Etiket: görüş

  • Muktediri indirmeden sükûnetin haram olacağını unutmayalım

    Muktediri indirmeden sükûnetin haram olacağını unutmayalım

    Sevmek için değilse bile nefret için sebep bulmak öyle kolay ki… Küçücük bir şey yetiyor öfkemizin köpürmesine: Pazartesilerden nefret ederiz: Salı, Çarşamba bizdendir. Trafik sıkışıklığı olmasa deriz, evin önünden vızır vızır geçen arabalara bakarak. Brokoliyi yahut balığı sokmayız eve. Şu yahut bu kişi, şu ya da bu grup bize göre değildir.

    Kimi evlilikten nefret eder, kimi gelecek planlarından…

    Nefret daima bir taraftar bulur kendine.

    Sevgide aranan öz, sağlam dayanak, nefrette aranmaz pek; demek ki Özdemir Erdoğan yanılıyor!

    Hatırlayalım; ne diyordu Sevdim Seni Bir Kere’de?

     

    Sevgi anlaşmak değildir, nedensiz de sevilir

    Bazen küçük bir an için ömür bile verilir

     

    İşin latifesi elbette bu. Ancak nefret ciddi ciddi çekilecek şey değil doğrusu.

    Sahi, böyle mi?

    Tiksinti, kızgınlık ve öfke nerede buluşuyor, nasıl ayrılıyor nefretten?

    Hadi, biraz oyalanalım…

     ***

    Nefret ağır, çok ağır bir mesele. İnsanlar, önyargıyı, terörizmi veya soykırımı anlamaya çalışırken, nefretin bunların birincil sebeplerinden biri olduğunu düşünmeden edemezler. Etmemeliler de…

    Belki de bundan ötürü nefretin doğası hakkında bir fikir birliği bulunmuyor. Çoğu kere bir duygu olarak kabul görürken, bazen de tutum olarak çıkıyor karşımıza.

    Bazı akademisyenlere göre nefret, öfke ile hoşlanmamanın aşırı bir versiyonu.

    Bazılarına göre de hor görme ile tiksinmenin karışımı.

    Nefretin öncülleri, tetikleyicileri, işlevleri ve davranışsal sonuçlarına ilişkin öyle farklı şeyler söyleniyor ki, nefret ediyorsunuz kendinizden ve anlama çabanızdan.

    Uzlaşılan nokta ise şu: Farklı ve benzersiz!

    Tüm bu farklılık ve benzersizliğe rağmen insanlar nefret söylemi, nefret suçu veya nefret karşıtı kampanyalar hakkında konuşmadan duramaz. İrili ufaklı laflar ederler, bazen de dağları devirirler – ama ne gam!

    Bildiğimiz bir şey var: Nefret yoğun ve kalıcı. Özünde kötü ve tehdit edici.

    Mesela Hutular[1], 1994 Ruanda soykırımında Tutsileri[2] katlettiklerinde, nefretleri, Tutsilerin özünde kötü olduğu ve ortadan kaldırılması gerektiği algısına dayanıyordu.

    Şu talihsizliğe bakınız ki, bir halk (Tutsiler), dünya tarihinde kendine Ruanda Soykırımı ile yer bulabiliyor.

    Başka bir örneğe uzanalım. Ku Klux Klan ve benzeri grupları, oluşumları düşünün. Bunlardaki nefret, on yılları, hatta nesilleri aşar ve bazen yeni bir tetikleyici bulana kadar uyur vaziyette kalır.

    Ayrıca insanların aile üyelerinden, arkadaşlarından, sevgililerinden de nefret edebileceğini biliyoruz.

    Nefret, hemen uzanabileceğimiz bir komşu bahçe meyvesi gibi. Yemeyen keriz.

    ***

    Mizojini diye bir şey bulmuş ve yüzyıllarca altını harlı tutmuş bir insanlık sözkonusu. Mizojini, yani kadına duyulan nefret, öyle bir şey ki, Eski Yunan filozoflarının ışıklı düşüncelerinden, 21’inci yüzyıl İstanbul’unun karanlık sokaklarına kadar uzanıyor.

    Cinderesi yatağında yüzünün ve vücudunun bir bölümü yanmış bir kadın – adı Özgecan.

    Cansız bedeni bir varil içerisinde yakıldıktan sonra üzerine beton dökülmüş bir kadın – adı Pınar.

    Evinin önünde, kapı girişinde, göğsüne ve karnına aldığı bıçak darbeleriyle katledilen bir kadın – adı Gizem.

    Özgecan’dan bugüne, yani 3 yıl içinde 2 bin 200 kadın… Yakılmış, bıçaklanmış, kurşunlanmış, dövülmüş ve nihayetinde öldürülmüş.

    Ha 3’üncü yüzyılın Hıristiyan estetiği ha Afganistan’daki Taliban rejimi; nefret hep kadın cinsinin aşağılanması olarak karşımızda.

    Ortaçağ çıkışında yaşanan cadı avlarını ise nereye koyacağını bilemiyor insan. Yüz binlerce kadın, odun ateşinde yakılarak öldürülüyor.

    Hem uygarlığın yetiştirdiği büyük ve ünlü sanatçıların eserlerinde hem de modern pornografinin en bayağı karelerinde hep bu nefret duyulan kadın motifi…

    Kadına düşmanlığın tarihi, bin yıllar boyunca süren ve Aristoteles’i Jack the Ripper’a (Karındeşen Jack), Kral Lear’ı James Bond’a bağlayan benzersiz, tarifi zor bir nefretin tarihi aslında.

    Jack Holland diyor ki: “Bu tarih içinde bir cinsel birleşme, en kişisel düzlemde bile olsa, aşağılanma ve ayıp olarak algılanıyor —bunu yaşayan kadın için bir aşağılanma ve bunu yapan erkek için bir ayıp—. Belfast argosunda to stiff sözcüğünün iki anlamı var: “Bir kadınla yatmak” ve “öldürmek”. Fakat buradaki öldürme, Fransızların la petit mord (küçük ölüm) dedikleri ve orgazmdan sonraki kendinden geçme olarak betimlenen olgudan farklı bir eylem. “I just stiffed that cunt” cümlesi, “Onu vurarak öldürdüm” anlamına da gelebilir “Onu becerdim” anlamına da. Hangi anlamda olursa olsun bu, “kurban”ın değersizleştiği ve aslında kişiliksizleştirildiği anlamını taşıyor.”

    Ne tuhaf – “kadın düşmanlığı”ndaki temel güdü, aslında erkeğin kadına, kadının da erkeğe karşı duyduğu arzu.

    Burada nefret ile arzu garip bir biçimde iç içe geçiyor. Bu nedenle kadına düşmanlık, böylesine karmaşık bir olgu.

    ***

    Bakışımızı özelden genele alalım ve nefretin hoşlanmama, öfke, hor görme ve tiksinme duygusundan nasıl farklılaştığına bakalım.

    Vrije Üniversitesi’nden (Amsterdam) Jan-Willem van Prooijen ile Paul van Lange’nin nefrete dair çalışmaları mühim.

    İkili, bir deneyde, kişilerden olumsuz duyguları tanımlamalarını istiyor. Her deneyimin duygusal yoğunluğunu ve süresini, kişiyi veya grubu ne kadar tehdit edici olarak algıladıklarını ve deneyimin diğer boyutlarını değerlendiriyorlar.

    Görülüyor ki, çoğu insan nefret ettiği kişileri ve grupları, genellikle katartik bir ayrıntı düzeyinde tanımlıyor. Bu da insanların, yaşamlarındaki nefret tecrübesinin tahmin edebileceğimizden daha sık olduğunu düşündürüyor.

    İkilinin temel bulgusu şu oluyor: Nefret, en çok hoşlanmama ve öfkeden ayrışıyor, hor görme ile az çok akraba, ama en az ayrışma tiksinmede…

    Hoşlanmama, öfke veya hor görme (ama tiksinme değil) ile karşılaştırıldığında, katılımcılar nefret deneyimlerini daha yoğun olarak değerlendiriyor. Belirli kişilere yönelik hoşlanmama veya öfke ile karşılaştırıldığında ise nefret deneyimlerini daha kalıcı olarak tanımlıyorlar. Nefret edilen kişileri toplum için daha tehditkâr olarak algılıyorlar. Onlarla yüzleşme, onlara zarar verme veya onları incitme gibi davranışlarda bulunmaya daha eğilimli görünüyorlar.

    Bu bulgular nefretin ayrı bir his olduğunu, ancak diğer duygularla, özellikle hor görme ve tiksinme ile bazı özellikleri paylaştığını gösteriyor.

    Peki, nefret ve diğer olumsuz duygular arasındaki bu farklılıklar nasıl açıklanıyor?

     ***

    Nefretin öfke, hor görme ve tiksinmeye mesafesi sanıldığı kadar uzak değil. Biri uygunsuz davrandığında hemen sinirleniyoruz. Öfke, kısa vadede bizi ele geçiriyor.

    Ancak, öfkeden farklı olarak nefret, hedeflerin davranışlarına değil, kendilerine (yani, kim oldukları veya neyi temsil ettiklerine) odaklanıyor. Bu nedenle nefretin amacı, hedefin davranışlarını değiştirmek değil, esasen kötü ve değişmez oldukları algısına dayanarak hedeflerden kurtulmaktır. İnsanların, nefreti, istenmeyen davranışlar sona erdiğinde nispeten hızlı bir şekilde kaybolan öfkeden daha uzun süre tecrübe etme eğiliminde olmasının bir nedeni de muhtemelen budur.

    Hor görme ve tiksinme, tıpkı nefret gibi, bir kişinin ya da grubun eğilimine odaklanır. Hor görme, başkalarına ‘tepeden bakmak’ veya onları aşağı görmekten ileri gelir. Amaç, bu kişileri küçümsemek ve dışlamaktır.

    İnsanlar başkalarını ahlaksız veya istenmeyen kişi olarak değerlendirdiğinde tiksinme kendini gösterir. Amaç, bu kişilerden kaçınmak veya uzaklaşmaktır.

    Nefret duyduklarında ise tüm bunlar geçerli olabilse de hedefler sadece aşağı, ahlaksız veya istenmeyen olarak algılanmaz.

    ***

    Adına ister Eros deyin, ister yaşam enerjisi, eğer bu, doğal akışına bırakılmazsa tıkanır, donar ve zamanla ölüm enerjisine (Thanatos) dönüşür.

    Enerjisini yaşama dönüştüremeyen kişi, ölümü yüceltir.

    Öyle yüceltir ki, bir noktadan sonra, ölümü, öldürmeyi sever hale gelir.

    Yetersizlik ve değersizlik hissinden kurtulmak için de bir muktedir arar.

    İşte tam da bu noktada başlar asıl hikâye.

    Aidiyetler ve sıfatlar edinir. Artık başında bir muzaffer, arkasında çokluk vardır.

    Hadi zât-ı âliyi bir köşeye koyalım. Biz Adolf Hitler’e bakalım.

    Hitler, birileri için delinin tekiydi, küçük bir azınlık içinse dâhi.

    Soru şu: Ne yaptı da kendine hayran bir kitle yarattı?

    Çok basite indirgeyerek söylüyorum: Ötekileştirdi. Daha doğrusu, öteki’ni düşman ilan etti. Yani ayrıştırdı.

    Hitler’in ötekisi Musevilerdi.

    Kendini ezik, kendini zayıf, kendini aşağılanmış hisseden kitleye nefretini kusabileceği bir hedef verdi.

    O hedefe önce su atıldı. Sonra taş. Derken kan sıçratıldı üzerlerine. Ve gaz odalarında son nefesleri alındı.

    Zayıf olanın bir muktedir elinden nefretini dışavurumu…

    Muktedirin yüceliği, kendini o grup, o topluluk, o çokluk içinde hisseden kişinin suçluluk ve utanç duygusunu ya yok etti ya da basıncını azalttı.

    Nefretin yıkıcılığı sel gibidir; önüne çıkanı süpürür. Kanın tadını almış vampirden farksız hale gelir ezilenler. Artık güçlü olan kendisidir çünkü. Bu yanılsama muktedirin yara alması yahut gücünü kaybetmesine değin sürer.

    Kendi geleceği için muktediri besler. Bu yüzden kendinden ziyade, muktediri savunur cansiperane. Sürekli savunma halinde oluşu bundandır.

    Kazanılmış bir kimliği vardır, bu kimliği muktedirin varlığına borçludur. Dolayısıyla toz kondurmaz yüceye.

    Bu haldeki kişinin hakikati kavraması imkânsızdır.

    Çünkü dâhil olduğu çember ona bambaşka bir gerçeklik sunmuştur. O gerçeklikte kendisinin bir değeri ve önemi vardır. Dahası: nefretini yönlendirebileceği, yıkıcı etkisini tadabileceği bir hedef ve özne mevcuttur.

    Bu kazanılmış olanı kaybetmemek adına gerekirse yalan söyler, gerekirse şiddete başvurur. Bazen doz aşımı da yaşanır.

    Doz aşımının normalleştiği noktada da olumlu hisler geriye itilir ve bastırılır.

    İnsan içindeyken fotoğrafın kendini görmez. Eğer onu fotoğrafın dışına çıkaracak manzarayı sunamazsak, vahametinin farkına varması, halini idrak etmesi, eylemlerini sorgulaması neredeyse imkânsızdır.

    Böylelerini tek tek terapi odasına almak mümkündür elbet. Eh, o kişinin şifaya kavuşması da az çok imkân dahilindedir. Ancak koskoca toplumun yarısını alacak bir terapi odasını inşa etmek – işte bu namümkün!

    Ne diyor Necip Fazıl, 1978’de yazdığı şiirde:

     

    Sen ki, bir sapık ırza geçse nefret kusarsın;

    Milletin ruh ırzına geçerler de susarsın

     

    Biz susmama hakkımızı kullanalım; ama muktediri indirmeden de sükûnetin haram olacağını unutmayalım.

     

    [1] Burundi ve Ruanda’da yaşayan Bantu halklarından biri. Ruanda nüfusunun %84’ü ve Burundi nüfusunun %85’i Hutu kökenlidir. Bantu ise Sahraaltı Afrika’da yaşayan ve Bantu dilini konuşan 300–600 etnik gruptan oluşan halklardır.

    [2] Bugünkü Ruanda ve Burundi sınırları içinde yaşamakta olan etnik gruplardan biri.

    BERKE KAYA
    07 Mayıs 2023 GÖRÜŞ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Cesur dijital dünyanın yeni işçi sınıfı için hayatta kalma kılavuzu

    Cesur dijital dünyanın yeni işçi sınıfı için hayatta kalma kılavuzu

    Dünya artık eskisi gibi değil; yedi Oscar ödüllü Her Şey Her Yerde Aynı Anda misali yaşıyoruz. Çağın hızı zaten yeterince ölümcül, ancak çoğumuz hiçbir şeye vaktinde yetişememekten mustarip…

    Bir de hayatımıza girdikten sonra bağımlısı olduklarımız var. İnternet gibi. Cep telefonu gibi.

    Tam ona alışmışken metaverse çıktı karşımıza. Sonra artırılmış gerçeklik (Augmented reality; AR) ve nihayetinde ChatGPT…

    Çağ bir şeylere alışma fırsatı tanımıyor. Twitter arşa doğru dörtnala giderken, at huysuzlanıyor, Elon Musk eyere oturuyor; bir küskünler ordusu doğuyor birdenbire. Twitter muhalifleri hal böyleyken Mastodon’u keşfediyor.

    Pandemi denen illet dünyayı felce uğratıyor. Bugün dahi tartışmalı aşılar vuruluyor her birimize. Ama ‘evden çalışma’ denen şeyi öğreniyoruz sayesinde. Peşi sıra da hibrit çalışmayı…

    Okullar kapanıyor. E-okul açılıyor. Tekrar ‘normal’e dönüldüğünde ise bazı akademisyenlere, “Senin videolar duruyor. Gelmene gerek yok. Ayda 2 bin verelim. Sen başka şeylerle meşgul ol.” deniyor. Dün saygın ve vazgeçilmez bir ‘hoca’yken, bir anda video kayıtları ‘var’ olan bir işsiz oluyorsunuz.

    Evet; her şey her yerde aynı anda oluyor neredeyse…

    Devir, tekno demokrasi devri.

    Her yerde Büyük Birader (1984’ü anımsayalım)… Dijital gözlerle çevrili dört bir yanımız.

    Çin, buna nefis bir örnek. 200 milyon kameranın önünde yaşıyor insanlar. Yapay zekânın dehşet verici gölgesinde. Adına “sosyal güven” denen bir sistem mevcut. Sistem, şahısları aldıkları puanlara göre ödüllendiriyor yahut ceza kesiyor. Hatta teşhir ediyor.

    Harcama alışkanlığımız, arkadaş çevremiz, okuduklarımız, izlediklerimiz, sosyal medya kullanımımız, hepsi hafızaya alınıyor.

    Bu şahane göz, arkası dönük ve çok uzakta olan kişileri dahi tanıyabiliyor. Çünkü akıllı! Yürüme şeklimizden, kolumuzu sallayışımızdan, sesimizden, duruşumuzdan, üslubumuzdan bizi tanıyor.

    Sonra bir dizi “algoritma” bizi bize tanımlıyor.

    Demem şu ki: Sokağa çıktığımız andan itibaren yalnız değiliz! Bankadan kredi almak ya da seyahate çıkmak gibi kararlarınızı hayata geçirmek için aranan şartlardan biri artık “iyi puan” sahibi olmamız.

    Neyse ki bazı şeyler hiç değişmiyor. Bazı temel ihtiyaçlar.

    Peki, cesur yeni dijital dünya bize neler vaat ediyor? Dokunma (tıklama) ve görme odaklı bir hayat – bu, dijitalleştirilmiş bir proleterizasyon mu yaratıyor?

    Daha yüksek sesle söylemek gerekirse: Dijitalleşme bir proleterleşme midir?

     

    Artık her şeyin platformu var – iyi de neden?

    Ekmek aslanın ağzında. Bazı ülkelerde midesinde. Ekmek yemeyeler ise ayrı hikâye.

    Dünya nüfusunun ezici çoğunluğu nafakasını çıkarmak adına gece gündüz çalışıyor. Bitap düşüyor. Helak oluyor. Açlık sınırının biraz üzerinde ücret alabilmek adına sabah temizliğe gidiyor, akşam bebek bakıcılığı yapıyor. Gece nöbetçi…

    Peki, yeni dijital dünya onlara ne vaat ediyor?

    Görünüşe göre başka bir evren kuruyor. O evrenin kendine has işleyişi, yani hukuku var. Ve bu evrenin de alıcıları…

    Diyelim ki hafta sonları brunch’a gideceksiniz. Ama eviniz kirli. Ve döndüğünüzde evinizi bu halde bulmak istemiyorsunuz.

    Üzmeyin kendinizi. Helping.de bir tık kadar yakınınızda. Siz hopur hopur yerken, birileri geliyor ve evinizi temizliyor. Daha ne ister insan!

    Bir haftalığına tatile mi çıkacaksınız? Çıkın tabii… Evdeki kedinizi merak etmeyin. Bir aracı platformun web sitesine tıklayın. Siz sahilde denizin keyfinizi çıkarırken, birileri kedinizi beslesin. Kumunu değiştirsin. İçiniz rahat etsin.

    Artık her şeyin bir platformu var. Ne hoş!

    Ağız alışkanlığı hoş. Aslında tüm bu otomasyon dalgasının potansiyel bir sonucu söz konusu: Teknolojik işsizlik!

    Yeni teknolojiler kapitalizmi ve işçi sınıfını fena dönüştürüyor anlaşılan…


    Etarea – Bilimsel ve teknolojik devrimin şehri

    SSCB, bilgisayarların günlük hayat ve üretim ilişkileri üzerinde ne tür sonuçlar doğuracağını, inanması zor belki ama, Batı’yla hemen hemen aynı zamanda araştırdı. Türlü öngörülerde bulundu.

    Hatta, o zamanki adıyla Çekoslovakya, 1965’de farklı disiplinlerden 60 bilim adamını Felsefe Enstitüsü’nde bir araya getirdi. Dr. Radovan Richta başkanlığındaki bu ekibe, Komünist Parti tarafından bilimsel ve teknolojik gelişmelerin ideolojik ve politik sonuçları hakkında rapor hazırlama görevi verildi.

    Söz konusu rapordan hareketle mimar Gorazd Čelechovský, Prag yakınlarında, 135 bin nüfuslu, komünist ve otomasyona dayanan, doğa-insan dengesini gözeten ve kent-kır ayırımı ortadan kaldıran Etarea adını verdiği bir şehir planı çizdi.

    Mimaride anlam, hem sibernetik iletişim hem de varoluşsal fenomenoloji açısından ele alındı. İşlevi komünist geçişi ilerletmekten daha az değildi.

    Etarea, entelijansiyanın ve sözde “bilimsel ve teknolojik devrimin” gelecekteki komünizm için önemini vurgulayan etkili bir politik tezdi adeta.

    Çek filozof Radovan Richta’nın 1967’de sarf ettiği şu söz mühim: “Biz meslek olarak fütürolog değiliz, ama gelecek bugün giderek daha önemli hale geliyor.”

    Montreal’deki Expo ’67’de sergilenen, ancak hiçbir zaman inşa edilmeyen Etarea şehri, çağdaş, kuşkusuz vasat, toplu konut gelişmelerine bir alternatif olarak tasarlandı. Čelechovský’nin dediği gibi, “gelişimin daha yüksek bir aşamasında bir denge” olacaktı.

    Komünizmin bilimselleşmesi, hem sınıf mücadelesinin hem de sosyalizmin geleceğinin tarihsel özgüllüğünü vurguladı.

    “Devrim meselesi 1960’larda bir kez daha son derece güncel hale geldi” diye yazıyordu tarihçi Vítězslav Sommer: “Ancak, bu sefer şanlı devrimci geçmişin bir mirasından ziyade geleceğin bir fenomeni olarak düşünüldü”.

    Bir kişilik kültü ve bürokratik kemikleşme ile gölgelenmiş sosyalizmi elden geçirmeye çalışan Medeniyet, komünizmin devrimci yönlerini yeniden gözden geçirdi, ancak onları mavi yakalı emeğin o zamanki ana akım arenasının dışına yerleştirdi: sanayileşmeden ziyade sibernetik bilim ve bilgisayar teknolojisi. Başka bir deyişle, devrim, içerideki laboratuvarlarda ve operasyon merkezlerinde teknik bir entelijensiyanın işiydi – Batılı Marksistlerin o zamanlar madenlerin ve fabrikaların “tarihsel” işçi sınıfından ziyade “yeni işçi sınıfı” olarak tanımladıkları şey.


    Sibernetik proleterleşme nedir?

    Günümüze dönelim…

    Simon Schaupp’un der Freitag’ta yayınlanan yazısında altını çizdiği şeye kulak kabartmakta yarar var:

    “Reklam dünyası, dijitalleşme hususunda gelişen süreci şu sözlerle özetliyor: dijitalleşmenin piyasaya en önemli etkisi işgücü ücretlerinde kutuplaşmaların oluşmasıdır. Dijitalleşmenin kaybedenleri, dijital olarak aracılık edilen ve kontrol edilen yeni bir hizmetkâr sınıfına dâhil olanlardır. Otomasyon dalgasının bir sonucu olarak sıklıkla başvurulan teknolojik işsizlik böyle bir durumda söz konusu değildir. Bunun yerine ‘sibernetik proleterleşme’ olarak adlandırılabilecek bir süreç yaşanıyor.

    Almanya, yalnızca birkaç Doğu Avrupa ülkesi dışında, çalışanlarının yüzde 22,7’si ile Avrupa’nın en büyük düşük ücretli sektörlerinden birine sahip. Bu durum, çalışmaya odaklı yeni üretim biçimlerinin ortaya çıkmasını desteklemiyor. Algoritmik iş kontrolü, yani insan çalışmasının dijital kontrolü ve izlenmesi, teknik bir zaruriyet haline geliyor. Çevrimiçi posta siparişi işi, Gorillas veya Lieferando gibi teslimat hizmetleri bunlara örnek olarak gösterilebilir. Çalışanların depolar ve şehirlerarasında masraflarının etkin bir şekilde yönlendirilmesi, ancak dijital olarak otomatikleştirilmiş ‘uzaktan kumanda’ edilen sistemler ile mümkün.


    Düşük ücret, yüksek stres

    Platform ekonomisi kulağa soyut ve fütüristik geliyor. Gel gör ki gerçeklik, dünya çapında milyonlarca insanın, genellikle zaten yaptığı işe ek olarak çalıştığı Uber, Lyft veya DiDi gibi taksi platformlarına benziyor. 14,6 milyondan fazla kişi çocuk bakımı, özel ders veya özel bakım hizmetleri için care.com adlı dijital aracılık platformuna bakıyor. Sonuç olarak algoritmik işgücü, çalışmaya odaklı yeni üretim biçimlerinin üretimine sebebiyet vermiyor.

    Nihayetinde bu yeni işgücü tipi, temel olarak işleri sıralamaktan, yani internet platformlarındaki sakıncalı görüntüleri ve metinleri ayırmaktan, veri tabanlarını korumaktan, makbuzları yazmaktan veya yapay zekâyı eğitmekten oluşan tıklama işinden ibaret. Bu iş genellikle düşük ücretli ve stresli. Evden yapıldığı için neredeyse görünmez.

    Tüm bu faaliyetlerin ortak noktası, çoğu durumda insanlar sahte serbest meslek veya belirli süreli sözleşmelerle çalışmak zorunda kaldıklarından, neredeyse tamamen güvencesiz çalışma koşullarının olması. Sibernetik proletaryanın çoğu göçmen. Çoğu, yaptıkları iş göz önüne alınırsa, aşırı kalifiye. Ancak kendi ülkelerinden yahut mesleklerinden sürüldüklerinden, düşük vasıflı, algoritmik olarak kontrol edilen işleri yapmak zorunda kalıyorlar. İkamet statüsünü kazançlı istihdama bağlamak bu güvencesizliğe katkıda bulunuyor.

    Peki, ama neden bu kadar çok insan temizlikçiye ve özel ders veren öğretmenlere ihtiyaç duyuyor ki?

    Paradoksal olarak, bu, en azından kısmen, sanayide üretkenlikteki artışla, yani 1980’lerden beri insan emeğinin daha fazla “kullanım”ına yol açan eşi görülmemiş iş yoğunlaşmasıyla açıklanabiliyor. Sonuç olarak, bu işçinin yeniden üretimi aynı zamanda giderek daha fazla işi, yani yemek pişirmek, çamaşır yıkamak, evde yapılan ve daha sonra dışarıdan sağlanan bakım işlerini tüketip bitirmekte. Bu mekanizma sibernetik proleterleşme için de geçerli. İş sürecinin dijital kontrolü, işin öylesine yoğunlaşmasına neden oluyor ki; birçok çalışan, boş zamanlarında yemek pişirme veya sosyal ilişkiler gibi faaliyetler için artık enerjilerinin kalmadığını söylüyor.

    Bu giderek yaygınlaşan tükenmişlik durumu, artan ev hizmetleri talebine önemli bir katkıda bulunarak, işten sonra yemek pişirmek veya alışverişe gitmek için çok yorgun olanlar için, teslimat hizmetlerine veya çevrimiçi bir posta siparişi şirketine başvurma olasılıklarını yükseltiyor.


    Dijitalleşme ücret eşitsizliğine yol açıyor

    İnsan emeğinin baskılanması ve yeniden bütünleştirilmesi aynı sürecin parçaları olduğundan, sibernetik proleterleşme sürecinde bir arada yürümelerinin mümkün değil. İşgücünün sibernetik olarak yer değiştirmesi ekonomik olarak ancak daha ucuz emek sağlanırsa mümkün; başka bir deyişle, buna devalüasyon olarak yer değiştirme de denilebilir.

    Dijitalleşme, artan ücret eşitsizliğine yol açmakta. Bir yandan, yüksek vasıflı işçilere olan talep ücretlerin yükselmesine neden oluyor; öte yandan iş yoğunluğu ve otomasyon, orta ve düşük vasıflı işçiler üzerindeki ücret baskısını arttırıyor. Amazon, Gorillas veya Lieferando’daki ücretler o kadar düşük ki, bazı çalışanlar ek sosyal yardıma bağımlı kalıyor.

    Teslimat hizmetleri söz konusu olduğunda, çalışanlar genellikle cep telefonları ve bisikletler gibi kendi çalışma malzemelerini tedarik etmek ve bakımını yapmak zorunda. Ayrıca, maaş ödemelerinde dramatik sonuçları olan tekrarlanan gecikmeler de yaşanıyor. Bir teslimat hizmeti için kendi işim sırasında, bir meslektaşımın maaş eksikliği nedeniyle evsiz kaldığına şahit oldum, diğerlerinin ise yiyecekleri konusunda tasarruf etmek zorunda kaldıklarını gördüm.

    Artan ücret eşitsizliği, şirketlerin yüksek ücretli işleri düşük ücretli işler ile değiştirmesini daha kârlı hale getiriyor. Aynısı özel haneler için de geçerli: yüksek maaşlı insanlar, işleri başkalarına dış kaynaktan, fason olarak yaptırmayı tercih ediyorlar.

    Bununla birlikte, sibernetik proleterleşme, her şeyden önce yerleşik sendikalar dışındaki enformel anlaşmazlıklar olmak üzere, yeni bir iş anlaşmazlıkları dalgasına da yol açıyor. Bunun belirgin, en son ve “vahşi” örneği Gorillas’da görüldü.

    Sonuç olarak, sibernetik proleterleşmenin nasıl sona ereceği hiçbir şekilde belirlenemiyor. Nüfusun büyüyen kesiminin ekonomik olarak devalüasyonuna yol açabileceği ya da yeni sınıf çatışmalarını körükleyebileceği ise kesinlikle aşikâr.

    BERKE KAYA
    30 Nisan 2023 GÖRÜŞ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Bay Kemal bir karar vermiş; Alevi videosu bir kopuşun örneği

    Bay Kemal bir karar vermiş; Alevi videosu bir kopuşun örneği

    Yüzdük yüzdük ve kuyruğuna geldik; 14 Mayıs’ta oyumuzu kullanacak ve 15 Mayıs’ta, oy verdiğimiz kişinin/partinin zaferiyle uyanmayı umacağız.

    Gayet ‘normal’ sayılan bu davranış, öteden beri bana ‘tuhaf” geliyor. Zira bazı şeyleri anlamakta zorlanıyorum: Seçmen partiye, dolayısıyla onun temsil ettiği ideolojiye mi oy veriyor? Yoksa lidere, başka bir deyişle onun alına moruna, şovuna bakarak mı ikna oluyor?

    Ortada bana göre çok ‘karışık’ bir şey var, ama bundan rahatsız olan kimse yok.

    Deniyor ki: Kılıçdaroğlu ilk Alevi cumhurbaşkanı olacak!

    Şimdi bu cümlede neye bakmak gerek? Kılıçdaroğlu’na mı, Aleviliğe mi, cumhurbaşkanlığına mı, yoksa ilk’e mi?

    İnsan bir kere soru sormaya başlayınca tutamıyor kendini.

    Kılıçdaroğlu’na baktığımızı varsayalım. Kılıçdaroğlu solcu mu? Savunduğu değerler, mitinglerde saçtığı vaatler sol ideolojiyle uyum içinde mi?

    Aleviliğe bakalım. Her Alevi’nin ideal insan olduğunu söylemek mümkün mü? Diyelim ki, mümkün. Her ideal insanın iyi politikacı olma olasılığı nedir?

    Bu böyle sürüp gider. Çünkü bazı şeyleri karıştırmayı seviyoruz. Nasıl ki iyi insan, ideal insan olmak kişiyi şair, terzi, hamal, berber yahut bilgisayar mühendisi yapmazsa, kişinin Alevi yahut Sünni, solcu yahut sağcı olması da onu iyi politikacı yapmaz.

    Buradan da şuna geliriz hemen: İyi politika nedir?

    Merak ettiğim şu: Seçmen ‘ne’ye bakıyor? Verdiği kararlar rasyonel mi? Belli bir iradesi var mı? Babadan oğula, anneden kıza geçen bir oy verme alışkanlığı söz konusu mu?

    Hadi biraz köpürtelim konuyu: Aynı vaatleri, cümlesi cümlesine Kılıçdaroğlu değil de Mılıçdaroğlu söylese, ama Mılıçdaroğlu 40’ında Brad Pitt’i kıskandıracak kadar yakışıklı, Elon Musk kadar zengin ve cömert biri olsa, kime oy verilir?

    Siyasetin Cilveleri

    Hatırlıyorum; 25 Haziran 1993’te Tansu Çiller, Türkiye’nin ilk kadın başbakanı olmuştu. 1991 seçimlerinde İstanbul milletvekili seçilmişti; Sosyal Demokrat Halkçı Parti ile kurulan Süleyman Demirel’in başbakanlığındaki koalisyon hükümetinde ekonomiden sorumlu devlet bakanlığı görevi layık görülmüştü kendisine.

    Demirel’in dokuzuncu cumhurbaşkanı seçilmesini takiben DYP genel başkanlığına soyundu. 13 Haziran 1993 tarihli DYP olağanüstü genel kurulunda da en yüksek oyu alarak genel başkan seçildi. Peşi sıra da başbakan…

    Hüsamettin Cindoruk’un naklettiğine göre; Çiller, “Ben hayatımda hiç sağ partiye oy vermedim”[1] diyen biri.

    Demirel, bu ‘sarışın’ kadını, Boğaziçi Üniversitesi’nde ekonomi profesörüyken keşfediyor ve DYP saflarında siyasete kazandırıyor. Çiller’e vaadi şu: “Seni yıldız yapacağım!”[2]

    Hiçbir sağ partiye oy vermeyen Çiller, DYP’ye geçtiğinde Ecevit hayranı…

    Şimdi buna siyasetin cilveleri mi diyeceğiz?

    Çiller’in iktidarı öyle bir girdap, öyle karanlık ki, kelimeler kifayetsiz kalıyor.

    İyisi mi sözü Doğan Akın’a verelim. O daha sakin anlatmayı başarıyor çünkü: “Tansu Çiller Türkiye’sinin karanlığında Kürt siyasetçi, hukukçu ve işadamlarını hedef alan cinayet zincirinin üzerinden geçen 20 yılda ortaya çıkan ‘deliller’e rağmen hâlâ hakkında hüküm tesis edilmiş tek fail bile bulunmuyor.

    Görünmek isteyen, kendisini adeta ilan eden gerçeklerin yıllarca devlet katında örtbas edilmesiyle hesabı taammüden sorulmamış bir cinayet zinciri karşısındayız. Öyle bir cinayet zinciri ki, gerçeklerin ortaya çıkması, davanın ardında bir devlet iradesinin varlığını değil, aksine yıllardır gerçeği örtbas eden, yalanlarla çarpıtan devletin dava mahallinden uzaklaştırılmasını gerektiriyor!”

    Neye bakmıştık?

    Tansu Çiller’in kadın oluşuna…

    Demirel onu ne yapacaktı?

    Yıldız…

    Peki, gelinen nokta ne?

    …… (uygun sözcüğü yahut cümleyi siz yazın lütfen)

    Geçiş Nesneleri – Avuntu Nesneleri

    Üniversiteyi bitirmiş, Meclis’in arkasında, Çankaya’ya uzanan Hoşdere Caddesi’nde bir dükkân açmıştım. Bozkurt Güvenç, Cahit Külebi gibi pek çok ‘müşteri’m vardı. Düğünler, toplantılar, konferanslar vs. bizim ilgi alanımızdı.

    Hatta ameliyatlara bile giriyordum. Diz ameliyatlarına bilhassa…

    Çektiğimiz görüntüleri video kasetlerine kaydediyor ve İspanya’ya gönderiyorduk.

    O zamanlar pek tanınmayan biri daha vardı: Engin Özkoç.

    Özkoç, Sakarya Belediye Başkanı Ünal Ozan’ın yardımcısıydı. Benim halimi görünce, “Ada’ya gel!” demişti. Amcam da oradaydı. Gittim. Ev dâhil her şeyi satıp…

    Sakarya’da bir reklam ve organizasyon şirketi kurdum. Sakarya gazetesi ve radyosuyla bağ kurdum. Çalışıyorum…

    Derken 27 Mart yerel seçimleri geldi dayandı.

    Özkoç, amcamın arkadaşıydı. Dolayısıyla SHP’den ‘iş’ almak yakışmazdı.

    Aydın Zengin çaldı kapımızı. Sakarya Spor’un efsane başkanı…

    “Aday adaylığı” hadisesi ilk kez o sene ortaya çıkmıştı. Aday adayıydı ANAP’tan… ANAP ise gözde partiydi hâlâ.

    Bir de adını şimdi hatırlayamadığım bir başka aday vardı. Serdivan’a talipti MHP’ten… Ağabeyi de Serdivan’a talipti. Ama başka bir partiden…

    Bu iki adayın tanıtım sorumluluğunu üstlendik.

    Defalarca anketler yaptık. SHP önde gözüküyordu. Ünal Ozan sevilen bir başkandı. Çok hizmeti dokunmuştu şehre…

    Ancak seçim sonuçları yanılttı bizi. Hem de ne yanılma…

    Refah Partisi ipi göğüsledi, Aziz Duran belediye başkanlığı koltuğuna oturdu.

    Seçmenin kime, hangi sebeple oy vereceğini kestirmemiz mümkün olmadı.

    Gördüm ki, toplumun zaman zaman tercih ettiği bazı ‘geçiş nesneleri’ var. Bir dönem (ANAP ve SHP) çöktüğünde, yeni döneme geçilirken ‘avuntu nesneleri’ cazip geliyor. Tabir-i caizse daha sempatik, daha şirin, daha hafif (!), daha gözde, daha bilinir, daha lay lay lom isimlere yöneliyor seçmen.

    Cem Uzan mesela böyle biriydi.

    Tansu Çiller de üç aşağı beş yukarı böyle biri…

    Ama toplumsal hayatın bir fotoğrafını çekmeye kalksanız; ne tesadüftür ki, çöküşte avuntu nesnelerinin, öyle ya da böyle bir sorumluluğu olduğunu görürsünüz. Çünkü onların bulunduğu yerde ya leke vardır ya da orası flu’dur.

    Siyasetçiler ‘Mal’, Seçmen ‘Tüketici’ Olunca…

    Söz konusu bir ‘seçim’ ise son söz hiç kuşkusuz seçmenindir.

    Biz öyle sanırız. Paşa gönlümüzü bu masalla avutmak iyi gelir tekleyen kalbimize…

    Radyonun yaygınlaşmasıyla siyasetçi-seçmen arasındaki katmanlar azaldı. Sonra internet ile neredeyse sıfırlandı.

    Artık dokunamasak da bir tuş kadar yakınlar bize.

    O bizi, biz onu görmesek de, yorum yazıyor, beğeniyor yahut ileterek paylaşımını etkileşimde bulunuyoruz. Daha ne olsun!

    Hal böyle olunca da siyasetçiler ‘mal’, seçmen ise ‘tüketici’ oldu. Rafta en iyi yere konan, en çok tanıtılan, en ucuz ve en hoş olan cüzdanımızın açılmasını sağlıyor.

    Tarihe ‘ekonomik buhran’ olarak geçen günleri bir düşünün. İkinci Dünya Savaşı’nın acılarını tatlı tatlı anlatan Roosevelt’i… Halkına “kan, ter ve gözyaşı” vadeden Churchill’i…

    Ortada, ama hayali ama somut, bir ‘ürün’ var. Ve o ürüne talip yahut talip olması arzulanan (buna zorlanan) bir tüketici var.

    Kimse ‘içerik’ ile ilgilenmiyor.

    Bunu gören siyasetçiler ise rakiplerine fark atıyor.

    Demirtaş mesela. Yaklaşık 6 buçuk yıldır tutuklu. Ama hayatın içinde gibi. Her gün sosyal medya hesabından paylaşımlarda bulunuyor. Avukatları aracılığıyla söyleşiler yapıyor ve yayınlatıyor. Halkın (tüketicinin) nabzını tutuyor.

    Hiç kimse gücenmesin, ama… Bunu Pervin Buldan yapıyor mu?

    Soru şu olabilir o vakit: Bunu yapmalı mı?

    Bir siyasetçi, tüketicinin taleplerini karşılamak üzerine kendini yeniden konumlandırmalı mı?

    Kılıçdaroğlu’nun Alevi açılımı, Kürtler’e dair videosu, hatta Bay Kemal’in Tahtası bir kopuşun örneği.

    Belli ki Kılıçdaroğlu, karar vermiş. Artık seçmenle aynı hizadan konuşmuyor. Kendini yukarı konumlandırmış vaziyette. Halkım diyor, vatandaşım diyor. Elinde kalem, ders veriyor. Gençlere özenip eliyle kalp yapıyor. Tüketiciyi tavlamaya oynuyor.

    Bu, bir tercihtir.

    Eğer satışa çıkardığınız ürüne talep olursa, yani tüketici (seçmen) iltifat ederse, sunulan şeyi satın alırsa amacınıza ulaşırsınız.

    Lakin tüketici kitlenin önemli bir bölümü yoksuldur. Alım gücü zayıftır.

    Ve şu sözde demokraside siyasetçiyi iktidara taşıyan çoğunluğun oylarıdır.

    O halde çoğunluğun dilinden konuşmanız, onun beklentilerini doyurmanız, gerekirse ağzına bir (yahut birkaç) parmak bal çalmanız gerekir.

    Bu da şu demektir: Pırıl pırıl elmalarım var. Şekerli elma bunlar! Tanesi 3 lira.

    O elmaların çürümüş elma mı olduğunu bilmez seçmen. Dış görünümüne bakar. Fiyatına bakar. Ulaşılıp ulaşılamaz oluşuna bir de… Eğer ikna olursa satın alır.

    Bazen de göz hakkı ister.

    Şimdi bu durumda CHP’nin temsil ettiği ideoloji ve değerlere mi oy verilmiş oluyor? Yoksa tezgâha itinayla konulmuş ve makbul olduğu savlanan ‘ürün’e mi?

    [1] Ayrıntılar için bkz. Son Darbe, Mehmet Ali Birand – Reyhan Yıldız, Doğan Kitap, 2012
    [2] Ayrıntılar için bkz. Tansu Çiller’in Siyaset Romanı,  Nursun Erel, Ali Bilge, Bilgi Yayınevi, 1994

    BERKE KAYA
    28 Nisan 2023 GÖRÜŞ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Sürüye karışmak mı, muhaliflerle barışmak mı: Hangisi daha beter

    Sürüye karışmak mı, muhaliflerle barışmak mı: Hangisi daha beter

    Farkındalık, etrafımızda gelişen olayları bilme, algılama ve duyumsama becerisi kazandırır insana. Bu, çoğu kere can sıkıcıdır. Ağız tadımızı bozar. Alacağımız hazzı azaltır. Sürprizin üzerini örter.

    Bunun neresi ilginç? Neresi eğlenceli, değil mi…

    Oysa tekerleğe çomak sokmak gibisi var mı? Rüzgâra karşı işemek…

    Ah, bu da biraz tehlikeli, biraz nahoş bir durum…

    Hadi küçük bir fikir turuna çıkalım o halde. Belki bu süreçte bazı kalıpları kırar, karanlıkta kalmış kimi yerlere ışık tutar yahut aynı sakızı tekrar tekrar çiğneriz, aynı nakarata eşlik ederiz. Yolda keşfettiklerimiz de yanımızı kâr kalır.

    ***

    Şehrin ana caddesinde olduğunuzu düşünün lütfen. Sakin sakin yürürken, içinizdeki diktatöre uyup aniden hızlanarak kalabalığa karışmak arzusuyla tutuştuğunuz oldu mu hiç?

    Absürt bir şey değildir bu: Hayvanî içgüdünüz size bir sürünün parçası olmanızı fısıldar kulağınıza. Yalnız olmak risk içerir. Sürüde yer almak ise güvenlidir.

    Evet; korku bizi birbirimize yaklaştırır.

    Yalnızlık savunmasız olduğumuzu hissettirir. Kalabalık içinde olmak ise güven telkin eder.

    Kaldırımda kalabalık içinde yürürken size bir arabanın çarpma olasılığının düşük olduğunu düşünürsürüz. Çevrenizdeki kişilerin sizi bu tehlikeden koruyacağını…

    Bu fikir, sarhoş edici bir güç duygusuyla gelir: Kalabak içindeyken kendimizi gerçekte olduğumuzdan çok daha güçlü ve cesur hissedersiniz. Tek başına “sinek bile incitmeyecek” bir kişiyken, öfkeli bir kitlenin parçası olduğumuzda bir hükümet binasını ateşe vermekten veya bir içki dükkânını soymaktan çekinmezsiniz.

    En yumuşak huylu olanlar dahi çevrimiçi bir çetenin parçası olduğunda en acımasız yorumları yapabilir.

    Sürü, kişide harikalar yaratan psikolojik dönüşümlere sebep olur: Bir anda ihtiyat budalalığa, pervasızlığa, edep ise vahşete dönüşür. Bir kez girdaba kapıldınız mı, kendinizi tutmak neredeyse imkânsızlaşır.

    Gerçek hayatta yahut sosyal medyada işlenen linç eylemi, işte böyle bir şeydir.

    Sürü, üyelerine orantısız bir kişisel değer duygusu verir. Bireysel varoluşları ne kadar boş veya sefil olursa olsun, belirli bir gruba (sürüye) ait olmak, onlara kabul edildiğini, hatta kendisine saygı duyulduğunu hissettirir.

    Kişinin içinde bulunduğu sürüye olan yoğun bağlılığının dolduramayacağı hiçbir boşluk, iyileştiremeyeceği hiçbir travma yoktur. Tarikatlar ve çeteler, kenar mahalle örgütleri yahut mezhepler bu yüzden olağanüstü bir çekiciliğe sahiptir; kafası karışmış bir ruha ailenin, arkadaşların ve mesleğin sağlayamayacağı bir tatmin ve takdir duygusu sunabilirler.

    Nasıl ki oldukça zehirli bir madde dahi iyileştirici güçlere sahip olabilirse, bir sürü de benzer bir etkiyle tedavi edici, onarıcı olabilir.

    Bu hal, bu güdü, paradoksal bir kimlik doğurur: Kalabalığın içinde erimiş olmanıza rağmen değil, kalabalığın içinde erimeniz nedeniyle bir değersinizdir.

    Tek başınıza bir hiçken, hayat çok boş gelebilir, ama sürüyle anlamlı bir bağ kurmayı başardıysanız, onun volkanik, sınırsız imkânı size bulaşır ve içinizi doldurur.

    Sürüyle kurduğunuz bağ, yalnız içsel bir boşluğu doldurmakla kalmaz, aynı zamanda yolunu şaşırmış varoluşunuza bir amaç da katar. Ne kadar çok kişi sahip olduğu kafa karışıklığını sürüye getirirse sürü de o denli canlanır. Ancak bunun küçük (!) bir kusru vardır: Durum giderek tehlikeli bir hal alır.

    ***

    Mübalağa etmeye lüzum yok; bunların hepsi içgüdüsel tepkilerdir. Ne kadar rasyonelleştirmeye çalışırsak çalışalım, tüm bunlar biyolojinin içimizdeki sinsi işleyişidir.

    Ekonomist Michelle Baddeley, Copycats and Contrarians (2018) adlı kitabında der ki: “Hayvanlarla, sürü halinde yaşama hususunda şaşırtıcı derecede benzer içgüdülere sahibiz.”

    İtiraz edilecek bir yan yok. Ne kıyımlar oldu. Ne felaketler yaşandı. Ama bir şekilde hayatta kaldık. En yakın hayvan akrabalarımıza hızlı bir bakışın doğrulayabileceği gibi, uzun bir evrimsel tarih bizi sürüye koşullandırdı.

    Onlarca yıldır maymunların sosyal ve politik davranışlarını inceleyen primatolog Frans de Waal, Mama’s Last Hug (2018) adlı kitabında, primatların, yani ilkellerin “sosyal olması için yaratıldığını” ve “aynısının bizim için de geçerli olduğunu” söylüyor.

    Unutmayalım lütfen: Sürüler halinde yaşamak bir hayatta kalma stratejisidir.

    Hepimiz tarikatlara, uç örgütlere veya popülist siyasete dahil olmayabiliriz, ama hepimiz buna programlanmış durumdayız. Her an güdülebiliriz – savaştığımızda, barıştığımızda, seviştiğimizde, kutladığımızda ve yas tuttuğumuzda, hatta işte ve tatilde.

    Sürünün ille de dışarıda bir yerlerde olması gerekmez. Onu içimizde de taşırız. Sürüye dair tüm veriler zihnimizin derinliklerinde saklıdır çünkü.

    Bu, hayatımızın pratik idaresi yahut hayatta kalma mücadelesi söz konusu olduğunda, kötü bir düzenleme değildir. Kafamızdaki sürü sayesinde başkalarıyla bağlantı, iletişim kurmayı ve işbirliğine gitmeyi başarırız rahatlıkla.

    Sürü davranışımız nedeniyle bir grubun içinde hayatta kalma şansımız, kendi başımızayken bunu başarma olasılığından daha yüksektir. Sorun, zihnimizi biyolojimize karşı kullanmaya karar verdiğimizde başlar.

    Böyle bir durumda ilerleme kaydedeceksek sürüyü aklımızdan çıkarıp bir kenara bırakmamız gerekir ki bu görev son derece zor olabilir. Bu tür bir radikal düşünme, yalnızca sürünün birçok biçimindeki etkisinin yokluğunda yapılabilir: Toplumsal baskı, siyasi partizanlık, ideolojik önyargı, dini beyin yıkama, medyanın neden olduğu geçici hevesler ve modalar, entelektüel mimetizm veya diğer –izm’ler…

    Bu tür dış etkenler, bizi tamamen körleştirmese de, bizi yoldan çıkarmaya eğilimlidir. Bundandır ki çoğu zaman yeni, gerçek bilgi üretmeyiz; toplumumuzun dayandığı yerleşik (sürü onaylı ve sürüleri memnun eden) bilgiyi geri dönüştürürüz.

    Ne muhteşem ve belki de ne hazin bir manzara – geri dönüşüm!

    ***

    Ekonomist John Kenneth Galbraith’in The Affluent Society’de (1958) anaakım bilginin nasıl “dinî bir ayine” benzediğini anlatıyor.

    Bir toplum ritüeller (kutsal veya dünyevi, açık veya gizli) olmadan yapamaz. Bundandır ki, yerleşik bilginin topluluğun önünde kutlanması gerekir.

    Ritüelin amacı, “bilgiyi iletmek değil, öğrenmeyi ve öğrenilmiş olanı kutsamak”tır.

    Bu gibi durumlarda, bilginlerin özel bir tür elbise, ortaçağ kıyafeti veya başka bir büyücü cübbesi giymeleri şaşırtıcı değildir.

    ***

    Batı felsefesinin, eksantrik ve aykırı biri tarafından, sürüyle dalga geçen biri tarafından kurulması son derece ironiktir.

    Tabii aynı derecede önemli olan bir başka şey de şu: Sürü, birine bunu yapma izni verirken, peşi sıra da onu öldürür.

    Sokrates’ten söz ediyorum. Sokrates’in iki katlı öyküsünden…

    Onun hayatı bir yanıyla radikal düşüncenin tipik olarak neleri içerdiğini gösterir, bir başka yanıyla da meydan okumanın, kibrin, şüphe ve direnişin, küskünlük ve nihayetinde intikamın neye tekabül ettiğini gösterir.

    Toplumun taleplerine cüretkâr bir aykırılık eylemi ve hemen ardından kanlı bir toplumsal tepki – işte Batı’da felsefe böyle doğdu.

    Bu doğum travması felsefeyi hiçbir zaman gerçekten terk etmedi: Herhangi bir müteakip canlandırma Sokratik cüretkârlık, toplum düşmanlığı şu ya da bu ölçüde yeniden harekete geçirecektir. Filozofun uygunsuzluğu ne kadar meydan okursa, toplumun tepkisi de o kadar kaba olur.

    André Gide bir keresinde şunu gözlemler: Bir yazarın gerçek değeri, onun devrimci gücünde ya da daha doğrusu muhalefet niteliğindedir. Büyük bir sanatçı, zorunlu olarak bir “konformist olmayan”dır ve günün(ün) akıntısına karşı yüzmesi gerekir.

    Gide’in ‘büyük sanatçı’ hakkında söyledikleri, ‘büyük filozof’ için de geçerlidir. ‘Akıntıya karşı yüzme’ yeteneği, mutlak bir ön koşul olarak görülmelidir.

    Bir düşünür, toplumunun yerleşik bilgi olarak değer verdiği ve övdüğü şeye karşı çıkmadıkça, sürüyü ifşa etmedikçe fark yaratamaz.

    Bu genellikle yerleşik bilgiyi korumakla görevli olanlarla açık bir çatışma anlamına gelir. Bunu göze alan düşünür marjinalleşir. O marjinalleştikçe sürü tarafından aforoz edilir, dışlanır.

    ***

    Düşünme tarihinin özeti budur, diyebiliriz. Sokrates’in karşıtlık sopası, tarih boyunca birilerine devredildi: Kinik Diogenes’ten Hypatia’ya, Spinoza’dan Kierkegaard’a, Nietzsche’den Walter Benjamin’e…

    Bu düşünürler, öyle ya da böyle, açık ya da daha ihtiyatlı bir şekilde, hepsi kendi zamanlarının sürü düşüncesine karşı çıktılar ve arkalarında entelektüel sapkınlıklar, cesur içgörüler ve çoğu zaman sosyal skandallar bıraktılar.

    Yaptıklarıyla, bu tür figürler, düşünme dahil her şeyin kalıplara ve rutinlere düşme eğiliminde olduğu ve sonuç olarak körelip öldüğü bir dünyada düşünceyi canlı tuttular.

    Görünüşe göre öyle yaratılmışız ki, ruhsal olarak uyanık ve entelektüel olarak canlı kalabilmek için bedenimizde bir dikene ihtiyacımız var. Şanslı sayılırız: Muhalif düşünürler bize gerekli rahatsızlığı memnuniyetle sağlamakla yükümlüler.

    ***

    John Stuart Mill On Liberty (1859) adlı kitabında, sözü dönüp dolaştırıp bir noktada her şeyi eksantrikliğe getirir ve methiyeler düzer. Dünyayı ayakta tutanların cömert bakış açıları, taze içgörüleri ve yeni fikirleriyle ‘eksantrikler’ olduğunu öne sürer.

    Ona göre ne kadar eksantrik varsa, dünyanın ahlaki ve entelektüel durumu o kadar iyidir.

    Muhaliflerin bolca sahip olduğu bu kurtarıcıdır ‘eksantriklik’.

    Düşüncelerinin yeniliği ve keskinliği, büyük ölçüde, herhangi bir sürünün kendini tanımlamak için kuma çizdiği açık ya da zımni çemberin dışında kalma kararlılığından gelir.

    Olduğu gibi bırakılan karşıtlar, yalnızca gütme, marjinalleştirme ve dışlamanın nasıl çalıştığını gözlemlemek için iyi bir konumda değiller, aynı zamanda sapkın görüşlerini dile getirerek ve yayarak artık kaybedecek hiçbir şeyleri olmayan kişilerdir. Onlar ideal olarak ‘kamu aydınları’ olması gereken kişilerdir – uzlaşmaz ‘toplum eleştirmenleri’…

    ***

    Yine de çok heyecanlanmamak gerekiyor. Muhaliflerin bu kadar cesur bir figür oluşturması, galip gelecekleri anlamına gelmez. Tüm gösterişlerine, cesaretlerine ve ara sıra elde ettikleri başarılara rağmen, muhalifler asla kazanan olamazlar. Bir veya iki çatışma kazanabilirler belki, ancak bir savaş asla.

    En canlı ve kendiliğinden hareketlerimiz bile er ya da geç kalıplara ve rutine yenik düştüğü için süreçte bazen taktiksel geri çekilmeler ve ayarlamalar yapmak zorunda kalsa da, uzun vadede galip gelen düzendir.

    İlk başta, düzen rakiplerini ezmeye ve susturmaya çalışır. Muhalefete müsamaha gösteremeyeceğinden değil, ama herhangi bir örgütlü güç gibi kendine güven, sebat ve yenilmezlik yansıtması gerekir. Gerçekten de marjinalleştirme, dışlama ve günah keçisi ilan etme ritüelleri, topluluğu daha sıkı bir şekilde bir araya getirmek ve onu güç merkezi etrafında toplamak içindir.

    Sürü, istenmeyenleri şiddetle kovarak hem doğruluğu onaylatır hem de gücüne güveni artırır.

    Onay damgamızın gerçek bir değeri yoktur aslında.

    Düzen çoğu kere muhaliflerin söylemini kucaklar ve onları anaakım haline getirir.

    Kierkegaard’dan kurtulmanın ya da onu görmezden gelmenin çok zor olduğu ortaya çıkarsa, onun düşüncesini bir ders kitabı formatında sindirerek ve ardından onu canı sıkılan lisans öğrencilerine öğreterek sonunu getirir.

    Hiçbir gerçek düşünce buna dayanamaz.

    Nietzsche’yi bastıramıyorsa, ona daha çok zarar verecek bir şey yapar: Bir akademik çalışma alanı haline getirir. Böylelikle onu öldürmeyen şey onu gülünç yapar. Nietzsche’nin bu hareketi önceden tahmin etmesi, darbeyi daha az ölümcül yapmaz.

    ***

    İroni mühimdir: Muhalifler kendilerini düzene karşı tanımlarlar, onunla vahşice dalga geçerler ve onu baltalamak için ellerinden gelen her şeyi yaparlar.

    Peki, kurulu düzen ne yapar?

    O muhalifi ve temsil ettiklerini bir –izm’e dönüştürür.

    Spinoza ölür ölmez Spinozacılık doğar.

    Nietzsche bugün mucizevi bir şekilde hayata mı döndü, sorun değil. Hemen Nietzsche kursları açılır, seminerler ve konferanslar düzenlenir. Buralarda onun içgörülerini nasıl sorunsallaştırdığı anlatılır. Böylelikle Nietzsche ve temsil ettikleri utanç ve mahcubiyetten yeniden ölür.

    Hatırlayalım; Walter Benjamin’in habilitasyon tezi, Frankfurt Üniversitesi tarafından tatmin edici bulunmaz ve bu da onun bir öğretmenlik kariyerine erişimini engeller. Oysa bugün, Benjamin’in -habilitasyon tezi dahil- zihin uyuşturan sorunsallaştırmaya tabi tutulmadığı çok az üniversite var.

    Emil Cioran hayattayken üniversitelere karşı amansız bir savaş yürüttü. Bunların genel bir tehlike, ‘ruhun ölümü’ olduğunu söyledi. Akademisyenler onu sorunsallaştırmaya yeni yeni başladılar. Üç vakte kadar öleceğinden emin olabilirsiniz.

    Kurulu düzen her zaman kazanır.

    Bu kinci sorunsallaştırmanın nihai sonucu, sağlıksız olduğu kadar tatsız da olan, fazlasıyla işlenmiş bir üründür: Kutulanmış düşünce.

    Bir zamanlar taze, vahşi ve nabız gibi atan fikirler tamamen kandan arındırıldı, temizlendi ve kısırlaştırıldı – peşi sıra da muhafaza için ağır bir anlaşılmaz jargon sosunda boğuldu.

    Jargon, buradaki anahtar bileşen, dönüşüm aracıdır. Çünkü akademik sürünün sonunda karşıtları yenmesi, öncelikle jargonun çalışmasıyla olur.

    Onun korozyonuna hiçbir şey dayanamaz; hiçbir şey aynı kalmaz.

    Muhaliflerin yazılarında indirgenemez derecede kişisel, renkli ve tuhaf olan her şey, artık kişisel olmayan bir ortak paydaya indirgenmiştir. Jargon herkesi aynı hizaya getirir, ayrımcılık yapmaz, kayırmacılık göstermez ve merhamet göstermez. Eşitlik çıldırır.

    Jargonun sadece ‘akademik bir üslup’ olduğunu söylemek yanlış olur. Jargon bir üslup değildir, üslubun ölümüdür.

    Bu yavaş bir suikasttır. Jargona boğulan ve onun yıpratıcı çalışmasına maruz kalan karşıtların üslup zenginliğinin hiç şansı yoktur.

    Böylelerinin konserve düşüncelerini tatmak istediğinizde, damağınız şenlenmez. Hiçbir şey hissetmezsiniz.

    Sistem muhalifleri yutar, iyice çiğner ve sonra tükürür. Bu sayede muhalifler kamu tüketimi için güvenli hale gelir.

    Bugünün akademisindeki, sürünün merkezine doğru hızlanma ve akın etme dürtüsünü görmemiş olamazsınız.

    Dışarıda bırakılmaktan, açıkta kalmaktan ve savunmasız kalmaktan korkarak, sürünün en yoğun olduğu yerde olmak için her şeyi yapıyoruz.

    Taşrada yahut büyükşehirde, fark etmiyor; her zaman, her koşulda akademik sürünün içinde erimeye çalışıyoruz – sanki bu bir akademisyenin yapması gereken en doğal şeymiş gibi.

    Hayatta kalma içgüdümüz bize, sürüye karşı değil, sürüyle birlikte gitmenin daha güvenli olduğunu söylüyor.

    Bunun için süslü bir terim kullanıyoruz: ‘Ağ oluşturma’.

    Ayıplamak anlamsız. Bu içgüdüsel bir tepki, hayatta kalma dürtüsünün zar zor gizlenmiş ifadesi…

    Merkezde yaşamak için her şeyi yaparız: hakkında söyleyecek bir şeyimiz olsun ya da olmasın, moda olan her konu üzerinde çalışırız; güç ve nüfuz sahibi kişileri körü körüne taklit ederiz.

    Gerçek bilgiye -her şeyi olduğu gibi görmeye- talip olan herkes için bu politik oyunun başarısızlığa bir reçete olduğunu kalbimizin derinliklerinde biliriz, ama bu bizi çok fazla endişelendirmez.

    John Maynard Keynes yaklaşık bir asır önce, “Dünyevi bilgelik, itibar için geleneksel olarak başarısız olmanın, alışılmadık bir şekilde başarılı olmaktan daha iyi olduğunu öğretir” demiş. Üzerine daha fazla ne denebilir ki…

    Asıl arzumuz sürünün merkezinde kalmak olduğunda, sürünün gelenekleri size ne yapmamız gerektiğini söyler ve sorgusuz sualsiz onu yaparız.

    Çoğu kere de bilgiyi, sürülerimizi kontrol altında tutmak için değil, taleplerini daha iyi karşılamak için takip ederiz.

    ***

    Ciddi ciddi hastayız ve maruz kaldığımız durumun (kronik gregarit) norm haline gelmiş olması pek teselli edici değil.

    Bir hastalık, hemen hemen herkeste olduğu için daha az ciddi değildir oysa.

    Aklımız başımıza gelsin istiyorsak, sürüden nasıl kurtulacağımızı öğrenmemiz gerekir.

    Çoban olmaya programlanmış olabiliriz ve hayatta kalmamız buna bağlı olabilir; ancak unutmamalıyız ki, yalnız sürüden uzakta kaldığımızda ruhen bütün olabiliriz. Biyoloji ve ruh, zıt âlemlere aittir.

    BERKE KAYA
    23 Nisan 2023 GÖRÜŞ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • CHP nereye koşuyor: Popülizmin yarardan çok zararı olur

    CHP nereye koşuyor: Popülizmin yarardan çok zararı olur

    Bir ülke düşünün ki, sistemin kendisi halktan daha mühim ve öncelikli… Öttürülen “devletin bekası” borazanı eşliğinde oyuna kalkılıyor. Halaya durmayanın ise kulağı çekiliyor. Tutuklanıp hücrelerde misafir ediliyor.

    Bir ülke düşünün ki, evrensel değerler, ahlak hiçe sayılıyor; insanlar gürül gürül esen şiddet, otorite ve baskı rüzgârında tutunacak bir direk bulmakta zorlanıyor.

    Bir ülke düşünün ki, son on yılda en az 2 bin 534 kadın öldürülüyor. İlk imzacısı olduğumuz İstanbul Sözleşmesi keyfe keder ve gayri nizami yolla rafa kaldırılıyor. Flört ettiğiniz bir parti, nikâh masasına oturmak için 6284 Sayılı Kanun’un kaldırılmasını şart koşuyor. AK Parti Grup Başkanvekili Özlem Zengin dahi, sahip çıktığı için yasaya, linçe maruz kalıyor.

    Bir ülke düşünün ki, 1929 Büyük Buhran’ından, 1980 Petrol ve 1984 Banker Krizi’nden beter bir ekonomik çöküş içinde… 2022’de cari işlemler açığı 48 milyar 769 milyon dolar… Bir hurma, bir pide 10 lira… Normal koşullarda bir aylık gıda ve içecek ihtiyacını karşılayabilen bütün temel ürünlerin olması gereken, ama yokların varlardan fazla olduğu ramazan kolisinin en uygunu 300 lira…

    Bir ülke düşünün ki, 6 Şubat sabahına depremle uyanmış. Hatay, neredeyse haritadan silinmiş, adeta numunelik üç beş bina ayakta… Depremin üzerinden kırk gün geçmesine rağmen hâlâ hiçbir siyasi erkin uğramadığı Adıyaman yerleşkeleri var. Onca kampanya ve devlet imkânına rağmen afet bölgesinde 80 kişiye bir tuvalet düşüyor. İçişleri Bakanı pijama ve kahvaltılık istiyor.

    Bir ülke düşünün ki, 300 binden fazla binası enkaza dönmüşken, bağıra çağıra ‘ben geliyorum’ diyen bir sağanağa yakalanıyor. Kızılay’ın verdiği çadırlar yağmur geçiriyor. Dere kenarına kurulmuş çadırkentleri çamur basıyor. Tarım ve Orman Bakanı çıkıyor, “Sel, 15 canımızı aldı, ama toprak suya kavuştu” diyor.

    Bir ülke düşünün ki, resmi verilere göre 15 ve daha yukarı yaş grubunda işsiz sayısı 3 milyon 576 bin kişi. Başka bir ifadeyle her 8 kişiden biri işsiz.

    Böyle böyle uzayıp gider liste. Ve bu tablonun bir adım ötesi kıyamet.

    İşbu ahval içinde bile, 2002’den beri iktidarda olan bir partiyi devirmek (!) için 6 benzemez bir araya gelmiş, tereddütle seçime gidiliyor.

    Hiç kuşkusuz, ateşi harlı tutulan kazanma umudu, önceki seçimlerden yüksek. Ancak normal koşullarda yoldan geçen herhangi birini aday gösterseniz, açık arayla seçimi kazanması gerekirken, tüm iyi niyetli çabalara, kısmi medya desteğine rağmen, kimse gönül rahatlığıyla “Bu iş bitti!” diyemiyor.

     

    ***

     

    Liyakat, hükümetin yumuşak ve yaralı karnı. Son örneğini Kızılay’da gördük. Üniversitelerde gördük. Belediyelerde gördük. YSK ve RTÜK’te görmekteyiz hâlâ.

    Muhalefet liyakat eleştirisiyle gönülleri okşuyor adeta. Önceki seçime göre şansının bir nebze yükselmesinde bu liyakat vurgusunun payı çok.

    Dolayısıyla ne bekliyorsunuz? İktidara talip olan partinin kadrosunu buna göre düzenlenmesini… İşinin ehli kişileri seçmesini… Hakkaniyetli bir dağılım yapmasını… “İşte ben bu kadroyla çürüyen sistemi, diz çöken devleti ayağa kaldıracağım.” demesini…

    Oysa anlamakta zorluk çektiğim şeyler yaşanıyor.

    Bakıyorum, Filiz Taçbaş, CHP İzmir 2. bölge milletvekili aday adayı…

    Bakıyorum, Onur Akın’ın adı geçiyor, İzmir, İstanbul yahut Muğla için…

    Bakıyorum, Candan Erçetin’in adı kulislerde… Pazarlık kokusu geliyor.

    Bakıyorum Mısra Öz konuşuluyor.

    Kim bilir daha nice isim eklenecek, liste kabaracak, şöhretlerin parıltısından mührü basacağımız yeri şaşıracağız.

    Yapmayınız, etmeyiniz; bindiğiniz dalı kesmeyiniz. Bu denli popülizmin yarardan çok zararı olur. Vitrin derdine düşmeyiniz.

    Tüm Altılı Masa çabalarınıza rağmen en yüksek iltifatı, Akşener’in devirdiği masayı düzeltmeye niyetlendiğinde, ona gösterdiğiniz nezaket sayesinde gördünüz. En çok alkışı defalarca gittiğiniz afet bölgesinde iktidarı yuhlayanları susmaya davet ettiğinizde aldınız.

    Neden aday kişilerde, adının önündeki sıfat bolluğuna bakıyorsunuz?

    Neden bilinen yüz, sevilen kişi derdindesiniz?

    Oysa siyasetin gümüş ekranı şöhretler mezarlığı gibi…

    Hatırlayalım; 1991 genel seçimlerinde Cüneyt Arkın, ANAP’ın Eskişehir listesine girdi. Ancak seçilemedi.

    Hatırlayalım; 27 Mart 1994’teki yerel seçimlerde Barış Manço DYP’nin Kadıköy adayıydı. Şarkılarını ezbere bilenler dahi oy vermedi.

    Hatırlayalım; Halil Ergün, önce SHP’den, sonra CHP’den belediye başkan adayı oldu. Daha sonra gitti, “Oyumu AK Parti’ye verdim” dedi.

    Hatırlayalım; Levent Kırca, 27 Mart 2009’daki yerel seçimlerde DSP’den Üsküdar Belediye Başkanlığı için aday oldu. Dördüncü sırada kaldı.

    Hatırlayalım; İbrahim Tatlıses, 22 Temmuz 2007 seçimlerinde Genç Parti’den aday adayıydı, ama macerası kısa sürdü. Nicedir AK Parti’nin peşinde…

    Hatırlayalım; Hülya Koçyiğit, 1987’deki genel seçimlerde ANAP’tan İstanbul adayıydı, seçilemedi. Şimdi hali malum…

    Hatırlayalım; Zülfü Livaneli, 1994 ve 1999’da SHP ve CHP’den İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı oldu, ikisinde de ipi göğüsleyemedi.

    Hatırlayalım; Ferhat Tunç, 28 Mart 2004’teki yerel seçimlerde aday oldu, seçilemedi. HDP’den 24 Haziran seçimlerinde de Aydın’dan aday oldu; yine Meclis’e giremedi.

    Bora Gencer, Meral Konrad, Serdar Gökhan, Selahattin Alpay, Ferdi Tayfur, Ozan Orhon, Tamer Yiğit, Şebnem Kısaparmak, Adalet Ağaoğlu, Metin Şentürk, Balık Ayhan, Kaan Girgin, Mesut Uçakan, Cengiz Kurdoğlu, Tolga Çandar…

    Nicesi kendi rızasıyla (!), kimisi hayranlarının zoruyla (!) soyundular siyasete.

    Şüphesiz, aday olup girenler de vardı Meclis’e; Berhan Şimşek gibi, Sabahat Akkiraz gibi, Ediz Hun gibi… Lakin benim demek istediğim şu: Kişiler üzerinden yürütülen siyaset, eninde sonunda yok olmaya mahkûmdur. Eğer kişi partiyi iktidara taşırsa gücünün farkına vardığı anda, partinin temsil ettikleri ehemmiyetini kaybeder.

    Üstelik liyakatın bunca vurgulandığı, kolalanıp ütülendiği bir dönemde, popüler isimler üzerinden oy avcılığına çıkmak doğru değil.

    İlle de o isimlere yer vermek isteniyorsa, bu sessiz sedasız yapılmalı. Hatta önce ehliyetli kişiler açıklanıp seçmen ikna edildikten sonra ‘tatlı’ olarak da bunları düşündük denmeli. Ama doğrudan tatlıya geçilince ülseri azar kişinin. Şeker komasına girilebilir. İştahı kesilmeyebilir.

    Elbette mübalağa ederek söylüyorum bunu. Öyle söylüyorum, çünkü hakikat görülsün istiyorum.

     

    ***

     

    Tuhaf bir alışkanlık var. En çalışkan milletvekili, en çok soru önergesi verendir. Böyle düşünürüz. Yalnız halk değil, gazeteciler de böyle düşünür.

    Soru önergesi vermek bir başarı kriteri olabilir mi hiç?

    Gazeteler şöyle taransa, internette birkaç dakika dolaşılsa, günde sayısız önerge yazılabilir. Bunca huzursuzluğun yaşandığı bir ülkede önerge konusu bulmak zor olmasa gerek.

    Bir milletvekilinin görevi, gerçekleşmesi zor yahut imkânsız vaatlerde bulunmak değildir. Olmamalıdır. Seçim bölgesinin sorunlarına çözüm arayıp bulamadıktan sonra ne anlamı var vekil olmanın?

    Afet bölgesine giden parti başkanlarını görüyorum. Milletvekillerini… Lütfederlerse dinliyorlar halkı.

    İstisnai durum: Belediye başkanları çözüm üretmeye çalışıyor. Ama doğru, ama yanlış.

    Yurttaşlarla iç içe olmak… Son derece popülist bir yaklaşım bence. O yurttaşın sorununa çözüm bulamadıktan sonra, saatlerce sohbetine katılsan, sofrasına otursan ne fayda.

    Z Kuşağı’nın seçimi belirleyeceği söyleniyor. Açıklanan isimlere bakıyorum; Z Kuşağı’nın oy vermesi olası bir tek kişi görmüyorum. Apolitikleşmiş gençlik değil hâlbuki bu Z Kuşağı. Eleştirel bir tavırları var. Doğaları gereği isyan ediyorlar verili düzene. Üniversiteler liseleşmiş. İş garantisi yok. Çalışsalar dahi yuva kurmaları zor. Aileye mahkûmlar. Bu gençlere, “Sizi anlıyoruz. Çözüm de üreteceğiz.” diyecek kimse bulunamaz mı?

    Tuhaf gelecek belki, ama sormadan edemeyeceğim: Tuncay Özkan, Zeynep Altıok, Mustafa Balbay; milletvekili seçildikten sonra İzmir’e gidip hiç uzunca bir süre kaldılar mı? İzmir’in hangi sorununa çare buldular?

    Selin Sayek Böke’yi İzmir’de göreniniz oldu mu?

    Oysa partiye yıllar boyu emek verenler var. Gençlik kollarında, kadın kollarında çalışanlar var.

    Kaçı kendine yer bulabilecek listede?

    Bir aidiyet oluşturmadan nasıl yürünecek iktidara?

    Emek vermemiş, maddi-manevi hiçbir yardımda bulunmamış; ama milletvekili…

    Bu mudur liyakat?

     

    ***

     

    Şunu da bilmiyor değilim: Siyasete soyunmak yalnız yürek değil, çevre ve kalın bir cüzdan da gerektiriyor.

    Eski Ulaştırma Bakanı Oktay Vural seçim harcamaları konusunda şöyle bir hesap yapmıştı vaktiyle:

    “Bir adayın bu seçimde en aşağı yapacağı masraf 10 bin dolardır. O da sadece aday olduğu ili gezip en ucuzundan el ilanı bastırmakla yetinirse… Anket yaptırmaya niyetlenen olursa mesela, sadece o anketin profesyonel bir kuruluş tarafından yapılmasının maliyeti 20 bin dolar civarında. İlk üç sıradan aday olanlar çok daha fazla harcar.”

    O köprünün altından çok sular aktı. Bazen cüzdana dahi sığmayacak büyüklükte harcamalar…

    E, kolay değil tabii, promosyon niyetine tencere, pazar yerlerinde bedava karpuz, mitinglerde ekmek arası sucuk dağıtmak.

    Peki, bir milletin vekili seçilmek için niye ihtiyaç duyulsun bunlara?

    Zaten devlet bütçesinden partilere adil olmasa da bir pay veriliyor.

    Zaten üyeler aidat ödüyor.

    Zaten bağışlar yapılıyor. Destekler söz konusu.

    O halde cüzdanı kalın olanların yanında olmayanlar da aday olabilmeli.

    Haksız rekabete gidilmemeli.

    Bir insanın fakir yahut ortadirek olması, onun meziyetsiz, vasıfsız olduğu anlamına gelmez.

    Diğeri de geçerli: Bir insanın zengin olması da onu meziyetli, vasıflı kılmaz.

     

    ***

     

    Bize mahsus bir durum değil, popüler kültür ikonlarının siyaset sahnesine taşınma hikâyesi.

    Kovboy filmleriyle şöhrete kavuşan Hollywood yıldızı Ronald Reagan, ABD’nin 40’ıncı başkanı oldu.

    Ukrayna devlet başkanlığına seçilen Vladimir Zelenski de öyle; bir oyuncu.

    Bu ikisi mesela benim için sadece ‘seçilmiş’ kişiler. Oyunculukları aklıma dahi gelmiyor.

    Gerçi, Zelenski’nin maharetlerini yakından takip ettiğim söylenemez; zira Rusça bilmiyorum ve oyunları hakkında malumat sahibi değilim.

    Ama Reagan öyle mi?

    Kült film Casablanca’daki Rick Blaine rolü için Humphrey Bogart’tan önce düşünüldüğünü biliyorum mesela.

    FBI’ya muhbirlik yaptığını, komünist sanatçılara karşı kampanyalar düzenlediğini de biliyorum.

    Durup dururken gelmedi bunlar aklıma. Mayıs 1983 tarihli Milliyet Sanat’taki Haldun Taner söyleşisini okuyunca vurgulama ihtiyacı hissettim.

    Ne diyor Haldun Taner dergide?

    Şunu diyor: “Edouardo de Philippo, özellikle Napoli yaşamı üzerine nefis komedyalar yazarak ün yapmış İtalyan yazarı, geçenlerde Napoli şehri senatörlüğüne seçildi. Kendisiyle röportaj yapmaya giden gazeteci ‘Sayın Bay Senatör’ diye lafa başlayınca, ünlü yazar, ‘Lütfen, bana senatör demeyin, ben bu koca ömrü Edouardo de Philippo olmak için tükettim. Bay senatör herkes olabilir.’ demiş. Ben şahsen beni başkalarının getirip bir yere koymasına, bunun doğal sonucu olarak da, yine başkalarının o yerden almasına katlanamam, onuruma yediremem.”

    Seçilmek adına nelerden vazgeçiliyor oysa günümüzde. Seçilince de neler yapılıyor – hepsi ortada. Çoğunun seçilmeden önce takdir edilesi bir meziyeti yok.

    Bazen şöyle bir arkamıza bakıp ondan sonra ileri atılmamız gerekiyor.

    Geçende bir duvar yazısı okudum. Şöyle yazıyordu: Hatalar bakiredir, tekrarı zevke girer.

    Kılıçdaroğlu’nun bu zevkten kaçınması gerekir.

    Aksi takdirde şunu düşünmem gerekecek: Seçim işe yarasaydı yasaklanırdı.

    BERKE KAYA
    21 Mart 2023 GÖRÜŞ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Berke Kaya yazdı: İşte Kılıçdaroğlu’nu bekleyen asıl büyük sorun…

    Berke Kaya yazdı: İşte Kılıçdaroğlu’nu bekleyen asıl büyük sorun…

    Altılı Masa’nın cumhurbaşkanı adayı Kemal Kılıçdaroğlu, son grup toplantısında, konuşmasını yazılı metin üzerinden yaptı. Prompter kullanmadı. Doğaçlama konuşmadı. Söylediği her sözün borsadan sokağa yığınları etkilediğini bilen bir siyasî olarak, onca hengâme arasında dikkatle hazırlandı ve yazdığını satır satır okudu.

    Biz neye baktık?

    Elindeki kâğıdın kullanılmış olmasına… Buradan da onun ne kadar tutumlu ve mütevazı olduğu kanaatine ulaştık. Gönlümüz okşandı. “Ah…” dedik, “rahmetli İnönü de böyleydi.”

    Oysa Kılıçdaroğlu, kendisini soğukta saatlerce tir tir titreyerek bekleyen kitleye mesajı hata yapmadan, eksiksiz vermek adına tercih etmişti yazılı metni. Gel gör ki, kimsenin kulağına, “Bir seçimi kazanmaktan fazlasına adayım!” cümlesi ulaşmadı. Ulaşanlarda da yer etmedi; buruşturulup hafızanın çöplüğüne atıldı.

    Biz ne gördük?

    Arkası yazılı fotokopi kâğıdına konuşmasını yazan adamda, “İtibardan tasarruf olmaz!” diyen zât-ı âlînin tersini, yani bir fotoğrafın arabını gördük.

    KILIÇDAROĞLU YER SOFRASINDA, HALİL İBRAHİM AYAKTA

    Çağ, dijital çağ ya… Kılıçdaroğlu’nun eski videoları zincirinden kurtulmuş hayvan misal salındı dolaşıma. Buket Aydın’ın, “İstanbul’u, Ankara’yı kazanacağız” diyen Kılıçdaroğlu’na kahkaha atarak tepki verdiği anlara bir güldük, bir güldük ki, gülmekten karnımıza ağrılar girdi.

    Sonra yer sofrasına oturdu Kılıçdaroğlu. Kendisine etli pilav ikram edildi. Daha ilk kaşığını götürmemişti ki ağzına, yanında oturan çocuğa tabağının etli kısmını çevirdi. “Buradan ye” der gibi el hareketi yaptı.

    Bu paylaşımla “tam not” aldı sosyal medya kullanıcılarından.

    Biz neye baktık?

    Bir küçük burjuvanın (petite bourgeoisie) bağdaş kurmayı becerememesine…

    74 yaşındaki bir ihtiyarın ne kadar zayıf ve enerjik oluşuna…

    İşin tuhafı; misafir olduğu bu ev, Ankara’nın Çubuk ilçesinde, Piyade Er Yener Kırıkçı’nın şehit cenazesinde uğradığı saldırı sonrası sığındığı evdi.

    Biz ne gördük?

    Belki biraz samimiyet, biraz tevazu gördük. Ama hâkimin, “Olay nasıl oldu, anlat” sorusuna, “Unuttum, çok zaman geçti” yanıtını veren, attığı yumruğun yanına kâr kalacağını bilen Osman Sarıgün’ü değil.

    ADALET YÜRÜYÜŞÜ – TUZ YÜRÜYÜŞÜ – BEYNE KANIN YÜRÜYÜŞÜ

    Sene 2014… Hatay’ın Kırıkhan ilçesi… Adana’nın Ceyhan ilçesi… MİT’e ait olduğu belirlenen TIR’lar durduruldu. Suriye’ye giden TIR’ların içinde askerî mühimmat – polis raporuna göre; tıbbi ilaçların altına gizlenmiş bin havan topu, bin havan topu mermisi, 50 bin makineli tüfek mermisi ve 30 bin ağır makineli tüfek mermisi…

    Belli ki mutfakta biri var. Ocağa, özene bezene hazırladığı bir ‘karışım’ koymuş, tencere kısık ateşte…

    Ocaktaki karışıma OHAL dökülüyor. Tadını pekiştirmek adına referanduma gidiliyor. Bu öyle bir referandum ki, pek de hoşnut olmadığımız sistemin dibine kibrit suyu döküyor. YSK, sandıkların kapanmasına 10 dakika kala mühürsüz oyları geçerli sayıyor. Sonuç %51 evet…

    Hal böyleyken ocaktaki ‘yemek’ hafif hafif fokurduyor. Diri kalmasın diye 15 Temmuz kepçesiyle taneler eziliyor. Barış Bildirisi’ne imza atan üniversite hocaları meslekten uzaklaştırılıyor.

    Kısır ateşte ancak bu kadar pişiyor yemek. Ateşi güçlendirmek adına Enis Berberoğlu tutuklanıyor. Can Dündar soluğu yurtdışında alıyor.

    Fevkalade özet geçtiğim tüm bu sürecin ardından yürümeye karar veriyor Kılıçdaroğlu. İlk adımı Ankara’da, Güvenpark’ta atıyor. Son adımı da İstanbul’da, Maltepe’de… 420 kilometrelik yolu 25 günde yürüyor.

    Biz neye baktık?

    Giydiği beyaz gömleğe…

    Sol elinde taşıdığı ‘adalet’ yazılı dövize…

    Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlunun Adalet Yürüyüşü 13. Gününde Düzce’nin Kaynaşlı İlçesinde. (Fotoğraf: Ziya Köseoğlu)

    Times, Adalet Yürüyüşü’ne yer verdiği haberinde, “Yürüyüş CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu için zaferi resmediyor” diyor.

    Adalet Yürüyüşü’nün Gezi Parkı protestolarından beri en yoğun katılımlı muhalif hareket olduğunu söylüyor.

    Bir şey daha yazıyor Times; başörtüsü takan ve hükümetteki işinden Fethullah Gülen hareketi destekçisi olduğu iddiasıyla atılmadan önce Erdoğan’ı destekleyen bir katılımcının, “En azından ülkede hâlâ birilerinin adaleti umursadığını görmek ümitlerimizi canlandırdı” şeklindeki sözlerini aktarıyor.

    Biz ne görüyoruz?

    Bahçeli’nin, enfes bir “değildir, hiç değildir” retoriği geliyor; “Ankara-İstanbul arasında değildir. Yolda bulunmayı bekleyen cevher hiç değildir.” sızlanmasını görüyoruz.

    Özgür Özel’in, muhakkak derin anlamlar taşıyan, lakin cüz’i irademizle kavrayamadığımız şu izahını görüyoruz: “Gandhi’nin ‘tuz yürüyüşü’ rekoru kırıldı!”

    ***

    Kitle zihni üzerine çarpıcı satırlar yazan Jean Baudrillard, şu topraklarda yaşasa, şu bakılan ve görülenlere tanık olsa, nasıl ki güncel siyasi ve ideolojik akımları reddederek üne kavuşmuşsa, hiç kuşkusuz, kendini de reddederek ücra bir yerde ölmeye yatardı.

    Ölmeye yatardı, diyorum; zira bu ülke, “kankalarla cenaze namazı keyfi” diyerek selfie çekenlerin ülkesi. Zira bu ülke, elinde, “Kemal Bey, hadi aynı anda gelelim” dövizini sırıtarak taşıyan kadınların ülkesi.

    Bir şeylerin değişmesini isterken kendimize bakmıyor, kendimizi görmüyoruz. Değişme talebinde bulunanın, artık değiştirilemeyecek kadar sertleşmiş, kırılgan bir yapısı olduğunu da sık sık unutuyoruz.

    Oysa biliyoruz ki, “eleştirel bilinç”in uyandırılması gerekiyor. Ama eleştiri denince, kankalarla cenaze namazı selfiesi çekmek yahut “hadi aynı anda gelelim” Kemal Bey gibi şeyler gelmemeli aklımıza.

    Eleştirinin bir ayağı Kant’ın şu sözüne dayanmalı sanki: “Görüsüz (deneysiz) kavramlar boş, kavramsız (aklın kalıpları dışında) görüler kördür.”

    Diğer ayağını isteyen Karl Popper’in üzerine koyar, “yanlışlanabilirlik ölçütü”yle şenlenir ortalık; isteyen Hegel’in Kant eleştirileri üzerine koyar ve “Neden hâlâ Hegel?” ile oyalanır. O oynak ayağın nereye konduğu kişinin kendiyle ilgilidir.

    Lakin ben, sözü Francisco Weffort’a getirmek istiyorum. Onun, Paulo Freire’in Educaçao Como Prâtica da Liberdade (Özgürleşme Pratiği Olarak Eğitim; Rio de Janerio, 1967) adlı kitabına yazdığı önsözdeki cümlesine…

    Weffort diyor ki: “Eleştirel bilincin uyanması, sosyal hoşnutsuzlukların ifade edilmesinin yolunu hazırlar, çünkü bu hoşnutsuzluklar baskıcı bir durumun gerçek bileşenleridir.”

    Burada iki anahtar kelime var; biri “eleştirel bilinç”, diğeri “sosyal hoşnutsuzluk”…

    ERDOĞAN’IN HASTA ETTİKLERİ

    Hadi gelin, somut (pratik) bir örnekle ilerleyelim.

    Başı kapalı genç bir kadınla konuşuluyor. Bir sokak röportajı. Kadın, “Ülke diye bir şey kalmadı, çocuklarımızın geleceği kalmadı, eğitim kalmadı, vallahi Yahudi gelsin, Papa gelsin, oyumu ona vereceğim. Yeter ki şu ülkeyi artık Müslümanlar yönetmesin.” diyor.

    Bu sözlerde eleştirel bilincin ‘eleştiri’ kısmını görüyoruz. Bilinç, belki bir gün eşlik eder kendisine…

    Ama “sosyal hoşnutsuzluk” puslu da olsa orada, o dolu ağızla söylenen sözlerin içinde.

    Osmanlı için ‘Avrupa’nın hasta adamı’ (Sick man of Europe) deniyordu ya… Bizim için de “Erdoğan’ın hasta ettikleri” dense, çok da yanılmış olmazlar korkarım ki…

    Hükümetten o kadar bezmiş, o kadar yılmış ki hanım kızımız, bunlar gitsin de, yerine (kendince en kötüsü dâhil) kim gelirse gelsin diyor.

    “Gelecek olan(lar) da ondan çok farklı değil” deseniz, cevap hazır: “Olsun; bunlar gitsin de… Sonra onların da icabına bakarız.”

    Örgütlü mücadele, sınıf bilinci, eşitlik ve özgürlük falan deyince de ezber yedekte: “Bunlar hele bir gitsin; hepsini yaparız”

    Yani insanlar fena halde illallah etmiş durumda. Kardeşinin (MHP) elinden tutan ağabey (AK Parti) bir an önce gitsin isteniyor.

    Şu noktadan sonra, “Erdoğan kazanacak” nakaratını, bu şarkıyla yatıp kalkanlar dahi pek mırıldanmıyor artık.

    Demem o ki, yeni döneme hazırlanmak gerekiyor.

    HUZURSUZLUK YAHUT HOŞNUTSUZLUK

    Dilimize Uygarlığın Huzursuzluğu olarak çevrilen bir eseri vardır Freud’un. Oradaki ‘huzursuzluk’, aslında ‘hoşnutsuzluk’tur. Nedense çevirmen ve yayıncı huzursuzluğu seçmiş.

    Bu eserde, şöyle bir bölüm geçer:

    “İnsanlar mutluluğun peşindedir, mutlu olmak ve öyle kalmak isterler. Bu çabanın iki yönü, bir olumlu bir de olumsuz hedefi vardır. Bir yandan acı ve keyifsizliğin yokluğunu, öte yandan da yoğun haz duyguları yaşamayı ister.”

    Zâtî âli bunu bilerek mi yapıyordu, emin değilim; ancak sıkı bir Freud hayranı gibi davranıp, halkın bir kesimini boğulana kadar ‘acı’ya batırıp, bir kesimi de ‘keyifsizliğin yokluğu’na mahkûm etti uzunca bir süre. Dengesiz bir haz paylaşımı oldu.

    Şimdi acıya doyanlar hazzın peşinde.

    Kılıçdaroğlu, Erdoğan’ın boşalttığı koltuğa oturunca sistemi değiştirmiş olmayacak. Ne zaman ki, halkın baktıkları ile gördüklerini değiştirmeyi başarır, eleştirel bilinci uyandırır, işte o zaman, sistemi değiştirmeye yönelik bir adım atmış olur.

    Ve bu, sanılandan çok daha zordur.

    BERKE KAYA
    12 Mart 2023 GÖRÜŞ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Akşener’in dağıttığı Millet İttifakı’nı ‘millet’ yeniden kurdu

    Akşener’in dağıttığı Millet İttifakı’nı ‘millet’ yeniden kurdu

    Türkiye siyasetinde muhaliflerin en önemli motivasyon kaynağının tek adam rejimine son vermek olduğunu anlamayan siyasetçi yanlış karar alır, bilim insanı isabetsiz analiz yapar, gazeteci ise yetersiz öngörüde bulunur. Aslında Erdoğan’ın en büyük rakibi bu motivasyona sahip insanlar. Bu insanlar Erdoğan’a 2019 yerel seçimlerinde hayatının dersini verdi. Bu insanlar bu kez Millet İttifakı’nın sorun çıkaran partisi İYİ Parti’yi tekmelediği masaya döndürdü.

    İYİ Parti lideri Meral Akşener’in masadan ayrılması sonrasındaki gelişmelerde bunu çok net bir şekilde gördük. Tek adam rejiminin son bulmasını isteyen milyonlarca insan bu gelişmeye tepki gösterdi. İYİ Parti’nin kendi tabanı ‘bu kararı bir anlamda tanımıyorum’ dedi. Partiden ciddi sayıda üye istifa etti. Toplumda kanaat önderi durumunda olan insanlar Akşener’in ne yapmak istediğini sorguladı ve kararın anlamsızlığını net bir şekilde ortaya koydu. Erdoğan rejimine karşı diğer partili seçmenleri ise partilerine çözüm bulunsun baskısında bulundu. ‘Tek adam rejimini’ istemeyen milyonların kararlı itirazı Altılı Masa’nın toplanmasını ve adayın açıklanmasını sağladı.

    Türkiye siyasetinde belkide bir ilki yaşandı. Bugüne kadar siyasetçiler karar alır ve halktan buna uymalarını isterlerdi. Bu kez halk yüksek bir sesle siyasetçiye ‘senin aldığın kararı tanımıyorum’ ve ‘oturun sorunu’ çözün dedi. Bu tepkiyi gören başta Akşener ve diğer liderler sorunu çözümü için adım atmak zorunda kaldılar. Akşener, Kılıçdaroğlu’nun adaylığını Mansur Yavaş ve Ekrem İmamoğlu’nun Cumhurbaşkanı yardımcısı olmaları şartıyla kabul etti. Aslında Akşener’e ‘onurlu dönüş’ yolu açılmış oldu. Kriz sonrasında yanına İmamoğlu ve Yavaş’ı alan Kılıçdaroğlu’nun kazanma ihtimali arttı.

    Bütün bu yaşananlar halkın Altılı Masa’yı sahiplendiğini ve bu haliyle tek adam rejimine son verilmesi için son şans yol olarak gördüğü anlaşıldı. Türk siyasetinde seçim öncesinde tahmin edilmeyen sonuçlara yol açacak hareketlenemeler için kullanılan dip dalga bir süredir siyasete direk müdahil olmuş durumda. Bu dip dalgayı hafife alan siyasetçinin siyasi ömrü uzun olmaz. Bu dip dalgayı görmezden gelerek oturduğu güvenli köşeden analiz yapan bilim adamları ve olayları yakından takip eden gazetecilerin öngörülerinin doğru çıkma imkanı yok.

    Halkın ekonomik kriz öncesinde tek adam rejimine yönelik tepkisi Cumhurbaşkanlığı refarandumu sonuçlarında iller bazında görülmüştü. Bu dalgayı gören Erdoğan, yıpranmış belediye başkanlarını görevden almasına rağmen dip dalganın çarpmasıyla hayatının yenilgisini almıştı. Ülkede yaşanan ekonomik kriz ve ardından milyonlarca insanın hayatını etkileyen depremdeki kurtarma rezaleti sonrasında iktidara yönelik tepkiler iyice arttı. Cumhurbaşkanlığı adaylığı resmen ilan edilen CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, tek adam rejimi karşıtı kitleyi dahada büyütecek şekilde bir kampanya yürütmeli. Millet İttifakı liderleri partiler arasındaki sorunların kendi aralarında çözmeli ve halkın tek adam rejiminin bir dönem daha görevde kalacağı izlenimi verecek söylem ve eylemlerden kaçınmalı. Oluşan bu dip dalganın büyüsünü bozacak siyasetçi bunun faturasını siyasetten silinmekle öder. Bu saatten sonra Millet İttifakı liderlerinin hata yapma lüksleri yok.

    SİYASİ İNTİHAR GİRİŞİMİNİ TOPLUM ÖNLEDİ

    Meral Akşener’in Altılı Masa’yı terk etmesiyle ilgili kararını ‘Akşener kimin aklıyla intihar girişiminde bulundu?’ diye sormuştum. Bu sorumun hala arkasındayım. Akşener’e siyasetten intihar anlamına gelen konuşmayı kim yaptırdı, konuşma metnini kim yazdı? Masadan çekilme kararını hararetle kim savundu? Bu soruların karşılığını bulmak çok önemli İYİ Parti için. Bu kişiler tespit edilip etkisiz hale getirilmediği durumda seçim öncesinde olduğu gibi seçim sonrasında ciddi sorun çıkarma potansiyeller var. Partinin yönetici kadrosu içindeki insanların o anda kızgınlık karar vermesini önleyecek olan danışmanlarda görevlerini yapmadılar. Basın danışmanı ve metin yazarı parti liderlerine bu tür konuşmayı nasıl yaptırır? Bu soru sorulmalı ve danışman kadrosu gözden geçirilmeli. Akşener, o açıklamayı danışmanlarından habersiz yaptıysa ise sorun tahminimizden daha büyük demektir. İYİ Parti’nin ikinci bir hata yapma lüksü yok. Halkın ne istediğini umarım anlamıştır İYİ Parti yönetimi.

    SÜLEYMAN ÖZKAYA
    06 Mart 2023 GÖRÜŞ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Akşener krizinin Z raporu: İYİ Parti ne kazanır ne kaybeder?

    Akşener krizinin Z raporu: İYİ Parti ne kazanır ne kaybeder?

    İYİ Parti’nin Altılı Masa’dan kalkarak kaybettiklerini ve kazandıklarını sıralamak istiyorum. Böylece kâr-zarar muhasebesi yapma imkanı olabilir.

    İlk olarak kaybettiklerini sıralayalım. Meral Akşener, Altılı Masa’yı terk ederek kendisine inanan kitlelerin güvenini kaybetti. Bu güveni tekrar sağlaması neredeyse imkansıza yakın. Attığı imzanın mürekkebi kurumadan siyaseten önünü açan lidere karşı sokak kavgasında bile kullanılmayacak ifadeleri kullanması hiçbir zaman unutulmaz.

    HALKA ULAŞMA ŞANSI AZALDI

    İYİ Parti, masadan kalkarak belediyeler üzerinden halka ulaşma imkanını tamamen yitirdi. Özellikle büyükşehir belediyelerinin halka ulaşmada çok önemli fonksiyonu var. Şehrin kenar mahallerine ekmek, gıda, giysi, yardım paketi ulaştırmada belediyelerin fonksiyonunu en bilen siyasetçi Erdoğan’dır. İstanbul Büyükşehir’i kaybeden AKP’nin İstanbul’da miting yapamaz duruma geldiğini görmek gerekir.

    Belediyelerin seçim dönemlerinde program düzenleme, etkinlerle ilgili ihtiyaçları karşılamada da çok önemli bir yeri var. Belediyenin ulaşım desteği desteği vermediği büyük kentlerde İYİ Parti’nin etkinlik düzenlemesi ve miting yapması zorlaşacak. Sonuçta güç gösterisi yapmak için meydanlara istediği kalabalığı toplayamayacak.

    MEDYA GÜCÜ DE GİTTİ

    CHP’ye yakın medya organlarını istedikleri şekilde kullanma ve her istediklerinde ekrana çıkabilme imkanları ellerinden gitti.

    Gün aşırı Halk TV, KRT TV ve Tele1’e rahatlıkla çıkabilen İYİ Parti yöneticileri ve sözcüleri bu fırsatı ya artık bulamayacak ya da çok az bulacak. CHP ile ortaklığın büyük avantajlarından biri de bu medya gücünü istediği zaman kullanabilmesiydi.

    İktidarın çok sayıda medya organı var ama son yıllarda CHP de bu açığını kapatmak için sektörde önemli yatırımlar yaptı. Dijital medyada önemli siteler yayın hayatına başladı. Bu medya organlarının haberlerinde İYİ Parti sözcüleri ya görmezden gelinecek ya da arka taraflara atılacaktır.

    SOSYAL MEDYADAKİ GÜÇ YİTİRİLDİ

    Eğitimli bir kitleyi karşılarına aldıkları için sosyal medya da bu saatten sonra İYİ Parti’nin sesini duyurabileceği alan olmaktan çıktı. Özellikle CHP’li seçmenler sosyal medyada İYİ Partili gibi çalışıyordu. Akşener ve İYİ Parti sözcülerinin açıklamalarını ve eylemlerini geniş kitlelere paylaşım, beğenme ve alıntı yoluyla ulaştırıyyorlardı. Şimdi CHP’li ve İYİ Partili seçmen ayrışması daha net olacak.

    BAŞTA KHK’LILAR, STRATEJİK KİTLELER UZAKLAŞTI

    Ülkeyi tek adam rejiminden kurtarmak için stratejik oy kullanan kitlelerle arası da açıldı İYİ Parti’nin. 150 bin üniversite mezunu KHK’lı başta olmak üzere. Aileleriyle birlikte milyonlarca insan artık İYİ Parti’ye daha uzaklar.

    FAZLA VEKİL ÇIKARMA ŞANSINI KAYBETTİ

    İttifak içindeki partilerden alacağı oylarla daha fazla vekil çıkarma imkanını da kaybetti. İYİ Parti’nin oyları bir bölgeye ve bir alana yoğunlaşmadığı için milletvekili sayısını ciddi oranda etkileyecektir. 2018 seçimlerinde orta Anadolu’da CHP’den gelen artı oylarla vekil çıkarma imkanı elde etmişti.

    İYİ Parti liderinin söylem ve eylemleri de bir süre sonra dikkate alınmayacaktır. Medyada yer bulmak için marjinal ve dikkat çekici bir dil kullanması gerekecek. Bu durum kısa vadede işe yarasa da zaman geçtikçe medyanın radarından çıkacak ve halka ulaşması iyice zorlaşacak. İktidar denkleminin dışında kalacağı için iş dünyasının, bürokrasinin ve toplumun farklı kesimlerinin ilgisi de azalacak.

    KAZANÇLARI NELER?

    İttifaktan ayrılmakla İYİ Parti’nin siyaset alanı genişledi. İttifak içindeki partileri olumsuz etkileyecek söylem sınırlaması ortadan kalktı. Örneğin Kürt meselesinde MHP’ye yakın politikalarını rahatlıkla dile getirme fırsatına kavuştu veya KHK’lılar konusunda iktidarla aynı düşünceleri dile getirmekten çekinmesine gerek kalmadı.

    YANDAŞ MEDYADA ALAN AÇILACAK

    İktidarın kontrolündeki yandaş medyada Millet İttifakı aleyhine konuştukları takdirde çok fazla görünme imkanı elde edecek. Belki buradan MHP ve AKP tabanına ulaşmayı düşünebilir. Ancak muhalefetin ‘vitaminsiz Goobbels’ olarak yaftaladığı Fahrettin Altun’un kontrolündeki AKP medyasında bunu yapmasının çok zor olduğunu hatırlatmakta fayda var.

    PARASAL SORUNLARIN SEÇİME KADAR OLMAYACAK

    İyi Parti’nin bu ayrılıktan en önemli kazancı ‘Beşli Çete’ ve iktidara yakın işadamları tarafından paraya boğulmaları olacaktır. Seçim kampanyası için hesap yapmak zorunda kalmayacaklar.

    Bilançoya bakılırsa İYİ Parti’nin bu ayrılıktan ciddi bir kazancı olduğu söylenemez. Öyleyse soru hala ortada: Akşener hayatının en riskli bu siyasi hamlesini niye yaptı? 2007 Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde olduğu gibi görünmez bir el partiyi bu yöne sevk etmiş olabilir mi? Devreye görünmez bir el girdiyse kim adına girdi ve ne vadetti?

    Bu soruların cevabını hiçbir zaman net öğrenemeyiz. Ancak gelişmelere bakarak doğru sonuçlara varabiliriz.

    Son bir not:

    Meral Akşener, İmamoğlu ya da Yavaş’ın adaylığını Altılı Masa’ya kabul ettirebileceğine gerçekten inandı mı? İnandıysa bu özgüveni kendinde nasıl buldu? Sanırım Akşener, öncelikle Kılıçdaroğlu’nun her zaman alttan alan bir dil kullanmasını ve nezaketini yanlış anladı. Ama asıl önemlisi İYİ Parti’yi itifak için vazgeçilmez gördü ve bu güçle istediğini yaptırabileceği düşündü. Oysa her parti stratejik konumu nedeniyle önemli. Akşener bunu dikkate almamış görünüyor.

     

    SÜLEYMAN ÖZKAYA
    05 Mart 2023 GÖRÜŞ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Akşener kimin aklıyla intihar girişiminde bulundu?

    Akşener kimin aklıyla intihar girişiminde bulundu?

    En son söylenecek olanı baştan söyleyeyim: Türkiye’de muhalefetin en önemli itici gücü Erdoğan’ı bodrum katı dolarla dolu olan villasında torun sevmeye göndermektir. Bunu görmeyen siyasetçi, siyasi parti ve toplumsal grup hata yapar. İYİ Parti lideri Akşener bu hatayı yaptı.

    Erdoğan sonrası için çok önemli pozisyonlara gelebilecek bir lider olmasına rağmen acemi bir politikacının yapmayacağı şeyi yaptı ve muhalefetin en güçlü olduğu dönemde sebebini açıklamakta zorlandığı bir gerekçe ile kendini kenara çekti.

    2007 yılındaki 367 krizinde DYP lideri Mehmet Ağar ve Anavatan Partisi lideri Erkan Mumcu’nun yaptığı gibi… Meclis’e girmiş olsalar siyasi tarihleri farklı yazılacaktı ama öyle bir hata yaptılar ki bir daha siyaset sahnesinden silindiler.

    Siyasette 40 yıl boyunca çalışır çabalarsınız ancak verdiğiniz bir yanlış kararla tarihteki yerinizi alırsınız. Akşener artık ‘tek adam rejimine payanda olan’ veya ‘can suyu veren’ kişi olarak anılacak. Akşener, önemli bir sınavdan kötü not alarak çıktı.

    MERKEZ SAĞDA OLSAYDI…

    İYİ Parti’nin merkez sağda güçlü bir parti olmasının bu ülke için çok gerekli olacağını düşünenlerdenim. Akşener de ilk günden itibaren merkez sağ bir parti olacaklarını vaad etti. Ama parti kadroları ve söylemi buna uygun oluşmadı. Akşener, partiyi kurduktan sonra önüne çıkan ilk engelli Kemal Kılıçdaroğlu’nun desteğiyle aştı ve Meclis’te temsil edilme imkanı elde etti. Ama Meclis’te ülke gündemiyle ilgili konu seçen, taraf seçen, mağdurlar arasında fark gözeten bir politika izledi. Ülkenin en önemli sorunlarıyla ilgili ya hiç ses çıkarmadı ya da ayrıldığı MHP’ye yakın bir noktada kaldı. Bu şekilde de merkeze değil, ne dediği hep muallakta kalan bir pozisyonda durdu.

    BÜYÜKŞEHİR BELEDİYELERİ İYİ PARTİ’YE YARADI

    Süreci hatırlayalım. 2019 yılındaki yerel seçimlerde önemli büyükşehirlerin tamamına yakını HDP’nin desteğiyle Millet İttifakı adayları tarafından kazanılınca İYİ Parti’ye ilgi artmaya başladı. Çünkü büyükşehirler ciddi  güçtü. Partililerin iş bulması, ihale alması ve kenar mahallelere yardım dağıtılması için önemli bir avantaj ele geçirilmişti. CHP’den seçilmesine rağmen kadrosunun büyük çoğunluğu eski ülkücülerden oluşan Ankara Büyükşehir Belediyesi de toplumun önemi bir kesimine ulaşma imkanına kavuştu. Bu durume İYİ Parti’ye yönelik ilgiyi artırdı.

    Aynı dönemde yaşanan ekonomik kriz iktidarın iki ortağı AKP-MHP’nin oylarında erimeye yol açtı. İYİ Parti bu iki partiden yüzde 5 civarında oy aldı. Yaz aylarında İYİ Parti’nin oy oranı yüzde 18-19’a ulaştı. Ancak AKP’nin sahaya inmesi ve Zafer Partisi’nin kurulmasıyla yüzde 13-14’lere geriledi. Ve İYİ Parti merkez sağ hedefini unutup milliyetçi reflekslerine döndü.

    KILIÇDAROĞLU’NUN ‘ALEVİ’ KİMLİĞİNİ DEVAMLI GÜNDEME GETİRDİLER

    Altılı Masa kurulduktan sonra İYİ Parti sözcüleri ortaklarını rahatsız edecek açıklamalar yaptı. ‘Kazanacak aday’ vurgusu ile başlayan imalar zaman zaman Kemal Kılıçdaroğlu’nun kimliğine vurguya da dönüştü. Önce bunların bireysel çıkış olduğu iddia edildi. Ancak sonra Akşener’ib bilgisi dahilinde olduğu dile getirilmeye başlandı.

    Son bir hafta içerisinde bir televizyon kanalında ve Meclis’teki konuşmasında Akşener, Kılıçdaroğlu’nun adaylığına karşı olduğunu açıkça dile getirdi.  Altılı Masa’nın son toplantısında ise adaylık süreciyle ilgili imzayı attıktan sonra masadan ayrıldığını ilan eden bir açıklamayla toplumun tek adam rejimini çöpe atma hayaline/projesine en önemli darbeyi vurdu.

    Meral Akşener siyasi hayatına DYP’de başladı. Dönemin Başbakanı Tansu Çiller’e yakın bir isim olarak bilinmesine rağmen 2001 yılında partiden ayrıldı. AKP’nin kuruluş çalışmalarına katıldı. Daha sonra AKP’nin ‘Milli Görüş’ çizgisinde olduğunu iddia ederek buradan ayrıldı ve MHP’ye katıldı. 2016 yılında MHP’den ihraç edilen Akşener, 2017 yılında İYİ Parti’yi kurdu.

    Siyaseti yakından takip eden birçok isme göre özellikle oylarında yükselişten sonra İYİ Parti sözcüleri küçük partileri ‘hiçe sayma’ gibi bir iktidar hastalığına yakalandı. Bu tutumun sadece söylemde olduğu,  Akşener’in daha fazla vekil, daha fazla bakanlık için bu tür çıkışları yaptığı öne sürüldü. Ama Altılı Masa’ya tekme atmasıyla planlı bir eylem olduğu ortaya çıktı.

    KİM HATA YAPTIRDI?

    Akşener ve  İYİ Parti yönetimi bu hamlenin sonuçlarını göremeyecek duruma nasıl geldi? Üstelik deprem felakketi sonrası hata üstüne hata yapan bir iktidar varken… Bu kadar deneyimli bir politikacı, seçmenlerin bütün motivasyonunu Erdoğan’ın gitmesi üzerine kurduğu bir dönemde nasıl bu yanlışı yaptı? İYİ Parti’ye oy veren seçmen kitlesinin önemli bir kesiminin CHP’ye rahatlıkla oy verebileceğini nasıl gözden kaçırmış olabilirler? Yoksa İYİ Parti yönetimine bu hatayı danışman grubu mu yaptırdı? Bu danışman grubu Saray’dan finanse edilen bir ekip olmasın? Ya da Erdoğan’ın gitmesini istemeyen grup mu partiyi ele geçirdi?

    Bu sorulara olumlu ya da olumsuz yanıtlar verilebilir. Ama rakiplerinde “kurmay akıl” arayanların, o aklı en hayati anda akıl edememeleri pahalıya mal olacak. Siyasi bir intihar kendini göstere göstere geldi…

    SÜLEYMAN ÖZKAYA
    04 Mart 2023 GÖRÜŞ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Depremzedeler yasal haklarını nasıl aramalı?

    Depremzedeler yasal haklarını nasıl aramalı?

    AVUKAT FİKRET DURAN YAZDI…

    Türkiye’nin 6 Şubat 2023 sabahında büyük bir deprem felaketiyle uyanmasının ardından, artçıların yanı sıra her deprem sonrası olağan hale gelen tartışma tekrarlanıyor:

    Kayıpların sebebi kader mi, çarpık yapılaşma mı?

    Sorumlu olanlar hesap verecek mi, siyasi irade yine göstermelik yargılamalarla üstünü mü örtecek?

    Deprem, Allah’tan gelen bir afet olsa da kayıpların büyüklüğünün mevzuata aykırı yapılaşmadan kaynaklandığı inkâr edilemez bir gerçek. Zemini iyi etüt etmeyen, kalitesiz beton ve yetersiz demir kullanan, ucuz işçiliğe kaçan, aç gözlü ve hileli davranan müteahhitlerin yanı sıra onay ve denetim görevlerini yapmayarak bütün bunlara çanak tutan kamu görevlilerinin ağır kusur ve sorumlulukları bulunmakta. Hukukun alanına giren işte bu rant düzeni, açgözlülük, ihmal ve hileler ve bunların sebep olduğu zararlardır.

    Peki, gerçekleşen can ve mal kayıplarının sorumluları kimdedir?

    Bu sorumluluğun tespiti için neler yapılmalı, hangi hukuki yollara nasıl başvurulmalıdır?

    Depremde zarar görmüş kişilerin yapacağı hukuk mücadelesi, yargının birden çok alanını ilgilendiriyor. Sorumluların cezalandırılmasına yönelik Ceza Yargılamaları ve uğranılan zararın telafisine yönelik Tazminat Davaları başat rol oynar.

    Ceza Yargılamaları: Suç duyurusu yapılması

    Deprem mağdurlarının hiç vakit kaybetmeden atması gereken ilk adım, kusur ve sorumlulukları bulunanların cezalandırılmasına yönelik suç duyurusu yapılmasıdır.

    Ceza yargılamamızda kusur sorumluluğu esası kabul edilmiştir. Yani fail olarak değerlendirilen kişiler, kusurlu davranışları ortaya konulması halinde cezalandırılacaktır.

     Kimler şikayetçi olabilir?

     Depremde yakınını kaybetmiş kişiler, yaralanmış kişiler ve depremde taşınır ve taşınmaz malları zarar görmüş kişiler şikayetçi olabilirler. Bu kişilerin avukatları da savcılığa yapacakları başvuru ile şikayetçi olabilirler.

    Savcılık re ‘sen soruşturma yürütecek olsa da mağdurların ayrıca şikayetçi olması önem taşımaktadır. Zira şikayetçi olunması halinde;

    • Savcılıkça soruşturma sonunda takipsizlik kararı verilmesi durumunda bu karara karşı 15 gün içinde, Sulh Ceza Hakimliği’ne itiraz etme hakkı kazanılır. Şikayetçi olunmadığı takdirde, itiraz hakkı da olmayacaktır.
    • Aynı şekilde, savcılıkça ceza davası açılması durumunda, yargılama sırasında suçtan zarar görmüş olunması nedeniyle şikayetçinin davaya katılma/müdahale hakkı olacak, bu da sanıkların beraat etmesi veya hak ettiklerinden daha az cezaya çarptırılması durumunda kararı temyiz etme hakkı sağlayacaktır.

    Şikâyet nereye yapılmalı?

    Şikâyet, depremin gerçekleştiği yer Cumhuriyet Savcılığı’na verilecek şikâyet dilekçesi ile yapılabilir. Mağdur başka bir şehre gitmişse, depremin gerçekleştiği yer savcılığına gönderilmek üzere bulunduğu yerdeki Cumhuriyet Savcılığına da başvuru yapılabilir.

    Cumhuriyet Savcılığı kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verirse, 15 gün içinde Sulh Ceza Hakimliği’ne itiraz yolu açıktır. İlgili Sulh Ceza Hakimliği’nin itiraz üzerine ret kararı vermesi durumunda 30 gün içinde Anayasa Mahkemesi’ne, buradan da ret kararı verilirse 4 ay içinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuru yapılabilir.

    Hangi deliller önemli?

    Delillerin toplanması görevi savcılık makamlarına aittir. Zaman darlığı ve depremin çok geniş bir coğrafyada gerçekleşmesi delillerin toplanmasını güçleştirir. Bu nedenle şikayetçi ve avukatların toplayacağı delillerin savcılık makamı ile paylaşması adaletin tesisine önemli katkı sağlar.

    Enkazlar kaldırılmadan önce -mümkünse- bilirkişi eşliğinde alınan beton, demir, kiriş ve kolon numuneleri, bunlara ait fotoğraf ve video kayıtları, internet ortamındaki koordinatlardan bulunarak fotoğraflanan uydu görüntüleri, sosyal medyada ve açık kaynaklarda paylaşılan haber, fotoğraf ve videolar, depremden önceki tarihlerde o bölgenin deprem riski taşıdığına dair rapor, haber ve makaleler, inşaatlara ilişkin denetim ve yapı ruhsatları, yapılara ait eser, satış ve kira sözleşmeleri, imar affı veya benzer idari düzenlemeleri gösteren dokümanlar ve tanık beyanları delil değeri taşır.

    Kimler hakkında şikayetçi olunabilir?

    Faillerin tespitinde deprem gerçekleşmeden önce kusuru olan ve deprem yaşandıktan sonra kayıpların büyümesinde kusuru bulunanlar şeklinde ayrıma gidilebilir.

    Birinci grupta sorumluluğu bulunanlar; müteahhitler, mühendisler, yapı denetçiler, inşaatları gereği gibi denetlemeden ruhsat veya yapı kullanma izni veren belediye ve bakanlık görevlileri, imar affı ve idari düzenlemelerle çürük yapılarda insanları oturmaya teşvik eden idareciler, kusuru bilmesine rağmen saklayarak satış yapan önceki malik veya kusuru bilmesine rağmen gizleyerek kiraya veren ev sahipleridir.

    Deprem gerçekleştikten sonraki kayıplarda ise; ihmal, ayrımcılık veya idari kararları ile müdahalede geç kalınmasında, müdahalenin bilimsel ve teknik kurallara aykırı yapılmasında doğrudan veya dolaylı kusuru bulunan kamu görevlileri şüpheli olarak gösterilebilir.

    Kamu görevlileri hakkında soruşturma yürütülmesi idari izne bağlıdır. Savcılık, kamu görevlisinin çalıştığı kuruma yazı yazarak soruşturma izni verip verilmediğini sorar. Olumlu cevap gelirse soruşturmayı sürdürebilir. İdari makam tarafından soruşturma izni verilmemesi veya işleme koymama kararlarına karşı şikayetçinin Bölge İdare Mahkemesi veya Danıştay’a kararın tebliğinden itibaren 10 gün içinde itiraz etme hakkı bulunmaktadır.

    İşlenen Suçlar:

    Gerçekleşen ölümlerle ilgili; deprem kuşağında olan bölgelerde, göz göre göre mevzuata ve yapı tekniğine aykırı şekilde güvensiz inşaatlar yapılarak ölüme davetiye çıkarılmasındaki kusur, “kasten adam öldürme”, kasten adam öldürmenin alt basamağında yer alan “olası kasıt” ve “bilinçli taksir” olarak karşımıza çıkıyor. Gerek 2011 yılındaki Van Depreminden sonra yapılan yargılamalar, gerekse 6 Şubat depremi sonrasında müteahhitlerin tutuklanma gerekçeleri yargı makamlarının da eylemi bu şekilde yorumladıklarını gösteriyor. Türk Ceza Kanunu’nun göre olası kasıtla öldürme halinde 20 yıl, bilinçli taksirle öldürme halinde ise 15 yıl ceza verileceği düzenlenmektedir.

    Yaralanma durumunda faillerin kusurunun ağırlığı ile orantılı olarak; Kasten veya taksirle yaralama ve kamu görevlileri açısından görevi kötüye kullanma suçları oluşur.

    Menkul ve gayrimenkullerin zarar görmesi durumunda; Mala zarar verme ve kamu görevlileri açısından görevi kötüye kullanma suçları oluşur.

    Yaralama ve zarar verme suçları şikâyete bağlı olduğundan 6 aylık hak düşürücü zamanaşımına tabidir. Bu nedenle 6 aylık sürenin aşılmaması önem taşımaktadır.

    Maddi ve Manevi Tazminat Davaları

    Deprem mağdurları suç duyurusu yapmanın yanı sıra maddi ve manevi tazminat davası da açabilirler. Meydana gelen zararın deprem sebebiyle yıkılan, ayrılan, düşen yapı eserinden kaynaklanması ve bu yapının bilimsel, fenni ve teknik kurallara aykırı yapılmış olduğunun ortaya konması gerekir. Suç duyurusu bölümünde bahsedildiği gibi, faillere açılabilecek tazminat davalarında, zarar ile binanın ayıplı yapılması arasında nedensellik bağının ortaya konması önem taşır.

    Kimler dava açabilir?

    Ölüm gerçekleşmesi durumunda ölenin yasal mirasçıları, ölenin yakınları, ölenin bakmakla yükümlü olduğu ve ölüm nedeniyle bundan mahrum kalan kişiler, yaralanma durumunda beden bütünlüğü bozulmuş kişiler, taşınır veya taşınmaz malları kısmen veya tamamen zarara uğramış kişiler tazminat davası açabilirler.

    Tazminat davasıyla neler istenebilir?

    Defin ve cenaze giderleri, tedavi ve bakım giderleri, çalışılamayan süreye ilişkin kazanç kayıpları, ölüm veya çalışamama nedeniyle yükümlü olunup da karşılanamayan maddi destekler, kısmen veya tamamen zarar gören taşınır ve taşınmaz mallar nedeniyle uğranılan kayıplar veya bunlara ait değer kayıpları için tazminat davaları açılabilir.

    Dava açma süresi

    Tazminat davalarında, dava zaman aşımı süresi kusur oranına göre değişir. Satıcı veya müteahhidin ağır kusur veya ihmali bulunması durumunda zamanaşımı süresi 20 yıl olarak hesaplanır. Bu süre, ağır kusur yoksa taşınmazlar için 5 yıl, taşınırlar için 2 yıldır. Dava, sigorta sözleşmesine dayanıyorsa aynı şekilde 2 yıllık bir zamanaşımı süresi söz konusudur.

    Zarar, cezayı gerektiren bir fiilden dolayı gerçekleşmişse, tazminat davası da o cezanın gerektirdiği zamanaşımı süresine tabidir. Örneğin zarar, “olası kasıtla öldürme” nedeniyle oluşmuşsa 20 yıl, “bilinçli taksirle öldürme” nedeniyle oluşmuşsa on beş 15 yıllık zamanaşımı süreleri söz konusudur.

    Yetkili ve Görevli Mahkeme

    Yetki yönünden kusurlu yapının satıcına, müteahhide ve sigorta şirketine açılacak tazminat davalarında davalıların yerleşim yeri veya depremin olduğu yerdeki hukuk mahkemeleri yetkilidir.

    Görevli mahkeme ise; binalar için satış sözleşmesi, eser (yüklenicilik) sözleşmesi ve sigorta sözleşmesine dayanılıyorsa Tüketici Mahkemesi, kira sözleşmesine dayanılıyorsa Sulh Hukuk Mahkemesidir. Ticari davalarda Ticaret Mahkemeleridir.

    Tüketici Mahkemesinin bulunmadığı yerlerde Asliye Hukuk Mahkemesi Tüketici Mahkemesi sıfatıyla görevlidir.

    Müteahhite, mimara, denetleyen mimar veya mühendise, yapı denetim firmasına ya da yapı sahibine karşı açılacak dava haksız fiil hükümlerine dayanıyorsa, davacının veya davalının yerleşim yerindeki veya depremin olduğu yerdeki Asliye Hukuk Mahkemesinde görevli mahkemedir.

    Veraset ilamı alınması

    Depremde ölen kişinin mirasçıları mirasçılık sıfatını ispat edebilmek için, ölümün nüfus siciline kaydından sonra Noterden veya ölen kişinin ikamet ettiği yerdeki Sulh Hukuk Mahkemesinden veraset ilamı almaları gerekir. Ölenin tarafı olduğu davaların takibi için de veraset ilamı alınması gerekmektedir.

    Cesede ulaşılamamış fakat enkaz altında öldüğü düşünülüyorsa, ölümüne kesin gözle bakılması durumunda ölüm karinesi hükümleri uygulanır. Bu durumda, öldüğü varsayılan kişinin yakınları dilekçe ile nüfus müdürlüğüne başvurması gerekir.

    Mirasçılar, mirası reddetmek istiyorsa ölümden veya ölümün öğrenilmesinden itibaren 3 ay içinde, ölen kişinin yaşadığı Sulh Hukuk Mahkemesi’ne başvurarak redd-i miras talebinde bulunulabilir.

    Tam ölüm zamanının tespiti mirasçılık hakkının oluşmasında büyük önem taşıdığından buna yönelik olarak otopsi yapılması önem taşımaktadır. Aynı aileden birden fazla kişinin ölmesi halinde, kimin daha önce öldüğü tespit edilemezse, birlikte öldüğü var sayılır.

    Son söz

    Deprem bölgesi toplu bir suç mahalli gibi adeta. Enkazı alelacele kaldıran iş makinaları, aslında alelacele delilleri karartıyor. Verilecek hukuk mücadelesinin başarısı delillerin karartılmadan toplanmasından geçecek gibi görünüyor.

    KRONOS
    28 Şubat 2023 GÖRÜŞ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***