Etiket: Erdoğan

  • Mafya Patronu, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Ben

    Mafya Patronu, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Ben


    Meliha YILDIZ


    Geçtiğimiz hafta Can Dündar’ın son belgeseli “Mafya Patronu, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Ben” Alman kanalı ARD’de yayınlandı. Belgesel, Sedat Peker’in yayınladığı videolar üzerinden Türkiye’de derin devletin son kırk yılını anlatıyor.

    Özellikle Gezi ve 15 Temmuz sonrası AKP iktidarının tercih ettiği psikolojik savaşın bir unsuru olarak devletin Peker’le işbirliğini anlatıyor. Bir mayfa patronunun yükselişi ve devletin mafyalaşması.

    Can Dündar’ın belgeseli için biraz geç kalmış denebilir, bunu kendisi de ifade ediyor ama fotoğrafı çok net görmemiz açısından izlenmesi gereken bir film.

    Hatırlayalım videonun yayınlandığı günlerde AKP iktidarına karşı kendini çaresiz hisseden muhalif çevrelerde bile Sedat Peker bir umut haline gelmişti. Kahraman ilan edilmişti.

    Özellikle “Tayyip Abi’yle helalleşme” dediği son videosuyla AKP’nin iktidarının sonunun geleceğine inanılıyordu. Peker’in bulunduğu ülke liderleriyle yapılan görüşmeler sonucunda onuncu video yayınlanmadı.

    Belgesel aslında yayınlanmayan onuncu videoyu anlatıyor. İlk dokuz videonun gösterdikleri onuncu videonun yayınlanmasına aslında gerek olmadığını da. Biz Pazar günü bekledik onuncu videoyu. Sonraki pazar da bekledik. Bekledik, bekledik… Susurluk’tan beri bekliyoruz. Belgesel Susurluk’tan beri bekliyor olmamızın bedelini ödediğimizi anlatıyor.

    Evet derin devlet-mafya ilişkilerini birinci ağızdan dinlemek o dönem toplumu etkiledi ama hesaplaşılmayan mafyatik ilişkiler Peker’in videolarından sonra daha meşru hale geldi. Nakavt olmuş bir boksör gibi yerde yumruk yemeğe devam ettik ve tepki veremedik. Belgeselin Türkiye’de pek ses getirmemesinin en önemli sebebi bu belki.

    Açığa çıkan ilişkiler mücadeleyle bertaraf edilmedikçe kanıksandı. Mafyatik ilişkiler artık devletin bir aracı değil devletin kendisi haline geldi. Mafya kültürü kurumlara, toplumsal yaşamın bütün alanlarına nüfuz etti.

    Film başka şeyleri de gösteriyor.

    Can Dündar’ın yaşadıkları üzerinden Türkiye’deki gazetecilerin üzerindeki baskı ve şiddeti. Gazetecilerin sürgün koşullarında birçok göçmen gibi hayata sıfırdan başlamak zorunda kalmalarını.

    Sürgün koşullarına rağmen yurtdışında olmayı bir avantaja dönüştürmelerini.

    Bu belgesel Türkiye’de hazırlanabilse bile büyük ihtimal yayınlanamayacaktı. Sınırları ve yasakları aşan belgesel yurtdışında oluşan Türkiye medyasının güçlenmesinin Türkiye için ne kadar önemli olduğunu gösterdi.

    Belgeselin başarısı şunu da gösteriyor; “Can Dündar geri döndü!”


    Meliha Yıldız kimdir?

    1975’te, birçok ihmal ve istismarın yaşandığı bir evde doğdu. Kırk dört yaşında, bir video-röportajla yaşadığı cinsel istismarı ifşa etti. Bu, onun için mağdurluktan aktivistliğe giden yolculuğun başlangıcı oldu. Türkiye’de, aile içi cinsel istismarın “mağdur” tarafından anlatıldığı ilk kitap olan Kutsal Tecrit’i 2021 yılında yazdı. İkinci kitabı Uçurum Kenarındaki Salıncaklar 2023 yılında yayınlandı. Özellikle yazılarıyla çocuğun cinsel istismarı konusunda aktivizm çalışmaları yapmaya devam ediyor.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Moskova’dan Erdoğan-Esad açıklaması: Ciddi hazırlık gerekiyor

    Moskova’dan Erdoğan-Esad açıklaması: Ciddi hazırlık gerekiyor


    – Rus Dışişleri, Erdoğan ve Esad arasında yapılması beklenen görüşmenin hazırlık süreci ve yeri hakkında bilgilendirme yaptı. Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Mihail Bogdanov, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad arasındaki olası görüşmenin organizasyonu için ciddi hazırlık yapılması gerektiğini ve Moskova’nın bu tür müzakerelere ev sahipliği yapmaya hazır olduğunu söyledi.

    Sputnik’in haberine göre gazetecilerle bir araya gelen Bogdanov, konuyla ilgili sorular karşısında, “Liderler buluşsaydı çok iyi olurdu, ancak böyle bir görüşme için ciddi hazırlığa ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Moskova’da bu tür görüşmeleri, üçlü görüşmeleri, yani doğrudan ilgili tarafların, Şam ve Ankara’nın resmi temsilcilerinin yer aldığı görüşmeleri gerçekleştirmeye her zaman hazırız” dedi.

    Rusya’nın Şam ve Ankara arasındaki ilişkilerin normalleşmesi konusunda İran ve Irak’la da temas halinde olduğunu anlatan Bogdanov, zira bu ülkelerin de Suriye’deki ve Suriye çevresindeki genel duruma olumlu yansıyacak bu normalleşmenin gerçekleşmesine ilgi duyduklarını aktardı.

    Bogdanov, Rusya’nın olası Erdoğan-Esad görüşmesi için ev sahipliği önerisinde bulunup bulunmadığının sorulması üzerine de, bu konuda bilgisi olmadığını söyleyerek “Biz, Türkiye ve Suriye arasındaki resmi ilişkilerin iki ülkenin toprak bütünlüğünün, birliğinin ve egemenliğinin karşılıklı olarak tanınması temelinde normalleşmesinden yanayız” diye ekledi.

    ERDOĞAN, ‘YENİ SÜREÇ BAŞLATALIM’ DEMİŞTİ

    12 Temmuz’da Cumhurbaşkanı Erdoğan, ABD’nin başkenti Washington’daki Walter E. Convention Center’da gerçekleştirilen NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi’nin ardından düzenlediği basın toplantısında “Özellikle Sayın Esed’e ‘Ya ülkeme gel veya üçüncü bir ülkede bu görüşmeyi yapalım’ çağrımı iki hafta önce yaptım. Bu konuyla ilgili olarak da Dışişleri Bakanımı görevlendirdim. O da muhataplarıyla görüşmek suretiyle inşallah bu dargınlığı, kırgınlığı aşmak suretiyle yeni bir süreci başlatalım istiyoruz” demişti.

    15 Temmuz’da Erdoğan’ın çağrısına yanıt veren Esad, Suriye’nin çıkarlarına uygun olması halinde mevkidaşıyla masaya oturmaya hazır olduğunu belirtmişti.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Türkiye-Suriye ilişkilerini normalleştirme çağrısına da değindiği mesajında “Doğal olarak kimse komşularıyla sorun istemez. Ancak Suriye, belirli kurallara uyulması halinde Türkiye’ye doğru adım atmaya ve onunla bağlarını iyileştirmeye hazır” diyen Esad, Ankara’dan uluslararası hukuk ilkelerine uymasını beklediklerini de ifade etmişti.

    Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov, 24 Temmuz’da Moskova’da bir görüşme gerçekleştiren Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Suriyeli mevkidaşı Beşar Esad’ın olası Erdoğan-Esad görüşmesini bölgedeki durumla ilgili istişareler kapsamında ele aldığını bildirmişti. (KAYNAK)

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Her şey başarısız olduğunda köpekleri suçlayın

    Her şey başarısız olduğunda köpekleri suçlayın


    Kaya GENÇ

    Çeviren: Gencer ÇAKIR


    İstanbul’un merkezindeki dairemden dışarı adımımı attığımda köpekler etrafımı sarıyor. Bir tanesi sokağın karşısında uyukluyor. Bir diğerinin hüzünlü gözleri hep yiyecek, sempati ya da her ikisini birden arıyor. Şehir meydanlarında dolaşıyorlar, kasapların ve kafelerin önünde bekliyorlar. Bazıları sağlıksız derecede kilolu görünüyor; diğerleri iskelet gibi.

    Türkiye’de yaşamak onlarca yıldır, hatta yüzyıllardır sokak köpekleriyle mücadele etmek anlamına geliyor. Bazı tahminlere göre sayıları dört milyon civarında, ancak kesin olarak bilmek zor. Çoğu insan için onlar Türkiye idealinin ayrılmaz bir parçası.

    Ancak bu belki de çok uzun sürmeyecek. Bir hafta kadar önce, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın lideri olduğu Adalet ve Kalkınma Partisi, belediyelerin sokak hayvanlarını yakalayıp barınaklara yerleştirmesini zorunlu kılan bir yasa tasarısını Meclis’e sundu. (Bu barınakların çoğu harap durumda ve aşırı kalabalık. Tasarı, belediyelere mevcut barınakları yenilemeleri ve yenilerini inşa etmeleri için 2028 yılına kadar süre veriyor). Saldırgan, kuduz ve hasta köpeklere ötenazi uygulanacak.

    Sayın Erdoğan’ın Mayıs ayında yaptığı bir konuşmada “radikal” önlemler önermesinden bu yana sokak köpeklerinin akıbeti konusunda şiddetli tartışmalar ve protestolar yaşanıyor. Sayın Erdoğan’ın “ötenazi tasarısı” olarak bilinen tasarıyı destekleyenler, köpeklerin neden olduğu araba kazalarına ve yaralanmalara işaret ediyor. Sokakların köpekler için uygun yerler olmadığını ve onların varlığının şehirleri hem insanlar hem de hayvanlar için daha tehlikeli hale getirdiğini söylüyorlar. Tasarıyı, ben de dâhil olmak üzere eleştirenler ise, ötenazi yerine kısırlaştırmayı savunuyor. Ayrıca en kötüsü, aylarca ya da yıllarca baktığımız sevgili köpeklerin, aşırı endişeli bir vatandaşın yaptığı isimsiz bir çağrı yüzünden aniden ortadan kaybolmasından da endişe duyuyoruz.

    Ayrıca hükümet için bunun aslında köpeklerle ilgili olmadığı hissinden de kurtulamıyorum. Sayın Erdoğan uzun zaman önce günah keçisi ilan etme sanatında ustalaştı; 20 yıldan fazla süren iktidarı boyunca Türkiye’nin sorunlarının kaynağı olarak aydınları, gazetecileri, mültecileri ve diğerlerini işaret etti. Ekonominin sendelemesi ve ilkbaharda yapılan yerel seçimlerde alınan kötü sonuçların ardından, Erdoğan ve partisi yine insanların öfkesini yönlendirecek bir yer arıyor.

    Mart ayında muhalefet İstanbul, Ankara, İzmir ve Antalya dâhil olmak üzere birçok büyük şehirde seçimi kazandı. Bu seçimden önce hükümet yanlısı medyada çıkan haberlerde iktidar partisinin azalmakta olan popülaritesinin nedenlerinden biri olarak “sokak köpekleri terörü” gösterilmişti. Haberlere göre sokak köpekleri insanları korkutuyordu ve Sayın Erdoğan ile partisinin gevşek tutumu seçmenleri kızdırmış ve tepkilerini sandıkta göstermişlerdi.

    Sokak köpeklerinin sorunlara yol açtığı doğrudur: Bazı köpekler kuduzdur, saldırırlar ve kazalara neden olurlar. Birkaç yıl önce, sokak köpekleri tarafından kovalanan 9 yaşındaki bir kız çocuğu, Türkiye’nin güneyinde bir kamyonun altında kalarak hayatını kaybetti. Geçmişte köpeklerin sayılarını azaltmak için pek çok girişimde bulunuldu; en kötüsü de 20. yüzyılın başlarında binlerce köpeğin çorak bir adaya atılıp ölüme terk edilmesiydi.

    Gördüğüm kadarıyla bahar seçimlerine sokak hayvanlarından daha fazlası yön verdi. Dünyanın en yüksek enflasyon oranlarından birine (hükümete göre yaklaşık yüzde 71; dışarıdaki ekonomistlere göre yaklaşık yüzde 113) sahip bir ülkede insanlar kiralarını nasıl ödeyecekleri, kendilerini ve ailelerini nasıl besleyecekleri gibi sorulara odaklanmıştı. Et fiyatları geçen yıldan bu yana iki kattan fazla arttı ve insanların yaklaşık yüzde 40’ı iki günde bir et, tavuk ya da balık içeren bir yemek yiyemiyor. Türkiye’de asgari emekli maaşı, son zamdan sonra bile, 377 dolar gibi düşük bir seviyede ve ben orta sınıf muhitimde çöpten yiyecek toplayan insanlar görüyorum sık sık.

    Seçimden sonraki haftalarda, iktidar partisinden bir milletvekili Monako’da yemek üzere olduğu bir ıstakozun fotoğrafını sosyal medyada paylaşmıştı. Başka bir milletvekili ise Maldivler’e yaptığı seyahati paylaştı.

    Ama tabii, insanlar muhtemelen en çok köpeklere kızmışlardır.

    1990’larda genç bir çocukken annem yatmadan önce beni sokak köpeklerini beslemeye gönderirdi. Sokak köpeklerine karşı bu sevgi ve ilgi Osmanlı döneminde bile bir gelenekti. Mark Twain köpekleri gözlemleyerek şehirde gezinirmiş. “Sakin sakin uyuyan ve hiç nöbet tutmayan” köpekleri gördüğünde ana caddelerin dışına çıktığını fark edermiş. “Köpekler padişahın kendisi geçse bile hareket etmezlerdi” diye yazıyor Twain.

    Geçtiğimiz hafta boyunca İstanbul, İzmir ve diğer şehirlerde insanlar tasarıyı protesto etmek için sokaklara döküldü. Bazıları “Susmuyoruz, korkmuyoruz, dostlarımızı size teslim etmiyoruz” yazılı devasa pankartlar taşıdı. Türklerin bir yasa tasarısına karşı bu kadar birleştiğine nadiren tanık oluyorum. Muhalifler daha fazla protesto yürüyüşü düzenleyerek tasarıyı durdurmayı hedefliyorlar.

    Kendi adıma, Türkiye’nin sokak köpeklerinin kalmasını umuyorum; apartmanımın dışında, en sevdiğim kafenin girişinde ve İstanbul’un her köşesinde su ve yiyecek bırakıldığını görebileceğiniz başka yerlerinde. Bu hayvanlar Türkiye’nin sokaklarında özgürce dolaştıkları, artıklarla beslendikleri ve insanların gelişigüzel iyilikleriyle hayatta kaldıkları sürece, elit gösterişlerine dalmış ve gerçeklikten giderek kopan bir hükümete sessiz bir itiraz olacak.


    Kaya Genç kimdir?

    Roman yazarı ve gazeteci, yazarın son kitabı Aslan ve Bülbül: Modern Türkiye’de Bir Yolculuk adını taşıyor.

    Kaynak: When All Else Fails, Blame the Dogs

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Irkçılık siyasi gündemini Kürt karşıtlığı üzerine kurmuş

    Irkçılık siyasi gündemini Kürt karşıtlığı üzerine kurmuş


    Mehmed S. KAYA*


    Irkçılık ve ayrımcılık farklı şekillerde ifade edilebilir ve farklı kişiler tarafından farklı şekilde deneyimlenebilir. Irkçılık ve ayrımcılık, örneğin siyasete veya karar alma sürecine katılım, kültürel faaliyetlere, bilimsel faaliyetlere, sivil topluma vb. katılım gibi çeşitli alanlarda toplumsal katılımın önünde engel teşkil etmektedir.

    Pek çok kişi ve kurum Türk devletinin başta Kürtler olmak üzere etnik azınlıkları dışlayan ırkçı ve ayrımcı ilkelere dayandığına inanıyor. Bunda Avrupa Birliği de dahildir.

    Bu konunun kamuoyunda tartışılması verimli olur. Bu da şu soruyu akla getiriyor: Bu devlet toplumsal misyonunu nasıl yerine getirecek?

    Konu önemlidir çünkü ırkçılık ve ayrımcılık zor ve tartışmalı konulardır. Eylemler ırkçılık ve ayrımcılık olarak yorumlandığında veya sınıflandırıldığında sıklıkla çatışmalar ortaya çıkıyor. Tartışmaların patlayıcı özü kısmen ırkçılık ve ayrımcılığın akademi, politika, ahlak ve deneyim arasındaki sınırlara meydan okuması gerçeğinden, kısmen de bu alandaki çarpıcı kavramsal belirsizlikten oluşuyor.

    IRKÇILIK VE AYIRIMCILIĞIN GENEL TARİFİ

    Irkçılık ve ayrımcılık, cinsiyet, ten rengi, etnik köken, dini inançlar ve ulusal köken gibi koşullar ne olursa olsun herkese eşit fırsatlar sağlanması gereken temel demokratik hakların ihlallerini temsil etmektedir. Bu hakim ideallerin aksine, toplumun oluşumunun gerçekte farklı göründüğünü kanıtlayan örneklerle her gün karşılaşıyoruz. Örnekler çoktur ve geniş bir yelpazeye yayılmaktadır. Bir sosyal topluluğun parçası olmamanın öznel deneyimlerinden, işsizlikteki sistematik farklılıklara veya belirli gruplara ayrılan bireylere yönelik daha açık nefret ve şiddete kadar.

    Klasik ya da biyolojik ırkçılığın ilginç bir özelliği, Türk kamuoyunda sıklıkla, ortak noktası bugün başka bir zamana ait olarak algılanan tarihi olaylarla ilişkilendirilmesidir. 1915-1938 döneminde yaşanan katliamlara doğrudan değinmeden; ‘Geride bıraktığımız bir kötülük’ diye geçiştiriyorlar. Gerçekten bunu geride bıraktık mı? Pek çok siyasi çevre, Türk yargısının terör bahanesi altında ırkçılığı meşrulaştırma çabasında olduğuna inanıyor.

    Onlarca Kürtçe şarkının yasaklanması bunun bariz örneği olarak gösteriliyor. Irkçılığı, savaşı veya otoriter baskıyı protesto etmek için yazılan şarkılar neden terörle ilişkilendiriliyor? Sivil haklar, insan hakları, kadınların özgürleşmesi, çevrenin korunması gibi konular etrafında dönen şarkılarda neden sorun yaşanıyor? ABD’de ve dünyada kölelikten kurtuluş ve özgürlük özlemini dile getiren şarkılar ünlenirken, Türkiye’de paralel şarkılar terörizmle suçlanıyor. Blues’un şarkı sözleriyle terörle suçlanan Kürtçe şarkılar arasında pek çok benzerlik var. Örneğin ‘Insensitive cops’ (duyarsız polisler) ve ‘Oppression from white and hard times’ (beyazlardan gelen baskılar ve zor zamanlar) sözleri Türk yargısının Kürt müzisyenlere nasıl davrandığını çok anımsatıyor.

    Türk yargıçlar uluslararası alanda siyasi muhaliflere yönelik delilleri çarpıtma ve yanlış yorumlama konusunda da iyi biliniyor. Bunun en son bir örneği, Siirt’te 8 Mart Kadınlar Günü’nde ‘Berxwedan xweş doz e’ şarkısının çalınması üzerine savcılığın Kürt kadınlara yönelik suçlamada bulunmasıyla yaşandı. ‘Berxwedan xweş doz e’, yani ‘Direniş iyi bir davadır’, şarkısını ‘terörizm propagandası’ ile ilişkilendirmek yanıltıcıdır, çarpıtmadır. Şarkı şu konularla ilgili mücadeleyle bağlantılı olarak kullanılmış: Kadınların mücadelesi çalışma hakkını, kürtaj hakkını, boşanma hakkını, miras hakkını, kendi hayatı ve bedeni hakkında karar verme hakkı, erkek egemenliğinden bağımsız olma, kendi ayakları üzerinde durma, kendini geçindirme, kendisine ve çocuklarına bakma hakkını kapsıyor. Başka bir deyişle, cinsiyetler arasında adil ve eşit muamele için verilen mücadele.

    Bu hayati mücadele uğruna yapılan eylemlerin yanlış çarpıtılması, iddia makamını hakikate yaklaştırmıyor. Güçlü olmak her zaman haklı olmak ya da her zaman en iyisini bilmek değildir. Güçlü olmak, zor da olsa gerçeklerle yüzleşmek demektir.

    Bu örnek de gösteriyorki Kürtlerin kendi hayatları ile ne yapmak istedikleri Türk siyasi yargısı açısından hiçbir önemi yoktur. Demekki Kürtlerin hayatları, Türklerin onlardan ne anladığıdır.

    KÜRTLERIN KARAR ALMA SÜRECLERİNE KATILMASINI ENGELLEYEN ÖRNEKLER

    Bastırıcı kibir aynı zamanda parlamentodaki seçilmiş Kürt temsilcilere karşı da sergileniyor. Örneğin bazı Kürt milletvekilleri meclis kürsüsünden Kürtçe selamlamaya kalkıştığında, hemen ‘ayrılıkçı veya terör destekçisi olmakla’ suçlanıyorlar. Kürt temsilciler bunun aksini nasıl ispatlayacaklar? Bu bağlamda en ilginç şeylerden biri de tam tersinin yaşanmış olmasıdır.

    Medyada çokça yer bulan Karadeniz’de, Ege Bölgesi’nde, orada burada mevsimlik Kürt işçilere yönelik saldırıları bu tablo içinde nasıl yorumlamalıyız? Ya da Kürt sokak müzisyenlerinin dövüldüğünü, sokaklarda, konserlerde, düğünlerde şarkı söylemeyi reddettiklerini, hatta öldürüldüğünü?

    Bu olayların iki önemli boyutu var: Birincisi, Kürt temsilcilerin meclis kürsüsünden Kürtçe konuşmalarının engellemesi, diğer toplumsal alanlardaki yaygın ve sistematik ayrımcılık veya dışlamanın küçümsenen bir ifadesidir. Bu, Türklerin Cumhuriyet kuruluşundan beri ellerinde bulundurdukları güç hegemonyası, devlet ile etnik azınlıklar arasındaki ilişkilere hâlâ damgasını vuruyor. İkincisi, Kürtlere yönelik saldırılar gibi aşırı olayların ırkçılığın kötülük olduğu anlayışının güçlenmesine yardımcı olması ve Türklerin kendi anlayışının ırkçı olmayan bir haleyle büründüğü anlamına geliyor.

    Terimin klasik tanımına göre bu saldırılar ırksal motivasyonla mı gerçekleştiriliyor? Pek çok Kürt, saldırıların ve şiddetin ‘biz’in (yani Kürtlerin) hoşgörülü ve insani imajını güçlendirmeye yardımcı olduğuna dikkat çekiyor.

    Fakat Türkiye’de ırkçılığın yapısal ya da sistemik düzeyde var olduğunu gösteren, egemen grubun azınlıklara yönelik uygulamalarında üstü kapalı olarak pek çok örnek bulunmaktadır. Kobani vakası bunun son örneği olarak değerlendiriliyor.

    Çoğu Türk, Kobani davasında Kürt siyasetçilere verilen cezalara ya pasif tepki verdi, ya da kayısız kaldı ve bu durum son derece sorunlu görüldü. Pek çok açıdan sonuç, İngilizlerin söylediği türden: ‘Damned if you do, damned if you don’t’ (yaparsan kahredici, yapmazsan da kahredici.)

    Bu bağlamda azınlıkların yanı sıra egemen grubu da vuran bir mekanizma: Egemen grup bir yandan fazla kayıtsız kaldığı için eleştiriliyor, diğer yandan her türlü taahhüt kişinin kendi rahatlığının teyidi olarak yorumlanıyor. Azınlıklar için mantık genellikle farklı bir şekilde uygulanır: Ya ‘terörist’ olarak kabul edilirler ya da kendilerini ikincil konumlarda bulan ve çoğunluğun yapmak istemediği işleri yapan topluluk olarak görülür.

    KLASİK IRKÇILIKTAN YENI IRKÇILIĞA GEÇİŞ

    Avrupa’da ayrımcılık, azaltılmasına yönelik stratejiler gerektiren toplumsal bir sorun olarak görülürken, Türkiye’de hem ‘Berxwedan xweş doz e’ şarkısıyla ilgili olay hem de daha birçok örnek gösteriyor ki, çelişkileri arttıran stratejiler tercih ediliyor. Kürtlere göre, başta MHP olmak üzere, milliyetçiler bu süreçte büyük rol oynuyor.

    Milliyetçilik, bölünme ve çoğu zaman da yabancı düşmanlığı ve ırkçılık anlamına gelir. Dünya daha önce milliyetçiliği denedi ve iki kanlı dünya savaşıyla sonuçlandı. Bunun tekrarını kim ister? Ama Türkiye’de pek çok kişinin bunu istediği açık.

    Son dönemde Türkiye’de Kürtler gibi azınlık gruplar karşısında ırkçı ideolojiler dönüşerek güçleniyor. Araştırmacılar arasındaki ortak algı, aşırı milliyetçi ideolojiler arasında, en önemli düzenleyici kategori olarak ‘ırk’ın yerini ‘kültür’ün aldığı retorik bir değişim olduğu yönündedir. Farklı kültürler arasındaki farklılıkların uyumsuz olduğu ve azınlıklara daha fazla hak tanınmasının çatışmaya yol açacağı gerçeğine vurgu yapılıyor ve bu nedenle baskıcı bir azınlık politikası için argüman işlevi görüyor.

    Kültürel açıdan farklı olarak algılanan insanlara, ulus devlete veya çoğunluğun yaşam tarzına yönelik bir ‘tehdit’ oluşturan özellikler atfedilmektedir. Kürtler, ya baskın egemen grup tarafından tanımlanan bir topluluk içinde asimile edilmeli, ya da ülkeyi terk etmeliler. Örneğin, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2019 konuşması: ‘Bu ülkeyi bölemeyecekler. Kürdistan Kuzey Irak’ta, çok seviyorlarsa oraya gitsinler. Benim ülkemde ‘Kürdistan’ diye bir bölge yok’.(1)

    ‘Irk’tan ‘kültür’e bu geçiş genellikle klasik ‘eski’ ırkçılıktan neo-ırkçılığa geçiş olarak tanımlanır. Mustafa Kemal, Kürtleri ve Türk olmayan diğer grupları daha az gelişmiş, düşük ırklar olarak görüyordu. Amaç, Kürtleri ve diğer azınlıkları baskı altında tutabilmek ve onları sadece egemen Türk etnik çoğunluğun çıkarı için tasfiye etmekti.

    Mustafa Kemal iktidarı döneminde, özellikle Kürtler ‘ahmak’ nüfüs olarak öngürüldü. Atatürk’ü sevmedikleri için Kürtleri nefret ve ışağılayıcı bir dil ile ‘modernite düşmanları, uygarlıktan anlamayan, feodalizmin peşinde giden gericiler’ olarak yaftalandilar.

    Türkiye’deki neo-ırkçılık, klasik ırkçılıktan öncelikle 1930’larda olduğu gibi biyolojiye dayanmamasıyla ayrılıyor. İkisi arasındaki benzerlik, bazı insanların diğerlerinden daha değerli kabul edildiği bir değer hiyerarşisinin mevcut olduğu fikrinde yatmaktadır.

    Kürt temsilcilerin meclis kürsüsünden Kürtçe selam vermeye çalışması ve Kürtçenin baskın grup temsilcileri tarafından ‘bilinmeyen dil’ olarak tanımlanması aslında klasik ırkçılığın bir ifadesidir. Her şey olması gerektiği gibi olmuyor. İnsanın iki kulağı, iki gözü ve bir ağzı vardır. ‘Bilinmeyen dil’ ya da yok sayılan dil Ortadoğu’da 30 ila 40 milyon insan tarafindan konuşuluyor. Ve ben de onlardan biriyim.

    Mantıklı insanlar gerçeklikten kaçamazlar. Hiç kimse benim iznim olmadan dilimi yok sayamaz. Yani başkalarının fikirlerini onaylayan biziz. Ancak başkalarının verdiğimiz kararlar hakkında ne düşündüğü bizim için önemli olmamalıdır, çünkü onların da bizim kadar yanlış olma olasılıkları vardır. Dünyada hiçbir şey ana dilimle olan ilişkimi değiştiremez. Kendi yalanlarına inanan kibirli insanlarla tartışmanın faydası yoktur. Ben sadece ana dilimde ifade ettiğimden sorumluyum, sizin anladığınızdan değil.

    Türkiye’de Kürt meselesi dahil her konuda uzman olduğunu düşünenler var. Bu tür kişiler bilinçli olarak ‘Kürt sorunu yoktur’, ‘Kürtçe bir aşiret dilidir’ vb. ifadelerle insanlarda güvensizlik ve huzursuzluk yaratıyorlar. Bunların sizi küçük görmesine asla izin vermemelisiniz. Gücünü başkalarını aşağılamak için kullanan birinden daha önemsiz bir insan yoktur.

    Bu, Kürtleri ‘hiç’ konumuna sürüklemek demektir. Trajikomedi olarak başka ne adlandırılabilir? Akıl ve cehalet arasındaki fark, aklın sınırını görmesidir. Cahil o sınırı görmez.

    KÜRTLERİ SİYASİ KARAR ALMA SÜRECİNİN DIŞINA İTMEK

    Parlamento yasa yapma konusunda en yüksek karar alma organıdır. Kürtlerin burada karar alma süreçlerine katılmasının engellenmesi ve ‘kültürel özelliklerine’ yönelik aşağılayıcı tepkiler ırkçılığın ve ayrımcılığın mükemmel bir sonucudur.

    Kürt illerinde halkın seçtiği belediye başkanlarının yerine kayyımların atanması da bir başka güncel örnek.

    Bu örnekler aynı zamanda ırkçılık ve ayrımcılığın kanıtlarını açığa vuran bir etkinlik olarak kabul ediliyor. Örnekler aynı zamanda hangi ırkçılık ve ayrımcılık mekanizmalarının hala devrede olduğunu da gösteriyor. Bir bakıma pek çok Türk’ün hayran olduğu 1920’li ve 1930’lu yıllardan kalma ırkçılık ve ayrımcılık yeni kıyafetlere büründü diyebiliriz. Kürtlere yönelik baskıları tarihsel bağından sapmamak adına şunu belirtmek gerekir ki, Mustafa Kemal’den Devlet Bahçeli’ye kadar bütün milliyetçi totaliter ve otoriter liderleri arasında güç kibri o kadar büyük olmuştur ki, ırkçılığı ve ayrımcılığı hararetle meşrulaştırmaya çalışmışlardır.

    Milliyetçiler güç ve kibirleriyle övünebilirler, etnik ve kültürel farklılıklara karşı verdikleri ısrarlı mücadeleyle gurur duyabilirler. Ancak buna karşı çıkanlar şu soruyu soruyor: Milliyetçiler, uygar bir topluma yakışmayan zalimce eylemlerden başka, kendi halklarına ne gibi kötülük ve yıkım getirebilirler?

    Sağduyu ile zehirli milliyetçilik arasındaki çizgi nerede? Zehirli milliyetçiliğin ne zaman başladığını biliyoruz, ancak ne zaman biteceğini bilmiyoruz. Pek çok kişi sorunun Kürtlerle onurlu bir çözümle sonuçlanacağına inanıyor.


    (1) NTV, 28.02.2019.

    * Lillehammer Inland Norveç Üniversitesi’nde sosyoloji profesörü. ‘The Zaza Kurds of Turkey’ kitabının yazarı.

    Kaynak: Artı Gerçek
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Hollanda sandık başında… Türkiye kökenli aday ve Erdoğan karşıtı isim ittifak yapacak mı?

    Hollanda sandık başında… Türkiye kökenli aday ve Erdoğan karşıtı isim ittifak yapacak mı?


    Hollandalılar kritik genel seçimler için sandık başında… Erdoğan karşıtı açıklamalarıyla gündemden düşmeyen aşırı sağcı Geert Wilders’in yükselişi dikkat çekerken yeni Başbakan olabileceği belirtilen Türkiye kökenli Dilan Yeşilgöz-Zegerius, Wilders’la koalisyona yeşil ışık yakıyor.

    Hollanda sandık başında… Türkiye kökenli aday ve Erdoğan karşıtı isim ittifak yapacak mı?

    Hollanda’da genel seçimde oy verme işlemi başladı. Yerel saatle 07.30’da (TSİ 09.30) başlayan oy verme işlemi 21.00’e (TSİ 23.00) kadar sürecek.

    Seçimde 1126 aday ve 26 parti, 150 sandalye için yarışıyor. 42 Türk kökenli adayın da katıldığı seçimlerde hiçbir partinin tek başına hükümet kuracak çoğunluğa ulaşması öngörülmüyor. Seçimin ilk sonuçlarının, gece geç saatlerde açıklanması bekleniyor.

    En fazla milletvekili çıkaran partinin diğer partilere hükümet kurma teklifi götüreceği sürecin, günler, haftalar hatta aylar sürebileceği belirtiliyor. Ülkede daha önce hükümet 2021’deki seçimin ardından 229 günde kurulmuş, bu süreç 2017’de 225 gün, 1977’de 208 gün, 2012’de ise 54 gün almıştı.

    AŞIRI SAĞCI WILDERS YÜKSELİŞTE

    Son anketlere göre, geçici hükümetin Adalet ve Güvenlik Bakanı Dilan Yeşilgöz-Zegerius liderliğindeki Özgürlük ve Demokrasi İçin Halk Partisinin (VVD), oyları bir önceki seçimlere göre gerilemesine rağmen 29 sandalye kazanarak ilk sırada yer alması bekleniyor.

    İslam karşıtı ve aşırı sağcı Geert Wilders’in liderliğindeki Özgürlük Partisinin (PVV) ise 2021’deki seçimde kazandığı 17 sandalyeyi 20’nin üzerine çıkarabileceği belirtiliyor.

    Ailesi Türkiye’den Hollanda’ya göç eden, geçici hükümetin Adalet ve Güvenlik Bakanı Yeşilgöz-Zegerius, İslam karşıtı ve aşırı sağcı Wilders liderliğindeki PVV ile koalisyona kapıları açık bırakıyor.

    Hollanda’nın geçici hükümetinin Başbakanı Mark Rutte’nin liderliğinden sonra VVD’nin başına geçen Yeşilgöz-Zegerius, 2018’de VVD partisinden milletvekili olduğu dönemde, Hollanda Parlamentosunun, 1915 olaylarıyla ilgili Ermeni iddialarını tanıyan tasarısını desteklemişti. (AA)

    Erdoğan'ı eleştiren aşırı sağcı Wilders, iktidar olma yolunda: Çarpıcı anket sonuçlarıİlginizi ÇekebilirErdoğan’ı eleştiren aşırı sağcı Wilders, iktidar olma yolunda: Çarpıcı anket sonuçlarıHollanda'da sürpriz seçim ittifakı: Dilan Yeşilgöz’den Geert Wilders’e yeşil ışıkİlginizi ÇekebilirHollanda’da sürpriz seçim ittifakı: Dilan Yeşilgöz’den Geert Wilders’e yeşil ışık

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Ekonomik krizi aşmanın ‘sihirli formülü’ hukuka dönüş

    Ekonomik krizi aşmanın ‘sihirli formülü’ hukuka dönüş

    Erdoğan’ın bütün yıpranmışlığına rağmen seçimi kazanması nedeniyle muhalif çevrelerde yaşanan şok etkisi devam ediyor. Tarihin en yıkıcı depremi, ekonomik kriz, gizlenemeyen yolsuzluklar… gibi gerekçelerle Erdoğan’ı bu kez kesin emekli edeceklerine inanan kitlelerdeki hayal kırıklığı derin. Siyasetle aktif olarak ilgilenmeyeceğini açıklayan da oldu.

    Peki Erdoğan’ın tekrar seçimi kazanması her şeyin sonu mu? İnsan hakları, adalet ve demokrasi mücadelesi hemen bırakılacak kadar önemsiz mi? Muhalif çevrelerin aslında bu dönemde çok daha diri olmasına ihtiyaç var. Erdoğan seçimi kazanmak için ülke ekonomisini sıfırlamakla kalmadı dibini sıyırdı. Bu ekonomik enkazdan kurtulmak sadece Mehmet Şimşek’in kişisel yetenekleri ve bağlantılarıyla olmayacak. Ülkenin bir an önce hukuk devletine dönmesi krizden kurtuluş için en önemli şart haline geldi. Muhalefet, iktidarı hukuka dönmesi için teşvik etmeli ve gerektiğinde zorlamalı.

    SİHİRLİ DEĞNEK HUKUKA DÖNÜŞ

    Bu mümkün mü? Muhalefet becerekli olursa evet. Çünkü kriz ortada. Erdoğan, ekonomiyi içinde bulunduğu krizden kurtarmak için 5 yıl önce görevden aldığı ve ardından da devleti soymakla suçladığı Mehmet Şimşek’i yalvara yakıla ekonominin başına getirmek zorunda kaldı. Elbette, Mehmet Şimşek’in elinde ekonomiyi hızlı bir şekilde düzeltecek sihirli bir değnek yok. Ancak, ekonomiyi gerçekçi zemine oturtması için de Şimşek’in elinde sihirli değnek kadar iş görecek bir yol var: Ülkenin bir an önce hukuka dönmesi. Bunu yapmayan ülkede ekonomi düzlüğe çıkamaz. Yargı bağımsızlığının, ifade özgürlüğünün önündeki engellerin, basın üzerindeki baskıların kalktığı bir ülke ekonomik krizin en azından yabancı sermaye akışı anlamında nedenlerini ortadan kaldırmış olur. Sonrasında ekonomi normal dengeleri içerisinde normalleşebilir.

    2001 KRİZİNDEN KURTULUŞU REFORMLAR SAĞLADI

    Unutmayalım, 2001 krizinden çıkışta ekonomik reformların yanı sıra Avrupa Birliği’ne uyum alanında atılan adımlar etkili olmuştu. Bugün de 2001 benzeri reformlar yapılmadığı süreci kısmi iyileşmeler kalıcı olmayacaktır. Mehmet Şimşek, ekonomik istikrarın sağlanmasının hukuktan, adaletten, hesap verebilirlikten geçtiğine Saray’ı ikna etmeli.

    ***

    İYİ PARTİ KENDİNİ YENİDEN KONUMLANDIRMALI

    Ve tabii ki abandone olmuş muhalefet kendine gelmeli ve iktidarı bir yola zorlamalı. Sadece CHP ve Yeşil Sol anlaşılmamalı. AKP’yi aslında en fazla zorlayacak olan -dağıldığı ilan edilen Millet İttifakı’nın diğer ortakları- İYİ Parti, DEVA, Gelecek ve Saadet Partisi. Erdoğan’ın zaferinde İYİ Parti’nin milliyetçi-muhafazakar tabandan neredeyse hiç oy almaması etkili oldu. Erzurum’da bile vekil çıkaramayan milliyetçi parti mi olur? İYİ Parti seküler milliyetçilerden oy alan bir partiye dönüştü. CHP listesinden giren diğer üç partinin ne kadar oyu olduğunu bile bilmiyoruz. Bu dört parti siyaset anlayışlarını yeniden kurgulamalı ve Anadolu’nun küçük yerleşim yerindeki vatandaşlara ulaşmanın bir yolunu bulmalı.

    Doğrudan söyleyelim: Akşener ve Babacan’ın muhalefet bayrağını CHP’nin elinden alması gerekir. Türkiye’de sol bir partinin iktidar olmasının ne kadar zor olduğu seçimde bir kez daha ortaya çıktı. Hele Anadolu’da “kötü şöhret” sahibi ise… 21. yüzyılda Anadolu’nun taşra şehirlerinde oy kullanma davranışını hala din, terör ve vatan gibi kavramlar belirliyor. Bu kitleye ulaşacak partiler CHP’nin ortakları olmalıydı ama yapmadılar.

    Çünkü bu seçiimde ekonomik kriz nedeniyle fırın önlerinde ucuz ekmek bekleyen vatandaşlar bile oyunu yine Erdoğan’a verdi. CHP bu seçmene ulaşamadı ve oyunu alamadı. Sağ seçmenle CHP’nin frekansları arasında bağlantı sorunu var ve Kılıçdaroğlu’nun çabaları bunu gidermeye yetmedi.

    ***

    TAŞRAYI MERKEZDE DAHA GÜÇLENEREK YENERSİN: ANKARA BÜYÜKŞEHİR SEÇİMİ ÖRNEĞİ

    Muhalefet önümüzdeki yerel seçimi 2014 Ankara Büyükşehir Belediye seçimi gibi düşünmeli. Melih Gökçek, Ankara’nın taşra ilçeleri ve köylerinin oylarıyla bir kez daha belediye başkanı seçilmeyi başarmıştı. Ankaralı seçmenin kafasında hep “bu seçimi Melih Gökçek bir fırıldak çevirerek kazanır” anlayışı yerleşmişti.

    Aslında önümüzdeki seçim için insanların kafasında aynı şey var. Ankaralı haksızlık olduğunu biliyordu ve o tarihten sonra Gökçek hep ‘topal ördek’ muamelesi gördü. Bunu fark eden Erdoğan, Melih Gökçek’i görev süresini tamamlamadan istifa ettirdi. Ve Mansur Yavaş seçimi çok rahat şekilde kazanmayı başardı.

    Evet Erdoğan, yeniden iktidar oldu ama tek adam olarak istediğini yapma imkanı büyük oranda kısıtlanmış durumda. Ekonomik krizden kurtulmak için yapacağı her hamle Erdoğan’ın gücünü dahada azaltacak.

    Muhalefet bunu görmeli ve politik anlayışını yeniden formüle ederek halkın karşısına çıkmalı.

    Daha Fazla Göster:
    Mehmet ŞimşekMillet İttifakıseçim

    SÜLEYMAN ÖZKAYA
    13 Haziran 2023 GÖRÜŞ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Millet İttifakı’nın sağ kanadı neden çöktü?

    Millet İttifakı’nın sağ kanadı neden çöktü?

    Millet İttifakı’nın başarısız olmasının en önemli nedenlerinden biri, ittifakın “sağ kanadını” oluşturan İYİ Parti, DEVA Partisi, Gelecek Partisi ve Saadet Partisi’nin kendilerinden bekleneni vermemesidir. CHP’nin Orta Anadolu’nun muhafazakar ve milliyetçi bölgelerinden oy alması çok zordu. Bu bölgelerden oy olması gereken İYİ Parti, DEVA, Gelecek ve Saadet ise kendilerinden beklenilenin çok çok gerisinde kaldı. Sahada Saadet Partisi, sosyal medya ve basında ise DEVA Partisi görünür oldu ama Orta Anadolu halkına halka ulaşamadı.

    İYİ PARTİ’NİN SESSİZ KALDIĞI İKİ KONU… 

    Bölgede İYİ Parti’ye olağanüstü ilgi vardı ve bu anketlere yansımıştı. Bunu gören İYİ Parti yöneticilerinin söylemleri hemen değişti ve iktidar gibi davranmaya başladılar. Kendilerine yönelen kitleninin partide kalıcı olması için ise hiçbir şey yapmadılar. İYİ Parti yönetimi, ülkenin en can yakıcı sorunları olan Kürt sorunu ve KHK sorununu da görmezden gelmeyi seçti. Bunu yaparak partiyi AKP’nin gazabından kurtaracaklarını düşündüler. Ancak İYİ Parti’nin sessiz kaldığı bu iki konuyu AKP seçimin en önemli gündemi haline getirdi, kendisi gibi düşünmeyenleri hain ilan etti. Bu konularda neredeyse hiç sesi çıkmayan İYİ Parti yönetimi hainler listesinin başında kendine yer buldu.

    Oysa bu konuda net tavrını ortaya koyan ve tabanını ikna eden bir İYİ Parti’nin seçimde elde edeceği sonuçlar çok farklı olurdu. Üstelik Orta Anadolu’dan da doğru dürüst oy almayı başaramadı. İttifakın partiye zarar verdiği düşünülmüş olmalı ki Millet İttifakı’nın bittiği yönünde İYİ Parti yetkilileri ardı ardına açıklama yaptılar. Son olarak oy kaybının sorumlusu olarak CHP ilan edildi. Parti yöneticilerine göre kendileri dışında herkes hatalı. Oysa önce kibirli ve sorumsuz dilden vazgeçilmesi gerekir.

    DEVA PARTİSİ TEORİ SINAVINDAN 100 ALIP, UYGULAMADA SINIFTA KALDI

    Bu partiler arasında vizyon olarak en iyi durumda görünen DEVA Partisi de kendisinden bekleneni veremedi. DEVA’nın durumu teorik sınavından 100 alıp uygulama sınavından kalan öğrenciye benziyor. Parti ülkenin bütün sorunlarıyla ilgili önemli çalışmalar yaptı kamuoyuna duyurdu. Ancak Anadolu’nun muhafazakar kitlesi için raporların bir anlamı yoktu. Onların anladığı siyaset tarzı konuşan, racon kesen, gerektiğinde halkın nefsini okşayan, din, vatan ve bayrak soslu olanıydı.

    DEVA Partisi’nin bu kitleye ulaşıp kendisini anlatması mevcut medya ortamında elbette pek mümkün değildi. Ama birebir iletişim yoluyla bir şeyler yapabilirdi ancak partinin bunu yapacak güçlü teşkilatı yoktu. Babacan’ın gençlere sosyal medya yoluyla ulaşması mümkündü ama sosyal medya AKP tarafından tam anlamıyla işgal edilmişti. AKP’nin dışında her partinin veya sosyal grubun mesajı troller aracılığıyla engellendi. Böylece DEVA’nın başarılı olabileceği tek alan da elinden kaydı gitti.

    DAVUTOĞLU İHTİYAÇ DUYULDUĞUNDA ORTADA YOKTU

    Gelecek Partisi’nin söylemi aslında Orta Anadolu’nun milliyetçi-muhafazakar kitlesine çok uygundu. Davutoğlu seçim sürecinde Orta Anadolu’da daha etkin bir şekilde sahada olsaydı, AKP’nin bölgeyi domine etmesini engelleyebilirdi. Başbakan olduğu dönemdeki “terörle mücadelede” yaşananları anlatabilseydi Cumhur İttifakı’nın “vatan elden gidiyor” propagandasının etkisini kırabilirdi. Seçim sürecinide bu kadar geri planda kalması anlaşılır bir şey değil.

    ÖNCE SAADET PARTİSİ ETKİSİZLEŞTİRİLDİ

    Saadet Partisi de kendinden bekleneni veremedi çünkü Erdoğan ve avanesi tarafından partinin hareket alanları abluka altına alındı. Tabanı oluşturan cemaatlerin hepsi AKP’nin kontrolüne geçti. Partinin doğal kitlesi Fatih Erbakan tarafından bölündüğü için sahada etkisi giderek azaldı. Ancak Saadet Partisi’nin mevcut teşkilatlarıyla CHP’nin yanında sahada en aktif çalışan teşkilat olduğunun hakkını da vermek gerekiyor. Seçim sürecinde AKP’nin dengesini en çok bozan çıkışlar, meydanlarda, takkeleriyle, çarşaflarıyla, başörtüleriyle Kemal Kılıçdaroğlu’na oy isteyen Saadet Partililer oldu.

    Demokrat Parti’nden hiç söz etmiyorum. Zaten uzun süre önce bir tabela partisine dönüşmüştü.

    SAHAYA İNMEDEN AKP ETKİSİZ HALE GETİRİLEMEZ

    Özetle bu dört parti AKP’nin gücünü bir nebze olsa kırabilselerdi durum çok farklı olurdu. AKP elindeki medya ve devlet gücüyle kendi tabanından oy alacak partileri hemen öcüleştirme yoluna başvurdu ve başarılı oldu. Bu partiler Erdoğan’ın stratejisinin etkisini kıracak hamleleri yapmakta ya geç ya da yetersiz kaldılar. Bundan sonra bu partilerin yapması gereken taban siyasetine önem vermek olmalı. Halka direkt kendi politikalarını anlatmalı ve iktidarın ithamlarına net cevaplar vermeleri gerekir. DEVA, Gelecek ve Saadet Partisi Meclis’te temsil edildikleri için politikalarını daha net bir şekilde kamuoyuna anlatma imkanı sahipler. Bu fırsat çok iyi kullanmaları gerekir.

    Bu partiler  çok yakında yeni bir seçim varmış gibi hazırlıklı olmalı. Ülkenin içinde bulunduğu siyasi ve ekonomik durumun yanı sıra Erdoğan’ın her gün kötüleşen sağlık sorunları en fazla 1-2 yıl içinde yeni bir seçim olma ihtimalini artırıyor.

    2023 Cumhurbaşkanlığı seçimini bir seçimin ilk turu gibi düşünüp ona göre siyaset belirlemelerinde fayda var.

    Daha Fazla Göster:
    DEVAekonominin durumuErdoğangelecekhastalıkİYİ PartiMillet İttifakısaadetseçim

    SÜLEYMAN ÖZKAYA
    03 Haziran 2023 GÖRÜŞ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Erdoğan yeni ‘şiddet’ filmine ‘para’ bulursa devam edecek

    Erdoğan yeni ‘şiddet’ filmine ‘para’ bulursa devam edecek

    Erdoğan’ın yeniden seçilmesiyle birlikte hukuksuzlukların, adaletsizliklerin, insan hakları ihlallerinin, mala çökmelerin ve zulümlerin devam edeceğine şüphe yok. Saray’ın balkonundan seçimi kazandıktan sonra yaptığı konuşmayla bütün dünyaya ilan etti. Ancak Erdoğan, bu düzeni devam ettirebilmesi için gerekli olan seçeneklerin hepsini bitirmiş durumda. Muhteşem geri çarklarıyla bilinen Erdoğan, kendini kurtarmak için yarı hukuk düzenine geçmek zorunda kalabilir.

    Yaşadığımız süreci kısaca özetleyip ardından Erdoğan’ın yarı hukuk düzenine niçin dönmek zorunda kalabileceğini anlatmaya çalışayım.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan, seçime bir parti lideri olarak değil devletin bütün kurumlarını, beşli çeteleri, cemaat görünümlü yapıları, Alaattin Çakıcı gibi mafya liderlerini ve Katar, Rusya, Birleşik Arap Emirlikleri, Azerbaycan, Suudi Arabistan gibi ülkelerin desteğini alarak gitti. Yüzde 95’ini ele geçirdiği gazete ve televizyonların desteği de yanındaydı ama buna rağmen seçimi bir anlamda zor kazandı.

    Kemal Kılıçdaroğlu’nun ise yarışı başa baş götürmesi ülkemiz acısından ümitlenecek bir durum. Erdoğan, halkın yarısını devasa güçlerine rağmen ‘ütememiş’ görünüyor. Tek adam rejimlerinin olduğu bir çok ülkede devlete karşı bir partinin ve kişinin yarıştığı seçimlerin sonucu genelde yüzde 90’larla bitiyor. Bizde kötü de olsa demokrasi geleneği Erdoğan’ın Aliyev olmasını engelliyor. Bu nedenle seçimi kaybetse bile kazananların başında Kılıçdaroğlu geliyor. Ülkeye ‘Erdoğan’dan farklı bir cumhurbaşkanı olabilir’ seçeneğini sundu çünkü ve halkın yarısına bu seçeneği kabul ettirdi.

    SEÇİM SÜRECİNDE HANÇERLENEN LİDER

    Sürecin kazanan liderlerinden birisi de Meral Akşener. İktidarın bütün ‘ayartma’ girişimlerini elinin tersiyle itti. Karşılığını partisi içerisindeki ‘derin devlet artıklarının’ hançerleme girişimlerine maruz kalarak ödedi. Yavuz Ağıralioğlu’nun seçimin hemen öncesinde yaptığı, böyle bir girişimdi. Akşener, geniş halk kesimleriyle buluşmaya ayıracağı zamanını Ağıralioğlu, Aytun Çıray ve Ümit Özdağ gibi ‘derin abiler’le uğraşarak geçirdi. Bu süreçte ‘derin abilerin’ de etkisinde kalarak Kılıçdaroğlu’nun adaylığına uzun süre sıcak bakmadı. Başta bu bakış açışı doğruydu. Kılıçdaroğlu’dan ziyade İmamoğlu aday olabilirdi. Ancak İmamoğlu’na gelmesi muhtemel siyasi yasak ve Mansur Yavaş’a yönelik HDP’nin ambargosu buna imkan vermedi. Bütün bunlara rağmen seçmen kitlesinin büyük kısmını Kılıçdaroğlu’na destek için ikna edebildi. İktidarın bütün ‘cazip tekliflerine’ rağmen demokrasi cephesini terk etmedi.

    DİK DURMANIN UYGULAMASINI GÖSTERDİ

    Selahattin Demirtaş, cezaevinde olmasına rağmen ortaya koyduğu demokrasi mücadelesiyle dik durmanın sözle değil uygulamalı şekilde nasıl olması gerektiğini bütün dünyaya gösterdi. İktidara yönelik eleştirel açıklamalarını bir nebze azaltsa önüne birçok imkanın serilecek olmasına rağmen çizgisini hiç bozmadı. Demirtaş, cezaevinde ‘yatmadı’; hikaye, roman, makale yazdı, röportaj verdi, tweet attı. Demokrasi, insan hakları ve hukuk mücadelesinde hep ön planda yer aldı. İnsanların morallerinin çöktüğü anda paylaştığı zeka fışkıran tweetleriyle moral ve cesaret verdi.

    SARAY’A MUAHLİF GİRİP, MUHALİF ÇIKAN TEK LİDER… 

    İktidarın baştan çıkarıcı tekliflerini elinin tersiyle iten diğer bir kişi ise Saadet Partisi lideri Temel Karamollaoğlu oldu. Önce partisi Fatih Erbakan aracılığıyla bölündü, ardından Saray tarafından önlerine her türlü imkan sunuldu. Karamollaoğlu, düz çizgisinden milim sapma göstermedi. İslamcı siyasetçilerin yerlerde sürünen itibarını kurtaran kişi oldu. Karamollaoğlu, bir muhalif olarak Erdoğan’la görüşüp, Saray’da ağırlanıp, oradan çıktıktan sonra da muhalif kalabilen tek lider olarak adını yeni demokrasi cephesine yazdırdı.

    TAVŞAN ADAYLAR KAYBETTİ

    “Bu sürecin asıl kaybedeni kim” diye sorarsanız, Erdoğan’ın tavşan adayları konumuna düşen Muharrem İnce ve Sinan Oğan asıl kaybedenlerdir. Seçim sürecindeki tavırları hep önlerine konulacak ve tek adam destekçisi ilan edilecekler.

    Muharrem İnce, kendisine yönelen genç seçmen kitleyi seçim sürecinde bilinçli bir şekilde iktidarın medya aygıtlarının dişlileri arasına bırakıp dönüştürülmelerini sağladı. Erdoğan’a karşı naif bir dil kullanırken siyasetten kendisinin önünü açmış eski liderine karşı en sert ifadeleri kullanmaktan çekinmedi. İnce, seçim sonrasında yeniden bir çıkış yapmayı deneyecek ama karşılığını alamayacağı gibi, yok olup gidecek siyasetçilerden biri olacak.

    Sinan Oğan’ın sık sık kullandığı ‘parolaya sadık kal’ ifadesi nedeniyle yeni kabinede yer alabilir yada Saray’a danışman olarak atanabilir. Bahçeli sonrasında MHP’de yeniden şansını deneyecek ancak karşılık alacağını zannetmiyorum. ‘Parolaya sadık kalmaya’ devam ettiği taktirde devletin derin katmanlarında her zaman kendisi için bir yer olacaktır.

    ERDOĞAN, BİLİNÇ ALTINDAKİ NEFRETE OYNADI

    Peki, bu seçimi Erdoğan, ekonomideki olumsuzluklar, depremin yıkıcılığı ve dış politikadaki itibarsızlığa rağmen nasıl kazandı? Erdoğan, Türkiye’de seçmenlerin davranışının ideolojik olduğunu çok iyi biliyor ve buna oynadı. Tarihi yüz yıllar ötesine giden Alevilik algısı üzerinden Orta Anadolu seçmeninin bilinç altına hitap etti, karşılığını da aldı. Türkiye’nin Suriye gibi olacağı yönündeki açıklamasındaki amaç buydu. Esad üzerinden Kılıçdaroğlu’na gönderme yaptı. Normal dönemlerde mesajları algılamakta zorlanan seçmen bilinç altındaki konu olduğu için devreye imamlar ve cemaat temsilcilerinin girmesiyle yeniden hatırlamış oldu.

    ORTA ANADOLU VE BİTMEYEN KORKULARI… 

    Yerel seçimlerde Ankara ve İstanbul seçmeni üzerinden etkili olmayan PKK ve terör korkusunu Orta Anadolu’nun muhafazakar ve milliyetçi kitlesinin üzerine adeta boca etti. Bu seçmen kitlesi o her yönden Kılıçdaroğlu’nun iktidar olması durumunda ülkenin elden gideceğine inanacak noktaya getirildi. Zaten bu seçmen grubunun büyük bir kısmının partisi AKP idi. Son dönemde İYİ Parti’ye olan ilgi bu sayede ortadan kaldırıldı. Terör üzerinden yapılan propaganda CHP seçmenini etkilemedi ama İYİ Parti, Demokrat, DEVA ve Gelecek Parti tabanlarını ciddi oranda etkiledi.

    On yıllardır Orta Anadolu’da yaşayanlar, kimi zaman din üzerinden, kimi zaman “CHP zihniyeti” denilen soyut bir söylem üzerinden, kimi zaman da PKK üzerinden manipüle edilerek, siyasete yön verici konumda. Malatya’dan başlayıp Maraş’tan Konya’dan Kayseri’den geçip Sivas’a Yozgat’a, Çankırı’ya varana dek geniş bir alanda yaşayanlar “bitmeyen korkuları” sayesinde Türkiye’de siyaset yapan geçmiş partileri de kurulma ihtimali olanları da domine ediyorlar. Eğer Türkiye’de bir şeyler değişecek, demokrasi bilinci oluşacaksa, Orta Anadolu’nun “dönüşümü” sağlanmalı. Aksi halde bu bölge, bir 25 yıl daha “manipüle edilmeye hazır” zihinleriyle siyaseti dizayn etmeye devam edecek.

    BUNDAN SONRA NE OLACAK?

    Erdoğan’ın önünde çok fazla bir alternatifi yok. Kısmi normalleşmeye giderek Batılı ülkelerin para musluklarını açmalarını sağlayacak ya da aynı tempoda hukuksuzluklara, yasaklara ve baskıya devam ederek önüne çıkacak felaketi bekleyecek. Erdoğan, kısmi normalleşmeye gitmesi durumunda önemli davalarda geri adım atacak, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarını uygulayacak ve asgari hukuk düzenine dönecek demektir. Bunu yapması durumunda yerel seçimlerde halkın karşısına nasıl çıkacak diye sormayın. Cumhur İttifakı bileşeni seçmenlerinin yüzde 100 derece politika değişikliği konusunda antremanlı olduğunu zaten biliyoruz.

    Erdoğan, siyasette finalini nasıl yapacağının fragmanını Saray’ın balkonundan millette gösterdi. Fragman filmin gerçeğini tam olarak yansıtıyorsa ülkeyi yeni felaketler, halka zülüm, haksız tutuklamalar ve adaletsizlik bekliyor demektir. Hırsızlık, dolandırıcılık, şiddet ve psikolojik şiddet barındıran yeni filminde rol alabilecek çok sayıda kötü aktöre sahip olmasına rağmen bunu finanse edecek bir bütçesi ve sponsoru yok.

    Erdoğan, zulüm düzenini devam ettirecek parayı bulamadığı sürece, normalleşiyor rolünü oynamaya çalışacak.

    Daha Fazla Göster:
    ErdoğanfilmSaray

    SÜLEYMAN ÖZKAYA
    30 Mayıs 2023 GÖRÜŞ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Kopya partiler Erdoğan’a yaradı: Görev tamam

    Kopya partiler Erdoğan’a yaradı: Görev tamam

    Erdoğan’ın muhalefeti bölmek amacıyla kurulmasına destek verdiği veya önünü açtığı Yeniden Refah, Zafer ve Memleket Partileri görevlerini başarıyla yerine getirmiş görünüyor. Bu üç partinin oy toplamı yüzde 6,07. Mevcut seçim sisteminde yüzde 0,01’in dahi önemi ortadayken muhalefete gitmesi muhtemel oyları bu partilerde hapsederek Erdoğan hedefine ulaşmış oldu.

    Hatırlayalım, Erdoğan, ilk olarak 2018 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Saadet Partisi’nin (SP) CHP ve İYİ Parti ile birlikte hareket etmesi üzerine bu partiyi bölmek için harekete geçti. Melih Gökçek üzerinden SP’nin ihtiyar takımı tarafından ‘adam yerine’ konmayan Fatih Erbakan’ın yeni parti kurması teşvik edildi. SP’de genel başkan yardımcılığı görevini beğenmeyip genel başkanlık isteyen küçük Erbakan için bu fırsattı. Hızlı bir şekilde Kasım 2018 tarihinde babasının eski partilerinden birisini isim değişikliğiyle canlandırdı.

    Parti uzun süre etkisiz bir profil çizdi ve toplumdan bir karşılık görmedi. Koronavirüsü bütün dünyayı etkisi altına almaya başlayınca partinin genel başkanı Fatih Erbakan aşı karşıtlığı ile gündeme geldi. Partinin topluma ne vaat ettiği bilinmiyor ama toplumdan neyi kısıtlamak istediği net. Parti bir anda ülkedeki kadın hakları karşıtlığının merkezi durumuna geldi. Tabanın muhalefete destek çağrılarına rağmen iktidarın yanında saf tuttu ve yüzde 2, 83 oyla Meclis’e 5 vekil gönderdi.

    İNCE, GENÇ SEÇMENİ İKTİDARIN ALGI MAKİNELERİNİN ÖNÜNE ATTI

    2019 Mart ayında AKP’nin önemli büyükşehir belediye başkanlıklarının Millet İttifakı’na kaptırmasının ardından Erdoğan, Yeniden Refah Partisi benzeri yeni partilerin kurulması için harekete geçti. 2018 Cumhurbaşkanlığı seçiminde yüzde 30 oy alan Muharrem İnce, 2019’daki yerel seçimde ise adaylık beklentilerinin boşa çıkmasının ardından parti kurma arayışına girdi. Kılıçdaroğlu’nun toplumun bütün kesimlerine ulaşma gayretini eleştirerek Atatürkçü ve Ulusalcı bir parti hüviyeti kazanan Memleket Partisi’ni 17 Mayıs 2021 tarihinde hayata geçirdi.

    Partiye yönelik toplumdan ilgi neredeyse yok gibiydi. Maraş merkezli depremde yaptığı sosyal medya paylaşımları ve İYİ Parti’nin altılı masayı tekmelemesinin ardından gençlerin kendisine yöneldiği görüldü. Ancak seçime yaklaşılırken partiye olan ilgi azaldı ve Muharrem İnce ‘özel görüntülerinin’ yayınladığı gerekçesiyle adaylıktan çekildi. İnce, bu süreç içerisinde muhalefete yakın gençleri kendine çekti ve ardından AKP’nın ‘algı makineleri’nin önüne attı. Normal şartlarda muhalif olan gençler bir anda vatan, millet, Sakarya diyerek Erdoğan’ın tek adamlığına yeniden onay verir konuma geldi. Erdoğan, İnce üzerinden muhalif gençleri devşirmiş oldu.

    HERKESE MUHALİF PARTİ

    Millet İttifakı, 2019 yerel seçimlerde Erdoğan’a tarihi bir hezimet yaşattı. İttifak içerisindeki İYİ Parti’ye özellikle Orta Anadolu yoğun bir ilgi başladı. Bu ilginin önü kesilmez ise Erdoğan’ın iktidarının sonu gelebilirdi. Meral Akşener, partiye olan ilgiyi görmüş ve daha geniş toplum kesimleriyle buluşmak için söylemini merkez sağ parti gibi ayarlamaya başlamıştı. Akşener’in bu planları partinin içindeki ‘derin abileri’ rahatsız etti. Kendilerinin kurduğu parti bir süre sonra ellerinden gidebilir ve etkisiz elaman konumuna düşebilirlerdi.

    Parti içinde hep aykırı fikirleriyle ön plana çıkan Ümit Özdağ, parti yönetimini mülteciler ve Gülen cemaati üzerinden eleştirmeye başladı. Bu eleştirilerin devam etmesi sonrasında partiden ihraç edildi. Kısa süre içerisinde Zafer Partisi’ni kuran Ümit Özdağ, mülteciler üzerinden oluşturduğu söylem ile uzun süre gündemin ilk sırasında yer aldı. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ile küfürleşmeye varan tartışmaları Ümit Özdağ’ın partisini bir anda yüzde 5’lere taşıdı.

    Seçim öncesinde iktidar ve muhalefetten ayrı dil kullanmaya çalışan Özdağ, üçüncü bir alternatif yol arayışına başladı. İlk olarak Cumhurbaşkanlığı için Mansur Yavaş’ın ismini gündeme getirdi. Yavaş’tan istediği cevabı alamayınca Muharrem İnce’yi Cumhurbaşkanı adaylığı konusunda ikna etti. Akşener’in altılı masayı tekmelemesinden sonra Mansur Yavaş’a yeniden adaylık teklifini götürülmesi İnce’yi gruptan kopardı.

    İYİ PARTİ’NİN ÖNÜNÜ KESTİ 

    Zafer Partisi’nin bir aktör olarak ortaya çıkışı, İYİ Parti’nin toplumun geniş kesimlerine ulaşan bir siyasi dil kullanmasının önünü kesti. Zafer Partisi’ne yönelik ilgiyi gören İYİ Parti kurmayları partiyi daha milliyetçi bir söylemle toplumun karşısına çıkardı. Böylece, İYİ Parti Anadolu’nun muhafazakar-milliyetçi kesimlerine ulaşacak siyasi dili geliştirmesini engellendi.

    Zafer Partisi’nin öncülüğünde kurulan ATA İttifakı’nın adayı Sinan Oğan, iktidardan kopan yüzde 5’lik kitleyi kendine çekmeyi başararak seçimi ikinci tura taşıdı. Beklendiği gibi Erdoğan’a desteğini açıklayarak da görevini sonlandırmış oldu.

    ERDOĞAN KURMASA DA BÜYÜTTÜ…

    Tüm bu partilerin kurulmasında direkt Erdoğan’ın rolü olduğunu söylemiyorum. Ancak Erdoğan’ın bu partilerin kurulmasını sağlayacak siyasi ortamın oluşmasına katkı sunduğunu düşünüyorum. Dahası, bu partilerin muhalefete zarar verecek şekilde gündem olması ve gündemde uzun süre kalması da yine Erdoğan’ın marifeti.

    Bu üç partinin muhalefete gidecek tepki oylarının büyük bir kısmını aldığı görülüyor. Kendilerine bir çıkış yolu ararken Erdoğan’ın siyasi ömrünü uzatmada önemli rol ifa ettiler. Gelecekte var olabilir mi bilinmez ama Erdoğan ikinci turda da seçimi kazanırsa tek adam rejiminin kurumsallaşmasına katkılarıyla tarihteki yerlerini alacakları kesin.

    Ve elbette, bu farklı söylem geliştirse de hedef bakımından birbirinin kopyası partiler, ülkenin en az yarısı tarafından hiç hayırla yad edilmeyecekler…

     

    Daha Fazla Göster:
    Fatih ErbakanMuharrem İnceÜmit Özdağ

    SÜLEYMAN ÖZKAYA
    23 Mayıs 2023 GÖRÜŞ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • İmamoğlu’na bu gollük pası kim verdi?

    İmamoğlu’na bu gollük pası kim verdi?

    Güvenilir anket şirketlerinin araştırmalarına göre Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yeniden seçilmesi mucizelere kalmış durumda. Alabileceği maksimum oy miktarı yüzde 45-47 civarı olarak belirtiliyor. Bunu gören Erdoğan’ın tek hedefi seçimi ikinci tura taşımak ve o 14 günlük arada ‘olağan dışı bir gelişme’ ile seçimi kazanmak.

    Bu nedenle Cumhurbaşkanı Erdoğan ve iktidar sözcülerin toplumu kutuplaştırmayı amaçlayan ifadelerini duyuyoruz.

    Seçim sonucuyla iktidardan gitmeyi darbe olarak nitelemek, önüne geleni LGBT olarak damgalamak, ağızlardan düşmeyen ‘hain, ihanet, terörist’ ifadeleri, camide içki içtiler gibi açıklamalar… Hepsinin amacı toplumu kamplaştırma ve muhalefeti kendilerine cevap verirken hata yapmaya sevk etmekti. Kurgu buna göre yapılmıştı.

    ‘KORKUTMA-KAOS FORMATINA GEÇİŞ’ 

    Ancak iktidar ne kadar dersine çalıştıysa muhalefet de önceki sınavlarda kaldığı için dersine çok daha fazla çalışmış görünüyor. İktidarın her hamlesine karşı bir oyun kurgulanmış. Kutuplaştırmayı amaçlayan söylemler görmezden gelindi veya düşük seviyede cevaplarla geçiştirildi. İktidarın kurguladığı oyun acemi bir şekilde sahnelenmek istenmiş ve karşılık bulmadı. Bunun tutmayacağını gören iktidar bu kez de aceleyle oyunun “korkutma-kaos” formatına geçiş yaptı. 

    Muhalefet partileri önce kaset üzerinden korkutulmak istendi. Bir partinin üst düzey yetkilisin ‘özel kaseti’ olduğu “karanlık” siteler tarafınan haber diye piyasaya sürüldü. Kılıçdaroğlu’nun ‘ne yapmak istediğinizi biliyorum’ çıkışıyla kaset siyasetinde yol alamayacaklarını anladılar. Kılıçdaroğlu, kirli işlere buluşan bürokratları isim isim açıkladı.

    AKP İÇİN ‘ZAMANLAMASI YANLIŞ’ ERZURUM ADIMI… 

    Kutuplaşmadan ve kaset siyasetinden sonuç alamayacağını gören iktidar, daha önce denediği ve başarılı olduğu korku siyasetinin fragmanını Erzurum’da sahneye koydu. Ekrem İmamoğlu’nun taşlanması korku ve gerginlik siyaseti için bir start anıydı, ancak zamanlaması yanlıştı. İktidar için strateji üretenler o kadar hızlı kararlar alıyorlar ki kendi kendilerine çelme taktıklarını bile göremiyorlar.

    Serbest Görüş:

      dİmamoğlu’ndan Soylu’ya: Utanmaz, iftiracı ve yalancı adam

      dMiting alanında güvenlik önlemi aldırmayan Soylu, İmamoğlu’nu provokatör ilan etti

    Erzurum’da MHP-Hizbullahçı ortak yapımı kaos planın startı Erdoğan’ın İstanbul mitingini gölgede bıraktı ve yandaş medya bile objektiflerini Erzurum’a çevirmek zorunda kaldı. Normal bir hukuk devletinde olsa İçişleri Bakanı sorumluluk hisseder yaşanan olaylarla ilgili toplumdan ve muhalefetten özür dilerdi. Tek parti iktidarında ise taşı atan MHP-Hizbullahçı militanların yaptıkları ‘gençlerin tepkisi’ olarak görmezden gelindi ve kafasına taş yiyen vatandaş ve siyasetçi suçlandı. 

    ESKİ OYUNLARA BİLİNDİK TEPKİ BEKLEMEK… 

    İktidar, aynı oyunu sahne koyuyor muhalefetten aynı tepkiyi bekliyor. Ama iktidarın oyunlarını ezberlemiş ve ona göre strateji geliştirmiş bir muhalefet var. İmamoğlu’nun saldırıdan sonra Sabiha Gökçen Havalimanı’nda binlerce insan tarafından karşılanması ve medyanın objektiflerini buraya çevirmesi iktidarın kendi kalesine attığı bir goldü. Bu saatten sonra iktidar tarafından organize edilecek korkutma planlarının işe yarama ihtimali yok. Her korkutma planı iktidarın kaybetme korkusunun yansıması olarak algılanacaktır.

    Erzurum’daki saldırı sonrasında Muharrem İnce ve Sinan Ogan’a gidecek muhalif oylarda ciddi oranda bir azalma beklenebilir. Nitekim sosyal medyada bunun yansımaları hemen görülmeye başlandı. Pek çok kişi, ‘riske atılacak’ bir seçim olmadığını dünkü saldırıyla anlamış oldu.

    Erzurum provokasyonu ile Kılıçdaroğlu’nun ilk turda seçilmesi bugün dünden daha yakın. Atalarımız ne güzel söylemiş “Ürümesini bilmeyen it, sürüye kurt getirir”. ‘Plan yapmasını bilmeyen stratejist, muhalefete seçimi hediye eder’ diyelim biz.

    GÖLGEDE KALAN MİTİNG VE AKILLARDAKİ SORU… 

    Son bir not: İstanbul’da dev bir miting yapmakla övünen Erdoğan’ın, bu büyüklüğü gölgede bırakacak bir provokasyonu erteleyecek kadar siyaset kurdu olması beklenirdi. Acaba Erdoğan’ın onayı ve bilgisi dışında mıydı? Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Kalın’dan gelen “kabul edilemez” açıklaması bana fazlasıyla ‘manidar’ geldi. Erzurum’daki saldırı Erdoğan dışında bir gelişme ise farklı bir durumla karşıyız demektir.

    Acaba diyorum, parti içinde birileri Erdoğan’ın kaybetmesi için bu hamleyi yapmış olabilir mi? İmamoğlu’nun provokasyonu boşa çıkarıp gol atacağını kimin aklına geldi? Eğer durum öyle ise bu hamleyi kim yapmış olabilir?

    Benim aklımda bir isim var. Erdoğan gittiğinde, tahtına oturmaya pek hevesli biri…

    SÜLEYMAN ÖZKAYA
    08 Mayıs 2023 GÖRÜŞ

    Kaynak: Kronos
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***