekseninde bir tür romantizm ekonomisi yaratılır.

    Bu ekonomide romantizm meta merkezlidir. Neoliberal rüzgarının tüm dünyada efil efil estiği 1990’lı yıllarda artık tüketimin olmadığı bir romantizmden bahsedilmemekte, romantizmin metalaşma süreci son hızda devam etmektedir. Bir romantik akşam gerçekleşecekse, bu mutlaka dışarıda, şık bir restoranda gerçekleşmeli, rutinden farklı olmalıdır. Çiftler şık giyinmeli, her zamankinden farklı bir ekonomi ve davranış içine girmelidirler. Eş ya da sevgiliyle çıkılacak bir seyahat, alınan hediyeler, özel kozmetik veya giysi tercihleri de Illouz’un örneklediği romantizmin ihtiva ettiği başka davranışlardır.

    Ekonomi ve bilgi sektörünün önem kazandığı, esnek üretim ve uzmanlaşmış tüketime geçişin görüldüğü, işçi sınıfının adeta parçalandığı, kitle iletişimi ve teknolojiler sayesinde boş zaman alanlarının arttığı geç kapitalist dönemde ise bu durum ayyuka çıkar. Artık bu tarihten itibaren romantizm ve tüketim öyle iç içedir ki, Illouz’un deyişiyle biri diğerini mistik hale bürür.

    Illouz, eserinde aşk pratikleri üzerinden kadın ve erkeğin deneyimlerini de irdeler. Bir kadınla erkek henüz flört dönemindeyken veya ilişki ilerledikten sonra romantik bir gece yaşama arzusuyla bir yemeğe çıkacakları zaman kadının güzelliğini öne çıkarmak için giyim ve kozmetik harcaması yapmakla, erkeğin ise bu randevunun masraflarını ödemekle yükümlü olduğu bir kültür üretilir, kitlelere pazarlanır. Randevular ise ekseriyetle bu minvalde gerçekleşir. Romantizm ve aşk kapitalizm ile yakın mesaiye girince, kaçınılmaz olarak kadın erkek arasındaki kimi eşitsizlikler de aşk kavramının muhtevasına görünür hale gelir.

    AŞKIN BUGÜNKÜ AHVALİ

    Illouz, aşkın geçirdiği evrimsel serüveni tarihsel bir arka planda ele aldıktan sonra günümüze döndüğünde, başta flört olmak üzere aşkın pek çok evresinde gerçekleşen değişikliklerden bahseder. Bugün özgür cinselliğin, adeta hedonizmin yaşandığı çağda, romantizm cinsel hazdan ayrı tutulamaz. Kadın ve erkek arasındaki romantik karşılaşma daha ziyade cinsellikle kendini gerçekleştirir. Bu karşılaşma, romantik bir ilişkiye dönüştüğünde ise, tüketim sektörü bu ilişkinin muhtevasını etkiler. Böyle ilişkilerde çiftler tutkulu ve hesapsızca kendilerini bir diğerine bırakıyor da olabilir, çeşitli fayda zarar hesapları yaparak ilişkiyi birtakım temeller üzerine oturtmaya çalışıyor da olabilir… Her halükarda kendi ihtiyaçları ve beklentileri doğrultusunda seçim yaparlar ve tüketim her daim işin içindedir.

    ROMANTİZM KAVRAMI VE SINIF MESELESİ

    lllouz, eserinde romantizm kavramına dair öne sürdüğü savlarını araştırma yaptığı reklamlar, dergiler ve söyleşi yaptığı insanlardan aldığı görüşlerle temellendirir. Buradan aldığı bilgiler ışığında alt sınıf ve orta sınıf için aşk ve romantizmin nasıl tezahür ettiğini de anlatır eserinde, orta sınıf ve işçi sınıfın romantizm kavramına yaklaşımını sorgular ve romantizmin aslında sınıflar arasında eşitsiz bir şekilde tezahür ettiğini, bu bağlamda bir sınıf meselesi olduğunu ileri sürer. Keza örnekleminde yaptığı gözlemlere göre, orta sınıf kadın ve erkekler reklamlarda empoze edilmek istenen romantizm kavramı ve onun enstrümanlarını özümsemeye daha teşnedirler. Üstelik reklamlarda gösterilen imgelere daha aşinadırlar. İşçi sınıfına mensup örneklem üyeleri ise romantizm kavramına daha mesafeli bir noktadan bakarlar. Seyahat ve tüketim gibi davranışlar konusunda ise daha isteksizdirler.

    Ancak yine de, aşkın muhtevasında yer alan unsurların tüketimle ilişkiye girmesiyle birlikte sınıflar arasındaki ayrımın zaman zaman silikleştiği, orta sınıfın flört döneminde işçi sınıfıyla -sinemaya gitmek gibi- veya daha üst sınıfla –arabayla gezmek gibi- kimi ortak eğlenceleri tercih ettiği söylenebilir. Aşkın pratiğine dair kimi alışkanlıklar ve eğlence türlerinin benimsenmesiyle, dahası denklemin içine teknoloji, boş zaman, para ve metanın da girmesiyle, aşk geleneksel sınıf ayrımlarını bozarak yeni sınıf ilişkileri yaratır.

    Illouz, metaların çeşitli ritüeller aracılığıyla, insanların arasında nasıl bağlar meydana getireceğini de inceler eseri boyunca. Ona göre metalar sadece insanları birbirine yaklaştıran bir enstrüman değil, zaman zaman duygu yaratan etkenlerdir. Ancak bunu anti materyalist bir tavırla yapmaz. O madde ve mana dünyasının birbirinden ayrı tutulması gerektiğini savunmak yerine, insanın tabiatını kabul eder ve gerçekçi bir bakışla insanların sahip olduğu, hislerin ve metaların birbirinden ayrı ve zıt olduğu –veya olması gerektiği- anlayışını yıkmaya çalışır. Metalar ve duyguların tarihsel bir süreçte nasıl birbirinin içine geçtiğini açıklar.

    Eva Illouz, eserinde romantik aşkın kapitalizm sonrası dönemde metalaşma sürecini ve tüketim kültürüne olan katkısını ele alıyor, söylemde manevi bir duygu addedilen, rasyonel olması beklenmeyen aşkın maddi unsurları kendine katmasıyla birlikte geçirdiği tarihsel seyri anlatıyor.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Deepankar Basu ile Kapital üzerine bir söyleşi

    Deepankar Basu ile Kapital üzerine bir söyleşi


    Deepankar BASU – Cale BROOKS

    Çeviren: Gencer ÇAKIR


    CALE BROOKS (CB) – Diğer iktisat okullarıyla karşılaştırıldığında Marksist iktisadın ayırt edici özelliği nedir?

    DEEPANKAR BASU (DB) – En az üç ayırt edici özellik var. Marksist iktisat, kapitalizm incelemesini tarihin geniş akışı içinde konumlandırır. Kapitalizmi toplumsal üretimi örgütlemenin bir biçimi olarak kavrar ve kapitalizmi tıpkı feodalizm ve köleci toplum gibi sınıf ayrımına dayalı bir toplum olarak görür. Dolayısıyla, Marksist iktisadın ilk ayırt edici özelliği, sınıfsal ayrıma dayalı kapitalist toplumun sömürüyü nasıl doğurduğunu ve sömürüye nasıl dayandığını anlamaya çalışmasıdır.

    İkinci olarak, Marksist iktisat kapitalizme çelişkili bir sistem olarak bakar. Bu, Marx’ın önceki üretim biçimlerine kıyasla kapitalizmin olumlu yönlerini vurguladığı eserinden gelmektedir. Bu olumlu yönler, nüfusun çoğunluğunun ihtiyaçlarını karşılayabilecek (şayet düzgün bir şekilde dağıtılırsa) muazzam bir zenginlik yaratmaktadır, ne var ki kapitalizmdeki ilişkilerin örgütlenme biçimi nedeniyle bu gerçekleşmemektedir. Burada çelişkili bir durum söz konusudur: Kapitalizm emeğin üretkenliğini arttırır ve muazzam bir zenginlik yaratılmasını mümkün kılar; ancak daha sonra, ihtiyaçları karşılamak yerine kâr elde etme güdüsüyle hareket ettiği için, sistemin sosyal ihtiyaçlarını karşılayamaz hale gelir.

    Marksist iktisadı diğer tüm iktisat okullarından ayıran bir üçüncü özellik ise krize odaklanmasıdır. Marx’ın kapitalizm analizinde her zaman kapitalizmin krize eğilimli bir sistem olduğu vurgulanmıştır. Her şeyin yolunda gittiği dönemler olsa da, görünenin altına bakıldığında, neredeyse kaçınılmaz olarak krize dönüşecek olan bir eğilimin olgunlaştığı görülecektir. Dolayısıyla kapitalizmin tarihine bakarsanız, her otuz ya da kırk yılda derin bir krize yakalandığını görürsünüz.

    Marx’ın yazılarında kapitalizmin nihai çöküşü gibi bir şeye asla rastlayamazsınız. Kapitalizmi krize sürükleyen çeşitli eğilimlere dair zengin bir tartışma yürütülür, ancak krizin nasıl çözüleceği ve bundan ne çıkacağı konusunda bir öngörüde bulunulmaz. Çözüm ancak geniş insan gruplarının toplumsal eyleminin bir sonucu olarak ortaya çıkabilir.

    CB – Kitabınızın Marksist iktisada ilk giriş kitabı olmadığı açık. Ancak Marksist iktisada giriş niteliğindeki diğer klasik kitapların aksine, kitabınızın büyük bir bölümünü Marx’ın Kapital’de kullandığı mantıksal ilerleme ile yapılandırıyorsunuz. Marx Kapital’de argümanını nasıl yapılandırmıştır, açıklayabilir misiniz?

    DB – Kapital’i yazmaya ciddi olarak başladığı 1857-58 yılları ile ilk taslakları aşağı yukarı tamamladığı 1865 yılları arasında Marx’ın çalışmasını organize etmek ve sunmak için birkaç farklı yoldan geçtiğini görüyoruz.

    Sonunda ortaya çıkan şey, Marx’ın sahip olduğu iki önemli fikirden kaynaklanmıştır. Birincisi, kapitalist sistem üzerine neredeyse on yıl süren çalışmasının ardından, Marx eserinin odak noktasının sermaye olacağını fark etti. “Sermaye” derken, para yığınlarının pazara geldiği, metaların satın alındığı, satın alınan metalarla -önemli metalardan biri de emek gücüdür- bazı metaların üretildiği ve sonunda üretilen bu metaların daha fazla para karşılığında satıldığı bir sistemi kastediyordu. Bu, para yatırarak daha fazla para üretme ihtiyacı etrafında örgütlenmiş bir sistemdir.

    Marx’ın “değerin daha fazla değer doğurması” ya da “hareket halindeki değer” olarak adlandırdığı bu süreç, onun “sermaye” kelimesinden anladığı şeydi. Marx’ın kavrayışı, kapitalizmin bu dinamiğin, bu mantığın, bu ihtiyacın bir temsili olduğu yönündeydi. Bu nedenle, kitabında incelemek istediği merkezi kavram sermaye olacaktı.

    İkincisi, okurlarına sermayenin mantığına dair bir analiz sunmak istiyorsa, kapitalizmin ortaya çıktığı tarihsel süreci değil, kendi zamanında var olduğu şekliyle kapitalizmin toplumsal yapısını ve dinamiklerini anlamak için gerekli olan kavramların mantığını takip etmesi gerektiğini kavramış olmasıdır. Bu yüzden tarihsel bir anlatı sunmak yerine kavramsal bir yapı ortaya koymuştur.

    Dahası, sunduğu kavramsal yapı Marx’ın “farklı soyutlama düzeyleri” olarak adlandırdığı şekilde düzenlenmiştir. Tıpkı diğer bilimlerde olduğu gibi, sosyal bilim de bir olgunun çeşitli yönlerinden soyutlama yapar ve bir sistemin mantığını oluşturan temel şeye inmeye ve ona ulaşmaya çalışır. Marx’ın “genel olarak sermaye” adını verdiği ilk soyutlama düzeyinde yapmak istediği de buydu.

    Bununla Marx, sermayeyi oluşturan iki unsur -bir yanda sermaye ya da para, diğer yanda emek- arasındaki saf etkileşimi ve bu ikisinin etkileşiminin kapitalizmde gördüğümüz çeşitli eğilimlere nasıl yol açtığını anlamak istedi.

    Kapital’in I. ve II. ciltleri bu yüksek soyutlama düzeyinde düzenlenmiştir. Marx’ın burada soyutladığı iki şey vardır. Birincisi rekabet olgusudur: Kapitalizmde tek bir sermaye bloğu değil, birbirleriyle rekabet eden bireysel kapitalistler vardır. İkincisi ise kredi olgusudur: Kapitalizmde bankalar kapitalistlere, kapitalistler de hane halklarına kredi sağlarlar.

    Daha sonra Kapital’in III. cildinde, soyutladığı bu şeyleri analize geri getirir. Böylece III. cildin sonuna geldiğimizde, sermayenin mantığını çok soyut bir düzeyde anlamış oluruz, ama aynı zamanda kapitalistler arasındaki rekabetin ve kredi olgusunun da önemli roller oynadığı daha düşük soyutlama düzeylerinde sistemin nasıl işlediğini de anlamış oluruz.

    CB – Marx’ın çalışmalarının diğer ayırt edici özelliklerinden biri de değer teorisidir. Marx’ın emek değer teorisinin temellerini açıklayabilir misiniz?

    DB – Değer meselesi iktisadi düşüncenin merkezinde yer alır ve çok uzun bir süredir de öyle olmuştur. Basit bir olguyla başlar. Bir şeylerin alınıp satıldığı metalar dünyasını gözlemlediğimizde, piyasada bir metanın başka bir meta ile belirli bir oranda mübadele edildiğini fark ederiz. Örneğin, bir masanın fiyatının kırk dolar, bir gömleğin fiyatının ise yirmi dolar olduğunu varsayalım. Bu, bir masa karşılığında iki gömleğin mübadele edilebileceği anlamına gelir.

    Bir metanın başka bir meta ile mübadelesi çok uzun zamandır var olan bir olgudur ve ekonomi kuramcıları bu olgunun altında yatan şeyin ne olduğunu sormuşlardır. Değer bu soruya verilen bir cevaptır: Mübadele olgusunu ne açıklayabilir? İktisadi düşünce tarihinde iki yaygın yaklaşım görüyoruz. Birincisi öznel yaklaşımdır; neoklasik iktisadın yaklaşımı bu kategoriye girer. Bir de Adam Smith, David Ricardo ve Karl Marx’ın yazılarına kadar uzanan ve bu soruya çok farklı bir yanıt veren daha eski bir gelenek vardır.

    Klasik iktisatçılar Ricardo, Smith ve Marx tarafından verilen cevap, mübadele olgusunu açıklayabilecek ve dolayısıyla metaların değerini açıklayabilecek olan şeyin, metaların üretiminde harcanan emek miktarı olduğudur. Emek değer teorisi bu geleneğe ait bir cevap olarak ortaya çıkar.

    Öte yandan, yaklaşık 1870’lerden itibaren öne çıkmaya başlayan neoklasik gelenek, aynı soruyu “fayda” adını verdiği şeye bakarak yanıtlar. Verdiği cevap şudur: Metalar birbirleriyle belirli oranlarda mübadele edilir, çünkü farklı metalar onları satın almak isteyen insanlara farklı düzeylerde fayda sağlar.

    Fayda ya da yararlılık, klasik düşünürler tarafından metanın bir yönü olarak kabul edilmiştir. Fakat aynı zamanda metanın başka bir yönü olduğunu da fark etmişlerdir, bu da metaların birbirleriyle mübadele edilebilmesidir. Mübadele olgusunu açıklayabilecek şeyin fayda ya da yararlılık olmadığını gördüklerinde, nesnel bir değer teorisi ortaya koymak istediler. Bu nedenle, üretim sürecine ve farklı metaların üretiminde harcanan göreli emek miktarlarına baktılar. Verdikleri yanıt, metaların üretiminde harcanan göreli emek miktarının, hem niteliksel hem de niceliksel özellikleriyle mübadeleyi açıklayabileceğidir.

    Buldukları bu yanıt, her şeyden önce öznel bir özellik olan fayda ya da yararlılığa dayanan neoklasik iktisatçıların yanıtından farklıdır. Neoklasik anlayışa göre, belirli bir metanın tüketiminden ne kadar yararlılık ya da fayda elde edeceğim bana bağlıdır. Çevreme, içinde bulunduğum duruma, mutlu olup olmadığıma, yağmurun yağıp yağmadığına bağlıdır. Tükettiğim aynı dondurma, havanın çok sıcak ya da soğuk olmasına bağlı olarak bana farklı miktarlarda fayda sağlayacaktır. Dolayısıyla fayda gerçekten de öznel bir olgudur ve bu nedenle faydadan türetilen değer teorisi öznel bir değer teorisidir.

    Öte yandan, bir metanın üretiminde harcanan emek miktarından türetilen değer teorisi nesnel bir değer teorisidir çünkü üretim nesnel bir olgudur. Üretime harcanan emek ve farklı metaların üretimine harcanan emek miktarı nesnel bir olgudur. Bu değeri nasıl ölçtüğümüz farklı bir sorudur ve bazı durumlarda bir metanın üretiminde harcanan emek miktarını tam olarak ölçmek zor olabilir. Ancak yine de bu nesnel bir değer teorisidir.

    Metaların, toplumun üretken emeğini emdikleri için ve emdikleri ölçüde değerli olduklarını ileri süren emek değer teorisi, Marx’ın klasik iktisatçılardan aldığı bir şeydi. Ancak Marx sonra buna daha fazla nüans getirdi. “Metaların üretiminde harcanan ve böylece değere yol açan emek hakkında daha fazla şey söyleyebilir miyiz?” diye sordu. Bu noktada soyut emek kavramını ortaya attı ve bir metanın değerini somut emekten ziyade soyut emeğin belirlediğini söyledi.

    Ayrıca toplumsal olarak gerekli emek kavramını da ortaya atmıştır. Marx, belli bir zamanda, üretim teknolojisi ve işin yoğunluğu göz önüne alındığında, herhangi bir metadan bir birim üretmek için gereken emek miktarının aşağı yukarı sabit olacağını söyler. Metayı üretmek için gereken “toplumsal olarak gerekli emek” dediği şey budur. Yani ona göre, değer hakkında düşündüğümüzde, toplumsal bağlamı, verili teknolojiyi ve iş yoğunluğunu düşünmek zorundayız, ki bu da ne kadar emeğe ihtiyaç duyulduğunu belirleyecektir.

    Son olarak Marx, vasıflı bir işçinin bir saatlik emeğini vasıfsız bir işçinin bir saatlik emeği ile karşılaştıramayacağımızın farkındaydı. Bu nedenle, karmaşık emek birimlerini basit emek birimlerine dönüştürdüğümüzden emin olmak için kavramsal bir yol olması gerektiğine işaret etti. Dolayısıyla, toplumsal olarak gerekli emek, soyut emek ve karmaşık emeğin basit emeğe indirgenmesi şeklindeki bu üç kavramı çözdüğümüzde, Marx’ın yazdıklarından bir emek değer teorisi için çok sağlam bir temel elde etmiş oluruz.

    CB – Kapital’in I. cildinin büyük bir kısmı artı değerin ortaya çıkışını ve sermaye birikimi sürecindeki önemini açıklamaya ayrılmıştır. Artı değer kavramının Marx’ın analizi için önemini açıklayabilir misiniz?

    DB – Artı değer kavramı Marx için iki açıdan önem taşır. Birincisi, Marx ekonomik analizini “materyalist tarih anlayışı” ya da “tarihsel materyalizm” olarak adlandırdığı daha geniş bir tarih anlayışının içine yerleştirir. Materyalist tarih anlayışında kapitalizm, sınıfsal ayrıma dayalı toplumun bir biçimi olarak kavranır. Şimdi, böyle bir toplumda bir sınıfın emek gücüne bir diğeri tarafından el konulması söz konusudur. Bu, sömürü olgusunun Marx tarafından anlaşıldığı ilk adımdır.

    Marx, sömürü olgusunun sınıfsal ayrıma dayalı bir toplumda nasıl işlediğini açıkça anlamak ve okuyucularına açıklamak istiyordu. Marx, şeffaf olduğu için anlaşılması çok daha kolay olan feodalizmdeki sömürü anlayışıyla aynı olgunun kapitalizmde çok daha karmaşık bir şekilde işlediği anlayışı yan yana koyuyordu.

    Feodalizmde, çok basit bir analiz yapmak gerekirse, yasalar serfin haftada dört gün lordun toprağında, üç gün de kendi toprağında çalışmasını zorunlu kılıyordu. Yani serfin zamanının yedide dördüne lord tarafından derhal el konuluyordu. Efendinin serfin emeğinin meyvelerine el koyduğu sömürü olgusu şeffaftı.

    Marx aynı olgunun kapitalizmde de yaşandığını iddia etti. Ancak bunu gizleyen şey, tüm bunların piyasa süreci ve mübadele olgusu aracılığıyla gerçekleşiyor olmasıydı. Kapitalizmde işçi sınıfı çalışma kapasitesini bir ücret karşılığında kapitaliste satar. Marx’ın göstermek istediği şey şuydu: Kapitalist, satın aldığı emek gücünü kullanarak bir meta üretip bunu piyasada sattığında, kapitalist bu süreçte işçiye ücret olarak ödediğinden daha fazla değere el koyabilmektedir.

    Esasen tüm kapitalist sınıfın kârı olarak ortaya çıkan bu fark, Marx’ın artı değer olarak anladığı şeydir. Artı değer kavramının muhtemelen en önemli yönü buydu. Marx, piyasa temelli bir mübadele sisteminin de bir sınıfın ürettiği artı değere diğer bir sınıf tarafından el konulmasına (işçi sınıfının ürettiği artı değere kapitalist sınıfça el konulması) yol açabileceğini titiz bir şekilde göstererek, kapitalizmin de tıpkı önceki sınıf temelli toplumlarda olduğu gibi, bir sınıfın diğer bir sınıf tarafından sömürülmesine dayandığını ortaya koymuştur.

    İkinci nokta, Marx’ın artı değerin yaratılması, gerçekleştirilmesi ve dağıtılmasının makro bir perspektiften bakıldığında kapitalist sistemin temel dinamiği olduğunu anlamış olmasıdır. Kapitalizm kâr elde etmekle ilgilidir ve kârın kaynağı da artı değerdir. Bu nedenle kapitalist sınıfın kâr olarak elde ettiği artı değerle ne yaptığı, sistemin zaman içinde nasıl evrileceği üzerinde doğrudan bir etkiye sahiptir. Marx da kapitalist sistemde ortaya çıkan kriz eğilimlerinin ya artı değer üretimi ya da artı değerin realize edilmesiyle ilgili olduğunu savunmuştur.

    Artı değer kavramı iki rol oynamıştır. Birincisi, kapitalizmin sınıfsal olarak bölünmüş bir toplum olduğunu ve bu nedenle de işçi sınıfının yarattığı değerin bir kısmının kapitalist sınıf tarafından, karşılığında hiçbir şey verilmeksizin alınması anlamında, işçilerin kapitalistler tarafından sömürülmesine dayandığını vurgulamıştır. İkincisi, kriz eğilimleri de dâhil olmak üzere, sistemin dinamiklerinin su yüzüne çıktığı iki alan vardır: biri artı değerin üretildiği alan diğeri ise bunun metaların satışı yoluyla gerçekleştiği alan.

    CB – Kapital’in ilk cildinin sonlarına doğru, Marx’ın birikim sürecini anlattığı yerde, zirve noktasına ulaşırız: kapitalist gelişme ve büyümenin merkezi dinamiği birikimdir. Marx için sermaye birikiminin ne anlama geldiğini ve bununla bağlantılı olarak kalıcı işsizlik teorisinin ne olduğunu açıklayabilir misiniz?

    DB – Kapitalist bir toplumu anlamanın soyut biçimi şöyle başlar: Kapitalist ya da kapitalist sınıf piyasaya bir miktar parayla giriş yapar ve bu parayla iki tür meta satın alır: emek gücü -çalışma kapasitesi- ve üretimde kullanılan tüm diğer emek dışı girdiler. Sonra kapitalistle birlikte fabrikaya gireriz; kapitalist burada bu iki unsuru bir araya getirir ve bunlar bir araya getirildikten sonra metalar üretilir ve kapitalist bir kez daha piyasaya döner, bu sefer alıcı olarak değil satıcı olarak piyasadadır, çünkü yanında bitmiş metalar vardır; sonra bunları satar.

    Bu süreçte kapitalist, başladığından daha fazla paraya sahip olur ve bu ekstra para miktarı artı değerin parasal ifadesidir. Bu miktar, metaları bizzat üreten işçilerin ödenmemiş emek zamanına karşılık gelir. Bunu anladıktan sonra Marx şu soruyu sorar: Kapitalist, işçi sınıfından almayı başardığı bu fazladan para miktarıyla, işçi sınıfının ödenmemiş emek zamanıyla ne yapar?

    Marx’ın cevabı, gerçekleşen artı değerin çoğunun daha fazla artı değer üretmek için üretim sürecine geri sürüldüğüdür. Ve başka bir döngünün sonunda, daha fazla artı değer üretmek için yeniden yatırım yapılacaktır. Daha fazla artı değer üretmek amacıyla artı değerin üretim sürecine yeniden yatırılması, Marx’ın “sermaye birikimi” olarak adlandırdığı şeydir.

    Sermaye birikimi süreci görünüşte bir bilmeceye yol açmaktadır. Diyelim ki kapitalistler tüm kârlarını tekrar üretime yatırıyorlar. Bu durumda üretim ölçeği yükselecek ve emek gücüne olan talep artacaktır. Bu durum uzun süre devam ederse, işgücüne olan talep nihayetinde işgücü arzını aşacaktır. Bu gerçekleştiğinde, işçi sınıfı tarafından kazanılan gerçek ücret artmaya başlayacaktır. Ve bu artmaya devam ederse, sonuçta kârlar erimeye başlayacaktır. Eğer bu durum kontrol altına alınmazsa, en uç noktada kârların sıfırlanması söz konusu olacaktır.

    Bu bir bilmeceye yol açmaktadır çünkü kapitalist sistem kâr elde etmeye yöneliktir. Sistemin iç dinamiği bizi kârların sıfırlanacağı bir duruma götürüyorsa, bu durum kapitalizmin içinde saklı olan derin çelişkili bir dinamik olarak ortaya çıkar. Bu yüzden Marx şunu sorar: Kapitalizmin, emek gücüne olan talebin kârları tüketmeye başlayacak ve en uç noktada kârları sıfıra indirecek kadar artmamasını sağlayacak bir mekanizması var mıdır? Marx’ın bu soruya yanıtı evettir. Bahsettiği mekanizma, “yedek işgücü ordusu” ya da “göreli artı nüfus” olarak adlandırdığı şeydir.

    Yedek işgücü ordusu, işçi sınıfının şu anda kapitalist firmalar tarafından istihdam edilmeyen ancak gerektiğinde istihdam edilme potansiyeline sahip olan kesimidir. Marx, yedek işgücü ordusunun üç bölümden oluştuğunu söyler. Birincisi, “yüzen” yedek işgücü ordusu olarak adlandırdığı, işçi sınıfının istihdam ve işsizlik arasında hareket eden kısmıdır. Bunlar ara sıra istihdam edilirler, bir durgunluk yaşandığında ya da bir firma kapandığında işten çıkarılırlar ve işsiz kalırlar.

    Marx’ın “gizli” yedek ordu olarak adlandırdığı yedek işgücü ordusunun ikinci bir unsuru daha vardır. Bu, işçi sınıfının henüz kapitalist sistem tarafından kullanılmayan ancak potansiyel olarak mevcut olan parçasıdır. Burada Marx’ın aklında iki önemli demografik kesim vardır. Birincisi, küçük toprak parçalarına sahip olan ve çalışma kapasitelerini satmak için pazara kadar gelmelerine gerek kalmayacak kadar gelir elde edebilen köylü üreticilerdir. İkincisi ise, uzun bir süre işgücünün dışında kalan ve çoğunluğunu kadınların oluşturduğu ev içi emektir. Bu kesim gerektiğinde sermaye tarafından kullanılabilir.

    Üçüncü kesim ise “durgun” yedek işgücü ordusudur. Bu, işçi sınıfının gerçekten sistem dışına düşmüş olan kısmıdır: ya becerilerini kaybetmiş ya da çeşitli nedenlerle iş aramayı bırakmış olan işçiler. Bunların hepsi birlikte yedek işgücü ordusunu oluşturur.

    Kapital’in ilk cildinin yirmi beşinci bölümünde Marx, yedek işgücü ordusundaki dalgalanmaların reel ücret hareketini kontrol altında tutan ve reel ücretlerin kârı tamamen ortadan kaldıracak ölçüde yükselmemesini sağlayan birincil mekanizma olduğunu gösterir. Bu çok önemli ve devrimci bir kavramdı çünkü işsizlik olgusunun kapitalist sisteme içkin/mündemiç olduğunu vurguluyordu.

    Kapitalizmin kısa süreler için işsizlik sorununu çözmesi mümkün olsa da, uzun süreler boyunca işsizlik kapitalizmin bir özelliği olarak varlığını sürdürecektir. Eğer bu mekanizma mevcut değilse, o zaman kapitalizm tehlikeye girer çünkü ücretlerin, kârların sıfıra düşmesine neden olacak ölçüde artmamasını sağlamanın bir yolu olmayacaktır.

    CB – Politik düşünen insanlar bu analizi, yani işsizliğin kapitalizmde kalıcı bir olgu olduğunu ve birikimin bir türevi olduğunu kabul etmenin sonuçlarının farkına varmalıdır. Bu, çeşitli sosyal demokrat önerileri veya tam istihdam yaratma çabalarının tarihini ve kilit tarihsel kavşaklarda karşılaştıkları bir dizi engeli düşündüğümüzde; ya da 1970’lerde Keynesçiliğin stagflasyonda neler olup bittiğini açıklamaktaki başarısızlığını düşündüğümüzde daha anlamlı hale gelmektedir. Bu süreci yönlendirenin, zaman zaman duyduğunuz gibi işçilerin çok fazla şey istemesi değil de, sermaye birikimi olması ve bunun da nihayetinde durgunluğa yol açması çok büyük önem taşımaktadır.

    Marx yaşamı boyunca politik bir devrimciydi ve yaşamının büyük bir bölümünü işçi sınıfının politik hareketlerine katkıda bulunarak geçirdi. Aynı zamanda, daha yüksek ücretler için mücadele etmenin yapısal sınırları olduğunu söylüyordu. Bu demek değildir ki bunu yapmayacaksınız, ancak kapitalizmden ayrılmaz olan bu nesnel ekonomik yapılarla başa çıkmak için siyasi bir çözüm bulmak zorundasınız.

    Çoğu insan için hikâye burada bitiyor çünkü I. ciltten (Kapital) sonrasını okumuyorlar. Ama ben şimdi II. cilde dönmek istiyorum. Artı değerin dolaşımı ve gerçekleşmesinin önemini ve Marx’ın kapitalizm içinde ekonomik büyümeyi nasıl kavradığını açıklayabilir misiniz?

    DB – Kapital’in I. cildinde Marx’ın amacı, artı değerin nasıl üretildiğini ve kapitalist sınıfın bu artı değerle ne yaptığını anlamaktır. Yani konunun bir kısmı artı değerin nasıl üretildiğini açıklamaktır. Diğer bir kısım ise sermaye birikimidir, yani bu artı değer yeniden yatırıldığında ne olacağı konusudur.

    Bu analizi yaparken Marx önemli bir meseleden kendini soyutlamıştı: Artı değer ancak emekle üretilen metalar piyasada uygun bir fiyata satıldığında gerçekleşebilir ve kapitalistlerin para havuzunun bir parçası haline gelebilir. İkinci ciltte Marx, bu soruya tekrar dönüyor: Kapitalist sistem nasıl oluyor da çok sayıda meta üretebiliyor ve ardından tüm bu metaların tüm değeri gerçekleştirmek için gerekli olan fiyatlardan satın alınmasını nasıl sağlıyor? Marx buna iki düzeyde yanıt verir.

    Bir bütün olarak bakıldığında, Marx’ın işaret etmek istediği asıl şey şudur: Kapitalist bir ülkede belirli bir zaman diliminde, diyelim ki bir yılda üretilen metalar demetine bakıldığında, tüm bu metaların ya kapitalist sınıf ya da işçi sınıfı tarafından satın alınacağı görülecektir (kabaca söylemek gerekirse, şimdilik devleti ve uluslararası ticareti bir kenara bırakırsak). Demek ki kapitalist sınıf, ürettiklerinin bir kısmını, üretim sürecinde kullanılacak girdiler olarak, birbirlerinden satın alacak.

    Dolayısıyla bu toplam meta paketinin bir kısmını kapitalistler doğrudan birbirlerinden satın alacaklar. İşçi sınıfı tarafından satın alınacak olan diğer kısım da nihayetinde kapitalist sınıfın satın alımları tarafından yönlendirilecektir. Neden mi? Çünkü kapitalist sınıf ne kadar emek istihdam edeceğine kendisi karar verir. Emek istihdam edildiğinde, işçiler ücret geliri elde ederler. Bu ücret gelirleri ile işçiler dışarı çıkar ve tüketim ihtiyaçları için meta satın alırlar. Dolayısıyla, kapitalistlerin ne kadar yatırım yapacaklarına, ne kadar meta üreteceklerine karar vermeleri, nihayetinde üretilen tüm metaların satın alınıp alınmayacağını belirleyecektir.

    Bir bütün olarak kapitalist ekonomi, eğer kapitalist sınıf yeterli miktarda yatırım yapmaya istekliyse, ürettiği her şeyi doğru fiyattan satın alabilecek ve tüm artı değeri gerçekleştirebilecektir. Bu nedenle, Marx’ın bakış açısına göre, sağlam bir kapitalist yatırım teorisi geliştirmek çok önemliydi. Marx bu projeyi II. ciltte tamamlamadı ve bence Marksist akademisyenlerin bu konu üzerinde çalışması gerekiyor.

    Marx’ın aynı soruya yanıt aramaya çalıştığı ikinci perspektif ise, ekonomiyi kendi deyimiyle “departmanlara” bölünmüş olarak düşündüğümüzde ne olduğunu anlamaktı. Diyelim ki iki departman var: bir departman makine üretiyor, diğer departman tüketim malları üretiyor. Üzerinde biraz düşündüğümüzde, bu iki departmana bölünmüş kapitalist ekonominin, ürettiği her şeyi satabilmesi için ne kadar makine üretildiği ile ne kadar tüketim malı üretildiği arasında bir orantı olması gerektiği açıktır.

    Her ikisinden de çok fazla üretemezsiniz, çünkü aksi takdirde bir bolluk olacaktır. Bunun nedeni, üretilen makinelerin çoğunun şu anda tüketim malları üreten kapitalistler tarafından satın alınacak olmasıdır. Üretilen tüketim mallarının çoğu da sadece tüketim malı fabrikalarındaki işçiler tarafından değil, makine malı fabrikalarındaki işçiler tarafından da satın alınacaktır.

    İki sektör (departman) arasında karşılıklı bir bağımlılık vardır. Bu nedenle Marx, yeniden üretim şemaları olarak bilinen şemalar aracılığıyla, kapitalist sistemin zaman içinde kendini sorunsuz bir şekilde yeniden üretmesi ve ne çok fazla talep ne de çok az talep sorununa yakalanmaması için tüketim malları ile üretim mallarını belli bir orantı içinde üretmesi gerektiğinin altını çizmiştir. Bu konuda daha hassas davranıp cebirsel hesaplamalar yapabilir ve sistemin zaman içinde kendini sorunsuz bir şekilde yeniden üretebilmesi için bu iki departmanın belirli bir oranda üretim yapması gerektiğini gösterebiliriz.

    Buradan hareketle doğruca büyüme meselesine geliyoruz. Marx’a göre kapitalizm, artı değer üretmeye ve gerçekleştirmeye yönelik bir sistemdir. Gerçekleştirilen bu artı değer sisteme geri aktarılarak üretim sürecinin ölçeği arttırılır; bu şekilde büyüme Marx tarafından zaman içerisinde kapitalist ekonomi içerisindeki değer akışının büyüklüğü olarak kavranır.

    Zaman içinde, yıldan yıla, değerin büyüklüğü artar. İki nedenden dolayı artar. Birincisi, sermaye tarafından istihdam edilen işçi sınıfı nüfusu arttığı için işçilerden daha fazla artı değer elde edilir. Bu nüfus daha üretken hale gelir. İkincisi, teknolojik değişim nedeniyle metalar daha hızlı satılır. Değerin tüm süreçten geçerek yeniden yatırım yapılmak üzere kapitalistlerin eline parasal olarak geri dönme hızı zamanla artar. Daha fazla artı değer elde edildikçe ve bu hızlı bir şekilde gerçekleştikçe sistem zaman içinde büyür.

    Marx kapitalist büyümeyi, çeşitli noktalarda kesintiye uğrama olasılığı olan, son derece çelişkili bir süreç olarak anlamıştır. Bu artı değer üretiminin, dolaşımının ve gerçekleşmesinin kesintiye uğramasını Marx “kriz dönemi” olarak adlandırır. Kriz, çok fazla artı değer üretildiğinde ve herhangi bir nedenle metalar satılamadığında, yani üretilen artı değerin tamamı gerçekleştirilemediğinde ortaya çıkabilir. Bu yaşandığında, bir sonraki dönemde kapitalistler yatırımlarını azaltacak, çok sayıda işçi işini kaybedecek ve üretilen mal ve hizmetlere olan talep daha da düşecektir. Bu durumda ekonomi krize girecektir.

    Krizin ortaya çıkmasının bir başka yolu da işyerinde çatışmanın yaşanmasıdır. Bu durumda kapitalist sistem yeterince artı değer üretemez ve bu da kendini yatırımdan elde edilen kâr oranında bir düşüş olarak gösterebilir.

    CB – Kapital’in III. cildine dönelim; burada Marx kapitalist sınıfın, artı değeri ürettikten sonra, bunu nasıl dağıttığını ve egemen sınıfı bir arada tutan toplumsal ilişkileri tartışır. Marx her bir kapitalistin işçileri doğrudan sömürdüğünü söylemiyor, bunun yerine birçoğunun artı değerden pay almak için birbirleriyle nasıl pazarlık yapmak zorunda kaldıklarını anlatıyor. Bu bölüşümü ve artı değerin kapitalist sınıf arasında nasıl dağıtıldığını kısaca açıklayabilir misiniz?

    DB – Marx’ın argümanı iki adımda ilerliyor. İlk adımda, doğrudan meta üretimine dâhil olan ya da bu metaların satılmasını sağlayan faal kapitalistlere (functioning capitalists) göz atıyor. Marx birinci grup kapitalistlere “sanayi” sermayesi, ikinci grup kapitalistlere ise “ticari” sermaye diyor.

    Sanayi sermayesi metaların üretimini doğrudan organize eder ve daha sonra ticari sermayeye devreder, o da metaların nihai tüketicilere satılmasını sağlar. Diyelim ki General Motors araba üretiyor ve bu arabaları satan da bir mağazalar grubunuz var. Bunlardan ilki sanayi sermayesi, ikincisi ise ticari sermaye olacaktır.

    Marx, artı değerin yalnızca üretimde üretilebileceği konusunda çok açıktır. Bölüşülen ve yeniden bölüşülen artı değerin tamamı kapitalist meta üretiminde üretilir. Artı değerin daha sonra toplumda nasıl kademeli olarak akacağını ve işçi sınıfı dışındaki farklı sınıfsal kesimlerin gelir akışı olarak nasıl sonuçlanacağını kavramak için ilk adım burasıdır.

    Sanayi kapitalistleri grubu içinde, farklı üretici türleri farklı sermaye yoğunluklarına sahiptir. Bazı üretimler makine başına çok fazla emek gerektirirken, diğer bazı metalar bunun tam tersidir. Dolayısıyla, meta üretiminde yaratılan toplam artı değerin ilk etapta sanayi sermayesinin farklı kesimleri arasında yeniden bölüşüldüğü bir süreç yaşanır.

    Bu neden gereklidir? Uzun vadede her kapitalistin aynı ortalama kâr oranını elde etmesini sağlamak için gereklidir. Çünkü eğer ortalama kâr oranından daha yüksek kâr sağlayan bir üretim dalı varsa, o zaman çok sayıda kapitalist o sektöre girecek ve o malın üretimi ve arzı artacaktır. Bu durumda o malın fiyatı düşecek ve kâr oranı da azalacaktır.

    Bu sürecin, meta üretimiyle uğraşan her kapitalistin -hangi üretim kolunda çalışırsa çalışsın, ister araba, ister bilgisayar, ister gömlek üretsin- aynı oranda kâr elde etmesini sağlayacak şekilde uzun bir dönem boyunca işlediğini gözümüzde canlandırabiliriz. Araba üretiminin gömlek üretimine kıyasla işçi başına çok daha fazla makine gerektirmesi, artı değerin ilk turda sanayi kapitalistleri arasında bölüşüleceği anlamına gelir.

    Daha sonra üretilen metalar, metaların satışını organize eden firmalara teslim edilir. Bu firmalar hiçbir şey üretmezler; sadece üretilen metaların satılmasını sağlarlar. Bu sermaye kategorisine Marx ticari sermaye adını verir. Dolayısıyla argümanın ikinci kısmı, sanayi sermayesi ile ticari sermaye arasında gerçekleşen şeyin bir artı değer bölüşümü olduğudur. Üretilen toplam artı değer 100 $’a eşitse, bu 100 $’ın, üretimi fiilen organize eden üreticiler ile metaları satan firmalar arasında bölüşüldüğü bir süreç yaşanır.

    Artı değer üretilmiştir; bunun bir kısmı onu üreten kapitalistler tarafından gerçekleştirilir, bir kısmı da ticari sermayeye devredilir, çünkü ticari sermaye metanın fiilen satışını sağlayacaktır. Meta satılmadan artı değer gerçekleşemez. Bu nedenle ticari sermaye artı değerin bir kısmını çekip alabilir.

    Süreç burada bitmiyor, çünkü tüm bu firmaların iki şeye ihtiyacı var. Birincisi, yatırımlarını finanse etmek için borç para almaları gerekir, çünkü çoğu zaman üretimlerini genişletmek, yeni bir makine kurmak veya mağaza ağını genişletmek için ihtiyaç duydukları tüm paraya sahip değillerdir.

    Böylece kapitalistler, faal kapitalistlere borç para verme konusunda uzmanlaşmış olan işçi sınıfı dışındaki bir başka kesimden borç almak zorunda kalırlar, bu kesim Marx’ın “para sermaye” olarak adlandırdığı kesimdir. Şimdi faal kapitalistler ile para sahipleri (money capitalists) arasında bir pazarlık süreci yaşanır. Üretici kapitalistlerin ya da ticari kapitalistlerin kâr olarak elde ettikleri artı değerin bir kısmı faiz geliri olarak para sahiplerine devredilmelidir. Bu gereklidir çünkü faal kapitalistlerin para sahiplerinden borç para almaları gerekir.

    Son kesim, toprak gibi doğal kaynakların mülkiyetine sahip olan ve yine işçi sınıfı dışındaki bir gruptan gelmektedir. Kapitalist üretim için toprak gereklidir -tarımı düşünün- ama aynı zamanda madenleri, gayrimenkulleri, turizmi de düşünün; bunların hepsi doğal kaynakları ya da doğal kaynaklara erişimi gerektirir. Doğal kaynakların sahipleri, bu doğal kaynağı bir meta üretmek ve kârla satmak için kullanan faal kapitalistlerle artı değerin bir kısmı için pazarlık yapabilirler. Gelirin toprak gibi doğal kaynakların sahipleri tarafından alınan kısmı, Marx’ın “toprak rantı” dediği ya da bizim sadece “rant” dediğimiz şeydir.

    Böylece III. cildin sonunda, egemen sınıfın tüm önemli kesimlerini ele aldık ve gelir akışlarının nihayetinde işçilerin ödenmemiş emeğinden nasıl elde edildiğini anladık. İlk pay sanayi kapitalistine, ikincisi ticari kapitaliste, üçüncüsü para sahibine, sonuncusu da doğal kaynak sahiplerine gidiyor. İlk iki grup kâr elde eder, para sahibi faiz alır ve doğal kaynak sahipleri de rant elde ederler.

    Marx, I. ciltte artı değerin nasıl üretildiğini, II. ciltte nasıl gerçekleştirildiğini ve daha sonra nasıl bölüşüldüğünü ve Kapital’in III. cildinde de, artı değerin, egemen sınıfın farklı kesimlerinin gelir akışı olarak nasıl sona erdiğini göstererek analizini sonuçlandırır.

    CB – Kapitalizmde herkesin, ister emek piyasasında çalışan işçiler ister sınırlı bir meta piyasasında kâr biriktirmeye çalışan kapitalistler olsun, hayatta kalmak için piyasalara bağımlı olması, rekabetin sınıf yapısından kaynaklandığı anlamına gelir ve bu, kapitalizm içinde şu ya da bu şekilde ele alınması gereken bir durumdur.

    Bu rekabet sürecinden çıkan en önemli şey teknik değişimdir: çalışma sürecine daha fazla makine ve emekten tasarruf sağlayan cihazların eklenmesi dediğimiz şey. Diğer ekonomik anlayışların aksine Marksistler rekabet ve teknik değişim konusunu nasıl ele alırlar?

    DB – Marx kapitalizmi teorik olarak açıklarken her zaman sınıf yapısını göz önünde bulundurur ve şu iki noktaya dikkat çeker. Birincisi, sermaye ve emek arasında çok önemli bir çelişkili ilişki vardır, ancak aynı zamanda kapitalist sınıf içindeki bireysel kapitalistler veya kapitalist gruplar arasında da çelişkili bir ilişki vardır. Bunlar arasındaki etkileşim, rekabet süreci olarak anladığımız şeydir.

    Kapitalistler hem bireysel hem de grup olarak daha fazla artı değer üretmek ve bunu gerçekleştirmekle ilgilenirler. Kapitalizm planlı bir sistem olmadığından, her kapitalist her zaman kendi eylemini diğer kapitalistlerle koordine etmeye çalışmaz. Aslında durum çoğunlukla bunun tam tersidir. Bir endüstri içindeki bireysel kapitalistler ya da endüstriler arasındaki farklı kapitalistler, kendileri için daha fazla kâr elde etmek amacıyla her zaman birbirlerini geçmeye çalışırlar. Şiddetli, amansız, sürekli rekabet süreci kapitalizmde hayatın bir gerçeğidir. Marx bu olguyu tanımlamak ve analiz etmek için epey zaman harcamıştır.

    İki kapitalist arasındaki rekabette, üretim maliyetini düşürebilen kapitalist rekabet mücadelesini kazanabilecektir. Neden mi? Çünkü aynı metayı daha düşük maliyetle üreten bireysel kapitalist, bunu piyasa fiyatından sattığında daha fazla artı değer ve daha fazla kâr elde edebilecektir. Ve bu artı değeri ya da kârı üretim sürecine yeniden yatırarak, sermaye tabanının büyüklüğünü artırabilecek ve kullandığı üretim tekniklerini geliştirebilecektir.

    Dolayısıyla, üretim maliyetini düşürebilen kapitalist rekabet mücadelesini kazanacaktır. Bu nedenle, kapitalizmin mantığında, kapitalistlerin sürekli olarak üretim maliyetini düşürebilecek yeni üretim yöntemleri aramaları ihtiyacı yatar. Bunu fark ettiğimizde, kapitalist üretici için en önemli maliyet unsurlarından birinin ücret maliyeti olduğunu da fark etmemiz gerekir, çünkü emek üretimin en önemli unsurlarından biridir.

    Rekabetçi mücadele doğrudan, her bir birim çıktıyı üretmek için kullanılan emek miktarını azaltabilecek yeni üretim teknikleri arayışına yol açar. Uzun süredir gözlemlediğimiz bir eğilimin, yani emek tasarrufu sağlayan teknik değişimin ortaya çıkışının sırrı buradadır. Bu sayede kapitalist sistemler, emekten tasarruf ederek ve emeğin yerine daha fazla emek-dışı girdi kullanarak üretim yöntemlerini sürekli olarak geliştirmektedir.

    Kapitalizme içkin olan rekabet süreci, teknik değişimin bu özelliğine yol açmaktadır. Çarpıcı olan, uzun dönemler boyunca ve hatta bugün bile ampirik kanıtların, Marx’ın teknik değişimin gerekliliği ve emek tasarrufu sağlayan teknik değişimin tekrar tekrar devreye girmesi yönündeki belirgin eğilimine ilişkin anlayışını tamamen doğrulamış olmasıdır. Marx’ın analizinin bu özelliği, hem kapitalist teknolojinin tarihini hem de kapitalizmin içinde bulunduğumuz dönemini anlamak açısından son derece önemlidir.


    Deepankar Basu, Massachusetts Amherst Üniversitesi’nde ders veren bir iktisat profesörüdür. The Logic of Capital: An Introduction to Marxist Economic Theory adlı kitabı Cambridge University Press tarafından 2021 yılında yayınlandı. Aşağıdaki söyleşi Jacobin editörlerinden Cale Brooks tarafından yapıldı.

    Kaynak: The Basics of Marxist Economics

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Yazar ve şairler Alp Altınörs için bir araya geldi

    Yazar ve şairler Alp Altınörs için bir araya geldi


    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***