Etiket: Edebiyat

  • Nihat Özdal’ın ‘Yük Yeri’

    Nihat Özdal’ın ‘Yük Yeri’


    Son yılların yeni kuşaktan şairleri arasında üretkenliğiyle dikkat çeken Nihat Özdal’ın (1984), 2010 yılından sonra okurla buluşan yapıtları tek kitapta toplanarak “Yük Yeri” adıyla yayımlandı. Özdal da böylece bu yıl toplu şiirleri yayımlanan şairler arasına katılmış oldu. Nihat Özdal’ın yaz başında okurla buluşan toplu şiirlerini oluşturan kitapları şunlar: “Google’dan Önce” (2010), “Kanat İzleri” (2012), “Düğmeler” (2015), “Deri” (2017), “Koordinatlar” (2021), “Dalgalar Nasıl Oluşur?” (2022), “Caz ve Muvaşşah” (2023), “Çerçeve” (2023), “Makas” (2023), “Çekim Yasası” (2023), “Kumaş” (2023), “Harita” (2024) ve “Mülkiyet Fikri” (2024). Özdal neyi var neyi yok bir bagajda toplamış. Şairin “Yük Yeri”nden kastının bagaj olduğu yorumunu yaptık. Ama belli olmaz, Özdal bir bakmışsınız bagaj adlı başka bir kitap yayımlamış. Çünkü onun yapıtları ve onların adları daha çok bir konseptle ilgili. Özdal belirlediği temalarda seçilmiş birtakım olgu ve objelerin metaforik düzlemdeki anlamlarının izini sürüyor.

    BİR ZAMANLAR ‘AZİZ GOOGLE’ YOKTU

    İnternetin günlük dildeki anlamlarından biri de Google oldu, ama Google bir marka adı aslında. Kâğıt mendilin adının ‘Selpak’, tıraş bıçağının adının ‘Jilet’ olması gibi. İnternetin müşterek dilde ve günlük ifadede adı Google. Karşılığını merak ettiğimiz bir soruyla ilgili bilgiyi internette aramıyoruz da örneğin Google’a soruyoruz. Neyse, teknik ayrıntıya girmeyelim. Söz dallanır budaklanır. Konu dağılır. O yüzden Nihat Özdal’ın ilk kitabının adından devam edelim. Özdal’ın ilk kitabının adı ilk izlenim olarak şairin dikkatleri bir çağ dönümüne çekmek istediğini düşündürüyor.

    Çağ dönümleri daha çok takvimlerde bir yüzyıl bitip yenisi başlayınca değil de sanki dünya kalıcı bir yenilikle tanışınca gerçekleşiyor. Yirminci yüzyılı bitiren ve yirmi birinci yüzyılı başlatan değişimlerin en kapsamlısı internet oldu denilemez mi? Bir kez daha neyse deyip devam ediyoruz.

    Nihat Özdal’ın ilk kitabında, aslında daha fazlasının bulunduğunu, yani onun yalnızca bir çağ dönümüyle ilgilenmemiş olduğunu söyleyebiliriz. İlk kitapla birlikte şair, o zamana kadar hazırladığı bavulunu açıyor. Sandığını açıyor demek daha doğru belki. Bavul, sandık, hatta kara kutu; şair şiir yolculuğuna son derece hazırlıklı çıktığını, ilk kitabında sevdiği, dolayısıyla okuduğu, dolayısıyla öğrencisi olduğu, usta kabul ettiği şairlerin kimler olduğunu tek tek sıralayarak okurla paylaşıyor. Bunun önemi şu: Özdal, okura, şiirlerle birlikte oluşturduğu yan metinde nasıl bir şiir arayışı benimsediğini, ne yapmak istediğini, yönünü, hedefini, kısaca poetikasını da sunmayı amaçlamış.

    Bir zamanlar “Aziz Google yoktu” ve o dönemde şair harıl harıl yazacağı şiir için çalışıyordu. Seçtiği şairlerin yapıtlarından yolunu, yönünü belirleme çabası içindeydi demeye getirdiği bile öre sürülebilir.
    Elbette şairin, başka türlü de okunup yorumlanabilecek ilk kitabı için aslında şiire hazırlıklı başladığını ya da yayımlamadan önce, “çok şiir yakmış” olabileceğini de düşündürtüyor diyebiliriz. Kitaptan bir şiir okuyarak devam edelim:

    Kızdım,
    Son damla değilim taşan demlikten.

    Sormuşun;
    Sivas’ın sabahçı kahveleri, ishak
    o benim
    yangında şair kalan.

    Özdal’ın doğadan, doğanın ortasından seslenen çobanıl özellikli, idil ya da pastoral tarzlı ve haikuyu da çağrıştıran şiirleri ağırlıktadır ilk kitabında. İkinci kitabındaysa hareketlendiği, daha doğrusu o minimal evrenden çıkarak yollara düştüğü söylenebilir. Kitabın adı da buna işaret ediyor: “Kanat İzleri”. Şairin ilk kitabında olduğu gibi etkilendiği, esinlendiği şairleri, bu kitabında da okurla paylaştığını görüyoruz. Nihat Özdal’ın ilk iki kitabında üç yazar ve otuz bir şairin adının geçtiğini, o isimlerin yazı ve şiirlerinden alıntılar yapıldığını da kaydedelim.

    “Kanat İzleri” hem artık uçma alıştırmalarını tamamlanmış ve havalanan şairin gökyüzünde süzülmesine işaret ediyor hem de yolcusu olunan uçağın gökyüzünde bıraktığı ize… Değil mi ki ancak uçan varlıklar kanat izleri bırakabilir ve elbette gökyüzünde.
    “Kanat İzleri” aslında doğrudan şairin artık yollarda olduğuna işaret ediyor. “Kuşlar” başlıklı şiirin son bölümünden aktardığımız şu betikleri buna örnek olarak okumak da mümkün:

    7/

    (…)
    Bu yolculuk,
    bu şarkı,
    bu eksiklik,
    bu sınır,
    bu toz,
    bu yara,
    bu geride bıraktıklarım,

    kumları örseleyerek
    nereye gitsek şimdi?

    8/

    Uçmayı öğretemediğim
    kanatlarım var

    9/
    Söylemeseydim
    yalnız kalırdı;

    kanat izleri…

    POSTLİRİK ARAYIŞLAR

    Boşluklar, esler, sayfa yerleştirmeleri şiir için öncelikle biçimsel sınırları genişletmeye, esnetmeye yönelik önemli bir girişimdir. Ama biçimsel olanı içerikten bağımsız düşünemeyiz. Dolayısıyla biçimsel imkânlardaki genişleme, içeriği de etkiler. Ya da içeriğin talebi doğrultusunda biçimsel arayışlar söz konusu olur. Aslında içerikle biçim arasında bir belirleyicilik önceliğinden söz etmek çok da gerekli değil. Yapıtın oluşumunda eşitler arasında birinci belirlemek o kadar da önemli olmayabilir. Okur için esas olan şiirdeki öğelerin şiire katılarak okunması, yorumlanmasıdır. Öyle olması beklenir. Örneğin sayfa boşluklarının şiire dahil olduğunu ihmal etmeyen okuma, bilhassa lirik sonrası gelişen şiirin kavranmasında ve yorumlanmasında önemli rol oynar.

    Nihat Özdal’ın girişimi postmodern çağın postlirik ve avangart arayışı çerçevesinde değerlendirilebilir. Bununla birlikte onun ikibinli yıllardan sonra gelişen antilirik şiir yönelişinin içinde olmadığını da söyleyebiliriz. İçinde değil belki ama kıyısında.

    “Şair ve şiir radarı” gibi çalışan Haydar Ergülen, “şair-yazıcı” olarak tanımladığı Özdal için, toplu şiirleri vesilesiyle kaleme aldığı yazısında, şunları dile getiriyor: “Denilebilir ki, şiir onun yazısıdır. Başka bilgilerin yazılarıyla birlikte onun bir yeryüzü açık hava okuluna dönüştürdüğü şiirde, eskilerden el alan yeni bir büyücü soğukkanlılığı ve sadeliğiyle, okuru anlamın şaşırtıcılığıyla bir kez daha tanıştırmadadır.”

    Nihat Özdal’ın şiirsel arayışının akla öncelikle İlhan Berk ve Enis Batur’u getirdiğini de belirtmek gerekir. Şairlerin, hele de genç şairin kendisinden önceki şairlerden ve onların deneylerinden, yapıtlarından etkilenmemesi, esinlenmemesi düşünülemez. Öyle anlaşılıyor ki Özdal birçok şairin yapıtıyla temas kurmuş, ama daha çok Berk ve Batur’dan etkilenmiş.

    Şairin üçüncü kitabından itibaren birtakım objelerin şiirini aramaya, araştırmaya yönelmesi, dili ve şair dikkatini oraya yöneltmesi de bu izlenimimizi destekler nitelikte. Modern Türkçe şiirde İlhan Berk’in, değişik objeleri şiirleştirmek konusundaki öncülüğü bilinmektedir.

    Özdal üçüncü kitabında “Düğmeler”e odaklanıyor. Varlıktaki, varoluştaki, duygulardaki ve düşüncelerdeki düğmeleri onlarla birlikte düğümleri irdeliyor. Şair kırk dokuz düğme sayıyor ve bir de son düğme ekliyor. O son düğmenin kaçıncı düğme olduğunu aslında bilmiyoruz ya da bilemiyoruz. Çünkü onun adı, elli ya da ellinci düğme değil; son düğme. O, birdenbire kırk dokuzdan daha uzaktakine atlanmış bir düğme de olabilir. Şair o atlama aralığını kapatmıyor çünkü. Atlama aralığı, aynı zamanda şiirin çağrışım aralığını, imgesel boşluğunu da oluşturuyor. İmgelem için bir boş levha sunuyor da diyebiliriz. Şiirde boşlukların önemine dikkat çekmiştik. Okumak için kitaptan iki düğme açıyoruz. Ancak şair düğmeleri açıyor mu, kapatıyor mu; onu her okur kendisi keşfetse sanki daha isabetli olacak:

    Kırk Yedinci Düğme

    Ne suçu var düğmelerin?

    Büyüdüğünü sandığın şehirlerin yerlisi hiç olmadın,
    belindeki kuşgözü çakımına karışmasını
    uzun bekleme göğün

    Son Düğme

    Düğmeler biter, sen başlarsın…

    ŞAİRİN ATLASI

    Nihat Özdal’ın şiirden şiire süren yolculuğun sonunda toplu şiirlerine ilişkin bir atlas imgesi oluşuyor. Onu şairin atlası hatta daha açık ifadeyle şairin şiir atlası olarak tanımlayabiliriz…

    Atlas imgesi aslında, “Yük Yeri” ifadesini de kapsamına alıyor. Atlas sözcüğü de çoklu anlamını açıyor okura. O zaman “Yük Yeri”, atlasın omzu metaforunu katıyor çağrışım yelpazesine. Böylece omuz ve bagaj sözcüklerinin çağrışımları, Özdal’ın şiirlerindeki, kitaplarındaki “kartları” yeniden karıyor ve dağıtıyor. “Kumaş” kitabından, şairin makasını duyarlılıkla ve farkındalıkla çalıştırdığı şiirlerden birinden, taşlanmış kotun neye nelere mal olduğunu, kot taşlama işçiliğinin içyüzünü sorunsallaştırdığı “Denim başlıklı şiirden bir bölüm aktaralım:

    Taşlanan güneş, yitirilen adresten bir rüzgâr esse, rayına
    otursa güller, hepsi yaklaşan dumanla, içimdeki geçitten
    umutlanamaz ki…

    Anla, ağaran mavi değil, umudum kötücül kumaştan sekip
    Giderken.
    Senden ilk geçişim arasından, bir vakitler göğe bakardım,
    Yenilerek başlıyor mavi.
    Nehrin karşı kıyısında iklimler, bu acemi söz yer bulamıyor.

    GİRİŞİMCİ…

    Özdal nerdeyse dalga boyunda bulduğu her şeyi şiirin çekim sahasına taşıyor. Öyle ki disiplinlerarası, metinlerarası, sınırlar arası, diller üstü; arada ve üstünde, yeryüzünde ne varsa onun dalga boyunda görünüyor ve manyetik çekimine kapılıyor sanki. Disiplinlerarası dedik, ama orda durmuş değil. Belki onun en dikkat çekici özelliği durmuyor olması. Hiperaktif; kendisini bilemeyiz, ama şiirleri hiperaktif. Durduğu yerde durmuyor. Yapıbozum, yapısöküm de işliyor onun şiirlerinde. Gelenekselin de, modernin de postmodernin de beraberinde elbette lirik şiirin de, antilirik şiirin de, deneysel şiirin ve türevlerinin de yapıbozumuna, yapısökümüne girişiyor.

    Nihat Özdal’ı ve deneylerini galiba isabetli biçimde kuşatıp tanımlayan sözcük girişimci olabilir. Son dönemde modern Türkçe şiirde Nihat Özdal’ınki kadar geniş kapsamlı bir girişimcilik olmadı diyebiliriz.
    Bir yerde olmakla ve olamamakla ilgili “derdi” var. “Harita” başlıklı şiir de onlardan biri. Şiirin ilk betiğini paylaşalım:

    Çoğu yerde kaybediyorum kim olduğumu, Nerede
    olduğumu, neden olduğumu.
    Bir haritaya ihtiyacım var.

    Daha önce de ifade etmiştik, yineleyeceğiz. Çünkü gelişmeler bizi yanıltmıyor. Bu yıl, şiirin eski, yeni kuşaktan birçok şairin toplu şiirlerinin yayımlandığı bir dönem olarak da anılacak gibi. Görünen o ki toplu şiirler rüzgârı yılın ikinci yarısında da devam edecek. Bizce iyi oluyor. Toplu yapıtlar şairleri ve yapıtlarını bilenlere onları bir daha hatırlatıyor, bilmeyenler içinse öğrenme imkânı sunuyor. Okur, şairlerin yıllara dağılmış yapıtlarını, bir arada okuma imkânı buluyor. “Hafızayı beşer nisyanla malul.” Hatırlatmak hafızayı tazelemek gerekir. Hafıza mağduru olmanın ceremesi ağır. Son dönemi olduğu kadar daha uzak geçmişe kadar bir sürecin de hatırlanmasını kışkırtıyor Özdal’ın toplu şiirleri.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Zürih, şehir ve şiir

    Zürih, şehir ve şiir


    Şehirlerin, özellikle kadim şehirlerin, şiirli bir yüzü, yalnızca yüzü mü, havası da var… Var da her şehir öyle mi? Söylediğimiz daha çok kadim şehirler için geçerli. Yine de gezmek görmek lazım. Ayrıca kadim şehirler olsun olmasın, içinde “hayat” olan her yerde şiire rastlamak ya da şiiri kışkırtacak bir sebep bulmak mümkündür. Şehirlerin şiiri var, kırların yok dediğimiz sanılmasın.

    Gidip görülen, gezilen yerler anlatılır. Hele de dinleyen varsa. Geziden dönene ise yediğin içtiğin senin olsun, gördüklerini anlat denildiği de herkesin malumu. Biraz da bu sözden cesaret alarak ve sanki soran olmuş gibi Zürih gezimizi anlatmayı deneyelim istedik.

    “Serbest şehir” için “serbest stil” bir yazı denemesine giriştik. Denedik ama aslında yazının dilinde türünde tam olarak ne oldu, biliyoruz dersek isabetli olmaz? O nedenle dileğimiz okuyanların acemisinden bir gezi izlenimi deyip cesaretimizi hoş görmesi…

    SERBEST YAZI

    Zürih’e gittim geldim: Rüyadayım hâlâ. Uyanınca yazacağım, dedim telefonda bir arkadaşıma. Uyandım ama, sarhoşluğum sürüyor. Ne zaman biter, kestiremiyorum. Laf aramızda; bitmesini de istemiyorum.

    Önce sessizliğe çarpıldım Alplerin eteklerindeki gölün kıyısında, çarptım desem daha doğru olur. Bir de kurallara. Ama hayatı dar etmeyen aksine kolaylaştıran kurallara. Geveze çanlar ve ambulansların sirenleriyle sessizliğin önemi vurgulanıyordu sanki. Şehirdeki sessizliğin şiiri de olur mu? Tıpkı müziğinin olması gibi. Oluyormuş… Bir sessizlik imgesi; hiçlik değil, boşluk değil, yokluk değil… Üstelik hepsinin üstünde ya da hepsini, çağrışım alanının dışına atan bir imge… Henüz ifade edemiyorum. Sessizlik o kadar güçlü ki başka türlü ifade edilmesine izin vermiyor da diyebilirim. Bu tanımsızlığın nedeni belki de dilime çevirememiş oluşum.

    Bir ara; burada az daha kalsam, gençleşeceğim diye düşündüm ve korktum. Geldiğim coğrafyada genç olmanın “dayanılmaz ağırlığı”nı hatırlayınca daha da korktum. Korkmanın bir boyutu da sarsıcı olması.

    HEİDİ’NİN HİKÂYESİ

    Bir soru: Hangi şehrin dişi yoktur? Yanıt: Zürih’in! Gördüm. Ağzını. Çünkü insan yemiyor! Çünkü o işi çok eskiden yapmış. Çocuklarını ve gençlerini satmış! Evet erkeklerini asker, kızlarını hizmetçi olarak. Heidi’nin trajik hikâyesi. Kazandığı parayla çikolata fabrikaları kurmuş. Elbet başka işler de yapmış. Kuzeyden güneye, güneyden kuzeye geçenlere Alp dağlarında rehberlik de dahil. Ticaret yolu üstünde olmanın avantajını da sonuna kadar kullanmış.

    Ağzı var dili yok gibi, ancak anlatısız değil. Ne metropol, ne megapol; dağların, gölün ve ormanın yaş almış, ama yaşlanmamış çocuğu. Çocuksa da olgun bir çocuk. Zürih: Metapol; şehir ötesi şehir! Yoksa, şehir gibi şehir mi demeli?

    Şurası: Zürih üniversitesi, Einstein’in de okuluymuş. Ünlü bilim insanı aynı üniversitede profesör olarak da görev yapmış. Şurası: James Joyce’un, “Ulysses”i yazdığı ev. Şurası: Dadacıların toplandığı, hareketin başladığı kafe. Şurası: Goethe’nin İtalya yolculuğu sırasında kaldığı arkadaşının evi. Şurası: Lenin’in 1916’da Ekim 1917 Devrimi için Rusya’ya dönene kadar yaşadığı ev. Şurası: Merkez kütüphanesi Zürih’in. Lenin her gün burada gazeteleri okurmuş.

    Şurası: Şehir müzesi, ‘Müze Zürih’. Kadınlar katedrali; hiçbir şey olmasa bile Chagall’ın vitrayları, muhteşem. Şurası: Sanat müzesi. İçinde kimler kimler yok; üç büyük koleksiyon sergisi aynı anda… Klasikten moderne, hatta postmoderne birçok sanatçının büyüleyici yapıtlarının asıllarına ne kadar bakılsa az. Şurası: Zürih tren garı; şehrin kalbi. Şehrin tarihi. Önünde tarihi yaratan şahsın heykeli. Bir gün yetmedi! Yetmez.

    Hangi saatin kapağını açsan, altından çalışan ve dijital olmayan Zürih çıkar!
    Orhan Veli gibi ekleyelim: Sakın şaşırma!

    Saat demişken Avrupa’nın saati en büyük kulesi de bu şehirde. Şehrin her yerinden görünen kule, St. Peter kilisesine ait.

    SU TERAZİSİ

    Zürih: Dünyanın kasası; belli ki, emanete iyi bakılıyor. Kim bilir kimler neleri emanet etti. Efsaneler muhtelif. Çok zengin, az şımarık, dengeli ve olgun. Rakı için beyaz peynirin yanına kesilmiş Kırkağaç kavunu gibi olgunluğu. Nasıl olmasın? Göl ve nehir, şehrin su terazisi gibi. Bu kadar denge iyi mi peki? Kurallar, ilkeler ve denge… Bilemedim!

    Sokaklarında William Tell yok, ama ruhu var; hissettiriyor kendini. Zürih’i saymazsak, kadınlarını onore eden kaç şehir vardır? İlk kadın heykeli Zürih’te 1912’de dikilmiş! “Kahraman kadın heykeli”. İlginç hikâye. Çok şey anlatıyor. Şehri turist gözüyle gezmek biraz ansiklopedi maddesi okumak gibi deyip disiplini reddeden, programı, akışı bozan şehrin aylağı olmak istiyorum. Ne de olsa “Dada”nın şehrindeyim.

    KISA BİR RÜYA

    Kulelerin başkenti şehir, saatlerin de başkenti. Saatlerin başkentinde, güzel saatler geçiriyorum. Opera meydanında, kitap okuyorum. Kamyonlar harf ve imge taşıyor, Türkçe bir şiir kitabının sayfalarında. Sonra, gözüm kapanıyor, içim geçiyor, ilk ve son kez oturduğum kanepede.

    Gülşah’la Asya Deniz geliyor karşıdan. Arkadan Heidrun’la Ayhan. Soldan “Ben de burdayım” diyor ‘Doktor’! Halay çekeceğiz diye ayağa kalkıyorum. Ama başka gelecekler de var diye başlamıyor müzik! Asya Deniz, “Baba!” diyene kadar sürüyor rüya. Kürtlerle aralarında başka etnik kimlikli kişilerin de bulunduğu bir grup halay çekiyor, göl kenarında, çimlerin üstünde.

    BEN SİZE TEŞEKKÜR EDERİM

    Serbest stildeyim ya yazıyı da, anlatıyı da, şehre bakış açısını da kişiselleştiriyorum iyice. Zürih’in içinden geçen Limnan nehri gölden doğup bir başka nehre doğru akıyor. Denemem de biraz, Limnan’a benzedi sanki.

    Zürih bir galeri, zaman galerisi. Ve bir çağ bir çağı ezip geçmemiş. Zaman teyellenmiş birbirine, ama üst üste binmemiş. Klasik, gotik, rokoko, barok, art nouveau, modern; işlenmiş dantel gibi. Göz alıcı.

    Zürih Romalı bir şehir, onlar kurmuş. Nasıl olmuşsa olmuş uluslararası bankaların, sigorta şirketlerinin de merkezi olan şehre sermaye çullanıp ağzını burnunu kırmamış, tarihin kültürün ve estetiğin. O günden bugüne değerine değer katarak gelmiş. Yani nasıl olmuşsa para, her daim kanlı para, kirli para yıkandığı, temizlendiği yerin kıymetini bilmiş. Karşılığını bildiğimiz bir soru: Yıkanarak temizlenen para var mıdır?

    Zürih Alplerin eteğinde, göl kıyısında, kadim bir şehir. Din reformunda, kiliseler bölünürken çıkışı Protestanlaşmakta bulmuş. Paranın kokusunu erken almış da denilebilir. İçinden nehir geçiyor. Su şehri. Her yerde çeşmeler var. Ve isteyen ağzını dayayıp musluğa su içebiliyor. Çok pahalı bir şehir; ama sokaklardaki çeşmelerden akan su bedava. Çoğulculuğu da çok boyutlu. Seçenek skalası hayli geniş. Dört dilli bir şehir olması da bunun bir başka kanıtı. Şöyle de söylenebilir: Dil özgür, düşünce serbest, duygular rahat, ufuk açık…

    Modern Türkçe şiir ve yazınından Zürih’ten geçenler arasında en bilinen isimler Tezer Özlü ve Nihat Behram. Max Frisch’in de Zürihli olduğunu ekleyelim. Yahya Kemal’den mülhem şöyle söyleyeyim: Aldım Zürih’in hür havasını, hücreden çıkmış Nâzım gibi hissettim kendimi:

    Bugün pazar.
    Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.
    Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün bu kadar benden uzak
    bu kadar mavi
    bu kadar geniş olduğuna şaşarak
    kımıldanmadan durdum.
    Sonra saygıyla toprağa oturdum,
    dayadım sırtımı duvara.
    Bu anda ne düşmek dalgalara,
    bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.
    Toprak, güneş ve ben
    Bahtiyarım…

    Sonra; yaşadığımız coğrafyadaki ıstıraba hayat demesek mi, artık!
    Ev sahipliği ve rehberlikleri için sevgili arkadaşlarıma, Heidrun’a ve Ayhan’a bir kez daha çok teşekkür ediyorum. Her şey onların sayesinde oldu.

    PARİS… PARİS

    Ölmeden Paris’i de görmeli. Ama galiba oraya gidersem hayal kırıklarını doldurmak için ayrı bir bavul almalıyım yanıma. Ya da hiç gitmeden edebiyattan okuduklarım, sinemadan gördüklerimle kalmalıyım. Baudelaire’in “Paris Sıkıntısı”nda; Benjamin’in “pasajlar şehri anlatısı” “19. Yüzyılın Başkenti Paris”inde; şiirin Evliya Çelebisi, birçok şehrin de şiirini yazmış İlhan Berk’in Paris’inde örneğin. Şairin “Atlas” adlı kitabında yer alan “Paris” başlıklı şiirinden bir bölüm okuyalım:

    İkiye bölüyor Seine Nehri Paris’i ve dökülmüyor hiçbir yere, hiçbir ölüme

    Bir kış günü gibi uzun ve ağaç kokuyor Gare de l’Est
    Bir akya balığı gibi de partal ve gürültülü

    Bıyığını düşürmüş bir adam ve Çin’den gelmiş gibi de sarı

    Sessizliği yazıyor bir kayın Haussmann’da ve şubatı

    Yaban kekiği kokuyor Kardinal Kahvesi ve yaşlı kakmacılar
    Ve bankacılar (ölü yıkayıcılığı mı yapardı eskiden bankacılar ki akar hala gözleri)

    Rüzgârın elinde Gramont Sokağı
    Belli Alla’la oturup kalkmak istiyor, kahveye çıkmak ve dolaşmak sabahları
    Eski bir pulcunun elinden pullar almak sonra
    Seine’i geçmek, Saint-Germain’e çıkmak ve Lipp’de oturmak
    Resim çizmek kaldırımlara, bir kasap havası çalmak sonra

    Ve dönmek

    Şiirin devamını getirmek yazıyı okuyanlara kalsın. Hazır Paris gündemde ve rüzgâr da umuttan yana dönmüş eserken. Sokaklarında yeniden enternasyonal marşı söylenmeye başlanan şehir heyecan verici elbette. Ancak bir yerden bir yere gitmek de hiç kolay değil. Hele de bizim gibiler için. Hem şartlar olgunlaşacak, hem imkânlar el verecek; belki o zaman…

    Yazıyı küçük İskender’in “Bu Kartı Sana Paris’ten Atıyorum” şiirinden bir betikle noktalayalım, şaire de selam olsun:

    bu kartı sana paris’ten atıyorum:
    bugün mavinin ayrı bir havası
    bugün rüzgârın özel bir şıklığı var,
    bugün kuşların yaşgünü çünkü sevgilim!
    bugün kuşlarla senden, senin
    o çok efkârlı ellerinden konuştuk uzun uzun
    bugün kuşlarla senin resmini çizdik
    bütün karakol duvarlarına
    biraz sandviç yedik, biraz su içtik seni düşünerek
    allahına kadar fırlamaydık senin anlayacağın
    bugün kuşların yaşgünü çünkü sevgilim
    bugün kuşlara senin ismini armağan ettim!

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Şehrimiz annemiz gibidir, bağlarımızı koparamayız

    Şehrimiz annemiz gibidir, bağlarımızı koparamayız


    Selda MANDUZ


    KARS- C. Hakkı Zariç’in memleketi Kars-Susuz’da geçirdiği çocukluğunda uzun kış geceleri, halk âşıkları ve masallar onu şiir yolculuğuna çıkardı. Susuz’un sokakları ve insanları Zariç’in şiirinde derin izler bıraktı. Sert iklim ve kar yağışının oluşturduğu ‘bitimsiz beyazlık’ şairde doğaya karşı çaresizlik ve hayranlık duyguları uyandırıken şiirine de can suyu oldu.

    ‘HALK ÂŞIKLARININ ÇALIP ÇIĞIRMALARI BENİ BELİRLEDİ’

    Şair, çocukluk yıllarında kahvehanelerde dinlediği halk âşıklarından, atışmalarından ve yeteneklerinden büyük ölçüde etkilendiği anlatıyor. Âşıklar hakkında konuşurken hayranlığını gizlemeyen Zariç, “Buradaki yerel kaynaklar, özellikle halk âşıkları, benim için büyük bir olanak yarattı. Çocukken onlar kahvehanelere gelirlerdi. Benim yaşım küçük olduğu için kahveye almazlardı. Ben de merakla cama yapışıp onları dinlemeye çalışırdım. Onların yetenekleri, sözü alıp bazen ironi ile bazen şakayla karışık bir halde karşıdaki ozana aktararak devam etmeleri çok ilgimi çekerdi. Hâlâ halk âşıklarını dinlerim ve onların yaratıcılığı beni etkileyen unsurların başında gelir. Karacaoğlan’ı, Yunus’u okurum, divan edebiyatından da yararlanırım ama burada en çok halk âşıklarının çalıp çığırmaları beni belirledi” diyor.

    ‘BİTİMSİZ BİR BEYAZLIK HÂKİM’

    Zariç, susuz’un sert iklimi ve bol kar yağışı, hikayeler ve radyo Zariç’in büyük bir olanak yarattığını anlatıyor:

    “İklim çok sert ve kapalı. Çok fazla kar yağışı var; bitimsiz bir beyazlık hâkim. O karın kalkacağını, baharın geleceğini düşünemezdim. Karın kalkmasına çocukken ihtimal vermezdim, nereye baksanız büyük bir kar yığını vardı. İnsanın doğaya karşı çaresizliğini öğrenmesi için büyük bir olanaktı. Ev işlerinde, hikayelerle, radyoyla geçen bir hayatım oldu. Kitaplarla tanışmam da bir biçimde önümü açtı. Buradaki yerel hayat, insanlar ve çağdaş Nasrettin Hoca gibi kişilerle tanışmak, onların ironilerine gülmek, şiir birikimi, sözlü tarih ve hikaye aktarımı Susuz’da büyüyen bir şair için iyi bir olanaktı.”

    ‘HİKAYE BURADA BAŞLADI, BURADA ÇOĞALDI’

    “Susuz hep belirleyici mi oldu şiirinizde?” sorumuza Zariç, Nazım Hikmet’in ‘Saman Sarısı’ şiiri ile yanıt veriyor:

    “Nazım Hikmet, bir şiirinde der ki ‘İki şey var anca ölünce unutulur: Annemizin yüzü ile şehrimizin yüzü. Şehrimiz bizim annemiz gibidir. Nasıl ki annemizden o bağı koparamazsak, şehrimizle de bağlarımızı koparamayız. Bizim köklerimiz burada, buraya aitiz. Burada doğduk, burada büyüdük, burada kendimizi belirledik. Hikaye burada başladı, burada çoğaldı. Dolayısıyla burası bizim annemizdir ve annemize karşı duyduğumuz saf sadakat ve sevgi, değişmeyen bir yakınlık duygusudur. Ona temas etmek, yanında olmak, zor durumda başımızı okşamasını isteriz, şehrimiz de böyledir. Uzakta kalınca biraz da sitem ederiz. Ama şehriniz sizi belirler; o sokaklar, insan ilişkileri, yapılar, yoksulluk. Birinin kim olduğunu anlamazsanız, üstündeki ceketten ya da paltodan tanıyabilirdiniz çünkü herkesin bir tane ceketi ya da paltosu vardı. Bunlar beni çok etkilemiştir, lirik bir hikaye gibidir. İçinde şiiri saklar bu insanların saflığı. Türkiye’nin her yerinde bir başkası kendi doğduğu köyden bahsederken eminim bu duygularla bahsedecektir. Bizim için burası özel bir yer fakat başkası için kendi doğduğu topraklar özeldir. Biz bu özelliği kendi içimizde, annemize duyduğumuz sevgi gibi büyütüyoruz.”

    ‘BİR EDEBİYAT PROLETERİ OLARAK YENİDEN ÜRETMEYE ÇALIŞIYORUM’

    Kendisini ‘amele sınıfının şairi’ olarak tanımlayan Zariç, şiirin aynı zamanda bir itirazı dile getirdiğini vurguluyor:

    “Şiirin neden etkileneceğini biraz da şairin izleri belirler. Avusturya İşçi Marşı’nda dediği gibi ‘Anamız amele sınıfıdır’ ve biz amele sınıfının şairleriyiz. Amele sınıfının şairleri olarak, bu şiiri kurmak ve itiraz odakları oluşturmakta hem yoksullukla hem de bu gidişatın saçmalığı ile mücadele etmekle bir şair olarak kendimi zorunlu ve görevli hissediyorum. Amele sınıfının bir mensubu, bir şiir işçisi, bir edebiyat proleteri olarak yeniden üretmeye çalışıyorum.

    Bir yerlerde bir insanın sizin şiirinize dair bir şeyler söylüyor olması, tanımadığınız bir insanın yazdıklarınızla ilişkilendiğini bilmek mutluluk verici. Sermayenin ya da sponsorların ne yaptıkları ilgimi çekmiyor. Bir okurum var ve okurlarımla aramda sevgi ve saygıya dayalı bir ilişki var. Sıradan insanların çok büyük şiirleri ve hikayeleri olabilir. Gündelik hayatımızın içinden yoğrulmuş ve çıkmış çok büyük şiirler var. Şairlerimiz bunları büyük özveri ve çalışkanlıkla ürettiler. Biz sıradan insanlar olarak bu hayata yeni şiirler bırakmaya devam edeceğiz.”

    HAKKI ZARİÇ KİMDİR?

    Kars-Susuz’da doğan Hakkı Zariç, 12 Eylül 1991’de Kars’ta yakalanarak ‘gizli örgüt üyeliği’ suçlamasıyla 12.5 yıl hapse mahkûm edildi. Cezaevinde, açık öğretim fakültesinin işletme önlisans bölümünü bitirdi. Selçuk Yamen, Hasan Basri Ünlü, Ümit Şener, Reha Yünlüel ile birlikte ‘Ağır Ol Bay Düzyazı’ adlı şiir dergisini çıkardı. Zariç’in şiir ve yazıları Evrensel Kültür, İzlek, Öteki-siz, Kirpi, Erkekçe, Üç Nokta, Bireylikler ve Rüzgâr gibi dergilerde yayınlandı. Zariç’in 2006’da ‘Senli’, 2014’te ‘Sıfır’, 2015’te ‘Toz kadınları’ ve 2017’da Zona’ adını verdiği şiir kitapları okuyucuyla buluştu.Türkiye Yazarlar Sendikası ve PEN Türkiye üyesi olan Zariç, BUYAZ 2017 Şiir Onur Ödülüne lâyık görüldü.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Bizi suçlu kılan da, suçlu ilan eden de her tür iktidardır

    Bizi suçlu kılan da, suçlu ilan eden de her tür iktidardır


    Abdullah EZİK


    Irmak Zileli, yeni kitabı ‘Her Şeyi Gördüm’de bir gençlik anlatısının peşinden gidiyor ve okura bu kez farklı türden bir hikâye sunuyor. Birçok farklı sorgulamanın, anlatı ve kesişimin yer aldığı kitap, ana hatlarıyla “beklenmedik bir kaybın ardından altüst olan bir lise”de, “gizemli bir tanıklık” hikâyesinin peşinden gidiyor.

    Irmak Zileli’yle yeni kitabı ‘Her Şeyi Gördüm’ün zorbalık teması etrafında şekillenen temel meselelerini ve gençlik romanı yazma hikâyesini konuştuk.

    Yeni kitabınız ‘Her Şeyi Gördüm’, ele aldığı mesele ve anlatı dünyasıyla dikkat çeken bir kitap. Öte taraftan aynı zamanda kitabın bir gençlik romanı olması da üzerine konuşmaya değer bir konu. Sizin için bir gençlik romanı yazma düşüncesi/süreci nasıl işledi? ‘Her Şeyi Gördüm’ ile diğer metinleriniz/romanlarınız arasında ne tür bir ayrım gözettiniz?

    ‘Her Şeyi Gördüm’ zorbalık olgusu üzerine düşünürken doğdu. Kamuoyunun “akran zorbalığı” deyip kendisinin dışına itelediği, sadece gençler arasında bir problem gibi yaklaştığı bu sorunun boyutlarını ve tüm cephelerini, dolayısıyla kaynaklarını tartışmaya açmak istedim. Bunu yaparken de aslında zorbalığın sadece gençleri ilgilendiren bir mesele olmadığını, gençler arasında yaşanan bir problem diye sınırlandırılıp rafa kaldırılmaması gerektiğini fark ettim. Diyeceksiniz ki o halde neden bir gençlik romanı olarak çıktı kitap. Haklı bir soru. “Gençler arasında akran zorbalığı çok yaygınlaştı canım, ne oluyor bu gençlere!” serzenişinde suçlayıcı, yetişkinin sorumluluğunu görmezden gelen bir ton var. Gençlerin kendilerini bulabileceği bir kurmaca dünya içinde, sorunun onlarda olmadığını, zorbalığın bir sistem sorunu olduğunu, bu sistemi inşa edenlerinse yetişkinler olduğunu göstermek istedim. Kendilerini sorgulayıp, dönüştürebilmeleri için de ihtiyaçları olanın önce yetişkinlerin kendi sorumluluklarını kabul etmeleri olduğunu düşünüyorum. Bunu söyleyen ve yetişkinlerin bu sorundaki payına işaret eden bir hikâyenin öncelikli okuru gençler olmalıydı. Hem kendi sorumluluklarını almaları hem de bu sorunla baş başa bırakılmadıklarını görmeleri için. Nihayetinde “akran zorbalığı” etrafında kurulmuş bir hikâyenin özneleri onlardı. Öte yandan bu romanın tek muhatabı onlar değil. Aileler, eğitimciler ve toplumun tüm bileşenlerine sözü olan bir roman ‘Her Şeyi Gördüm’. Bu yönden bakınca da yetişkin romanlarımla arasında hiçbir ayrım gözetmedim.

    Her Şeyi Gördüm, ana hatlarıyla “beklenmedik bir kaybın ardından altüst olan bir lisede, “gizemli bir tanıklık” hikâyesinin peşinden gidiyor. Burada tercih ettiğiniz karakterler, onların düşünme, tartışma ve eyleme geçme hâlleri oldukça önemli. Romanda yer alan karakterlere hayat verirken nasıl bir düşünce ile hareket ettiniz?

    Romandaki genç karakterlerin başına gelen olay, aldıkları tutum ve ortaya çıkan sonuç, o insanları yargılayıcı bir konuma bizi yönlendirebilir. Bunun olması romanın amacıyla çelişen bir durum yaratırdı. Bu yüzden hikâyenin içinde genç bir insanın eylemlerini yansıtırken onun yanında durmayı önemsedim. Gençleri suçlayan, onlara dışarıdan bakan ve yargılayan dil ve kurgu yaratmak istemedim. Bunun için karakterlerin eylemlerinin ve kararlarının arkasında yatan nedenleri anlamaya çalıştım. Bunun yolu da karakterlerin aile yaşantılarını bilmekten, nasıl bir evde, hangi dertlerle cebelleşerek büyüdüklerini keşfetmekten, kendileriyle ve dünyayla ilişkilerini şekillendiren ortamı hayal etmekten geçiyordu. Belki bu bilgilerin pek çoğu romanda yer almayacaktı ama benim o karakterlerin seslerini duymama, iç dünyalarını anlamama yardım edecekti. Bir hikâyeleri, bir geçmişleri olacaktı. Bu şekilde tanıdığınız ve anladığınız birini öyle kolayca yargılayamazsınız. Ben de kendi yargılama riskimi bu şekilde bertaraf ettim ki, karakterleri okura doğru ve hakkaniyetli gösterebileyim. Okur, metinde bu arka planı göremeyecekse de hissedecektir. Böylece onu da yargıç konumuna itmeden, hikâyenin asıl meselesine odaklanmasının yolunu açmaya çalıştım.

    Romanın merkezinde bir kayıp hikâyesi yer alıyor ki bütün bir olaylar silsilesi bu kayıp etrafında gelişir: Tarçın. Öyle ki adalet, özgürlük, dürüstlük, merhamet gibi birçok kavram, duygu ve etik mesele, bu kayıp fikri ile ilişkilendirilerek ele alınıyor. Sizde bu kayıp düşüncesi nasıl doğdu ve söz konusu tüm bu meseleler/sorgulamalar romandaki kayıp hikâyesine nasıl düğümlendi?

    Aslında romanda pek çok kayıp var. Ölüm değil belki ama gençlerin hırpalanan benlikleri, özsaygıları, kendine güvenleri, hayalleri… Bu fark edilmeyen kayıpları görebilmek için bazen görmezden gelemeyeceğimiz bir kayıp yaşamamız gerekir. Tarçın’ın ölümü tüm okulda bir sarsıntı yaratıyor. Birtanık’ın mektupları ise sadece bu kayba odaklanmıyor. Bu ölümü aydınlatırken, aslında bütün diğer kayıpları da ortaya seriyor. Kanıksanmış olan zorbalık ve şiddet, kanıksanması imkânsız olan bir kayıp sayesinde aydınlanıyor. Bu da sorgulamanın yolunu açıyor.

    İstenmeyen bir olaya/duruma tanıklık etme ve onun üzerinden hem kişisel hem de toplumsal bir sorgulamanın içerisine girme, romanın ön plana çıkardığı bir başka uzam olarak değerlendirilebilir. Nihayetinde hemen her şey bir tanıklık hikâyesinin izini sürer. Bu noktada kişinin hem kendisiyle hem de bir parçası olduğu toplumla/toplulukla yüzleşmesi onu ve karakterini nasıl şekillendirir? Siz bu meseleye nasıl yaklaştınız?

    Tanıklık bir varoluş hali. Bu halin bizi nereye götüreceği kendimizi hayatta nerede konumlandırdığımızla ilgili. Eyleme mi evrilecek, obsesif bir biriktirmeye mi; sorumluluk almaya mı, kaçınarak yaşamaya mı? Gördüklerimiz sadece dışarıya mı ait, aynı zamanda bizim parçamız mı? Tanıklığımızı yüzleşmeden anlamlı kılmamız mümkün mü? Sanırım, her şeyi görmek için bakmak yeterli değil, her düzeyde yüzleşmek de gerekli.

    Günümüz toplumunun temel sorunsallarından biri olan zorbalık, özellikle de Eray ve Arda’nın hikâyesinde kendisine geniş bir karşılık buluyor. Bu çerçevede zorbalık meselesinin aynı zamanda bir gençlik romanında tartışmaya açılması da kıymetli. Siz bu konu üzerine düşünürken nasıl hareket ettiniz? Eray ve Arda’nın ilişkisi, zorbalığa ve kişinin zorba yanına dair neler anlatıyor?

    Fail ile kurban sabit konumlar değildir. Dolayısıyla bir suçun faili ya da bir zorba, başka bir koşul içinde mağdur statüsünde karşımıza çıkabilir. Hatta zorbalığa maruz kalan biri, eğer toplum onun hakkını savunmazsa, kendisi zorbalaşabilir. Eray ile Arda’nın hikâyesi bize yalnız bıraktığımız, görmezden geldiğimiz her mağduriyetin zorbalaşma potansiyelini ve yeni mağduriyetler yaratacağını gösterir.

    Suç işlemek kadar suça iştirak etme veya ona karşı sessiz kalma da romanda sıkça tartışmaya açılan konular arasında yer alıyor. Müdür Baybars ve Birtanık gibi karakterler suç meselesine paralel bir şekilde merhamet, vicdan, adalet gibi birtakım farklı meseleleri de tartışmaya açıyor. Peki bu noktada suçun bireyselliği ile toplumu etkilediği nokta arasında nasıl bir mesafelenmeden söz edilebilir? Suç bireysel olsa da suça karşı sessiz kalan toplum ve topluluklar, geleceği/zamanı nasıl şekillendirir?

    Hepimiz suçsuz doğarız, bizi suçlu kılan da suçlu ilan eden de her tür iktidardır. Sorgulamaya buradan başlamak lazım.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Önemli olan, sınırlarınızı iyi düşünüp hesap edebilmeniz

    Önemli olan, sınırlarınızı iyi düşünüp hesap edebilmeniz


    Abdullah EZİK


    Gülizar Irmak, yeni kitabı Engelli Koşu’da duyguların karmaşık labirentinde bir genç kadının iç yolculuğunun peşinden gidiyor. Yaşamın zorluklarıyla başa çıkmaya çalışan bir karakteri anlatan roman, geçmişin izleri ve yaşadığı travmalarla yüzleşmeye çalışan insanlara dair yeni bir persona geliştiriyor.

    Gülizar Irmak’la yeni kitabı ‘Engelli Koşu: Bir Senaryo Hikâyesi’ üzerine konuştuk.

    Gülizar Irmak, 272 syf.,Eksik Parça Yayınları, 2024

    Geçtiğimiz günlerde yayımlanan ‘Engelli Koşu: Bir Senaryo Hikâyesi’, ele aldığı konu ve ana kahramanı itibariyle farklı türden bir metin olarak değerlendirilebilir. Öncelikle sizin için Engelli Koşu’nun hikâyesi nasıl başladı?

    Hikâye bende uzun zaman önce başladı, yirmi yıl öncesi. Devlet Tiyatrosu’nda oyunculuk yaparken yaratıda ifade yollarımın kesildiği sıkışık, gergin bir dönem yaşamaya başlamıştım. Sahne kollektif olmayı gerektiriyor, oysa yazmak bireyseldi ve kendimi ifade etmede de zorlanmadığım bir dünya. Engelli Koşu’yu, adı da farklıydı, tiyatro oyunu olarak tasarlayıp yazdım. Aldatılan bir kadının hayatını konu alıyordu. Ama ne yazık ki oyunu bilgisayar ekranında kaybettim. Oyun yok oldu. Sanki hiç yazmamışım gibi. Kaybettiğim bu oyunu bir daha yazmak içimden gelemedi… Sonraki süreçlerde, oyunculuğun yanı sıra televizyon dizileri için senaryo hikayeleri, tretmanlar, geliştirme senaryoları ve senaryolar yazmaya başlamıştım. Ama kaybettiğim o oyun hep kafamın bir köşesinde kaldı. Yirmi yıldan fazla bir süre… Ve yine kendimi ifade etmede sıkışıklık yaşadığım bir dönem geldi kapıma ve ben kaybettiğim oyunumu aramaya başladım. Tıpkı Engelli Koşu’daki Seher’in kendini aradığı süreç gibi ben de oyunumun peşinden koşuyordum. Yazıp kaybettiğim oyun kronolojikti ve karakter ağır travmalarla boğuşmuyordu. Geçen süreç, karakteri kafamda derinleştirdi ve hikâye kronolojik ilerlemedi. Karakterim de, geçen süre içinde beklemekten olacak ki, travmaları da büyümüş olarak karşıma çıktı.

    “Yazdığım senaryo hikâyeleri, ekranla buluşma aşamasında, sayfalarımdaki gibi kalamadı, dönüşüme uğrayarak izleyiciyle buluştu… İstedim ki, baskılanmış korkuların yıkımını işlediğim Engelli Koşu senaryo hikâyesi, bana ait olarak okuyanla buluşsun…” Bu noktada senaryo ile hikâye/metin arasında siz ne tür bir bağ kurdunuz? Senaryoyu kitaplaştırırken nasıl bir yol izlediniz?

    Senaryolarımı yazmadan önce mutlaka genel hikayelerini yazarım. Hikâyenin nereden başlayıp nereye gittiğini ve nasıl bir sona evrildiğini bilmek isterim. Sonra tretman ya da geliştirme senaryolarına geçerim. Ve ardından senaryoyu yazarım. Bu süreçler bende görsele ve kurgusal düşünmeye dönük birikim oluşturdu. Ve Engelli Koşu’yu yazarken de bu yolu izledim. Bir senaryo hikayesi olarak, senaryolara dönüşebilecek bir format oluşturdum.

    ‘OBSESİF BOZUKLUKLA İLGİLİ ÇALIŞMAYA BAŞLADIM’

    Kitabın ana kahramanı kendi travmaları, çöküşü, meselelere yaklaşımı ve içe dönüklüğüyle zor bir karakter olarak görülebilir. Bu karakteri şekillendirirken nasıl hareket ettiniz?

    Ana karakter OKB’den muzdarip (Obsesif Kompulsif Bozukluk). Bu rahatsızlıkla ilgili olarak çalışmaya başladım. Uzmanı değilim elbet, ama gözlemlerim, korkuların OKB oluşmasında etken olduğu. Ve bu karakteri kurgularken, ki zaten uzun zaman iç içeydim Seher’le, oyunculukta kullandığım doğaçlama yöntemine başvurdum. Süreç beni, kendinden uzaklaşan bir kadına itti. Kendi gerçeğinden kaçmaya çalışırken, aynı zamanda o gerçeği aramaya çalışan bir kadına dönüştü karakter. Ve hala, dışarı çıktığımda yanımdan koşarak uzaklaşan Seher ihtimalini aranırım ben.

    Engelli Koşu’yu genç bir kadının içsel yolculuğu olarak tanımlamak da mümkün. Öte taraftan bu içsel yolculuk oldukça derinlikli ve katmanlı bir hikâyeyi de beraberinde getiriyor. Peki bu yolculuk boyunca karakteriniz kendi yolunu nasıl buldu? Onun için bütün bir hikâyenin kırılma noktası/ânı neresiydi?

    Karakter bastırdığı korkularının yıkımındayken kurtulmanın yollarını arıyor. Ailesinin yönlendirmesiyle önce dine sığınıyor karakter, sonra aşka… Hayata karışmak istiyor, sevdiği işi yapmak, aile olmak, çocuk sahibi olmak istiyor. Ama tutunduğu her dal, hayatına giren her insan yeni korkuları beraberinde getiriyor. Sevdiği insanlar çoğaldıkça, onlar için duyduğu kaygı da geometrik oranda artıyor ne yazık ki… Ve bu durum karakteri kendinden daha da uzaklaştırıyor. Karakterin kırılma noktası Kumru’nun balkondan atlayıp betona düşmesi. Ama o belki de, Kumru’nun kuş olup uçtuğunu ve konduğu her dalda, kendisine seslendiğini düşünüyor olabilir?

    ‘SEHER YİNE DE KOŞMAYA DEVAM EDİYOR, KAYBETTİĞİ HAYATI BULMA UMUDUYLA…’

    Kitabın merkezinde birçok travma, izi her her zaman kendisini gösterecek birçok yara yer alıyor. Ana kahramanın bu yaraları sarma, travmaları atlatma mücadelesi kitabın da ana hattını meydana getiriyor. Bu noktada tüm travma ve yaralar, bize kitaba ve ana karaktere dair neler söyler? Neden özellikle bu tür travmaların peşinden gittiniz?

    Her canlının hayatının bir döneminde travma yaşadığını düşünürüm. Bu travmalarla, şiddeti de önemli tabii, kimi baş etmenin yolunu bulur, o travmalar ölene kadar onlarda kalsa da, kendilerini engellemesine izin vermez. Belki de faydalanmasını da bilir, örneğin, yaratıya yönelir. Yaratının kaynağının acıdan geçtiğini düşünenlerdenim. Ama bu yolu bulamayanlar için engeli aşmak zordur. Kimi travmalarını başkalarından çıkarır; karısından, çocuğundan annesinden… Kimi suç işler, kimi bunalım yaşar, alkolik olur, uyuşturucu kullanır… Kimi de Seher’dir… Ama Seher yine de koşmaya devam ediyor, kaybettiği hayatını bulma umuduyla…

    ‘KENDİNİ İYİ TANIMAYAN İNSAN İÇİN İHLAL TEHLİKESİ HEP VARDIR’

    Kendi kişisel yaşantımızda da kurgusal metinlerde de karanlık kişiyi kendisine yaklaştırdığında her zaman onu içine alır ve onun çevresiyle olan bağlarını zedeler. Engelli Koşu da aslında biraz bu duruma atıf yapan bir metin. Bu karanlık ve kişinin karanlıkla mücadele etme meselesi sizin ilginizi nasıl çekti?

    Sadece karanlık insanlar değil, karşınıza çıkan her bireyin yaklaşımında sizi içinize alıp, çevrenizle olan bağınızı zedeleme potansiyeli vardır diye düşünüyorum. Önemli olan kendi sınırlarınızı iyi düşünüp hesap edebilmeniz… Kendini iyi tanımıyorsa insan, ihlal tehlikesi her zaman vardır. Soru şu, ben kimim ve sınır metrekarem ne, neyi barındırıyor?

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Emel İrtem: İyi şiirde direnenler kalacak

    Emel İrtem: İyi şiirde direnenler kalacak


    Bazı şairlerin şiirlerinin alt metninde kılavuz cümleler var gibidir ve okura sanki şöyle derler: Ben güleceğim, sizi bilmem… Bunu çeşitlendirmek de mümkün: Ben biraz dalga geçeceğim, sizi bilmem. Ben biraz eğleneceğim, sizi bilmem. Ben biraz şamata yapacağım, sizi bilmem. Ben biraz daha araştıracağım, sizi bilmem. Ben uyuyamam, sizi bilmem vb… Ama yine de unutmamak gerekir ki her büyük gülümseme, kendisinden daha büyük bir kederi geriye itmek içindir. Aslında bu kedigillerden bildiğimiz, öne fırlamak için bir tür gerilme hareketi gibidir. Amaç; şair, menziline girecek okurun duygu ve düşüncesinde dilini, sözünü, hedefe isabet ettirebilsin. Bazı şiirler öyledir. Kendisine çeker. Bazıları anafor oluşturur, okurunu yutar adeta. Bazıları turunç çiçeklerinin kokuları gibi mest ederek sarar sarmalar, kendisine bağlar okuru. Onların şiirlerindeki ironi, mizah güzel kokular gibidir. Okuru sarar sarmalar. Emel İrtem’in (1969) de o şairlerden biri olduğu söylenebilir.

    Dergi, gazete, edebiyat platformu gibi mecralarda 1990’dan itibaren yayımlanmaya başlayan şiirleriyle dikkat çeken İrtem’in ilk kitabı “Divaneliğe Dönen Pergel” 1999’da okurla buluşur. Şair, çift sıfırlı yılları “Zehirli Rüya” (2006), “Marcus’un Lisan-ı Kalbi” (2007), “Zaviyesi Yıkık Gönye” (2009) kitaplarıyla kapatır. Milenyumun ikinci on yılı ise 2013’te yayımlanan “Seni Seviyem”le başlar ve biter. Geçen ay (Mayıs 2024) Emel İrtem’in tüm bu kitaplarında yer alan şiirleri toplu olarak, Bi’dünya dizisinden “Turuncu Travers” adıyla yayımlandı.

    İYİLER YÜZÜNDEN BAŞLADIM ŞİİRE

    Emel İrtem’e şiir yolculuğunun yirmi üç yılına yayılan ürünlerinin topluca okurla buluşması vesilesiyle sorular yönelttik. İlk soru başlangıçla, kanat hareketlerinin başladığı döneme dair oldu. Şöyle sorduk: Şiire doksanda başladığını biliyoruz. Niye başladın şiire? Seni şiire yönelten neydi? İrtem, “Aslında şiire elbette daha önce başlamıştım. Doksandan itibaren şiirlerimi yayımlatmaya başladım” dedi ve şöyle devam etti: “Neden yazmaya başladım? İyiler yüzünden; Karacaoğlan yüzünden, eski bir Çin şiiri yüzünden, Haşim yüzünden, Nâzım yüzünden, tasarruflu söyleyişin ahengi ve gücüyle ferahlığın tadını aldığım için ve nezaket için elbette… Neden yayımlattın dersen, oluyor öyle şeyler. İnsan kendine aynada bakmak ister. Hele gençken daha sık olur bu…” İkinci soruya geçmeden şairden bir şiirle soluklanalım diye düşündük ve “Oz Büyücüsü” başlıklı şiirden şu dizeleri alıntıladık:

    sonra baktıkça gülerler, sen gülmeyenlerden kork
    onlar görkemli bir kederin peşindedirler

    çok yürürüm, yorulurum, deliririm bu mesafede
    gövdem başka, aklım başka başka yerlerde
    bari ellerimi sıkı tut bir kalem tutar gibi
    bulur getiririm aklımı iflah olduğu vakit

    DOKSANLAR BİR EŞİK

    Doksanlı yılları dikine geçmiş bir şair kadına, o dönemi sormadan şiir konuşmak çok da mümkün değil. İrtem’in de şiire başladığı doksanlar, bilhassa şair kadınlar için aynı zamanda önemli bir eşiktir. Şöyle ki; o tarihe kadar şiirleriyle şair olarak ünlenmiş tek isim Gülten Akın’dır diyebiliriz. Bir de Sennur Sezer var elbette. Altmışlardan, yetmişlerden gelen başka isimler de var. Leyla Şahin, Ayten Mutlu, Lale Müldür, Gülseli İnal gibi. Ama doksanlı yılların başında onların tanınırlıkları, okunurlukları çok sınırlı. Eril ve erkek bir geleneği var modern Türkçe şiirin. Seksenlerde çıkan ve “kentlere düş alanı” isteyen Nilgün Marmara var bir de, ama o da Ece Ayhan’ın tanımıyla bilhassa o yıllarda “marjinal” bir şair. Üstelik şiirleriyle daha çok arkadaş çevresinin şairi. Ayrıca o dönemde yerleşik bir anlayış da var. Dili eril, sözü erkek egemen modern Türkçe şiirin düşünsel, duygusal birikimini de yansıtıyor. “Kadından şair olmaz” deniliyor ve bu tez o günün medyasında savunulabiliyor.

    Doksanlar modern Türkçe şiirde şair kadınların, şair ve kadın olarak biz de varız dedikleri, seslerini duyurmaya başladıkları bir dönemin başlangıcıdır diyebiliriz. Bu çerçevede, şair olarak Emel İrtem’i doksanlar nasıl etkiledi ve dönemin yakın tanığı olarak bu süreçte, sonrasında neler oldu, neler yaşandı, sen neler yaşadın diyerek başladığımı sorumuzu, o dönemi nasıl değerlendiriyorsun diye tamamladık. Doksanlar konuş konuş bitmeyecek bir süreç aslında. Çünkü gerektiği kadar üzerinde durulmuş ve konuşulmuş değil. Elbette İrtem de farkında bunun ki yanıtında son derece önemli noktalara değindi.

    ASIL KIRILMA DOKSANLARDA OLDU

    “Doksanlar Perestroyka, Körfez Savaşı, Bosna, Hizbullah, Doğu ve Güneydoğu’da olağanüstü hal, Madımak yangını, Onat Kutlar, Köprüaltı, Çorlulu, türban, Türk- İslam felsefesi, suikastlar, Televole ve şu an aklıma gelmeyen bütün olayların birlikte harmanlandığı o tuhaf yıllar içinde; kadının adı var mı, yok mu? Kadın da insan mı, şiir yazar mı, yazması gerekir mi? Yazanlar güzel mi, çirkin mi gibi sorularla da hemhal olmuşluğumuz var elbet. Bugün bulunduğumuz yerden baktım da o yıllar daha özgürlükçüymüş gibi geliyor, tabii İstanbul özelinde. Sen de oradaydın, hep birlikteydik; konuşur, tartışır, kavga eder, çok okur, çok yazardık. Kadınlar sokaktaydı, keşfediyorduk, ama elbette sayımız azdı. Arada özellikle küçük İskender’in düzenlediği şiir matinelerine Lale’nin ve Gülseli’nin geldiği olurdu. Arife Kalender, Ayten Mutlu, Leyla Şahin, Birhan Keskin, Nur Saka, Didem Madak imzaları dergilerdeydi. Sennur Sezer, eskimeyen bir tüfek olarak sosyalist cepheden şiirlerini yazmaya devam ediyordu. Sonra farklı kanatlardan pek çok isim daha eklendi. ‘Kadından şair olmaz’ diyen Adonis’e, her birinin yazdığı şiir şık bir tokat oldu. Doksanlar, üzerinde az konuşulan, çok şey yaşanan bir dönem. Seksenler kuşağına eklemlenmiş bir dönem değil, asıl kırılmanın doksanlarda olduğunu düşünüyorum. Bunda da kadınların payı var. Belki doksanların tanıkları olarak bütün bunları masaya günahıyla, sevabıyla yatırmalıyız. Seksenlerin kalbi kırık çocukları doksanların üstünden kendi başlarına değil, provokatörleriyle el ele tutuşup atlıyorlar. At ölmüş, silah tutukluk yapmış, şapka delinmiş, ama şerif yıldızlarının tozunu üstümüzde parlatmaya çalışıyor, doksanlarda şiir mi vardı diyorlar. Öyle miydi gerçekten; hem biz şiir gibi yaşayan çocuklardık… Dışarıdaydık, hayat öncülümüzdü. Pazartesi dergisi doksanlarda yayımlanmaya başladı. Doksanlarda Sombahar, Şizofrengi, Ludingirra, Öküz, doksanlarda rock, grunge ve şiir; o bizdik.”
    Nasıl ki seksenler, yetmişler, altmışlar, İkinciyeni, Garip, Nâzım doksanlarda bitmemiş idiyse çift sıfırlı yıllarda da doksanlar bitmemişti.

    Kuruyan boğaz için su ne kadar gerekli ve önemliyse şiir üzerine sohbetlerde de araya giren şiirler o kadar ehven diye düşünüyoruz. Bu gerekçeye de dayanarak aralarda şiir alıntılarına yer veriyoruz. Bu defa ilk betiğini sunacağımız şiirin başlığı “Eskir Geçmiş”:

    senin eski dediğin
    içimde duraklayan zaman
    ateşini yerken yazın
    sen sararıp solarken
    kuşlar da kör olurdu
    ben etiketlere gülerdim
    senin eski dediğin
    ne çok acıtır beni

    YAZMASAK AYIP OLURDU

    Belli bir zamandan sonra şairler bilmek ister neler yapmışlar, neler yapıyorlar. Öyle ki kimilerinin yapıtlarına bile yansır bu tutumları. Biz de İrtem’e; şiir yazdığına, yazmaya devam etmene değdi mi, değiyor mu? Yazmak, şiir yazmak nasıl bir yolculuk oldu, oluyor senin için sorusunu bunu düşünerek sorduk. “Yazmasak ayıp olurdu” dedi ve devam etti: “Yazdığım okunduğu zaman, okunan anlaşıldığı zaman, anlaşılan anlatıldığı zaman şiir yazmış olurum sanırım. Şiirle uğraşmak yerine pek çok şey yapabilirdim, ama hiçbiri şiir kuvvetinde bir bakış sağlamazdı bana.”

    Modern Türkçe şiirde her şairin bir İstanbul’u var mıdır? Yoksa da olmalı diyebiliriz… İstanbul’suz şiir sanki biraz eksiktir. Niye eksiktir; şimdilik karşılığını başka bir zamanda arayacağımız bir soru olarak kalsın. İrtem’in şiirlerinde İstanbul daha çok bir ruh olarak yer alır. “İstambol İncisi” başlıklı şiire de yansımıştır o ruh:

    bayırdan mı indim yoksa bağrından mı?
    aydan mı indim çamurdan mı?
    yüz memleketten toprak böldüm getirdim
    kalamış’tan bir deli sevdim delirdim
    bir vapur gibi denize kilitli

    ŞİİRİN BİRİKİMDEN ÖNCE GÖRGÜSÜNE TUTUNUYORUM

    Şair ve şiir için birikim, deneyim, görgü, etkileşim önemlidir. Buna istinaden yönelttiğimiz şiir kaynakların neler? Deneyim, birikim seni nasıl etkiledi, etkiliyor sorumuza şairin verdiği yanıt şöyle oldu:

    “Dünyalar içinde dünyalar, güneşler içinde güneşler var… Görüyorum ve yola böyle artarak devam ediyorum. Hep eksikmiş gibi… Bu şahane bir yolculuk. Her şeye şiir yazabilirim. Peçeteye, bardağa, Zetina dikiş makinesine, pencere önündeki Benjamin çiçeğine… Şiir insana ait bir şey değil, insanın dünyayı en saf haliyle görme, söyleme, tanımlama biçimi. Sonra aidiyeti yok. Gidip kendi nesnesine yapışıyor. Birikimden önce görgüsüne tutunuyorum sanırım. Sonra onun üstüne ilave ediyorum ne varsa. Toplamda bu kadarım; ne eksik, ne fazla.”

    İrtem’in şiirlerinde mizahi öğeler, ironi, muziplik sanki daha çok kederi geri çekmeye, diplere itmeye yöneliktir. Öte yandan Modern Türkçe şiirde şair kadınların yapıtlarında mizahi unsurlara çok sık rastlanmaz. O nedenle İrtem’in şiirleri bu açıdan da dikkate değerdir. Şairin “Üryan Cam” başlıklı şiirinin son iki betiğini okuyalım:

    benim ağrılarımı hesaba katma
    saat yediye çeyrek var beklerim
    Sicilya’ya üç kere gidip gelirim
    eğer dişimi biraz daha sıksam…

    beklemenin iyi tarafı budur
    kalbin içerde mi atar, dışarıda mı?
    bilirsin sözlüğe bakmadan

    ŞİİR BATMAZ, GERİLEMEZ

    Şiir enine boyuna, belli belirsiz bir değişim, dönüşüm geçiriyor. Aslında devinim yoksa şiir olmaz. O nedenle şaşırmıyoruz. Yine de şairler durumu farklı açılardan değerlendirebiliyor. Çoğu şair şiir yazmakla kalmaz şiirin hem tarihsel, yapısal hem de güncel sorunlarıyla da ilgilenirler. Olup biteni anlamak için çaba sarf ederler. Buna istinaden sorumuzu şöyle yönelttik: Bugünden baktığında şiir ve şiirdeki gelişmeleri; ilerleme, gerileme gibi sorunlar ekseninde nasıl değerlendiriyorsun? Mesela şiir batıyor mu, çıkıyor mu; yoksa kendi etrafında mı dönüyor?

    İrtem: “Abartmamak lazım. Çok güzel şiirler okuyorum. Özellikle son dönemde. Şiir batmaz, gerilemez. Karanlık çağda yazı unutuldu mesela, ama akabinde Hesiodos, Homeros, Sapho, Thales, Herakleitos ortaya çıktılar… Nasıl oluyor. Demek ki hiçbir şey gerçekten ortadan kaybolmuyor. Hiçbir şey unutulmuyor. Hiçbir şey nihai son değil. Genç şiir geliyor. Sadece işleri zor. Görünür olmak, okurunu bulmak, destek bulmak zor. İnternet, yapay zekâ, kıl tüy zekâ, her şey var ortalıkta. Görünene değil, söze düşelim. Bizi nereye götüreceğini görelim. İyi şiirde direnenler kalacak. Ben heyecanlıyım.”

    Şairin Madam Anahit’e, Beyoğlu’nun doksanlarda da efsane Ermeni akerdeoncusuna adadığı kitabında yer alan “Hicran ve Kiraza Kesilmiş Hayta” başlıklı şiirden bir betik aktaralım:

    gitmek bütün olmaktır
    kirazın aman, aman, aman demesidir
    tercümesi yalnızlığın sorulunca
    biri kiraz der, tuğlayı tükürür hayta
    yıkık bir ev yapmak için geride
    her şey valize girdiğimiz zaman başlar
    sökülür hasır ve altındaki gölge

    (…)

    Frensiz bisikletin adıdır hayta

    OKUR EMEL İRTEM, ŞAİR EMEL İRTEM’E

    Şairin heyecanını biraz daha yükseltebilecek bir soru yönelttik bu defa. Dedik ki şiir okuru Emel İrtem, belki bir tren istasyonunda, şair Emel İrtem’i görüyor. Elinde de biraz önce kitapçıdan aldığı “Turuncu Travers” var. Daha önce de hiç karşılaşmamışsınız. Acaba okur Emel İrtem, şair Emel İrtem’e ne sorardı? Buna şair Emel İrtem ne karşılık verirdi? Yedi düvele duyuracak kadar olmasa bile dolu dolu bir kahkaha attıktan sonra geldi şairin yanıtı: “Ne güzel bir soru. Kırık galiba, kafasına göre takılmış, kalbi kırılmış, kendini bir tavana da asmamış, garantisiz yaşamış, yazmış. Öldürmeyen Allah böyle güldürmüş diyen Emel okuruna, Emel şairi ne desin. Eyvallah! Allah seni de güldürsün. Dünyanın gürültüsüne karışan mezarlıklardan yükselen kahkahayı al, sayfaların arasına koy; kitabı kapat ve def ol!..”

    Bu “def ol”u bir tersleme değil, bir tersinleme; yani çağrı, davet kabul ederek okumalı ve yorumlamalı… Şair sözü sadece şiirde değil, gündelik iletişimin müşterek dilinde de şiirlidir, rüyalıdır…

    Bazı kitaplar, bilhassa şiir kitaplarının sayfaları biter, ama kapağı kapatılamaz. Şiirler sürüyordur çünkü… Son alıntımızı “Aba’ma” başlıklı şiirden yapacağız:

    bir bıçak gibi kestim bakışımla gökdenizi
    bu coğrafyadan bana başka bir entari dik
    sana küçük gelenleri giymek istemiyorum

    Şairin “def ol” deyişinin aslında çağrı olduğuna değinmiştik. O çağrıya gitmeye, o davete icabet etmeye, o şiir yolculuğuna değer bir toplam “Turuncu Travers”…

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Sanata, yoksulluğa, edebiyata dair bir sorgu: ‘Fakir Sanat’

    Sanata, yoksulluğa, edebiyata dair bir sorgu: ‘Fakir Sanat’


    Abdullah EZİK


    Edebiyat eleştirmeni Leo Bersani ve sinema eleştirmeni Ulysse Dutoit tarafından kaleme alınan Fakir Sanat: Beckett, Rothko, Resnais (Arts of Impoverishment), yakın geçmişin üç önemli sanatçısı farklı noktalardan ele alan ve onları ortak bir düşünce etrafında buluşturan bir eser. Suat Kemal Angı tarafından Türkçeye çevrilen eser, bugünün dünyası ile geçmişin snat algısının nasıl ve ne şartlarda iç içe geçtiğini de açıkça görünür kılar.

    Her biri kendi disiplininde önemli bir noktaya ulaşmış, eserleri ile kendilerine özel bir alan açmış üç temel figürü/ismi (Beckett, Rothko ve Resnail) ele alan Bersani ve Dutoit, sanatın ne derece özerk bir yapı olduğunun izini sürer. Özerk bir alan olarak sanatın mevcut şartlardan farklı olarak kendi gelişim çizgisini takip eden bir unsur olduğunu belirten yazarlar, nihayetinde ebediyete giden yolun da bu düşünceyi gerçekleştirmekten geçtiğini belirtirler. Bu yönüyle Fakir Sanat: Beckett, Rothko, Resnais, hem bir kavram olarak sanatın merkezinde yer alan temel meselelere değinen bir bakış geliştirir, hem de ilgili yazar, ressam ve sinemacıya dair kapsamlı bir araştırmanın içerisine girer.

    Bersani ve Dutoit’nin Fakir Sanat boyunca üzerinde durduğu üç isim de farklı yönleriyle ön plana çıkar ve günümüz entelektüel/sanat ortamını şekillendiren başat figürler olarak tarihte yerini alır. Bu bağlamda Beckett, Rothko ve Resnais tercihleri, söz konusu bu figürler üzerinden sanatın kendisine gündelik hayatta nasıl bir karşılık bulduğu sorunun da peşinden gider. Üç farklı disiplinden üç farklı ismin bir araya getirildiği araştırma boyunca herhangi bir meselenin birçok farklı disiplinde kendisine karşılık bulabileceğinin de altı çizilir. Tam da bu noktada “okunmak istemeyen bir yazar”, “anlaşılmak istemeyen bir ressam” ve “izleyenleri dumura uğratan bir yönetmen” ön plana çıkarılır.

    Kitap, ana planda Beckett, Rothko ve Resnais’nin yoksulluk temasını nasıl işledikleri üzerinden sanat tarihinde hızlı bir yolculuk yapar. Söz konusu bu sanatçılar farklı disiplinlerde (edebiyat, resim ve sinema) çalışmış olsalar dahi onların eserlerinde yoksulluğun estetik ve varoluşsal boyutları zamanla kendisine büyük bir alan açar. Tam da bu noktadan hareketle yazarlar, gündeliğin, yoksulluğun, zayıflığın edebiyat, tiyatro, resim ve sinemada nasıl temsil edildiği konusunun izini sürer. Bu nedenle gerek tematik bir bakış ile hareket etmesi gerekse bu sanatçılar üzerinden bütüne dair bir yaklaşımın peşinden gitmesiyle Fakir Sanat önemli bir işi icra etmiş olur.

    Beckett’in tiyatro oyunları ve yazılarında yoksulluk, minimalizm ve boşluk temalarının nasıl işlendiği üzerinden şekillenir. Onun için tüm bu bağlamlar konuyu bütünleyen ve özerkleştiren birer açmazdır. Öyle ki Beckett karakterleri çoğunlukla yoksul ve çaresizdirler, içerisinde bulundukları durumlar onların ne tür varoluşsal sıkıntılarla yüzleştiklerine dair yeni açılımlar geliştirir. Yoksunlukla, varoluşsal sorunlarla, anlam meselesiyle yüzleşmeyen bir Beckett karakteri düşünülemez. Bu da yazarın/şairin nasıl bütünlüklü bir düşünce ile edebiyatını oluşturduğunu ortaya koyar.

    Bir başka noktada Beckett’in eserlerinin dil ve anlatının doğal sınırlarının nasıl zorlandığı ve yoksulluğun bu sanatsal tercihlerle nasıl bağlantılı olduğu üzerinde durulur. Bersani ve Dutoit için bu, insanoğlunun en temel olgularından biri olan dilin nasıl şekillendirileceği ve ele alınacağıyla ilgilidir. Beckett, her zaman dil ile uğraşan bir yazar/şair olarak bu meselenin izini sürmüş, nihayetinde vardığı yoksunluk/yoksulluk anlatılarında dili bir araç olmanın ötesine taşıyarak onu anlamsal açıdan da zorlamıştır. Tüm bu meseleler Beckett’in bugün için neden bu kadar önemli olduğunu açıkça görünür kılarken onun aynı zamanda nasıl bir düşünce yapısıyla hareket ettiğini de gösterir.

    Mark Rothko, kitabın merkezinde yer alan ikinci isimdir. Rothko’nun soyut resimlerinde yoksulluk ve sadelik temaları sık sık işlenir. Öyle ki Rothko için birçok şey yoksulluk düşüncesinin birer görünümü olarak gün yüzüne çıkar. Onun tablolarında/resimlerinde hep duru ve açık bir yoksulluk söz konusudur. Öyle ki Rothko’nun sıklıkla tablolarında büyük, derin, boş alanlara yer vermesi ve tercih ettiği renk paleti, bu yoksulluğa farklı açılardan vurgu yapar. Onun sanatçı kişiliğinde yer alan ruhsal ve varoluşsal arayışlar, aynı zamanda sanatını şekillendirir.

    Fransız Yeni Dalga sinemasının önemli temsilcilerinden biri olan Alain Resnais ise kitapta peşinden gidilen üçüncü isim olarak dikkat çeker. Yoksulluğu bütün bir sinema yolculuğu boyunca takip edilebilir özerk bir tema hâline getiren Resnais, bu konuya zaman kavramını dönüştürme arzusuyla müdahale eder. Anı, hafıza ve varoluşsal sıkıntılar, yoksulluğun bir tezahürü ve çoğu zaman onunla birlikte ele alınan başlıklar olarak ön plana çıkar. Resnais’in anlatım tekniklerinin ve görsel stilinin yoksulluk temasını nasıl desteklediği, Bersani ve Dutoit’nin araştırdığı bir diğer bağlam olarak kitap boyunca tartışmaya açılır.

    Fakir Sanat: Beckett, Rothko, Resnais, söz konusu bu üç sanatçının eserlerinde yoksulluğun estetik ve varoluşsal boyutlarını inceleyerek onların sanatsal yaklaşımlarının ve tematik odaklarının derinlemesine bir analizini sunar. Öte taraftan kitap boyunca yoksulluğun bu sanatçıların eserlerinde sadece bir tema olarak değil, aynı zamanda bir estetik strateji ve varoluşsal bir durum olarak nasıl işlendiğini de araştıran Leo Bersani ve Ulysse Dutoit, nihayetinde ortaya felsefe, edebiyat, sanat ve gündeliği birleştiren bir eser çıkarırlar.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Camdan Kent’inde Bir Başına Bir Yazar: Paul Auster

    Camdan Kent’inde Bir Başına Bir Yazar: Paul Auster



    Yakın dönem Amerikan edebiyatının en önemli yazarlarından biri olan Paul Auster, geçtiğimiz gün (30 Nisan) aramızdan ayrıldı. Bugüne kadar kaleme aldığı hemen her bir metinle okura farklı bir dünya sunan Auster, şiirden romana, hatırattan senaryoya kadar birçok alanda varlık göstermiş öncü bir figür olarak da her zaman kendisinden söz ettirmeyi başarmış bir isim.

    1980’li yıllarda kaleme aldığı metinlerle giderek büyük bir tanınırlığa kavuşan Paul Auster, babasının ölümünün ardından kaleme aldığı The Invention of Solitude (Yalnızlığın Keşfi) ile ilk büyük çıkışını yapar. Kitabın odağına kendi babasını ve baba-oğul ilişkilerini koyan Auster, aynı zamanda kendi yaşamından hareketle kurguladığı ilk metnini de gün yüzüne çıkarır. Daha sonra kaleme alacağı kitaplarında da zaman zaman devam ettireceği bu tutum, yazarın yaşamıyla edebiyatını da farklı şekillerde birbirine bağlamaya devam eder.

    1985-87 yıllarında daha sonra New York Üçlemesi olarak bilinecek ve Paul Auster’in en ünlü eserlerinden birisine dönüşecek Cam Kent (1985), Hayaletler (1986) ve Kilitli Oda’yı (1986) yayımlayan Auster, daha sonraki süreçte yazın serüvenini giderek genişletir. Ay Sarayı (1989), Leviathan (1992), Yanılsamalar Kitabı (2002), Sunset Park (2010) ve son olarak Baumgartner (2023) gibi romanlarında Auster, kendi edebî serüvenini giderek derinleştirir ve kırk yılı aşkın bir süre içerisinde ortaya nitelikli bir külliyat çıkarmayı başarır. Bugün için bütün bir dünyada kendisine özel bir okur kitlesi geliştiren Auster, tüm bu metinlerinde ortak bir dünya, ortak bir hayal gücü ile hareket eder ve çevresindekileri de bu düşe ortak kılar.

    Bütün bir edebî serüveni boyunca “kimlik”, “aidiyet”, “anlam arayışı”, “hayatın ne olduğu” gibi temel birtakım sorgular/arayışlar üzerinden hareket eden Paul Auster, bu tutku ve arayışını son kitabı Baumgartner’a dek sürdürür. Nihayetinde ölüme kadar olan yolculuğunda insanın birçok noktada duraklayacağını, kendisi ve çevresiyle bir hesaplaşmaya gireceğini düşünen Auster için bu durum, belirleyici ve keskin bir bağlam/izlek olarak ön plana çıkar.

    Kişinin kendisiyle olan ilişkisi kadar çevresiyle olan bağlarını da tartışmaya açan Auster için insan salt kendi yaşamıyla ilgili bir unsur/varlık değildir. Kişi kendi kararlarını kendisi verebilir ve yaşayabilir, ancak bir de onun üstlenmek veya yüzleşmek durumunda olduğu başka pencereler vardır. Bazen her şey kişinin kontrolünden çıkabilir ve insan kendini bir ânda başka bir dünyanın, başka bir maceranın parçası olarak bulabilir. Dışarıdan bakıldığında anlamsız, anlaşılmaz ve olağanüstü gibi görülen birçok olay, zamanla Auster edebiyatının belkemiği konulardan birini meydana getirir. Sözgelimi Ay Sarayı (1889), Yanılsamalar Kitabı (2002), Brooklyn Çılgınlıkları (2005) gibi kitaplar bu bağlamda takip edilebilecek özgün bir hattı meydana getirir.

    Özellikle erken dönem edebiyatında Edgar Allen Poe, Samuel Beckett, Nathaniel Hawthorne, Henry David Thoreau, Jacques Lacan ve Jacques Derrida gibi yazar ve düşünürlerden yoğun bir şekilde etkilenen Paul Auster, zamanla kendi yolunu bulmakla beraber bütün bir yazın hayatı boyunca devam edecek kimi ortak yaklaşımlar üzerinden hareket etmiştir. Edebiyatı özellikle dil temelli yaratıcı bir edim olarak kabul eden ve dili hemen her koşulda yeniden biçimlendirmeye özen gösteren yazar, bunu yaparken okura bir anlatı/hikâye sunmaktan da geri durmaz. Dil, bir parçası olduğu metnin başat bir unsurudur ve yazar sürekli ona müdahele etmeli, onu yeniden şekillendirmelidir. Özellikle Lacan ve Derrida gibi isimleri bu bağlamda kendisi için bir yol gösterici olarak konumlandıran yazar, metinleri aracılığıyla da bu düşüncesini açıkça ortaya koyar.

    Münzeviler, aylaklar, başıboşlar, kendisini akıldışı bir maceranın ortasında bulan şaşkınlar, Paul Auster edebiyatının temel karakter profilini ortaya çıkarır. Öyle ki bu edebiyatta hiçbir şey planlandığı veya düşünüldüğü gibi gitmez, gelişmez, şekillenmez. Sürekli yeni bir devinim, beklenmedik bir olay örgüsü ön plana çıkar. Bu durum bir yazar olarak Auster’ın belirli kalıplar üzerinden hareket etmekten ziyade sürprizler ve beklenmedik olaylar/hikâyeler üzerinden edebiyatını şekillendirdiğini ortaya koyar.

    Bir konu izleği olarak da Auster’ın alışıldık tema ve yönelimler üzerinden hareket ettiği ifade edilebilir. Sözgelimi dilsel kayıplar, gündelik olanın tasviri, yaklaşan bir felaketin sancısı, babasızlık, yoksunluk, yazma arzusu ve dünyayı anlamaya çalışma tutkusu Auster için üzerine çokça düşünülecek ana başlıklar/konular olarak değerlendirilebilir. Bilinçli bir şekilde zaman içerisinde geliştirilen bu izleksel çizgi, Auster’ın ortaya ne denli kompakt ve bütüncül bir edebiyat çıkardığını da görünür kılar. Nitekim Leviathan (1992), Timbuktu (1999), Kehanet Gecesi (2003), Karanlıktaki Adam (2008), Görünmeyen (2009) gibi birçok kitapta bu tematik/yazınsal izlekler takip edilebilir.

    Yakın dönem Amerikan edebiyatının en önemli yazarlarından biri olan Paul Auster, kaleme aldığı romanlar, senaryo ve metinlerle kendisinden çokça söz ettirmiş ve ettirecek bir isim. Kendisine özgü, karakteristik bir edebiyat geliştiren ve uzun yıllara yayılan edebî serüveni boyunca bu tutumunu sürekli geliştirerek devam ettiren Auster, şüphesiz her zaman tutkulu bir yazar olarak anılmayı sürdürecektir.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Kuşku ile inanç arasında mütereddit bir yazar: John Fowles

    Kuşku ile inanç arasında mütereddit bir yazar: John Fowles


    Merve KÜÇÜKSARP


    İngiliz romancı, hikayeci, şair ve deneme yazarı John Fowles’un (1926-2005) otobiyografik bir anlatı olarak kaleme aldığı ‘Günce’nin ilk cildi Süha Sertabiboğlu’nun çevirisi ile Ayrıntı Yayınları tarafından yayımlandı.

    Fowles, 1945-1965 yılları arasını ele aldığı eserinde kendi yaşamının gençlik dönemini, ailesi ile yollarını ayırıp kendi hayatını inşa edişini, yazarlığa adım atışını, yazarlıkta kadem alışını ve kimi aşk hikayelerini anlatıyor. Eserin arka planında ise savaş yorgunu İngiltere yer alıyor.

    John Fowles, İngiliz edebiyatının hatırı sayılır yazarlarının başında gelir. Eserleri tüm dünyada çeşitli dillere çevriliyor, çok sayıda okur ile buluşuyor. Mit ve gizemi gerçekçilik ve varoluşçu düşünce ile harmanlayarak eserlerinin harcına katan Fowles’un ‘Koleksiyoncu’, ‘Aristos-Yaşam Üzerine Notlar’, ‘Büyücü’, ‘Fransız Teğmenin Kadını’, ‘Abanoz Kule’, ‘Mantissa’, ‘Yaratık’, ‘Zaman Tüneli’ isimli kitapları dilimize kazandırılan eserlerindendir.

    İki ciltten oluşan günlüklerinin bu ilk cildinde anlatı 1949 yılında başlar. Fowles o sırada 24 yaşındadır, Oxford’da bulunan New Collage’da Fransızca okuyordur ve son sınıftadır. Fowles günlüklerin başında savaş sonrası İngiltere portresini anlatırken, bir yandan da ailesinin ve yaşadıkları kasabanın tekdüze oluşuna dair duyduğu varoluşsal sıkıntıyı da dile getirir. Nitekim bir gün yaşadığı hayata daha fazla katlanamaz ve evden uzağa, Yunanistan’a gider. Spetsai isimli adada bir İngiliz okulunda İngilizce öğretmeni olarak çalışır. Burada yaşadıkları onu entelektüel anlamda olgunlaştırır ve daha sonra yazacağı ‘Büyücü’ isimli romanının nüvesini oluşturur.

    Fowles, daha sonra Kuzey Londra’da yaşamaya başlar ve yazın hayatına adım atışı bu dönemde olur. Bu yılları edebi beğeni kazanmak için mücadele halinde geçirir. Sık sık sanatı besleyen kaynaklar ve yaratıcı deha hakkında düşünür. Batı kanonunun namlı yazarlarını mercek altına alır ve kendi yeteneğinin sınırlarını belirlemeye çalışır. 18 Kasım 1954’te yazdığı şu satırlar buna misaldir:

    “İki türlü yazar var: Bir tarzda deha sahibi olanlar; Moliere, Racine, Dostoyevski, Mansfield ve sadece evrensel bir akla sahip olanlar ile kendilerini en iyi ifade etme yolu olarak yazılı sözcüğü bulanlar; Gide, Goethe, D.H.Lawrence; yani akılla yazanlar ve dehayla yazanlar. Ben akılla yazan biriyim…”

    Fowles sanat üzerine düşündüğü gibi, iyi bir yazar olmak için de çabalar. Onu edebi şöhrete kavuşturan romanı ‘Koleksiyoncu’dan önce yazıp yayımlat(a)madığı çok sayıda eser kaleme alır. Büyük bir şevkle ve hiç durmadan metinler ortaya çıkarır. Oldukça yaratıcı ve üretkendir ancak o yıllarda kimse tarafından takdir edilmemektedir. Anılarında bu dönemin onun için tahammülfersa olduğunu anlatır. Zira henüz okurlar tarafından onanmadığından olsa gerek, kimi zaman yazarlık yeteneği açısından kuşkuludur. Buna rağmen kimi zaman da kendine güveni oldukça yüksektir. Bu iki ruh haleti arasında oldukça yalpalar ki, edebiyat tarihine iz bırakan yazarların anılarını okuduğumuzda onların da aynı dertten mustarip olduğunu, yazma eyleminin ekseriyetle kuşku ile inanç arasındaki yarıkta filizlendiğini görürüz. Fowles’un anılarında da bu konu bir hayli yer tutar.

    “Berbat bir gün; karanlık içeriye doldu. Yazdıklarım hakkında kuşku; derin, her şeye sinen bir kuşku. Uyum ve inceliğe doğru yaptığım, işkence derecesinde yavaş ilerleme; sözcüklerin gerek anlamsal gerek fonetik yönden sürekli yanlış kullanımı. Vasatın üzerinde bir şeyler başarma çabası boşa gitmiş, beyhude sanki. (..) Yazmak konusunda hiçbir rahatlığım, yeteneğim yok. Neredeyse hep iradeyle gerçekleşen bir eylem bu…”

    Yirmi dokuzuncu yaş gününe tekabül eden 1953 yılında ise Fowles yine hayal kırıklıkları ve öfke ile isyan etmektedir:

    “Yaşlanma; uğursuz bir yaş, yirmi dokuzuncu doğum günü. Yirmili yaşlarımın kumları akıp gidiyor ve hala başarılan bir şey yok, çözülen bir şey yok, hiçbir rahatlama umudu yok. Yunanistan kitabını yeniden yazıyorum ve nihayet, bunun biraz basılmaya değer olduğu kanısındayım artık. Ama cilası eksik, konudan sapıyor, tekrarlar var (…)

    Türkiye işi suya düştü. Pek fazla dert ettiğim yok. Kapanan bir kapı daha; kendimle mücadele devam etmek zorundayım. Gayet eminim ki, önemli olan da bu, kendini fethetmek, kendini keşfetmek.”

    Ne var ki, bu kaygılar 38 yaşındayken Fowles yazdığı ‘Koleksiyoncu’ romanı ile arzuladığı başarıyı elde ettiğinde de tümüyle kesilmez. Fowles’u artık takip eden başka kaygılar vardır. Zira artık sahip olduğu başarının yazma becerisini etkileyip etkilemeyeceği, şöhretin ışıltısının dikkatini cezbedip cezbedemeyeceği de önemlidir. Evet, şöhret hayatını değiştirir, Fowles enikonu tanınan ve para kazanan bir yazar olur ama yazmaktan ve sahip olduğu üslup arayışından asla yılmaz. Koleksiyoncu’yu diğer romanları takip eder.

    Fowles edebi hezeyanlarının yanı sıra aşk ve cinsel deneyimlerinden de sıkça bahseder günlüklerinde. Keza arkadaşının eşi Elizabeth’e duyduğu aşk ve sonrasında onunla yaşadığı, evlilikle nihayetlenen ilişkisi de Fowles’un dünyasını meşgul eden konuların arasında yer alır. Bilhassa bu evlilikle birlikte Elizabeth’in kızı Anna’ya ne olacağı sorunu ortaya çıkar. Fowles anılarında bu evliliği ve Elizabeth’i istediğini, ne var ki Anna’yı istemediğini dile getirir. Elizabeth ile ilişkileri, Fowles’un diğer kadınlarla olan kaçamaklarına rağmen devam eder. Bu ilişki sırasında yaşadıkları kimi zaman romanlarına ilham verir.

    “Oxford”, “Fransa’da Bir Yıl”, “Bir Ada ve Yunanistan”, “Uzak Prenses”, “Elizabeth”, “İngiltere’ye Dönüş”, “Londra’da Evli Bir Yaşam”, “Çocuksuzluk”, “Parnassos’a Tırmanış”, “Lyme’a Kaçış” isimli on bölümden oluşan ‘Günce: Birinci Cilt 1945-1965’, Fowles’un edebi hırsını, varoluşsal sıkıntılarını, şöhret yolunda yaşadığı ikircikli ruh hallerini, sanatsal evrimini, üslup açısından duyduğu kaygıyı anlatmanın yanı sıra özel hayatında yaşadığı çıkmazları, kimi zaman bencilliklerini, dostluklarını, edebiyat ve kadınlar harici tutkularını da tüm açıklığıyla dile getiriyor.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Bahoz’un Cemal’inden Mazlum Samsa’nın dönüşümüne: ‘Ben Bermal’

    Bahoz’un Cemal’inden Mazlum Samsa’nın dönüşümüne: ‘Ben Bermal’


    Deniz MAHABAD


    İnsanlar topluluklar halinde yaşamaya başladığı andan itibaren yaşamı düzenleyen sistemler oluşturmaya çalışmış, başta tanrısal düzlemde somutlaşan bu düzen algısı zamanla yerini devlet yapılanmalarına bırakmış ve yöneticiler de göksel varlıkların yeryüzündeki temsilcileri gibi görülmüştür.

    Felsefenin içinde de yerini bulan siyaset; yöneticilerden halka, özgür iradeden varlık sorgusuna uzanan geniş bir kavram olarak yaşamın her alanında kendini hissettirmektedir. Değil mi ki devlet kurumunu temsil eden kişi veya meclislerin kararlarıyla binlerce insan savaşa gidebilmekte, ekonomik sorunlar yaşayabilmekte ve kimi zaman kendi yaşamı hatta temel özgürlükleri konusunda bile söz söyleme hakkına sahip olamamaktadır. İşte tam da bu noktada edebiyat dahil olmaktadır hayatın büyük damarlarına.

    Aristoteles’e göre edebiyatın görevi “Gerçekten olan şeyi değil, tersine olabilir olan şeyi, yani olasılık veya zorunluluk kanunlarına göre mümkün olan şeyi ifade etmektir.” (Moran, 1991, s. 14) Edebiyat, evren gibi sonsuz olasılıkların buluştuğu zihnin kavşak noktasıdır. Bu kavşaktan en çok acılar, varoluşsal kaygılar ve soru(n)lar geçmektedir. Yazarlar ise karmaşık zihin trafiğini kontrol eden insan emekçileridir diyebiliriz.

    İnsan emekçiliğini misyon edinen çeşitli yazarlar seslerini duyurmaya ve başkalarının sesi olmaya gayret etmektedir. Günümüz yazarlarından Deniz Faruk Zeren de bu gayretin temsilcilerinden. Dipnot Yayınları’ndan yenice çıkan “Ben Bermal” kitabıyla Deniz Faruk Zeren; artık silikleşen, bir şekilde hasıraltı edilen somut toplumsal sorunları, estetik kaygılar yaşamadan ve politik titreşimleri kaybetmeden dile getirmektedir.

    Edebî bir tür olan roman, insan mücadelesinin gerçekliğini ve hayal gücünü üretirken ideolojik varlığın, insan yaşamındaki yerini sorgulayabilmelidir. Zeren de bu bağlamda okuyucuyu mühim bir sorguya dahil ediyor. “Toplumcu Gerçeklik” anlayışını amaç edinen sanatçılar, edebiyatın içerdiği politik boyutu bireyin içinde sıkıştığı siyasi argümanların biraz daha anlaşılır olması açısından çıkış noktalarından biri olarak kullanmaktadır. Zeren, metnini oluştururken coğrafyanın koşullarını da irdelemekte ve Karaova kasabasında toplumsal sorunların politikleşmesine varan süreci sade bir dille sunmaktadır.

    Kitabın ana karakteri Mazlum Samsa, Berxareş köyünde vekil öğretmenlik yapmaktadır. Kahraman, toplumsal/siyasal sorunlara uzak olmamakla kalmayıp bu yöndeki çalışmalara aktif katılım çabasındadır.

    Kitaba adını veren “Ben Bermal” ise Mazlum’a rehber olan bir karakter. Kitabın adının Bermal olması ana kahramanın da kadın olacağı izlenimi verse de süreç, eril zihniyete bir tavır olarak kendini hissettiriyor. Erkek egemenliğinin hâkim olduğu dünyamızda savaş ve politik bilinci yüksek bir kadının varlığı bu tavrın göstergesi denebilir. Beklediği kişinin/kişilerin erkek olacağını düşünen Mazlum Samsa’nın “Ben Bermal”ı görmesiyle yaşadığı şaşkınlık eril zihniyetin içinde tam anlamıyla kırılmasına işaret ediyor. Bermal karakteri, yazarın yaşadığı coğrafyada yüzyıllardır kadına yönelik sömürü erkine bir cevap olsa da asıl olan kadının hiçbir ideolojik, dinî, kültürel oluşuma ait olmadan kendiliğini var etme yolculuğudur. Kitapta devrimcilik gerçeğinin gerekliliğine olan inanç ön plandadır. Samsa’nın bu inancın parçası olması ise kadının eril dünyaya yön verme gücüne gönderme olarak kabul edilebilir.

    Kafka’nın “Dönüşüm”ü… Zeren, kitabını bir “dönüşüm” süreciyle biçimlendiriyor ancak bu süreç Geregor Samsa’daki gibi fiziksel şekliyle değil, bilinç devinimleriyle ve etik sorgulamalarla ortaya konuyor. Roman genellikle bir bekleyiş halinde ilerliyor. Samsa’nın iç dünyası ve çevresi bu yönde kurgulanmış. Kasabada sürekli hareket halinde olsa da, bekleyen bir insanın birikimine tanık oluyoruz kahramanı izlerken. Sancılı olsa da sabırlı olmanın, kontrolü kaybetmemenin, duygularını dizginleyebilmenin önemini vurguluyor Mazlum karakteri. Mazlum aynı zamanda gençlik yıllarında politik bir kişilik edinme ya da öyle görünme çabasında olan insanları hatırlatıyor ironik şekilde. Ancak Mazlum Samsa, hızla politik kişilik kazanma kaygısını duymadığından zamana yayarak, saatlerce okuyarak politik bir kişilikten ziyade politik bir saha yaratma çabasına giriyor.

    Romanda bir diğer önemli kahraman ise Hamal Cemal. Panter adında atı var. Gitmeden önce Panter’i satıyor. Gidişine kadar olan süreçte hayvanlara, bitkilere, çevreye yaklaşımı gidiş öyküsünü hazırlıyor sanki. Mazlum’un asma ağacının altına attığı izmarite gösterdiği tepki, Cemal’in gelişiminin özeti mahiyetinde. Artık aynı olmayan, olamayan bir dönüşüm var. Devrimci bir dönüşüm.

    Romanda “gitmek” eylemi baskın. Ancak uzun süre beklemeyle iç içe geçen bir gitme var. Teorik olarak hazırlıkla devam eden bir gitme. Nereye gitmek istiyor Mazlum Samsa? Metin bu doğrultuda biçimleniyor. Süregelen bir devrim mücadelesine katılım çabası. Hamal Cemal’in devrim saflarına erken katılımı Samsa’yı derin bir boşluğa itiyor. Yalnızlığını kısa bir süre dolduramıyor ancak dönüşümün ve gelişimin gerekliliği toparlanması için gerekçe oluyor kendisine.

    Bir kahvede gece vakti arkadaşlarının öldürülmesinden sonra büyük bir üzüntü yaşar metnin kahramanı. Gitmek için haber gönderir, haber bekler. Gitmek için gelişimini tamamladığını düşünür. Odasına kapanıp saatlerce paslı somyaya terli vücuduyla uzanıp kitap okumanın, mahalle mahalle dolaşıp afiş, broşür dağıtmanın dönüşümünün en önemli parçaları olduğunun farkındadır Mazlum. Ancak beklediği onayı alamaz. Devrimciliğe giden yolların bütün aşamalarını belirgin hale getiren Deniz Faruk Zeren bir gencin bu anlamda dönüşümünü sağlam bir gerçekliğe oturtuyor. Günümüz koşullarında Mazlum Samsa benzeri gençlerin varlığı çok az. Çünkü dünyanın vardığı nokta popüler kültürün baskın olduğu, teknolojik gelişimlerin özellikle de iletişim kanallarının farklı bir boyuta evrildiği, tüketim toplumuna dayalı bir dönem. Haliyle politik bilinç yerini farklı argümanlara dayalı bir ortama bırakmış durumda.

    Siyaset, belirli kıstaslarla dokunduğu edebiyatın yanı sıra sinemada da güçlü bir argümandır. Bu bağlamda “Ben Bermal”, Kazım Öz’ün 2008 yılında gösterime giren Bahoz/Fırtına filmini hatırlatıyor. 1990’ların yoğun, karmaşık ve çetin politik atmosferinde geçen filmin kahramanı Cemal adında Kürt Alevi bir gençtir. Mazlum Samsa gibi bir başına değildir Cemal. Üniversite için İstanbul’a gider. Siyasî örgütlenmelerden olabildiğince uzak duran apolitik Cemal karakteri daha sonra tanıştığı Kürt sol grup öğrenciler aracılığıyla ideolojik bir figür halini alır. Bu noktada Mazlum Samsa’nın bekleyiş ve gitme süreci Cemal ile benzerlik gösteriyor.

    Mazlum’un geçmişi bilinmiyor. Ancak ücretli öğretmenlik yaptığı süreçte ve sonrasında devrim/devrimcilik gibi kavramlara -teorik de olsa- uzak olmadığı anlaşılıyor. “Ben Bermal” Samsa’yı pratik çalışmalara yönlendiriyor. Böylece kadın eğiten önder birey olarak konumlanıyor. Mazlum’un okuması için kitaplar veriyor Bermal. Beklemekten gitmeye varan yolculukta ana rehber “Ben Bermal” oluyor.
    Bermal, romanda az görünen ikincil karakter gibi dursa da olay ve olgular içindeki büyük kurucu, değiştirici, dönüştürücü güçtür. Eril kuvveti şekillendiren, feodal kastın karşısında toplumu ve arkadaşlarını değişime hazırlayan, yol gösteren “Ben Bermal”dir. Devrimci kimliğini kazanmaya çalışan Mazlum’a yaklaşımı ve köyde husumeti çözerken düşmanlıktan ziyade koskoca köklü feodal erkeğe müdahalesi çarpıcıdır Bermal’in.

    Sonuç olarak güçlü bir toplumsal olgunun metinleştirildiği “Ben Bermal” romanında bir karakterin zaman içinde dönüşüm ve gelişimine tanıklık ediyoruz. Bununla birlikte devrimci bir topluluğun çalışma tarzını ve iç dünyasını estetik dilin olanaklarıyla okuma fırsatı buluyoruz. Dolayısıyla Zeren’in birçok açıdan başarılı bir metin ortaya çıkardığını ve sosyopolitik bir konuya cesurca yaklaşarak yeniden hayat verdiğini söyleyebiliriz.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***