Etiket: everest yayınları

  • Nereye koysak olmuyor be Aziz

    Nereye koysak olmuyor be Aziz


    Adalet ÇAVDAR


    Ara ara olur ya, nostalji bir anda moda olur; sonra aniden kaybolur. Edebiyatla hafızanın hem sağlam bir dostluğu hem de düşmanlığı var nostalji temelinde yürüyen. Dostluk, anlatma arzusunu doğururken, düşmanlık hesaplaşma niyetini ortaya döker. Şimdi “Nostaljiyle burayı nasıl bağlayacaksın?” diye soruyorsanız, ben de yazarken bulacağım o bağlantıyı. Çünkü kafam biraz karışık, anlamaya çalışıyorum.

    Mesela bazen kazara yeni şarkılar öğrenirim; bir yerde duyarım, beğenirim, listeye eklerim ama durduk yere müzik keşfine çıkmam. Ruh halime göre ezbere bildiğim dizileri ya da filmleri açarım. Müdavimimdir; yeni mekânlara mecbur kalmadıkça gitmem. Diyeceksiniz ki, “Bunlar çoğumuz için geçerli. Diğer türlüsü zaten macera.” Öyle mi gerçekten? Yoksa nostalji insanın kendisine duyduğu hayranlığın ya da hasretin ifadesi midir?

    Elimde, neredeyse tamamen nostaljiden oluşan bir roman var. Neresinden tutacağımı düşünürken bütün bunlar aklımdan geçti ve yazıya bu karmaşayla başlamak istedim. Sonat Yurtçu’nun birkaç ay önce yayımlanan Vuslatlar Fasarya adlı romanını az önce bitirdim ve şimdi bu hikâyenin bende nasıl bir yer ettiğini bulmaya çalışıyorum. Çünkü bazen bir romanı, bir filmi ya da bir oyunu bitirdiğinizde onun bir yerinize dokunduğunu hissedersiniz. Ama bu temasın tam olarak nerede ve nasıl gerçekleştiğini bulmak için biraz çaba harcamanız gerekir. Şu an benim yaşadığım tam olarak bu.

    Yazarımız tam bir Kadıköy insanı; yüzüne aşinaysanız herhangi bir sokakta kendisiyle karşılaşmanız yüksek ihtimal. Daha önce Aramızdaki Fikret adında bir öykü kitabı yayımlanmıştı. Bir de, müzikle epey içli dışlı olan Sonat Yurtçu’nun romanının bir çalma listesi var. Romanın içinde geçen şarkılardan oluşan listeyi açtım ve çağrışımları beklemeye koyuldum. Sayesinde birkaç yeni şarkı da keşfettim.

    Dönem ’90’lar-2000’ler. Kadıköy’de merdiven altı bir ev. Aziz bu evde yaşıyor. Kadıköy, romanın mekânı değil, adeta karakterlerinden biri. Dershanede öğretmen olan Aziz, çocukları sevmiyor aslında. Hayatta kendini yalnız ve başarısız hissediyor. “Yırtmak” gibi bir hayali ya da düşüncesi de yok. Bir de yıllardır aynı kadına âşık: Müjde. Kavuşamamış, kavuşması da mümkün değil. Çünkü Müjde, Aziz’in arkadaşının eşi ve bu hikâyenin hiç “oluru” yok. Müjde hiç müjde vermiyor. Herkes bunun farkında, her şeyin farkında.

    Peki Aziz’in derdi ne? Geçmişle hesaplaşması mı, bugünü kabullenemeyişi mi? O da belirsiz. Yani, nereye koysak olmuyor be Aziz. Üstelik yazdığı şiirler de kötü.

    Derken hayatına biraz macera giriyor. Kendini bir tarikatın içinde buluyor, eline bir kitap geçiyor. Güya içine dönmeye çalışıyor. Aziz, kendini pek kandırabilen biri değil ama hayatta kalması lazım. Bunun da öyle büyük bir nedeni yok. Tarikat macerası hızlıca son buluyor ve geriye Eyüp kalıyor.

    Eyüp, sessiz sakin biri. Ama olmadık yerlerde, olmadık cümleler kurarak herkesi şaşırtmayı başarıyor. Bu da sürekli olmuyor; sadece yeri gelince aklının bariyerleri açılıveriyor. Eyüp’le Aziz, İstanbul’un eski hallerini dolanıyor, geçmişi ziyaret ediyorlar.

    Bir de Yakup var. Romanın “yırtmak isteyen” kahramanı. Aziz’in kadim dostu ve merdiven altı eve gidip gelenlerden biri. Yakup da bir öğretmen ama sonra bir yayınevine girip yakasını çocuklardan kurtarıyor. Onun derdi defineler. Kafayı bu işe takmış.

    “Ne anlatıyor bu roman?” diye sorarsanız, küçük hayal kırıklıklarından oluşan kocaman bir kamburu anlatıyor diyebilirim. Dizisi ya da filmi çekilse, seyrederken çok eğleniriz; ama okurken insanın içini biraz burkuyor. Bol bol kızıyorsunuz bu savrulmuşluğa ama sonra kendinizi tartıyorsunuz: Oralardan geçmeyen var mı? Ya da hâlâ oralarda olan tanıdıklarınız yok mu? Aziz, Eyüp ve Yakup aslında hepimizin bir yerlerinde yaşıyorlar. Bir şekilde hayattalar.

    Peki başa dönelim. Edebiyatta nostalji bize ne kazandırır? Hatırlamayı mı, hesaplaşmayı mı? Sonat Yurtçu’nun romanında ikisi de var. Hatırlıyor, hatırladıklarıyla hesaplaşıyor. O yüzden bugüne bir türlü gelemiyor. Aslında geçmişe o kadar yakından bakarsanız, bugünü yaşayamaz, yarını kuramazsınız. Ama işte Aziz’in aklı buna bir türlü ermiyor.

    Hem normal ne ki? Bataklıktan çıkmak mı, hayata dört elle sarılmak mı? Sabah akşam işe gidip, ses çıkarmadan hayatı sürdürmek mi? Kim bilir, belki de hepsi ya da hiçbiri.

    Sonat Yurtçu, romanın ana akışının dışına çıkıp arada yazdığı metinlerle başka bir dil kurmuş. Aziz’in kendine bakacağı bir kutsal kitap hazırlamış adeta. O kutsal kitabın ne olduğuysa romanı okuyanın keşfi olsun. Yazar, kurduğu dili de iyi kotarmış ve metnini ölçülü tutmayı başarmış. Vuslatlar Fasarya belli ki çok çalışılmış bir roman.

    Neticede, Vuslatlar Fasarya bize şunu hatırlatıyor: İnsan bazen düşüşüne hayran kalır, bataklığını ev sanır. Ama normal dediğimiz şey, herkesin kendi hayatına çektiği sınırdan ibaret. Aziz, Eyüp, Yakup ve Müjde’nin hikâyesi bir yandan çok tanıdık, bir yandan da fazlasıyla yabancı. Belki de hayatın anlamı, düşmeden yaşamakta değil, düştüğün yeri kabul edip orada ne yapacağına karar vermekte saklıdır. Yurtçu’nun romanı, ‘vuslatın fasarya’ olduğu iddiasını seslendirerek hepimize bir soru yöneltiyor: Bataklıktan çıkmaya hazır mısınız, yoksa düşüşünüze biraz daha hayran kalmaya devam mı edeceksiniz?

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Marie NDiaye’den ‘Üç Güçlü Kadın’

    Marie NDiaye’den ‘Üç Güçlü Kadın’


    Merve KÜÇÜKSARP


    Feminist yazar Marie NDiaye’nin kaleme aldığı ‘Üç Güçlü Kadın’ isimli roman, Burçak Targaç’ın çevirisi ile Everest Yayınları tarafından yayımlandı. NDiaye, bu romanında birbirinden farklı üç kadının – Norah, Fanta ve Khady Demba- hayatın zorlukları karşısında mücadele dolu hikayelerini ve kadınlık hallerini mercek altına alırken göçmenlerin zorluklarla dolu yaşamlarını da gözler önüne serer.

    20. yüzyılın başından itibaren tüm dünyada olduğu gibi Marie NDiaye’nin ülkesi Fransa’da da kadınlar ayağa kalkarak erkek egemenliğine karşı çıkarlar. Ancak bu dönemde kadınlar yalnızca sokağa çıkıp eylem yaparak tarihe kazınmayacaklarının farkına vardıklarından ve dahası gitgide eli kalem tutan kadınlar sayıca arttığından yazın dünyasında kendilerine enikonu yer edinirler. Yüzyıl ortalarına doğru feminist düşünür ve yazarlar da, kadınların kendilerine ait bir edebiyat yarattıkları takdirde mücadelelerinin başarıya ulaşacağından dem vururlar. Edebiyatın cinsiyetçi yapısının karşısında annelik, kadın bedeni, aşk, yalnızlık ve cinsellik gibi konularda metinler kaleme alırlar. Bu çizgiden giden Marie NDiaye de eserlerinde kadını feminist bir perspektifle ele alır. Çeşitli kadınlık durumlarını irdeler, göçmen ve ezilen kadınların seslerini duyurmaya çalışır, kadınlara dair katı gerçekliği kimi zaman gerçeküstü öğelerle harmanlayarak 21. Yüzyıla geçerken Fransa’nın ses getiren kadın yazarlarından biri olur.

    Marie NDiaye, 2009 yılında Goncourt ödülüne layık görülen bu romanında, ataerkil bir düzen içinde çeşitli zorluklarla karşı karşıya kalan, buna karşın mücadele etmekten vazgeçmeyen, etrafına yabancılaşan üç kadının hikâyesini mercek altına alır. Romandaki ilk karakter Norah’ın hikayesi bağlamında aile bireyleri arasındaki ilişkilerin erozyona uğraması, bireylerin birbirinden uzaklaşıp yabancılaşması ele alınır. Paris’te avukatlık yapan Norah, aynı zamanda Senegalli siyahî bir babanın kızıdır. Ekonomik özgürlüğünü elde eden, kimseye muhtaç olmadan dik durmak, itibar sahibi olmak için mücadele eden bir kadındır. Babasının despotluğuna, sevgisizliğine rağmen kendi hayatını kurmayı ve arzu ettiği şeylere ulaşmayı başarır. Ancak babasının ruhunda açtığı yaranın sızısını müebbet hissedecek, babası ve hayatla olan ilişkisine yön verecektir.

    GÖÇ ÜZERİNE

    Romanın bir diğer karakteri olan Fanta’nın hikayesi ise kocası ve oğluyla birlikte göç etmek zorunda kalışı üzerinedir. İkinci hikâyede, kendi vatanı Senegal’de öğretmenlik mesleği yapan Fanta, eşiyle çalıştığı Dakar’da bulunan bir lisede çıkan bir olay yüzünden vatanından ayrılmak zorunda bırakılır. Eşinin isteği üzerine Fransa’nın güneyine göç ederler ve orada yeni bir hayat kurmaya yeltenirler. Ancak Fanta için bu o kadar kolay olmayacaktır. Yeni hayatında kimse ile görüşmek istemeyecek, kendine dönecek, yalnızlaşacak ve etrafındaki her şeye zamanla yabancılaşacaktır.

    Romanın son hikayesi yine göç üzerine olup, kocasını kaybettikten sonra kocasının ailesi tarafından da dışlanarak yalnız başına kalan Khady Demba’nın Afrika’dan Avrupa’ya gitmeye çalışırken yolda başına gelenlerle ilgilidir. Kaçakçılarla birlikte Avrupa’ya gitmeye çalışan Khady Demba’nın hikayesi kapsamında bir kadının böyle zorlu, amansız bir serüvende kararlılığı, direnci ve gücü yansıtılır. Onun, uğradığı fiziksel ve psikolojik saldırılar karşısında dimdik duruşu ve mücadelesinin seyri de romanın ilerleyen sayfalarında yer alır.

    Marie NDiaye, ‘Üç Güçlü Kadın’ isimli bu romanında, diğer eserlerinde olduğu gibi kadınlık hallerine, kadın mücadelelerine yer verdiği gibi, göç meselesine de edebi bir vurgu yaparak değinir. Yoksul ülkelerden hayatını değiştirmek veya hayatta kalmak için Avrupa’ya göç edenlerin, buraya gitmeye çabalayanların hikayesini, mücadelesini kendine özgü üslubuyla ele alır.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Javier Cercas’tan sürükleyici bir polisiye roman: Terra Alta

    Javier Cercas’tan sürükleyici bir polisiye roman: Terra Alta


    Merve KÜÇÜKSARP


    İspanyol yazar Javier Cercas’ın kaleme aldığı “Terra Alta” isimli roman, Gökhan Aksay’ın çevirisi ile Everest Yayınları tarafından yayımlandı. 2019 Planeta Ödülü’ne layık görülen, bir üçlemenin ilk kitabı olan romanda Cercas, ustalıkla kurduğu bir cinayet öyküsü ekseninde, okuru insan ruhunun karanlık dehlizlerine davet ediyor.

    Javier Cercas, kitapları otuzdan fazla dile çevrilen tüm dünyada okunan, romanlarında ekseriyetle tarihi bilgilerle kurguyu harmanlayan bir yazardır.

    Sıklıkla İspanya iç savaşına ve Avrupa’nın, bilhassa İspanya’nın tarihi belleğine vurgu yapar. Avrupa Kitap Ödülü, İspanyol Kültür Bakanlığı Edebiyat Ödülü, Torino Uluslararası Kitap Ödülü, Avrupa Kitap Ödülü, André Malraux Kitap Ödülü ve Gezegen Ödülü gibi hatırı sayılır ödüllere layık görülmüştür.

    “Saplantı”(1987), “Kiracı”(1989), “Salamina Askerleri”(2001), “Işığın Hızı”(2005), “Bir Anın Anatomisi”(2009), “Sınırın Yasaları”(2012), “Sahtekar”(2014), “Karanlıkların Hükümdarı”(2017), dilimize çevrilen eserlerindendir.

    “Terra Alta”, Katalonya’da bulunan Terra Alta’da dört yıldır görev yapan Melchor isimli polis memurunun, bir çiftlik evinde karşı karşıya kaldığı cinayet manzarasıyla demir alır. Söz konusu cinayet sıradan bir cinayet değildir. Evde yaşayan karı koca ağır işkencelerden geçirilerek vahşice öldürülmüş, hizmetçileri de vurulmuştur. Doğu Avrupa ve Latin Amerika’da şubeleri bulunan bir matbaa şirketinin sahibi olan Francisco ve eşi Rosa Adell’in uğradıkları bu felaket ilk bakışta kiralık katilin elinden çıkmış, ,itinayla işlenmiş bir cinayeti andırsa da, Melchor bu cinayeti işleyenin profesyonel bir katilden ziyade aileye düşmanlık güden biri olduğunu düşünmektedir. Adell ailesine yakın, hatta bu aileye mensup biri bu cinayeti işleyebileceği gibi, bu ailenin ekonomik açıdan bölgede güçlü olmasından dolayı onlara diş bilemiş birilerinin de yapabileceği ihtimalini göz önünde bulundurur.

    “Yumuşak bir sesle ‘Romanların kuralları yoktur,’ dedi Melchor. ‘Güzelliği buradan gelir. Ama birkaç basit hırsız, en kötü romanda bile Adell’lere işkence yapmaz. Bu, anlamsız bir şey. Onların ağzından bir sır almak isteselerdi işkence yapmalarına gerek yoktu. Daha başında söylerlerdi.(…) Gün gibi ortada olan bir şey var: İki yaşlı, muazzam acı çektiler. Onlara bu acıyı çektirenler, onlardan nefret ettikleri için yaptılar bunu. Apaçık ortada olan bir şey daha var: Francisco Adell’den böylesine nefret edebilecek kişiler onun rakipleri değil, birlikte çalıştığı, yakınındaki insanlardır.”

    GEÇMİŞİN DEHLİZLERİNDE

    Cinayet manzarasını romanın en başında tüm ayrıntısı ile tasvir ederek okuru kışkırtan Cercas, sonraki sayfalarda okuru cinayet mahallinden alarak Melchor’un karanlık ve girift geçmişine götürür. Melchor’un annesi cinayete kurban gitmiş bir seks işçisidir. Kendisinin de hapishane geçmişi olan Melchor polis olmaya, annesinin cinayetini çözüp adaleti sağlamaya ahdetmiş, mesleğe bu vesileyle girmiştir. Ancak Melchor’un adalet anlayışı biraz farklıdır. O, cezasını çekmemiş suçlular konusunda adalet kavramını intikam alarak gerçekleştirir. Yasal yolları veya gerektiğinde yasa dışı yolları kullanarak ceza mekanizmasını işletir.

    Annesinin ölümünü çözmeye çalışan Melchor, ilgili raporda bazı eksiklikleri fark eder, annesinin ölmeden önce defalarca tecavüze uğradığını öğrenir. Melchor roman ilerledikçe annesinin cinayeti ile bu cinayetin ortak noktalarını keşfeder ve geçmişi soruşturmaya sirayet eder. Hayatı ve bu soruşturma gitgide birbirine karışmaya başlar ve sonunda hiç ummadığı olaylarla yüzleşir.

    Javier Cercas cinayet soruşturmasını merkezine aldığı anlatısını sık sık geçmişe dönüşlerle inşa ederken, bir yandan da Victor Hugo’nun Sefiller romanına atıflar yaparak zenginleştirir. Sefiller’in müptelası olan Melchor, romanda geçen olaylar ile kendi hayatından kimi kesitlerin paralellik taşıdığını düşünür.

    “Sefiller, o matem günlerinde, onun için roman olmaktan çıkmış, başka bir şeye, isimsiz ya da çok isimli bir şeye, hayat kılavuzuna, felsefe el kitabına, aklın, bilgeliğin kitabına, sınırsız becerisi olan bir çiçek dürbünü, bir ayna, bir meşale gibi etrafında dönenip durduğu bir düşünce nesnesine dönüşmüştü. Melchor, Jean Valjean’ı Bay Magdalena’ya dönüştüren piskoposu, evrenin yegane tedavisi Tanrı aşkı olan büyük bir hastalığa yakalandığına inanan Monsenyör Myriel’i düşünüyordu sık sık. (…) Hayatın bir savaş, savaşta yenilenin ise kendisi olduğuna, bu savaşta kin ve nefretinden başka silahı ve yakıtı olmadığına kanaat getiren Jean Valjean’ı düşünüyordu elbette. Jean Valjean’ın kendisi olduğunu, onunla arasında önemli hiçbir fark olmadığını hissediyordu…”

    Javier Cercas, “Terra Alta” isimli romanında ustaca örülmüş bir suç hikayesiyle karşımıza çıkarken, aynı zamanda İspanya tarihinin dehlizlerinden kareler sunuyor ve son kertede okuru şaşırtan, sürükleyici bir metin meydana getiriyor.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Kazananları değil kaybedenleri yazmaya devam edeceğim

    Kazananları değil kaybedenleri yazmaya devam edeceğim


    Deniz ÇAKMAK


    Beyda Yıldız’ın ilk romanı Everest Yayınları etiketiyle okuyucuyla buluştu. Siirt’in Dağdöşü köyünden başlayıp yatılı ilköğretim bölge okullarına, oradan Almanya’ya uzanan fakat bu uzun yolculuğu, üzerinde bitmeyen yasın gölgesiyle tamamlayan bir ömrün hikayesi Duasız ve Törensiz.

    İlk kitabını bir yas ve bellek romanı olarak tanımlayan Yıldız’la, kısa sürede ikinci baskısını yapan romanın açtığı yoldan; gazetecilikle başlayan meslek hayatının onu edebiyata taşıyan dönüm noktalarını, kurmacanın hakikatini, bu coğrafyaya mıhlanmış kayıp mezarları, yasın ve hafızanın çatallanan yollarını konuştuk.

    Duasız ve Törensiz, Beyda Yıldız, 240 syf., Everest Yayınları, 2023.

    ‘YAZMAK ZORLU BİR SÜREÇTİ… KARAKTERİN HİSLERİYLE BAŞ ETMEYE ÇALIŞTIM’

    Duasız Ve Törensiz ilk romanınız. Fakat bir ilk roman için üslubu çok olgun. Bu anlatı kendini oluşturana kadar gerisinde yıllardır kuluçkada beklemiş bir kurmaca yazma tecrübesi var gibi duruyor. Sizi ilk romana taşıyan süreç nasıldı? Sadece edebi anlamda değil, yazma sürecinin koşullarını da anlatır mısınız?

    Ben gazetecilikten gelme biriyim. Daha öğrenciyken gazetecilik yapmaya başladım. Ama edebiyatla olan bağım da oldukça güçlüydü. Uzun bir süre çok gazetecilikle yazarlık arasında bocaladığımı söyleyebilirim. Bir seçim yapmam gerekiyordu.

    Tüm dikkatimi edebiyata vermeye karar verdim. Yazmaya başladım. İlk romanı yazana kadar sayısız metin yazdım. Öyküler, denemeler, anlatılar… Bunların hiçbirini yayınlamadım. Herhangi bir yere göndermedim. Israrla kafamdaki romanı yazmak istiyordum. Bu tutku düzeyindeydi. Duasız Ve Törensiz de bir kenarda olgunlaşmayı bekleyen elli sayfalık bir anlatıydı aslında. Ama gönlüm bu metnin bir anlatı olarak kalmasından yana değildi.

    Bir gün cesaretimi topladım ve masanın başına geçtim. Yıllardır çeşitli şekillerde kayıp yaşayan insanların yas süreçleri beni derinden etkiliyordu. Geride kalanların hayatla baş etmede yaşadığı zorluğu nasıl anlatabilirim diye düşündüm. Sonunda karar verdim. Ölümü kabul etmekte zorlanan bir kadının yas sürecini derinleştirecek, arka planına yatılı ilköğretim bölge okullarını, İstanbul’u, Almanya’yı, esas olarak Siirt’in Dağdöşü köyünü yerleştirecektim. Karakterim çocukluk aşkı olan Hasan’ın kaybını kabullenmekte zorlanacak, kendisine işaret edilen Hasan’ın mezarına gitmeye çalışacak ama her defasında her gidiş çabası büyük bir hayal kırıklığına dönüşecek, kara gömülecekti.

    Çok enteresan bir yazma süreci yaşadığımı söyleyebilirim. Yası anlatmak, Neval’in duygularını hakkınca verebilmek çok kolay olmadı. Karakterimin ruhunun beni ele geçirmemesi için mesafe kurmak oldukça zorlayıcıydı. Çok ciddi gitgeller yaşadım diyebilirim. Kendi kayıplarım dahi geceleri resmi geçit yapmaya başladılar. Uzun yürüyüşler yaparak Neval’in hisleriyle baş etmeye çalıştım. Bu zorlu süreç bir yılımı aldı. Daha sonra ortaya Duasız Ve Törensiz çıktı.

    ‘İNSAN HAYAT TARAFINDAN AVLANMIŞ ÇARESİZ BİR HAYVANDIR’

    Duasız Ve Törensiz uzun bir ağıt aslında; başkarakterin ölümü inkarı nedeniyle tutamadığı yasın izinden kayıp bir mezarın peşine düşüyoruz. Fakat romanda yol aldıkça mezarı aradığımızı da unutuyoruz. Bir yas döngüsünün ömre yayılan evrelerini, hem insanın hem toplumun içinde dönendiği bir fasit daire gibi çiziyorsunuz. O arayış bir mezar arayışından fazlası sanki. Sizi kayıp üzerinden kurmaca yazmaya iten temel fikir neydi? Yasın edebiyatınızdaki temsiliyeti hakkında ne söylersiniz?

    Duasız Ve Törensiz’i bir yas ve bellek romanı olarak tanımlıyorum. Bu manada ilk gazetecilik yıllarımdan beri kayıp ve yas sürecinde yaşayan sayısız insan tanıdım. Örneğin Trabzon’da takip ettiğim Gazi Davasında bir annenin koynunda kanlı bir gömlekle yaşaması beni derinden etkilemişti. Ya da kayıplarının mezarını ısrarla arayan sayısız insan, bir akıl hastanesinde şahit olduğum delilik halleri, iğneler, afyonlar, yakınlarının öldüğünü bilmesine rağmen o mezara gitmeyi red eden insanların psikolojik süreçleri, depremlerden sonra sayısız kaybın ağırlığı Duasız Ve Törensiz’i yazmamda esas motivasyonu oluşturdu diyebilirim.

    Elbette bu bir tercih. Yukarıda saydığım olaylar sonrası hayata sıkı sıkı sarılan, hayata tutunmayı başarmış insanları da yazabilirdim elbette. Ama ben insanların karanlık taraflarını, ağrılı sızılı hallerini, yenilmişliklerini, kederlerini yazmayı tercih ettim. Bundan sonraki yazım sürecinde de bu tavrı devam ettireceğimi düşünüyorum. İnsan hayat tarafından avlanmış, çaresiz bir hayvandır bana göre. Bu manada, hayatta kazananları değil kaybedenleri yazmaya devam edeceğim.

    ‘YATILI BÖLGE OKULLARI KÜRT ÇOCUKLARI ÜZERİNDE DENENMİŞ TALİHSİZ BİR PROJEDİR’

    Kitapta bir tek çocukluk yılları, anlatıyı yas fikrinden uzaklaştırıp başka bir zamana yerleştiriyor. Coğrafyanın toplumsal hakikatini de, devleti de bu disiplin mekanı üzerinden anlatıyorsunuz. Romanın üzerine oturduğu ağıt duygusunu hazmetmemizi ve karakterlerin sembolik evrenini tanımamızı sağlıyor bu bölüm. Çocukluk kesitini kurarken yatılı okullar hakkında ayrı bir çalışmanız oldu mu? Ya da kişisel hayatınızda bir karşılığı var mı?

    Yatılı İlköğretim Bölge Okulları Kürt çocukları üzerinde denenmiş talihsiz bir proje, büyük bir yaradır. Ben de bir süre bu okullarda okudum; ancak bir memur çocuğu olarak konforlu bir alandaydım. Bu okulda kısmen şahit olduğum şeyler var. Ama beni temelde etkileyen şey onca çocuğun köylerinden alınıp bir kapalı devre bir okula tıkılmalarıydı. Her şey son derece mekanikti. Biz akşam annemizin kucağına koşarken onlar yastıklara sarılıyorlardı. Birbirlerinin yalnızlıklarına yaslanıyorlardı. Yüzlerinde hep bir hüzün vardı. Zaman içerisinde yatılı ilköğretim bölge okullarında okumuş çok sayıda insanla tanıştım. Yıllar önce sadece bu okullarla ilgili bir kitap yazmak istediğim için pek çok not almıştım. Ne yazık ki bu okullarla ilgili çok az sayıda kaynak olduğunu söyleyebilirim. Amacım bu açığı kapatmaktı. Ancak zaman içerisinde bu fikir dönüşerek kendine romanda yer buldu. Bunu yaptığım için son derece memnunum. Bir sorumluluğu yerine getirmiş, bir vefa borcunu ödemiş gibiyim.

    ‘İNSANI SİYASETLE DEĞİL, EDEBİYATLA ANLAMAK DAHA KIYMETLİ BİR ÇABA’

    Kitaptaki “kayıp mezar”a yeniden dönmek istiyorum. Türkiye’nin yakın siyasal tarihinde güçlü bir sembol bu. Ama siz meselenin toplumsal karşılığını tasvir etme iddiasında bulunmak yerine bunu bireysel bir hikâyenin içinde soyutluyorsunuz. Okurun dünyasına sezgiyi kullanarak girmek istiyorsunuz gibi görünüyor. Bölgedeki çetrefilli meselelerin aktarım biçimiyle ilgili bir kaygınız oldu mu?

    Bir gazetecilik kitabı yazsaydım, çok haklısınız, bunu başka türlü yapardım. Ya da bir sosyolog, siyaset araştırmacısı, bir akademisyen misal, olsaydım yine durum değişmeyecekti. Ancak ben yazar olma iddiasında olan biriyim. Bir edebi eser üretme motivasyonuyla hareket ediyorum. Elbette karakterlerimin insani duygularıyla, hisleriyle, onların psikolojik süreçleriyle ilgileniyorum. Romanın arka planına 80 ve 90’lı yılların politik atmosferini alarak karakterlerimin bir sonuç olduğunu göstermeye gayret ediyorum. Ve bence insanı siyasetle değil de yine insanla ve edebiyatla anlamak daha kıymetli bir çaba.

    ‘DİLİN VE HİKÂYENİN BİRBİRİNİN ÜZERİNE DEVRİLMEMESİ İÇİN ÇOK GAYRET SARF ETTİM’

    Kitapta mezarı aranan karakterin, babasının akıbetinin de benzer olduğunu öğreniyoruz. Siirt’te, o köyde meşhur bir Kasaplar Deresi’nden söz ediyorsunuz hatta. Kader gibi görünenin, kuşaktan kuşağa devrettiği ve aslında bir politik tertibin sonucu olduğuna dair ipuçları bırakıyorsunuz okura. Öte yandan da bu hakikati sözlü gelenekten devralınan bir dile yakınlaştırıyorsunuz. Bu kadar yakıcı meseleleri, masalsı bir dille anlatmak hassas bir iş. Siz nasıl bir denge gözettiniz orada?

    İnanın oldukça zor bir işti. Ben bunu her söyleşimde sırat köprüsünde yürümeye çalışmak olarak nitelendiriyorum. Dilin ve hikâyenin birbirinin üzerine devrilmemesi için çok gayret sarf ettim. Esas odağım yas’ı dürbünümden çıkarmamaya onu bir nişane olarak korumaya büyük özen gösterdim. Sizin de dikkat ettiğiniz gibi Hasan’ın babasının cesedi Kasaplar Deresi’ne atılıyor. Ancak Hasan’ın başına ne geldiğini bir türlü öğrenemiyoruz. Belli izler var elbette romanda. Ancak ben yazarken Hasan’ın kaybını büyük boşluklarla vermeye gayret sarfettim. Hasan neden saklanmıştı, neden kayıptı, neden bulunamıyordu, nasıl ölmüştü ki en büyük soru buydu. Ve özellikle bu büyük soruyu romanın göbeğine yerleştirdim.

    Burada esas olarak yapmaya çalıştığım iki şey vardı. İlki okuru yas’a odaklamak, Neval’in ruh haliyle hemhal etmekti. İkinci önemli neden ise şuydu; ben okurun, Hasan’ın ölümünün nasıllarının açtığı büyük boşluklara kendi acılarını yerleştirmesini istedim. İstisnasız herkesin hayatında bir kaybı vardı. Herkes kendi yasının sahibidir, değil mi? Her cenaze büyük kalabalıklarla gömülür, ancak kişi evinde yalnızlıkla ve kaybıyla başbaşadır o andan sonra. Ve her insan ölüm karşısında en az bir kez yenilmiş, en az bir kez çaresiz hissetmiştir. Okurun kendi yenilgisiyle Neval’İn yenilgisi arasında bağ kurmasını istedim. Okurun bir empati hatta yer yer sempati yapacağı bir kahraman Neval.

    ‘ROMAN AYNI ZAMANDA BİR KIZ KARDEŞLİK HİKAYESİ’

    Kitapta, aşkın ve ölümün acısını bir evin içindeki üç kadın paylaşıyor. Mınce, Nine ve Neval arasında adı konulmamış organik bir dayanışma var. Kapalı devre bir yapının içinde birbirinden çok farklı kuşaklardan üç kadının da hikayesi diyebilir miyiz aynı zamanda?

    Neden olmasın? Onların ki bir kız kardeşlik hikayesi bir yerde. Sekine Nine bir bilge kadın olarak Neval’i sağaltmaya çalışıyor. En sevdiğim cümlelerinden biridir Sekine Ninenin. <Hekimlikte iyi, acıda kötü bir öğrencisin Neval< Mınce’ye gelecek olursak. O, bütün o lâl ve biraz da eksik aklıyla Neval’e güç vermeye ve Sekine Nineyi idare etmeye çalışıyor. Aralarında en zayıf kişi haliyle Neval. Bu iki kadına yaslanarak hayatta kalmaya çalışıyor Neval. Aslında bir yerde ben bu kız kardeşlik hikayesini çok önemsiyorum çünkü; edebiyatımızdaki erkek karakter tahakkümüne bol kadın karakterli bir metinle karşılık da vermiş sayıyorum kendimi. Buradan yazan kız kardeşlerime ve onların karakterlerine bir selam göndermek istiyorum.

    ‘ROMANIN ANA AKSINDA BELLEK VE UNUTMAMA ÇABASI YER ALIYOR’

    Yitik Zamanlar Dervişi masalı okurun dikkatinden kaçamayacak kadar kurucu bir yer üstlenmiş romanda. Kitabın meramına benzer bir fikir etrafında dönen, insanlığın hatırlamakla lanetlendiği ve mutluluk vaadinin kaybedildiği bir anlatı. Fakat hakkında bilgi bulamadım yerel bir hikaye mi? Sizin için önemi nedir?

    Dil ve kurgu açısından farklılığı bu masal acaba bir alıntı mı, farklı bir anlatı mı duygusuna sürüklüyor okuru. Ama elbette değil. Hatta editörüm ilk okuduğunda, alıntıysa dipnot düşmeliyiz, demişti. Tamamen masa başında kurulmuş bir dünya. O metin aslında Hasan’ın Neval’e ulaşma çabasının ürünü. Elbette karşıt bir temelde ilerliyor. Romanın ana aksında bellek, unutmama çabası yer alırken, Yitik Zamanlar Dervişi ve Hatıraların Eziyeti masalı unutmakla görevlendirilen ancak hatırlamakla lanetlenmiş insanları eksenine alıyor. Bu da romanda karşıt bir paralellik yaratıyor. Hatırlamak gerekirse Yitik Zamanlar Dervişi ve Hatırlamanın Eziyeti masalı dört farklı gezegende geçer.

    Evrenin koruyucusu Yüce Kim-Zünn bir saat ustası olan Dervişi bu gezegenlerde baş gösteren hatırlama salgınının nedenlerini anlaması için görevlendirir. Masalda Derviş’in başına gelenler anlatılır. Masalın sonunda anlarız ki Derviş de bir hatıradan ve hatırlamadan muzdariptir ve Yüce Kim-Zünn’e olan aşkı onu acılara gark etmiştir. Hasan bu masalı parça parça Neval’e anlatır. Hasan içine o kadar kapalıdır ki aşkını ifade etmek yerine bu masal dolayısıyla ifade etmeye çalışır. Neval de ara sıra Yüce Kim-Zünn gibi sevilmeyi arzular. Masal bu manvalde ilerler.

    Yeni bir roman hazırlığınız var mı?

    Şu an zihnimde gezinen iki ayrı metin var. Hangisi beni ikna etmeyi başarırsa onunla yoluma devam edeceğim. Şu an pür bir metin yazmak için çok da erken bir taraftan. Malum kitap daha yeni çıktı. Bir yanda imza ve söyleşiler diğer yanda zorunlu çalışma hayatı. Ama yine de birkaç sonra yeni romanı yazmaya başlamayı hedefliyorum.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • İhsan Oktay Anar’ın, 8 yıl sonra yeni kitabı yeni yayınevinden çıkacak

    İhsan Oktay Anar’ın, 8 yıl sonra yeni kitabı yeni yayınevinden çıkacak


    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***