Etiket: Edebiyat

  • Kendi olmanın derdinde, derdin arayışında

    Kendi olmanın derdinde, derdin arayışında


    Adalet ÇAVDAR


    “Çünkü unutmayalım, günahın bedeli ölümdür; yazılıdır bu, yok sayılamaz, kim ki günah işler, ölecektir. Günah içinde doğduğumuzu hep hatırlayalım, annelerimizin rahmine onlar günah içindeyken düştük – bedenimizin her yerinde günah hüküm sürer, günah kirli kalbin doğal sıvısıdır; günah gözlerden bakar, amin ve bizi şehvete götürür, günah kulakta duyulur ve budalalık yaptırır insana, günah dilimize yerleşir ve cinayeti işler. Evet! Günah insanın tek mirasıdır, günahı doğul (bu ne?) babamızın, o günahkâr Âdem’in bize bıraktığı mirastır, onun kalanı bizi hasta eder, yaşayıp kuşakları da hasta edecektir!”
    Sayfa 99

    Bazı kitaplar okurlarının kişisel hikâyelerinden beklenmedik titreşimleri çekip çıkartır hafızanın karanlığından. Baldwin’in “Dağlardan Duyur Onu” romanı dayatmalara elinden geldiğince pey akçesi vermeyip, bedeli ne olursa olsun kendini arayan herkeste benzer bir etki yaratabilecek bir kitap. Bu yönüyle tek başımıza olsak da yalnız olmadığımızı hatırlatan dost bir metin. Ailesiyle bağlarını sorgulayan, baskıcı otorite figürlerine karşı kendi kimliğini arayan John’un hikâyesi pek çoklarımızın kendi hayatlarından izler bulabileceği bir yolculuk. Bireyin hem ailesinin hem de toplumun ona dayattığı sınırlardan kurtulup kendi benliğini keşfetme yani büyüme uğraşı var bu yolculuğun merkezinde. Baldwin’in anlattığı mücadelenin evrenselliği ve onu zamanı aşan bir dille anlatma becerisi tek kelimeyle büyüleyici.

    James Baldwin, 20’inci yüzyıl edebiyatına damgasını vurmuş cesur bir yazar. 1924 yılında New York’ta doğan Afro-Amerikalı Baldwin, cinsellik, kimlik ve ırkçılık gibi konuları ele aldığı eserleriyle dikkat çekti. Temizlikçi bir annenin oğlu olarak dünyaya geldi ve biyolojik babasını hiç tanımadı. Henüz üç yaşındayken annesinin evlendiği üvey babasının soyadını aldı. Lise yıllarında ufak tefek işlerde çalışırken yazma tutkusunu keşfetti ve kısa sürede edebiyat dünyasında kendine bir yer edindi.

    Baldwin’in edebi tecrübesi, yalnız romanları değil, aynı zamanda denemeleri, oyunları ve aktivist kişiliği aracılığıyla da tüm dünyada büyük yankı uyandırdı. 1956 yılında yayımlanan “Giovanni’s Room” (Giovanni’nin Odası) adlı romanı, eşcinsellik temasıyla hem döneminde cesur bir adım olarak kabul edildi, hem de Baldwin’i tabu konulara cesurca yaklaşan bir yazar olarak tanıttı. Baldwin sivil haklar hareketine olan desteğiyle de biliniyordu. Martin Luther King Jr. ve Malcolm X gibi önemli figürlerle yakın ilişki içindeydi. Denemelerinde siyahların maruz kaldığı sistematik baskıları açıkça ele alıyordu. 1963 yılında yayımlanan “The Fire Next Time” (Bundan Sonrası Ateş) eseri, bu konudaki en etkili seslerden biri olarak kabul ediliyor. Baldwin, sanatı toplumsal adaletsizliklere karşı bir direniş aracı olarak görüyor ve bu tavrı eserlerinde açıkça yansıtıyordu.

    Baldwin’in edebiyat dünyasına damgasını vuran ilk romanı “Go Tell It on the Mountain” (Türkçesi: Dağlardan Duyur Onu), 1953 yılında yayımlandı. Yarı otobiyografik özellikler taşıyan bu roman, Afro-Amerikan toplumunun dinsel, toplumsal ve kişisel çatışmalarını derinlemesine işliyor. Temmuz ayında İlknur Özdemir’in çevirisiyle Yapı Kredi Kültür Sanat Yayınları tarafından Türkçeye kazandırılan bu eser, Baldwin’in kilise, aile ve kimlik temaları etrafında ördüğü güçlü bir kurguya ve sarsıcı bir anlatıma sahip.

    “Dağlardan Duyur Onu”, Baldwin’in Harlem’deki siyah kilise cemaatinde geçen çocukluğundan izler taşıyor ve ana karakteri John Grimes’ın hikâyesine odaklanıyor. Genç bir Afro-Amerikalı olan John’un 14’üncü doğum günü hayatının belki de en önemli kırılma noktasına dönüşüyor. John’un ailesiyle ve özellikle otoriter babası Gabriel’le olan karmaşık ilişkisini izlemeye başlıyoruz böylece. Gabriel, dindar bir vaiz ve kendi geçmişindeki günahlarını oğluna yansıtan bir baba figürü. Florence, Gabriel’in kız kardeşi olarak romanın önemli karakterlerinden biri ve ağabeyinin baskıcı yapısıyla mücadelesi, romanın güçlü dinamiklerinden biri olarak öne çıkıyor.

    Roman, Afro-Amerikan topluluklarda dinin oynadığı merkezi rolü ele alırken, aynı zamanda bireysel özgürlük arayışını ve kilisenin bireyler üzerinde kurduğu baskıyı da sorguluyor. Baldwin, John’un Tanrı ile olan ilişkisini, cinselliğini ve kişisel özgürlük arayışını derinlemesine keşfettiği bir anlatı kuruyor. Kiliseyi sadece toplumsal baskının örgütlendiği bir zemin olarak değil, aynı zamanda bireysel ve kolektif gelişimi engelleyen bir unsur olarak eleştiriyor.

    Romanın yayınlandığı 1953 yılı, Amerika’da sivil haklar hareketinin oldukça ivme kazandığı bir döneme tekabül ediyor. Baldwin bu romanı yazarken siyahlar eğitim, iş, barınma ve oy kullanma gibi temel hakları için yoğun bir mücadele veriyorlar ve önemler aşamalar katediyorlardı. Dolayısıyla roman, o mücadeleyi oluşturan dinamikleri ve mücadele hatlarının çoğulluğunu da tasvir ediyor.

    Bu romanı, laiklik mücadelesinin tabana yayıldığı bir Türkiye’de okumanın ağızda buruk bir tat bıraktığını söylememe bilmem gerek var mı? John’un Gabriel’in temsil ettiği otoriter baba figürüne karşı verdiği mücadeleyi iliklerinizde hissedeceksiniz bu nedenle.

    Dağlardan Duyur Onu sadece bir roman değil, bireylerin ve toplulukların büyüme ve kendilerini bulma uğraşlarına dikkat çeken, yoğun sembolik referansları olan bir anlatı. Baldwin, John’un hikayesi aracılığıyla bulduğuyla yetinmeyip kendini arayan insanların dünyaya ne büyük hediyeler verdiğini de hatırlatıyor. Böylesi yolculuklarda insanların karşısına aileleri, cemaatleri, inançları çıkıyor çoğu kez ve yalnızlık hem bir sığınak hem bir tuzak olarak deneyimleniyor. Ama özgürlüğü öğrenmenin başka yolu da yok… Bunu da en iyi bu türlü yolculuklara çıkanlar biliyor.


    Künye:

    Yazar: James Baldwin

    Kitabın adı: Dağlardan Duyur Onu

    Çeviren: İlknur Özdemir

    Baskı: Temmuz 2024

    Yayınevi: Yapı Kredi Kültür Sanat Yayınları

    Sayfa sayısı: 211

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Donald Ray Pollock’ın Amerikan Taşrası: ‘Knockemstiff’

    Donald Ray Pollock’ın Amerikan Taşrası: ‘Knockemstiff’


    Abdullah EZİK


    Amerikalı yazar Donald Ray Pollock’un kendi çocukluk deneyimleri üzerinden kaleme aldığı “Knockemstiff”, kitapla aynı isimli kasabada yaşanan şiddet dolu olayları kurgunun bir parçası yapan ve taşraya bambaşka bir açıdan yaklaşan farklı türde bir metin. Avi Pardo’nin Türkçeye kazandırdığı kitap, İthaki Yayınları tarafından okurla buluşturuldu.

    Taşrada geçen sıra dışı metinleriyle Amerikan edebiyatı içerisinde özel bir yerde duran Donald Ray Pollock, kendi kişisel deneyimlerini dile getiriş biçimiyle özgün bir isim. İlk romanı “Düş Yakamdan Şeytan”ın (Çev. Emirhan Burak Aydın) ardından bu kez “Knockemstiff” başlıklı öykü kitabı da Türkçeye çevrilen Pollock, taşra edebiyatına dair sunduğu yeni bakış açısı ile dikkat çeken bir yazar olarak kabul edilebilir.

    Donald Ray Pollock, küresel çapta etki uyandıran bir taşra hikâyesini merkezine aldığı “Knockemstiff”te meseleye oldukça katmanlı ve toplumsal bir açıdan yaklaşmaya çalışır. Bu da aslında kişisel hikâyeye eklemlenen ikinci bir hattı, kişisel olanla toplumsal olan arasındaki ilişkiyi imler. Kitap, kimi toplumsal kimi daha kişisel ve anlık olaylara ev sahipliği yaparken babaları tarafından dövülen çocuklara, hırpalanan annelere, birbirini yiyen kardeşlere, anneleri tarafından seri katil taklidi yapmaya zorlanan küçüklere, savaşa gitmemek için uzun yıllar dağlarda saklanmış kaçaklara, sapıklara, psikopatlara ev sahipliği yapar. Öyle ki başlangıçta normal gibi görünen birçok mesele, zamanla işlerin ne derece sapıtabileceğini açıkça ortaya koyar. Pollock’un asıl başarısı da buradan gelir.

    Pollock’un ve ailesinin uzun yıllar yaşadığı bir kasaba olan Knockemstiff, Amerikan taşrası içerisinde “hillybilly” olarak bilinen insanların yaşadığı bir bölgedir. Kuzey Amerika’daki Apalaşlar’ın (bir sıradağ dizisi) etrafında yaşayan bu insanlar, çevre ile bağı zamanla kopan, yüzleri yavaşla sadece kendilerine dönen bir topluluk meydana getirirler. Eğitimsiz, sosyalleşmekten uzak, yabancıları dışlayan bu insanlar, özellikle de Ohio gibi iklimi ve coğrafyası zor bölgelerde (Kuzey Amerika) yeni bir yaşam pratiği meydana getirirler. Başlangıçta bir tarım ve hayvancılık bölgesi olan Knockemstiff ve Ohio, zamanla sanayileşmeyle beraber bir kabuk değiştirme sürecine girer.

    Hızlı gelişen endüstrileşme, uzun yıllar hayatını tarım ve hayvancılık üzerine kurmuş bir toplumun yaşam ve geçim pratiklerini derinden etkiler. Hem para kazanmanın ve iş olanaklarının güçleşmesi hem de bu yeni yaşamın onlardan bambaşka taleplerde bulunması, bölge insanını da derinden etkiler. Nihayetinde bu yeni yaşam ve onun gerekliliklerine ayak uyduramayan hillybilly’ler, zamanla daha da içlerine kapanır ve bambaşka bir hayat sürmeye başlarlar. Bu çarpık topluluk, Pollock’un ve Knockemstiff’un ana örgüsünü inşa eder. Kitapta yer alan her bir öyküde söz konusu kasabadaki yaşamın ne derece çarpık ve sosyallikten uzak olduğunu vurgulayan Pollock, insanların zamanla “nasıl yoldan çıktıkları” üzerinde durur. Salt ekonomik veya endüstriyel bir sebebe dayanmayan, arka planında göç, eğitim, toplum gibi birçok dinamiğin yer aldığı bu durum, onun ilerleyeceği asıl damarı işaret eder. Bu da kitap boyunca devam eden öykülerde hep yeni bir hesaplaşmayı, ruh sağlığı bozuk çocukları, yitik ebeveynleri, sosyalleşmeden uzak bir toplumu gün yüzüne çıkarır.

    Ele aldığı mesele ve olayları olabildiğine yalın bir dil ile işleyen Pollock, okuru manipüle etmekten kaçınırken samimi olmaya özen gösterir. Tam da bu noktada anlattığı hikayelerin dehşeti ile anlatının yalınlığı ortaya özel bir birleşim çıkarır. Bu durum, bir üslup ve bir tercih olarak gerek Knockemstiff’te gerekse “Düş Yakamdan Şeytan” gibi diğer metinlerde Pollock’a dair temel bir unsur olarak dikkat çeker.

    Amerikalı yazar Donald Ray Pollock’un Ohio’da geçen ve kendi kişisel deneyimleri ile edebiyatını birleştirdiği öykülerinden oluşan “Knockemstiff”, taşra meselesine bambaşka bir açıdan yaklaşan iyi bir metin.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Şiir okuru için kısa notlar – 4

    Şiir okuru için kısa notlar – 4


    Yüzyılın başında adı ön plana çıkan ve modern Türkçe şiire etki eden “şiir düşünürleri” olarak andığımız Ahmet Haşim’in de, Yahya Kemal Beyatlı’nın da kaynağı büyük ölçüde on dokuzuncu yüzyılın sembolizm ve izlenimcilik akımları olmuştur. İki şair de sözü edilen ekolleri benimseyen Fransızca yazan şairlerden etkilenmiştir. Modern Türkçe şiir için önerdikleri ve uyguladıkları şiir düşüncesi de öyledir. Her iki şair de aslında Fransızca yazılan on dokuzuncu yüzyıl şiirinde egemen olan poetikayı benimsemiş ve savunmuşlardır. Şunu da ekleyelim: Haşim’i de, Beyatlı’yı da modern Türkçe şiirdeki yeri bakımından değerlendirirken çökmüş bir devrin ön plana çıkan son temsilcileri oldukları gerçeğini ihmal etmemek gerekir.

    Modern Türkçe şiirin henüz oluşum aşamasındayken rotayı değiştirecek; yeni bir şiir, şiir dili, yeni bir şiir anlayışı, yeni bir şiir içeriği, biçimi, beğenisi hatta okuma yöntemi öneren büyük hamle Nâzım Hikmet’ten gelir. O hamle aynı zamanda modern Türkçe şiiri başlatan kurucu hamledir.

    YENİ ŞİİRİN AYAK SESLERİ

    Nâzım Hikmet eylem şairidir. Meydan şairidir. (Meydan şairi demişken konuyu, meydan şiiri meselesini ayrı bir yazıda irdelemeyi düşündüğümüzü kaydedelim.) Bir o kadar da düşünce insanıdır. Şiir düşünürlüğü de oradan gelir. Tüm bunları anlamak, kavramak için şairin hayatı önemlidir. Çünkü şiiri hayatıyla iç içe geçmiştir. Nâzım Hikmet için denilebilir ki hayatı şiir, şiiri hayat olan şairlerdendir.

    Aile içinde ve yakın çevresinde şiire verilen önemin etkisiyle çocuk denilen yaşta hececi örnekler yazan şairin hayatında verdiği kararlar, yaşadığı olaylar şiir anlayışının “devrimci” karakterinin oluşmasında önemli rol oynar. Ama asıl dönüşüm, henüz yirmi yaşındayken Lenin’in önderlik ettiği devrimin ülkesi Sovyetler Birliği’ne gitmesi, devrime ve devrimcilerin safına katılmasıyla gerçekleşir. Bolşevik devriminin sıcak günlerinin sürdüğü yirmili yılların başında Moskova’ya giden ve burada üç yıl üniversite okuyan şair, daha yoldayken yalnızca kendisiyle değil, miras aldığı şiir anlayışıyla da hesaplaşmaya girmiş ve yeni bir şiirin arayışına yönelmiştir.

    Şairin “Açların Gözbebekleri” şiiri o süreçte yazılmıştır. Moskova yolculuğu sırasında Mayakovski’nin şiiriyle karşılaşması Nâzım Hikmet’in arayışını derinleştirir ve değişimini hızlandırır. O yolculuk günlerinde, henüz yirmi yaşında yazdığı şiirden kısa bir örnek sunalım:

    Ne erkek, ne kadın, ne oğlan, ne kız
    açlar dizilmiş açlar!

    Bunlar!
    Yürüyen parçaları
    o kurak
    toprakların!

    Kimi
    kemik
    dizlerine vurarak
    yuvarlak
    bir karın
    taşıyor!

    Kimi
    deri… deri!
    Yalnız
    yaşıyor
    gözleri!

    “Açların Gözbebekleri” yirmi yaşındaki şairin bildiği şiirin verili kalıplarını kırdığı ilk denemesidir. Şiirin yazılış sürecini Memet Fuat şöyle aktarıyor: “Nâzım Hikmet serbest müstezatı, Fransız şiirinin serbest ölçüsünü biliyordu. Batum’da ‘İzvestiya’ gazetesinde gördüğü, büyük bir olasılıkla Mayakovski’nin yazdığı bir şiirin uzunlu kısalı dizelerine, merdivenli istifine ilgi duymuş, ama Rusça bilmediği için içeriğini anlayamamıştı. Moskova’ya giderken geçtikleri açlık bölgelerinde gözlediklerinin etkisiyle yazmaya girişti ‘Açların Gözbebekleri’ni hece ölçüsüne sokamadığını görünce ‘İzvestiya’daki şiirin biçimsel çağrışımlarından güç alarak, daha serbest yazmayı denedi. Ortaya yer yer hece kalıplarıyla kurulmuş olsa da kurallara uymayan serbest bir ölçü çıktı.”

    ŞİİRDE DEVRİM

    Şair, siyasal değişim ve toplumsal dönüşümle iç içe geçen modern Türkçe şiirin oluşum sürecinde çıkmıştır sahneye. O süreçte Sovyetler Birliği’nde bulunduğu yeni dünyanın, yeni ortamın düşünsel, duygusal etkisiyle sınıflı toplumda çatışan sınıflardan birinin, proletaryanın şairi olmak üzerine inşa ettiği şiir anlayışını, şiir görüşünü denediği yeni biçim ve biçemle kalıpları kıran örnekler vererek uygulamaya yönelmiştir. Ezilen sınıfların acılarını, sorunlarını, ihtiyaçlarını dile getiren şiirler yazmayı denemiştir. Bu anlayışın modern Türkçe şiirde öncülüğünü yapmıştır. Düşünsel olarak savunduğu şiir anlayışını uygulamada örneklendirmiştir. Bir örnekle devam edelim:

    Yüreğimiz topraktan aldı hızını;
    altın yeleli aslanların ağzını
    yırtarak
    gerindik!
    Sıçradık;
    şimşekli rüzgâra bindik!.
    Kayalardan
    kayalarla kopan kartallar
    çırpıyor ışıkta yaldızlanan kanatlarını.
    Alev bilekli süvariler kamçılıyor
    şaha kalkan atlarını!

    Akın var
    güneşe akın!
    Güneşi zaptedeceğiz
    güneşin zaptı yakın!

    Nâzım Hikmet’in şiir düşüncesinin de, şiirleri oluşturan öğelerin, motiflerin de temel karakteri 1936’da yayımlanan “Şeyh Bedreddin Destanı”na kadar kentlidir. Şu dizeler “Af” başlıklı şiirden:

    “Af var!”

    diyorlar,

    “çıkacağız

    şapkayı yana

    yıkacağız.

    Toprak

    güneş

    kadın

    hava..

    Vapura bin, tirene bin

    bin tıramvaya!

    Kelepçesiz

    jandarmasız

    tek başına

    yapayalnız

    gezin

    dolaş!

    Ormanda yat,

    dağlan aş!

    Dolaş, dolaşabildiğin kadar!”

    Şair, topraksız köylülerin toprak sorununu ve köylü isyanını ekseninde sorunsallaştırdığı “Şeyh Bedreddin Destanı”nda şiirin tarihsel birikiminden bir sentez çıkarır. Şiirin tüm kaynaklarına açılır.

    Duyduk ki Mustafa huruç eylemiş
    Aydın elinde Karaburunda.
    Bedreddinin kelâmını söylemiş
    köylünün huzurunda.

    Duyduk ki; “cümle derdinden kurtulup
    piri pâk olsun diye,
    on beş yaşında bir civan teni gibi, toprağın eti,
    ağalar topyekûn kılıçtan geçirilip
    verilmiş ortaya hünkâr beylerinin timarı zeameti.”

    Duyduk ki…
    Bu işler duyulur da durmak olur mu?
    Bir sabah erken,
    Haymana ovasında bir garip kuş öterken,
    sıska bir söğüt altında zeytin danesi yedik.
    “Varalım,
    dedik.
    Görelim,
    dedik.
    Yapışıp
    sapanın
    sapına
    şol kardeş toprağını biz de bir yol
    sürelim, dedik.”
    Düştük dağlara dağlara,
    aştık dağları dağları…

    Dostlar,
    ben yolculuk etmem bir başıma.
    Bir ikindi vakti can yoldaşıma
    dedim ki: geldik.
    Dedim ki: bak
    başladı karşımızda bir çocuk gibi gülmeğe
    bir adım geride ağlayan toprak.
    Bak ki, incirler iri zümrüt gibidir,
    kütükler zor taşıyor kehribar salkımları.
    Saz sepetlerde oynıyan balıkları gör:
    ıslak derileri pul pul, ışıl ışıldır
    ve körpe kuzu eti gibi aktır
    yumuşaktır etleri.
    Dedim ki bak,
    burda insan toprak gibi, güneş gibi, deniz gibi
    bereketli.
    Burda insan gibi verimli deniz, güneş ve toprak..

    PUTLARI YIKMAK

    Şiir düşünürü olarak şair Nâzım Hikmet’in Türkiye’deki en önemli hamlesi “Putları Yıkıyoruz” kampanyasıyla olur. Elbette yarı resmi muhafızlarca koruma altında tutulan “putları” yıkmaya girişmek cesaret ve kararlılık ister. Şairin 1929 yılında Resimli Ay dergisinde başlattığı kampanyada hedef aldığı “putlar”ın da Yakup Kadri, Hamdullah Suphi gibi muhafızları karşı saldırıya geçerek kendini gösterir. Şair, ne pahasına olursa olsun, onları da yıkıp geçecektir. Bedeli ne olursa olsun, boyun eğmez. Dönüp bakıldığında daha açık görülmektedir ki ne putların putluğu kalmıştır geride ne onlara yakıştırılan şairi azamlıklar, memleket şairlikleri…

    Nazım Hikmet, kampana gibi şiirin boynuna “marazlı şairanelerin, hamaset borazanları”nın bağcıklarını modern Türkçe şiirin boynuna bağlanmadan kopartıp atacak tarihsel yönden de önemli bir hamle gerçekleştirir.

    Şair kararlı ve cesurdur. Çünkü biliyordur ki yeni şiir eski ve egemen olanla hesaplaşmadan devrimini gerçekleştiremez. O nedenle denilebilir ki “putları” yıkmaya çok daha önceden hazırlanmış, Sovyetler Birliği’ndeyken yazıp İstanbul’daki dergi ve gazetelere gönderdiği şiirlerle ilk işaretlerini vermiştir.

    Benimsediği yeni, devrimci şiir anlayışını, bu şiire ilişkin düşüncesinin ana hatlarını şiirlerde de dile getirir. “Sa’nat Telakkisi” şiirinde olduğu gibi:

    Fakat benim
    şiirime ilham veren perimin
    omuzlarında açılan kanat:
    asma köprülerimin
    demir putrellerindendir!..

    Dinlenir,

    dinlenmez değil
    bülbülün güle karşı feryatları..
    Fakat asıl

    benim anladığım dil:
    Bakır, demir, tahta, kemik ve kirişlerle çalınan
    Bethovenin sonatları..

    “Orkestra” şiiri de şairin şiir anlayışını, şiirde neyi amaçladığını açıkladığı bir başka örnektir:

    Üç telli saz
    yatağını değiştirmek isteyen
    nehirlerden
    köylerden, şehirlerden
    aldığı hızla,
    milyonlarla ağzı
    bir tek
    ağızla
    güldüremez!
    Ağlatamaz!
    hey!
    hey!
    üç telli sazın
    üç telinde öten üç sıska bülbül öldü acından.
    Onu attım
    köşeye!
    hey!
    hey!
    üç telli sazın
    ağacından
    deli tiryakilere
    içi afyon lüleli
    bir çubuk
    yaptılar!

    ŞAİR ŞİİR OKULU

    Nâzım Hikmet’in şiir düşüncesinin üç aşamadan geçtiğini söyleyebiliriz. Rusya’da devrimci süreçte ortaya çıkan fütürizmin ve konstrüktivizmin etkisinde olduğu dönem; modern tutumunda değişikliğe gittiği, Türkçe şiirin yerel, geleneksel kaynaklarına yöneldiği dönem ve sentezci dönem. Tüm dönemlerinde geçerli olan şiirsel düşüncesinin kaynağında arayışın ve sentezin öncelikli olduğunu kaydetmek isteriz.

    Şairin “Memleketimden İnsan Manzaraları” poetik açıdan da bir anıt yapıttır. Onun poetik ufkunun genişliğini de yansıtır. Salt bu yönden de incelenebilir. Öte yandan şair, Sovyetler Birliği’nde sürgün olduğu süreçte yurtdışındayken uzun süre uzağında kaldığı modernist şiirdeki gelişmelere yakından bakma olanağı bulur. Bu temasın etkisiyle şiir düşüncesi daha da gelişir.

    Mehmet H. Doğan’ın dediği gibi “büyük bir sentezci” olan ve “gelmiş geçmiş, eski yeni bütün şiir akımlarından, bütün biçim denemelerinden, bütün tekniklerden ustaca yararlanmasını bilmiş, kendi şiir dokusunu, yararlandığı kaynaklardan aldığı ipliklere kendi boyasını vererek şiirleştiren” Nâzım Hikmet’in şiir düşüncesi için son tahlilde şu sözleri örnek gösterilebilir: “Sanat bahsinde sekterlik en büyük düşmanımızdır. Sekterlik, nihilizmin bir çeşididir. Sekter, kendi zevkinden başka her şeyi, bütün görüşleri inkâr eder. Hele şekil meselelerinde sekterliğin kötülükleri sayılamayacak kadar çoktur. Kafiyeli vezinli şiir yazılmaz diyenler de, kafiyesiz vezinsiz şiir yazılmaz diyenler kadar dar kafalıdır. Şiir öyle de yazılır böyle de; edebiyat dili, hele şiir dili hayallerle, teşbihlerle falan ortaya çıkar. Gençliğimde ben az sekter değildim. Uzun zaman sevda şiiri yazmadım. Hatta şiirlerimde ‘yürek’ kelimesini kullanmadım, yürek şuurun değil duygunun sembolüdür diye.” Şairin neden şiir okulu olduğuna açıklık da getiren cümleleri şöyle devam ediyor: “Ben şimdi bütün şekillerden faydalanıyorum. Halk edebiyatı vezniyle de yazıyorum, kafiyeli de yazıyorum. Tersini de yapıyorum. En basit konuşma diliyle, kafiyesiz, vezinsiz de şiir yazıyorum. Sevdadan da, barıştan da, inkılaptan da, hayattan da, ölümden de, sevinçten de, kederden de, umuttan da, umutsuzluktan da söz açıyorum. İnsana has olan her şey şiirime de has olsun istiyorum.”

    Modern Türkçe şiir Nâzım Hikmet’le başlar. Çünkü ondan önce onun gerçekleştirdiği boyutta bir yenilik hamlesi, modernleşme girişimi söz konusu değildir. Kaydedilmemiş bir saptama değildir, ama önemi itibarıyla bir kez daha kaydedilsin isteriz.

    Sonraki yazıda devam edeceğiz.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Javier Cercas’tan sürükleyici bir polisiye roman: Terra Alta

    Javier Cercas’tan sürükleyici bir polisiye roman: Terra Alta


    Merve KÜÇÜKSARP


    İspanyol yazar Javier Cercas’ın kaleme aldığı “Terra Alta” isimli roman, Gökhan Aksay’ın çevirisi ile Everest Yayınları tarafından yayımlandı. 2019 Planeta Ödülü’ne layık görülen, bir üçlemenin ilk kitabı olan romanda Cercas, ustalıkla kurduğu bir cinayet öyküsü ekseninde, okuru insan ruhunun karanlık dehlizlerine davet ediyor.

    Javier Cercas, kitapları otuzdan fazla dile çevrilen tüm dünyada okunan, romanlarında ekseriyetle tarihi bilgilerle kurguyu harmanlayan bir yazardır.

    Sıklıkla İspanya iç savaşına ve Avrupa’nın, bilhassa İspanya’nın tarihi belleğine vurgu yapar. Avrupa Kitap Ödülü, İspanyol Kültür Bakanlığı Edebiyat Ödülü, Torino Uluslararası Kitap Ödülü, Avrupa Kitap Ödülü, André Malraux Kitap Ödülü ve Gezegen Ödülü gibi hatırı sayılır ödüllere layık görülmüştür.

    “Saplantı”(1987), “Kiracı”(1989), “Salamina Askerleri”(2001), “Işığın Hızı”(2005), “Bir Anın Anatomisi”(2009), “Sınırın Yasaları”(2012), “Sahtekar”(2014), “Karanlıkların Hükümdarı”(2017), dilimize çevrilen eserlerindendir.

    “Terra Alta”, Katalonya’da bulunan Terra Alta’da dört yıldır görev yapan Melchor isimli polis memurunun, bir çiftlik evinde karşı karşıya kaldığı cinayet manzarasıyla demir alır. Söz konusu cinayet sıradan bir cinayet değildir. Evde yaşayan karı koca ağır işkencelerden geçirilerek vahşice öldürülmüş, hizmetçileri de vurulmuştur. Doğu Avrupa ve Latin Amerika’da şubeleri bulunan bir matbaa şirketinin sahibi olan Francisco ve eşi Rosa Adell’in uğradıkları bu felaket ilk bakışta kiralık katilin elinden çıkmış, ,itinayla işlenmiş bir cinayeti andırsa da, Melchor bu cinayeti işleyenin profesyonel bir katilden ziyade aileye düşmanlık güden biri olduğunu düşünmektedir. Adell ailesine yakın, hatta bu aileye mensup biri bu cinayeti işleyebileceği gibi, bu ailenin ekonomik açıdan bölgede güçlü olmasından dolayı onlara diş bilemiş birilerinin de yapabileceği ihtimalini göz önünde bulundurur.

    “Yumuşak bir sesle ‘Romanların kuralları yoktur,’ dedi Melchor. ‘Güzelliği buradan gelir. Ama birkaç basit hırsız, en kötü romanda bile Adell’lere işkence yapmaz. Bu, anlamsız bir şey. Onların ağzından bir sır almak isteselerdi işkence yapmalarına gerek yoktu. Daha başında söylerlerdi.(…) Gün gibi ortada olan bir şey var: İki yaşlı, muazzam acı çektiler. Onlara bu acıyı çektirenler, onlardan nefret ettikleri için yaptılar bunu. Apaçık ortada olan bir şey daha var: Francisco Adell’den böylesine nefret edebilecek kişiler onun rakipleri değil, birlikte çalıştığı, yakınındaki insanlardır.”

    GEÇMİŞİN DEHLİZLERİNDE

    Cinayet manzarasını romanın en başında tüm ayrıntısı ile tasvir ederek okuru kışkırtan Cercas, sonraki sayfalarda okuru cinayet mahallinden alarak Melchor’un karanlık ve girift geçmişine götürür. Melchor’un annesi cinayete kurban gitmiş bir seks işçisidir. Kendisinin de hapishane geçmişi olan Melchor polis olmaya, annesinin cinayetini çözüp adaleti sağlamaya ahdetmiş, mesleğe bu vesileyle girmiştir. Ancak Melchor’un adalet anlayışı biraz farklıdır. O, cezasını çekmemiş suçlular konusunda adalet kavramını intikam alarak gerçekleştirir. Yasal yolları veya gerektiğinde yasa dışı yolları kullanarak ceza mekanizmasını işletir.

    Annesinin ölümünü çözmeye çalışan Melchor, ilgili raporda bazı eksiklikleri fark eder, annesinin ölmeden önce defalarca tecavüze uğradığını öğrenir. Melchor roman ilerledikçe annesinin cinayeti ile bu cinayetin ortak noktalarını keşfeder ve geçmişi soruşturmaya sirayet eder. Hayatı ve bu soruşturma gitgide birbirine karışmaya başlar ve sonunda hiç ummadığı olaylarla yüzleşir.

    Javier Cercas cinayet soruşturmasını merkezine aldığı anlatısını sık sık geçmişe dönüşlerle inşa ederken, bir yandan da Victor Hugo’nun Sefiller romanına atıflar yaparak zenginleştirir. Sefiller’in müptelası olan Melchor, romanda geçen olaylar ile kendi hayatından kimi kesitlerin paralellik taşıdığını düşünür.

    “Sefiller, o matem günlerinde, onun için roman olmaktan çıkmış, başka bir şeye, isimsiz ya da çok isimli bir şeye, hayat kılavuzuna, felsefe el kitabına, aklın, bilgeliğin kitabına, sınırsız becerisi olan bir çiçek dürbünü, bir ayna, bir meşale gibi etrafında dönenip durduğu bir düşünce nesnesine dönüşmüştü. Melchor, Jean Valjean’ı Bay Magdalena’ya dönüştüren piskoposu, evrenin yegane tedavisi Tanrı aşkı olan büyük bir hastalığa yakalandığına inanan Monsenyör Myriel’i düşünüyordu sık sık. (…) Hayatın bir savaş, savaşta yenilenin ise kendisi olduğuna, bu savaşta kin ve nefretinden başka silahı ve yakıtı olmadığına kanaat getiren Jean Valjean’ı düşünüyordu elbette. Jean Valjean’ın kendisi olduğunu, onunla arasında önemli hiçbir fark olmadığını hissediyordu…”

    Javier Cercas, “Terra Alta” isimli romanında ustaca örülmüş bir suç hikayesiyle karşımıza çıkarken, aynı zamanda İspanya tarihinin dehlizlerinden kareler sunuyor ve son kertede okuru şaşırtan, sürükleyici bir metin meydana getiriyor.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Şiir okuru için kısa notlar – 3

    Şiir okuru için kısa notlar – 3


    Şairlerin bir yandan da şiirin sorunları üzerine enine boyuna düşünmeleri, yani kısaca şiir düşünürü olmaları önemli. Şiir okurlarının da keza; şiir eleştirisi, araştırması, incelemesi alanlarındaki çalışmaları da son derece önemli. Kaldı ki şiiri yaşatan ya da sürdüren şairlerin şiir düşünürlükleri olduğu kadar şiir okurlarının şiiri yorumlamaları, şiirin sorunlarını, yapısını, niteliğini, varlığını, yerini, önemini irdelemeleri, tartışmalarıdır. Şairle şiir okurunu ikiz kılan, zaman zaman gerilimi yüksek ilişkiyi oluşturan da aslında şiir okurunun çabasıdır. Onların şiiri anlamak, çözümlemek, yorumlamak için harcadığı emektir. Şiir, muhayyel muhatabını, yani okurunu bulduğunda ondan, mesai talep eder. Ancak şiir okurunun üstüne düşeni yapmasıyla şiirin ne olduğu ya da olmadığına ilişkin soru bir karşılık bulabilir.

    Modern şiirin de, modern Türkçe şiirin de hemen hemen her dönem önemli şiir düşünürleri olmuştur. Şairler arasından çıkan şiir düşünürleri de vardır. Şiir okurları arasından çıkanlar da.

    ŞİİR DÜŞÜNÜRÜ ŞAİRLER

    Şiir düşünürü olarak çağdaş şiirin gelişiminde rol oynamış isimleri şairlerden başlayarak kısaca hatırlatmak istiyoruz.

    Modern Türkçe şiirin erken döneminde, yirminci yüzyılın başlarında ön plana çıkan şairlerden Ahmet Haşim, şiir hakkındaki düşünce ve görüşleriyle süreci yönlendirecek çaba içinde olmuştur.

    Haşim, şiirin modernleşme yolculuğundaki uğraklarından sembolizmden etkiler alsa da daha çok izlenimci bir şair olarak dikkat çekmiştir. Şairin şiirle ilgili düşüncelerini dile getirdiği başka yazıları da vardır, ama en dikkat çekeni ve etkili olanı “Şiir Üzerine Bazı Düşünceler” başlıklı yazısıdır. Yazı 1921’de dönemin Dergâh dergisinde “Şiirde Mâna” başlığıyla yayımlanmış, daha sonra 1926’da çıkan kitabı “Piyale”nin başında, “Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar” başlığıyla yer almıştır. Şair, şiirde “anlam” ve “açıklık” sorunu çerçevesinde şiir anlayışını açık ve anlaşılır biçimde dile getirmiştir.

    Ahmet Haşim’in “Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar” başlıklı yazısından bir bölümü Asım Bezirci’nin Türkçesinden okuyalım: “Her şeyden önce şunu itiraf edelim ki, şiirde anlam derken neyin amaçlandığını bilmiyoruz. ‘Fikir’ dedikleri bayağı düşünceler yığını mı, hikâye mi, kalıp mı? Ve ‘açıklık’, bunların sıradan bir kavrayışa göre anlatılması mı demektir? Şiir için bunları çok gerekli sayanlar, şiiri tarih, felsefe, söylev ve güzel konuşma gibi bir sürü ‘söz’ sanatlarıyla karıştıranlar ve onu asıl yüzü ve belirtileriyle seçip tanımayanlardır. Şiirin bu nitelikte görülüşü, resim, müzik ve heykel gibi sanatların, kendilerine özgü fırça, boya, nota ve kalem gibi, kullanılması güç bir ustalığa bağlı araçları bulunmasına karşılık, şiirin bu gibi özel araçlardan yoksun ve anlatımını konuşulan dilden ödünç almaya zorunlu olmasındandır. Bundan dolayıdır ki, parmaklarının tutmasını bilmediği fırçaya ve gözlerinin okumasını bilmediği notaya karşı çekingen ve saygılı olan beceriksizler, kendi kullandıkları sözcüklerden ortaya çıkmış gibi gördükleri şiiri, sıradan ‘dil’ niteliğinde sayarak, salt bu görüş açısından bakarak, başkaca hazırlıklı olmaya hiç gerek görmeksizin, onu küstahça bir saygısızlıkla yargılamak hakkını kendilerinde bulurlar.

    Düzyazıya çevrilemeyen koşuk

    Oysa şair ne bir hakikat habercisi, ne güzel konuşan bir insan, ne de bir yasa koyucudur. Şairin dili ‘düzyazı’ gibi anlaşılmak için değil, ama duyulmak üzere oluşmuş, müzik ile söz arasında, sözden çok müziğe yakın, ortalama bir dildir. ‘Düzyazı’da üslubun kurulması için kaçınılmaz olan öğelerin hiçbiri şiir için söz konusu olamaz. Şiir ile düzyazı bu bakımdan birbiriyle bağıntı ve ilgisi olmayan, ayrı düzenlere bağlı, ayrı alanlarda ayrı boyutlar ve biçimler üzere yükselen iki ayrı yapıdır. Düzyazının doğurucusu akıl ve mantık, şiirin ise, algı bölgeleri dışında, gizlilik ve bilinmezliğin geceleri içine gömülmüş, yalnız aydınlık sularının ışıkları arada sırada duyumların ufuklarına
    yansıyan kutsal ve adsız kaynaktır.

    Şiirin durum ve hareketleri taklide özenen bir düzyazının sahteliğine, ancak düzyazının açıklık ve tutarlığını ödünç alan gölgesiz bir şiirin acıklı çıplaklığı erişebilir; denilebilir ki ‘Şiir’, düzyazıya çevrilemeyen koşuktur.

    Birkaç ay önce ‘katıksız şiir’ üstüne, ünlü bir eleştirmenle tartışması bütün uygar düşünce dünyasını ilgilendiren Rahip Bremond’un dediği gibi, usa vurma, mantık, güzel söz, tutarlılık, çözümleme, benzetme, iğretileme ve bütün benzeri özellikler, tan aydınlığı gibi her dokunduğuna gül pembeliğini veren şiirin büyüleyici etkisiyle niteliği değişmedikçe öğeleri arasına katıldıkları ‘tümce’ bayağı ‘düzyazı’dan başka bir şey değildir. Hatta manzumede, elektrik akımına benzeyen şiir akışı bir an kesildi mi, bütün bu öğeler hemen doğuştan taşıdıkları çirkinliklerine düşüverirler. Şiir bir hikâye değil, sessiz bir şarkıdır.

    (…)

    ‘Anlam’ araştırmak için şiiri deşmek, ötüşü yaz gecelerinin yıldızlarını ürperiş içinde bırakan değersiz kuşu, eti için öldürmekten farklı olmasa gerek. Et zerresi, susturulan o büyüleyici sesin yerini doldurabilir mi?

    Şiirde, her şeyden önce önemli olan sözcüğün anlamı değil, tümcedeki söyleniş değeridir. Şairin amacı, her sözcüğün tümcedeki yerini öbür sözcüklerle olacak değinme ve çarpışmalardan ve anlaşılmaz birleşmelerden ortaya çıkan tatlı, gizli, yumuşak ya da sert uyumlarını dizenin bütünündeki gidişe bağlayarak dalgalı ve akıcı, karanlık ya da ışıklı, ağır ya da hızlı duygulara, sözcüklerin anlamlarının üstünde, dizenin müziksel dalgalanmalarından gelen sınırsız ve · etkili bir anlatım bulmaktır.”

    Uzunca bir alıntı oldu. Ancak Ahmet Haşim’in şiire ilişkin düşünceleri, modern Türkçe şiirin yüzyılı aşkın süredir geçtiği aşamaları, kat ettiği yolu anlamak, yorumlamak bakamından önemli bir başlangıç noktası sayılır. Bilhassa sözcüğün şiirdeki işlevi konusundaki bakış açısı dikkat çekici. Günümüzde artık şiirde her sözcük nerdeyse bir dize işlevi görmekte. Aradaki aşamayı anlamak için önemli bir ipucu olarak yorumlanabilir.

    Bilenlere hatırlamak, bilmeyenlerinse öğrenmeleri için yazının tamamını okumalarını önereceğiz.

    HAŞİM’DEN SESSİZ BİR ŞARKI

    Madem Ahmet Haşim dedik ve modern Türkçe şiirin erken dönemine, oluşum sürecine döndük. Şiiri sessiz bir şarkı olarak tanımlayan şairden bir şiirle devam edelim. “Merdiven” şiirini okuyalım:

    Ağır, ağır çıkacaksın bu merdivenlerden,

    Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak,

    Ve bir zaman bakacaksın semâya ağlayarak…

    Sular sarardı… yüzün perde perde solmakta,

    Kızıl havâları seyret ki akşam olmakta…

    Eğilmiş arza, kanar, muttasıl kanar güller;

    Durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller,

    Sular mı yandı? Neden tunca benziyor mermer?

    Bu bir lisân-ı hafîdir ki ruha dolmakta,

    Kızıl havâları seyret ki akşam olmakta…

    VAZİFELİ ŞAİR

    Haşim’le aynı dönemde şiirle ilgili düşüncelerini görüşlerini paylaşan başka şairler de vardır elbette. Haşim’den üç yaş daha büyük Yahya Kemal de şiirleriyle olduğu kadar şiir üzerine düşünceleriyle de dönemin şiirine yön vermek için yoğun çaba sarf eder. Erken döneminden itibaren modern Türkçe şiirde etkili olmuş şiir düşünürlerinden biri de odur. Yaş olarak daha küçük olmasına karşın Ahmet Haşim, Yahya Kemal’den önce, 1933’te yaşamını yitirir. Ama şiirleri gibi şiir konusundaki düşünceleri de gündemde kalmayı sürdürür.

    Ece Ayhan’ın “yalnızca bir ‘devlet şairi’ değil, aynı zamanda dört dörtlük bir ‘iktidar şairi’ dediği Yahya Kemal, tanıma uygun biçimde bir şiir düşünürü olarak da geç modernleşme krizinden mustarip toplumda muktedirin sesini ve sözünü dillendiren şiirden yana tavır almıştır. İktidarın nimetlerinden faydalanmayı benimsemiştir. O nimetler oluşturulurken iktidarın sultası altında ezilenlerin mağduriyetlerini önemsememiştir. Şiire ilişkin düşünceleri de zevk ve haz temellidir dayanır. Onun için şiir bir keyif meselesidir; bir tür haz ve zevk sarhoşluğudur. Keyfini kaçırmayacak dünyaya kulak kesilmiş, onun dışındaki dünyaya sağır olmayı tercih etmiştir.

    TUTARLIDIR, POLİTİKTİR, JÖNTÜRK’TÜR

    Tasarladığı, uyguladığı ve önerdiği şiir anlayışıyla tavrı, tutumu uyumlu olmuştur. O bakımdan son derece tutarlı olduğu söylenebilir. Öte yandan, Yahya Kemal’in son derece politik bir şair olduğunu da kaydedelim. Hatta vazifeli şairdir de diyebiliriz. Tanzimattan sonra Namık Kemal’le başlayan şairin vazifeli hali ya da kendine vazife çıkarması durumu Yahya Kemal’de de söz konusudur. Jöntürk’tür, sonuna kadar öyle kalmıştır. Şiir düşüncesi de bu politik tercihle bütünleşiktir. Şiir anlayışı üstlendiği vazifenin yerine getirilmesine dayanır.

    MAZİSEVER

    Şiirin biçimine ilişkin aruz mu, hece mi tartışmasında aruzdan yana tavır alır. Bu bağlamda söylediği “Mısra benim haysiyetimdir” vecizesi meşhurdur. En az onun kadar meşhur olan bir başka sözü daha vardır. Geçmişe ya da maziye olan aşırı düşkünlüğünü Ziya Gökalp “Harabîsin harabâti değilsin/ Gözün mazidedir âti değilsin” diye eleştirmiştir. Ziya Gökalp’e karşılığı “Ne harabî ne harabâtiyim/ Kökü mazide olan âtiyim’ beytiyle olur. Gökalp’le aralarındaki tartışma ve “atışma” hafızalara kazınır.

    Yahya Kemal şiirinin de, şairin şiir anlayışının da dikkat çeken bir başka önemli özelliği süslemeciliğidir. Ancak mısrayı şiirin temel birimi sayan anlayışı gibi çok geçmeden süslemeci yaklaşımı da etki bırakmadan aşılacaktır. Önce Garip dalgası, arkasından İkinciyeni şiirden hem şairaneliği, süslemeciliği uzaklaştırmaya yönelecek hem de şiirin temel biriminin sözcük olduğu gerçeğini uygulamalı biçimde gösterecektir.

    Şairin şiir, edebiyat ve sanat sorunlarıyla ilgili düşüncelerini dile getirdiği yazıları “Edebiyata Dair” adlı kitapta toplanmıştır. kitaptan şiirin biçimsel özelliklerine ilişkin düşüncesini dile getirdiği bir alıntımızı şairin yazım biçimini koruyarak aktarıyoruz: “Şiir rytme yâni nazım sanatı olduğu için güfteden önce bir bestedir. Mısrâlarında name hissedilmeyen bir manzûme sâdece bir güftedir ki onu nesir sâhasına atarız. Mısrâ mısrâ bir beste olan manzûme ise asıl şiirdir. (…) Her millette olduğu gibi bizde de kelimeleri şiir canlandırmış, nesir sâdece kullanmıştır. Cümleyi ise, bütün inhinâları ile, şiir dâimâ nesirden daha iyi ifade etmiştir.” Şairin şiir üzerine düşüncelerini derli toplu sunan kitabın bilhassa modern Türkçe şiirin oluşum sürecindeki sorunlarını ve tartışmaların kavranması için okunmasını öneririz.

    Her halükârda şiirlerinde sırtını geleceğe yüzünü geçmişe dönmüş olarak konuşan bir şairdir Yahya Kemal Beyatlı. Şiir düşüncesi, şiir görüşü de bu temel üzerindedir. Örnek olarak şairin “Geçmiş Yaz” başlıklı şiirini hatırlayalım:

    Rü’yâ gibi bir yazdı. Yarattın hevesinle,

    Her ânını, her rengini, her şi’rini hazdan.

    Hâlâ doludur bahçeler en tatlı sesinle!

    Bir gün, bir uzak hatıra özlersen o yazdan

    Körfezdeki dalgın suya bir bak, göreceksin:

    Geçmiş gecelerden biri durmakta derinde;

    Mehtâb… iri güller… ve senin en güzel aksin…

    Velhasıl o rü’yâ duruyor yerli yerinde!

    Modern Türkçe şiirin erken döneminde öne çıkan şiir düşünürlerinden biri olarak değindiğimiz şairle ilgili “tarih ve estetik filozofu” tanımlaması da yapılmıştır. Konuyla ilgili Ece Ayhan’ın bakış açısından şu yorumun, şaire yakıştırılan nitelemeyi de kapsadığını düşünüyoruz: “1959’da Sermet Sami Uysal adlı bir hoca ‘Yahya Kemal’le Sohbetler’ adlı kitabını yayınlamıştı. Kalın çizgileriyle de olsa ben Yahya Kemal’i tarihle, Osmanlı tarihiyle uğraşan ilk şair olarak da bellemiştim, belliyordum o zamana kadar. Kitabı okuyunca Yahya Kemal’in tarih ve Osmanlı tarihini bildiği üzre bende derin kuşkular uyanmıştı. Doğrusu ya, Yahya Kemal’in çok sayıda tarihsel fıkra bildiği gerçekti, karşısındakilerin ve çevresindekilerin ise az sayıda fıkra bildiği.”

    Ece Ayhan’ın görüşünde, Murat Belge’nin 1985’te Toplum ve Bilim dergisinde yayımlanan “Yahya Kemal ve Siyaset Geleneği” başlıklı yazısında değindiği “Siyasi Hikâyeler”i okuduktan sonra da büyük bir değişiklik olmaz. Sonucu “biraz değiştim” diyerek ifade eder.

    Sonraki yazıda devam edeceğiz…

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Hududun Eşiğinde: Uzaklarda

    Hududun Eşiğinde: Uzaklarda


    Abdullah EZİK


    Kendisine mesele edindiği başlıklarla dikkat çeken Arjantin asıllı Amerikalı yazar Hernan Diaz’ın ‘Uzaklarda’sı (in the Distance) geçtiğimiz günlerde Türkiye’de de yayımlandı. İthaki Yayınları tarafından okurla buluşturulan roman, Kerem Sanatel tarafından Türkçeye çevrildi.

    Hernan Diaz’ın Uzaklarda (In the Distance) başlıklı romanı, 19. yüzyılın sonlarında geçen ve Amerika’ya yaptıkları yolculuk sırasında kardeşinden ayrı düşen genç bir İsveçli göçmen olan Håkan’ı hikâyesini, onun ve yakın çevresinin başından geçenleri konu alır.

    Håkan’ın kardeşini bulma arayışı üzerinden romana dâhil edilen birçok konu, bir yandan anlatının tarihselliği içerisinde, diğer yandansa bugünün somut gerçekliğinde birçok farklı anlamı içerisinde barındırır. Okuru Amerikan sınırında yalnız ve zorlu bir yolculuğa çıkaran roman, derinliği, çok katmanlılığı ve özgünlüğüyle dikkat çeker.

    İsveç’ten yola çıkarak kendisini Amerika’da bulan Håkan, birçok meseleyi gün yüzüne çıkarır. Öncelikle romanda takip edilebilecek ilk hat olarak Håkan’ın kardeşini arama serüveni öne çıkar. Håkan, göç yolculuğu sırasında ayrı düştüğü kardeşine ulaşmak için elinden geleni yaparken “aile” meselesi görünür hale gelir. Kişinin hiçbir zaman bağlarını koparamayacağı ve ne olursa olsun bir yerlerde varlığını hep hissettiren aile, bu romanda da başat bir öge olarak ön plandadır.

    Aile, salt birkaç kişiden oluşan bir kurum değil, aynı zamanda içerisine birçok farklı meselenin de dâhil edildiği çok katmanlı bir yapıdır. Roman boyunca bu durumu yakından deneyimleyen Håkan, nihayetinde ayrı düştüğü kardeşi üzerinden ailesine, anavatanına, tarihe ve topluma dair de bir bakış geliştirir. Dolayısıyla aile ve kardeş, onun için birçok unsurun kesişimini ifade eder.

    Yolculuğu boyunca birçok farklı karakterle karşılaşan Håkan, onlarla beraber kendi dayanıklılığını, beceri ve hayatta kalma arzusunu test eder. Hayata yeniden tutunmaya çalışırken maruz kaldığı tüm zorluklara ne derece ve nasıl dayanabileceğini, ne tür bir hayat ile yolculuğuna devam edebileceğini araştırır. Onun için her şey bir arayış ve deneyimden ibarettir. Diaz, bu noktada Håkan karakterini birçok zorluğa karşı mücadele vermeye çabalayan dirençli bir figür olarak benimser. Bu durum zamanla hikâyenin de gidişatını belirler.

    Günümüzün de en önemli sorunlarından biri olan göç, Uzaklarda’nın ana hattını meydana getirir. Roman, özünde bir göç hikâyesi üzerinden hareket eder. Zamanla aile, tarih, toplum, vahşet, yoksunluk gibi birçok konu hikâyeye dâhil edilir. Dolayısıyla göç olgusunun etrafında gelişen ve şekillenen bir romandır Uzaklarda. Tam da bu noktada Hernan Diaz’ın da bir göçmen olduğu hatırlandığında hikâyenin içtenliği ve anlamı daha farklı bir hâl alır.

    Roman boyunca kendi deneyimleriyle birlikte Amerikan batısındaki uçsuz bucaksız, çoğu zaman acımasız coğrafyasıyla yüzleşen Håkan, “izolasyon”, “kimlik” ve “sınır” deneyimini farklı bir açıdan değerlendirmek zorunda kalır. Ötesine geçemediği sınırlar zamanla onu her yerinden kıstırır ve bir süre sonra o, kendisini mecburi bir izolasyonun parçası olarak görür. Hiçbir şey umduğu ve istediği gibi gitmezken Amerika giderek daha da büyük bir hayal kırıklığı olarak belirir. Birçok insani duygu bu sert coğrafya karşısında törpülenir. Håkan, bu yoksunluğu iliklerine kadar hissederken fiziksel ve psikolojik olarak yeni açılımları da beraberinde getirir.

    Temelinde İsveç’ten Amerika’ya göç eden Håkan’ın hikâyesi üzerinden hareket eden ‘Uzaklarda’, hem fiziksel hem de psikolojik bir yolculuk olarak okunabilir. Amerikan sınırının sert gerçekliğini resmederken aynı zamanda aidiyet ve ne olursa olsun bir hayalin peşinden gitme arzusunu dışa vuran roman, göç deneyimini derinden hissettirir.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Şiir okuru için kısa notlar – 1

    Şiir okuru için kısa notlar – 1



    “Şiire kaçan” herkesi “şiir okuru” olarak adlandırabiliriz. Şairin “muhayyel muhatabı” olan şiir okurunu, kırk yılda bir “şiir okuyan”dan ayırmak bakımından bu tanımlamanın işlevsel olacağı kanısındayız. Kırk yılda bir şiir okuyandan kastımızsa aslında açık. Şiirle teması gelişigüzel; derinleşmemiş ve süreklilik kazanmamış olanları tanımlamaya yönelik.

    Belki söylemeye bile gerek, bütün şairler şiire kaçanlar arasından çıkar. Şairin şiir okuru olmasıysa zaten, olmazsa olmazdır. Ama bu da tartışmalı bir konu. Bu bağlamda şairle şiir okuru arasındaki nüansı belirleyense; şairler bir daha eve dönmezler. Eve, yani verili dile… Şiir okurları ise evden kaçmış olmalarına karşın evle olan ilişkilerini kesmezler. Şunu da ekleyelim: Şiir okurları yalnızca şiir okumazlar. Şiire dair ne bulursa okurlar. Şairler dışında şiir araştırmacıları, şiir incelemecileri, şiir odaklı deneme yazanlar, şiir eleştirmenleri örneğin, şiir okurudur.

    ŞAİRİN İKİZİ

    Şiir okuru, şiiri, olsa da olmasa da noktasına virgülüne kadar okur. O nedenle de şair onu ikizi, kardeşi saymıştır. Muhayyel muhatabına öyle seslenir. Sözünün enini boyunu, derinliğini, gizemini algılayacak, anlayacak bir ikiz olarak kabul eder. Hatta üretim sürecinin de eşlikçisi gibi görür. Baudelaire’in can havliyle seslenmesinde de bu yakınlığın yankısını duyumsarız. Şairin, “Okur’a” başlıklı şiirinin ilk ve son betiklerini okuyalım:

    Eli sıkılık, sersemlik, günah, yanılgı
    Gövdemizi işler, yer tutar içimizde,
    Besleriz o canım pişmanlıkları biz de
    Bit beslediğince dilencilerin tıpkı.

    (…)

    Can sıkıntısı o! – Gözü yaşarır birden,
    Çubuğunu yakıp kurar darağaçları
    Onu bilirsin, okur, o nazik canavarı,
    İkiyüzlü okur, – benzerim, – kardeşim, sen!

    SÜREKLİLİK İLKESİ

    Şair için “muhayyel muhatap”, yani şiir okuru önemlidir. Çünkü şiiri var eden, üreticisinden çok, şiir okurudur. Teşbihte hata olmaz denir; şiirin de, şairin de bir tür vaftizcisidir şiir okuru. Yeri gelmişken şiir başta olmak üzere şair ve şiir okuru için olmazsa olmaz bir ilkeye de değinelim. Süreklilik ya da inat etmek.

    Şair için de, şiir okuru için de şiire kaçmış olmak büyük bir adımdır, bu aslında “sınırın diğer tarafı”na geçmek anlamına gelir. Öte yandan şiire kaçmış olmak da süreklilik ister. Her kaçışta olduğu gibi. Şiire kaçış için başlangıçta verilen kararda ısrar ve inat önemlidir.

    Şiir tarihine bir başka açıdan bakıldığında örneğin dergiler, aynı zamanda unutulup giden şairlerin ve şiirlerin gömütlüğü gibidir. Ya da “ilk kitaptan sonrası olmamış” şairler mezarlığı… Neden olarak tümü için değilse bile bir kısmıyla ilgili “süreklilik ilkesi”nin önemsenmemiş olması gösterilebilir. Tarihin tozlu raflarında ya da tavan aralarında kalan ve ancak dolaşımda olmayı hak eden ne çok şair ve şiir vardır. O şairlerin ve yapıtlarının şiirsel değerini, varlığını, yerini ve önemini ortaya çıkarıp güncelleyerek yazgılarını, ancak şiir okurlarının meraklı arayışı ve kazıları değiştirebilir.

    Örneğin ilk şiirleri 1927’de Güneş ve Hayat dergilerinde yayımlanan, 1928’de altı şair arkadaşıyla birlikte Yedi Meşaleciler topluluğunu kuran ve Meşale adlı dergiyi çıkaran Sabri Esat Siyavuşgil o adlardan biridir.

    Siyavuşgil’in, şiirleri Meşale dergisi kapandıktan sonra “Muhit” ve “Varlık” dergilerinde yayımlanır. Dışavurumcu bir ressam tutumuyla yeni ve canlı şiirler yazan şair, aynı zamanda psikoloji profesörü olarak üniversitede dersler vermiştir. Tüm bunlara karşın bilinirliğini sağlayan Edmond Rostand’ın ünlü oyunu “Cyrano de Bergerac”ın Türkçe çevirisi olmuştur. Siyavuşgil’in 1933’te yayımlanan kitabına adını veren “Odalar ve Sofalar” başlıklı şiirinden bir bölüm
    okuyarak devam edelim:

    Odada bir pancurun
    Sofadadır güneşi;
    Camlarda yanan korun
    Düşer içime eşi.

    Odada yığın yığın
    Gölgenin salkımları;
    Sofada yalnızlığın
    Duyulur adımları.

    Oda, içinden duyar
    Oluktan düşenleri;
    Sofa, geceyi oyar,
    Dinler merdivenleri.

    Şiir okurundan merak, ilgi ve kazı bekleyen yalnızca tarihin tozlu sayfalarında kalmış olan yapıtlar ya da adlar değil elbette.

    ŞİİR LİTERATÜRÜ

    Şiire kaçmak; şair için de, şiir okuru için de şiiri olduğu gibi, şiir literatürünü de çalışma sahasına dönüştürmeye yönelik bir girişimdir aynı zamanda. Çünkü şiir bilgisi, görgüsü aslında, şiiri merkez alan, sözcüğün tam anlamıyla, her şeyi didik didik etmekle gelişir. O nedenle şiir incelemesi de, araştırması da okumak gerekir, bulunabilirse şiir sözlüğü de.

    Şiir sözlüğü demişken kaydedelim. Ne yazık ki Türkçede hazırlanmış ve basılı olarak yayımlanmış bir şiir sözlüğü yok. Bizim bu konuda, PDF olarak 2005 ile 2010 yılları arasında 65 sayı yayımladığımız Cumartesi şiir dergisinde bir girişimimiz olmuştu. Ancak basılı haliyle yayımlanmış değil. Oysa yüz yılı aşkın bir geçmişi ve birikimi olan modern Türkçe şiirin bir şiir sözlüğünün olmaması önemli bir eksikliktir. Madem şiir sözlüğünden ve daha önceki deneyimimizden söz ettik. O çalışmanın girişinde yer alan birkaç maddeyi gözden geçirilmiş haliyle aktararak devam edelim.

    ŞİİR SÖZLÜĞÜ

    (A-B)

    Aed: Eski Yunanlılarda şiirlerini lirle söyleyen saz şairlerine verilen ad.
    Akrostiş: Şiirde dizelerin ilk harflerinin yukarıdan aşağıya doğru sıralanmasıyla anlamlı bir sözcük oluşturulmasıdır. Modern Türkçe şiirin bilinen en ünlü akrostiş şiiri Sezai Karakoç’a aittir. Karakoç, “Mona Roza” adlı şiirinde her betiğin ilk dizesinin harflerini akrostiş için kullanmıştır. Şiirde şairin üniversite öğrenciliği döneminde platonik biçimde âşık olduğu Muazzez Akkaya adı yer alır. Şiiri ilk sözcüğü oluşturan betiklerle anımsayalım:

    Mona Rosa. Siyah güller, ak güller.
    Geyve’nin gülleri ve beyaz yatak.
    Kanadı kırık kuş merhamet ister.
    Ah senin yüzünden kana batacak.
    Mona Rosa. Siyah güller, ak güller.

    Ulur aya karşı kirli çakallar,
    Ürkek ürkek bakar tavşanlar dağa.
    Mona Rosa bugün bende bir hal var.
    Yağmur iri iri düşer toprağa,
    Ulur aya karşı kirli çakallar.

    Açma pencereni perdeleri çek,
    Mona Rosa seni görmemeliyim.
    Bir bakışın ölmem için yetecek.
    Anla Mona Rosa ben bir deliyim.
    Açma pencereni perdeleri çek.

    Zeytin ağaçları, söğüt gölgesi,
    Bende çıkar güneş aydınlığına.
    Bir nişan yüzüğü bir kapı sesi.
    Seni hatırlatır her zaman bana.
    Zeytin ağaçları, söğüt gölgesi.

    Zambaklar en ıssız yerlerde açar
    Ve vardır her vahşi çiçekte gurur.
    Bir mumun ardında bekleyen rüzgar,
    Işıksız ruhumu sallar da durur.
    Zambaklar en ıssız yerlerde açar.

    Ellerin, ellerin ve parmakların
    Bir nar çiçeğini eziyor gibi.
    Ellerinden belli olur bir kadın,
    Denizin dibinde geziyor gibi.
    Ellerin, ellerin ve parmakların.

    Zaman ne de çabuk geçiyor Mona.
    Saat onikidir söndü lambalar
    Uyu da turnalar girsin rüyana,
    Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar.
    Zaman ne de çabuk geçiyor Mona.

    Aliterasyon: Şiirde ünsüz ya da hece tekrarıdır. Nâzım Hikmet’ten bir örnek sunalım:

    Atlılar atlılar kızıl atlılar,
    atları rüzgâr kanatlılar!
    Atları rüzgâr kanat…
    Atları rüzgâr.
    Atları…
    At…
    Rüzgâr kanatlı atlılar gibi geçti hayat!

    Asonans: Şiirde ünlü tekrarıdır. Örneğimiz Didem Madak’tan:

    Bir yeşil fanila gibi ipte, alıp ütüleyecektim.
    Herkese iyi akşamlar demeyi öğretecektim gözlerine.
    Sonra gittin.

    Madak’ın alıntıladığımız dizeleri on beş sözcükten oluşur. Dizelerde toplamda on dört kez “e” harfi on dört kez de “i” harfi yinelenerek asonans oluşturur.

    Balad: Nazım şekli olarak balad genellikle üç tam ve bir yarım kıtadan kuruludur. Kıtaları altılı olur. Sekizli olanları da vardır. Kafiye düzeni çoğunlukla çapraz kafiyeye uyar. Örgü kafiyeli olanları da görülür… Modern Türkçe şiirde balad deyince akla İlhan Berk gelir. Örnek olarak değil, tadımlık olarak şairin “Balad” başlıklı şiirinin “sunu” betiğini aktarıyoruz:

    Ben bütün çizgilerde oldum bütün o çizgilerde
    Her sefer böyle geldi vurdu yaşamama bir deniz
    Aldı bir yaşamadan bir yaşamaya kodu nasıl
    Al bir çocuk vardı o korkularda o gecelerde
    Büyük ulu sular yudu beni çokum artık nasıl
    Bir deniz size de gelir vurur elbet anlarsınız

    “Şiir okuru için kısa notlar” içinde şiir sözlüğünden maddeler sunmaya sonraki yazıda devam edeceğiz…

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • ‘Ayrılıkta Söylenmiş Bir Yaz Türküsü’: Afşar Timuçin

    ‘Ayrılıkta Söylenmiş Bir Yaz Türküsü’: Afşar Timuçin


    Abdullah EZİK


    Çok yönlü bir kişilik olarak başta şiir olmak üzere hikâye, deneme, inceleme, roman, tiyatro gibi birçok farklı türde kalem oynatan Afşar Timuçin, kendisine münhasır, “Ben ölecek olduktan sonra / Musa’nın bir başka türlüsü İsa” (“Bir Gün Övgüsü”) diyen bir şair olarak geçtiğimiz gün vefat etti.

    1960 sonrası Türk şiirinin kendi yolundan giden özgün şairlerinden biri olan Afşar Timuçin, sanatında birçok isimden, mesele ve bağlamdan yararlanmıştır. Gerek kişisel geçmişini şiire taşıyışı gerekse çalışma ve ilgi alanlarını söz konusu metinlerinde iç içe geçirişiyle bağımsız bir şair olan Timuçin için her şey bir güzergâh üzere kuruludur.

    Önce II. Yeni’nin, ardından zaman içerisinde ön plana çıkan başka birçok şiir anlayışı ve akımını yakından takip eden Afşar Timuçin, kendi yolunu ararken birçok durakta soluklanır. Öte taraftan bu o kadar uzun soluklu bir tarihsel süreci içerisinde barındırır ki Timuçin için bu denli aykırı ve bağımsız kalmak başka bir anlam ifade eder. Birçok önemli isim, şiir anlayışı, yaklaşım, moda, trend gelir geçir ancak Timuçin hiçbir zaman kendi yolundan vazgeçmez. Onun ilgi alanları da yapmak istedikleri de farklı ve belirgindir. Bu anlamda Nâzım Hikmet’ten Cemal Süreya’ya, Necip Fazıl’dan İlhan Berk’e, İsmet Özel’den Süreyya Berfe’ye kadar birçok isim, onun yolculuğuna paralel bir şekilde kendisini göstermiş, her biri farklı bir anlayış ile hareket etmiş, Timuçin tüm bu isimler arasında hiçbir yola sapmadan ilk gün nasıl bir anlayış ile yola çıktıysa serüvenini de öyle sürdürmüştür.

    Estet tavır ve felsefe, Afşar Timuçin’in şiiri besleyen ve ona karakter veren iki temel başlık olarak değerlendirilebilir. Öncelikle “estetik” bir mesele olarak her zaman Timuçin’in dikkatini çekmiş, gerek bir şair gerek bir düşünür/yazar/akademisyen olarak onu her zaman ilgilendirmiştir. Bir varlığa, objeye, unsura dair estetik bir yaklaşım geliştirmek onun için hemen her konuda gözetilip üzerine düşünülebilecek özel konulardan biri olmuştur.

    Felsefe, yine doğası gereği Timuçin’in sıklıkla üzerinde durduğu bir diğer konu olarak değerlendirilebilir. Her bir şiirinde kendi felsefesini ve asırların ona öğrettiği felsefi düşünceleri iç içe geçirerek kullanan şair, böylelikle kendi yolunda giderken savrulmalara karşı bir düşünsel zemin de hazırlamış olur. Afşar Timuçin şiirini bu denli tutarlı ve anlamlı kılan yönlerden biri de budur. O, sahip olduğu felsefeyi sürekli geliştirip örnekleyerek bir şiir dünyası geliştirmeye çalışmış, bunun nihayetinde de uzun yıllara yayılmış, yarım asrı devirmiş bir yapı ortaya çıkarmıştır.

    Afşar Timuçin’in 1968’de “Çöl” ile başlayan şiir serüveni daha sonraki yıllarda “Böyle Söylenmeli Bizim Türkümüz” (1974), “Savaşçı Türküleri” (1980), “Ey Benim Güzel Sevdalım” (1984), “Bu Sevda Böyle Gider” (1992) ve “Akşam Türküleri” (1996) gibi kitaplarla devam etmiştir. Söz konusu tüm bu şiir kitaplarında bir yandan kendi geçmişine bir yandan da topluma yakın bir gözle bakan, araştıran, inceleyen Timuçin, yeni yollar aramaktan, bir şeyler denemekten de geri durmamıştır. Bu anlamda 60’lardan 2000’lere uzanan serüvenin giderek katmanlaşması ve onun özelinde daha da olgun bir hâle gelmesi bu araştıran şairin temel özelliklerinden biri olarak değerlendirilebilir.

    Şair, şiiriyle yaşar ama onunla ölmez, çünkü söz ölmez. Afşar Timuçin de dile getirdiği onca sözle, ona şiir ve mısrayla kendi yerini çoktan hazırlamış, işlemiş, derinleştirmiş şairlerden biri. Onun sözü ‘Senin Bildiğin’, ‘Sessiz Akşam Düşleri’, ‘Sana Son Mektubumdur’, ‘Geçen Zamanın Türküsü’, ‘Aşk Herşeyi Dengeler’, ‘Bir Serüvenin Tanımı’ gibi nice şiirde yaşayacak, yoluna her daim devam edecektir.

    Son söz yine Afşar Timuçin’den (“Ayrılıkta Söylenmiş Bir Yaz Türküsü”):

    “Ölür kıyı ölür yazlar / Alır götürür karakış / Her bahar her umuda zorunlu mu / Neden yolcusun bu kadar / Gideceksen Al götür umudumu / Al götür sonuna kadar”

    Bu türkü hep söylenecek.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • ‘Plakası Okunmuyor’ ya da kamyon olmak!

    ‘Plakası Okunmuyor’ ya da kamyon olmak!


    Yaz geldi mi yollarda olmayan var mıdır? Herkes bir yerden bir yere gider. Gerçi insan her daim yoldadır, yolcudur da denilebilir, ama konumuz o değil.

    Yaz geldi, biz de yollara düştük. Yanından, yakınından geçtiğimiz birçok şeye olduğu gibi kamyonlara da baktık. Biz sadece cisim olarak, araç olarak baktık kamyonlara. Onlara trafikteki o an için paydaşlarımızdan biri oldukları için baktık.

    Şair Abdülkadir Budak da kamyonlara bakmış, ama birçoğumuzun baktığından farklı bakmış. Şair gözüyle diliyle bakmış. Kamyonlara şair olarak bakan ilk Budak değil. Oraya geleceğiz.

    Budak’ın Yazılı Kâğıt Yayınları’ndan çıkan yeni şiir kitabının adı “Plakası Okunmuyor” ve altında bir de “Bir Kamyon Şiiri” açıklaması var. Biz yolculuğumuz süresince dıştan baktık kamyonlara. Geçen yıl yine bu zamanlarda, kasası kapalı bir kamyonun arkasında Yılmaz Güney’i görünce elbette önce fotoğrafını çekmiştik. Sonra da kamyonların sadece yük mü taşıdıkları konusunda düşünmüştük. Yolda bir kamyonun arkasında Yılmaz Güney, elbette doğrudan “Yol” filmini çağırmıştı hafızamızdan, hatıramızdan… Bir süre “Yol”un yoldaki Yılmaz Güney’ini de takip etmiştik. Büyüleyici bir an olmuştu bizim için…

    TEK ŞİİRLİK BİR KİTAP

    Modern Türkçe şiirde geleneksel şiirin sesini sürdüren ve yetmişli yıllardan bu yana şiirin hemen hemen her alanında varlık gösteren Abdülkadir Budak’ın yeni kitabı “Plakası Okunmuyor”, “Ben Kamyonum! Kamyonum Ben!” başlıklı tek şiirden oluşuyor. Tek şiirlik kitapta şair kamyona, deyim yerindeyse yakından bakmış, içinden bakmış, içeriden bakmış. Sonra da bir şairin yapacağını yapmış oturup şiirini yazmış. Oturup şiirini yazmış sözün gelişi elbette. Belki de şair yazarken baktı, baktıkça yazdı… Üretim safhası her şair için farklı aşamalar ve deneyimlerden oluşabilir.

    Şairlerin çoğu tematik şiir yazmaya pek sıcak bakmıyor. Yeni kuşaklarda bu yönelim çok daha sınırlı. Bunun anlaşılabilir nedenleri var elbette. Başta parçalanmış hayatın, parçalanmış dilin başka anlatı türlerinde olduğu gibi şiirde de derlenip toparlanması bir hayli güç ve zorlayıcı. Olabileceğinden daha fazla emek ve uğraş gerekir. Ama yine de tematik şiirlerin yerinin bir başka olduğunu kaydetmek isteriz. Uğraşa ve emeğe değdiğini kanıtlayan çok güzel örnekler var. Bizim düşüncemiz daha çok tematik şiir yazılmasından yana. Tek tek şiirlerin de hakkını yemeyelim elbette. Dergide ya da benzeri bir mecrada ya da kitapta tek başına da çok güçlü, okuyanı sarıp sarmalayan şiirler var elbette. Hem geçmişten, hem günümüzden çok iyi örnekler gösterilebilir.

    Abdülkadir Budak, kitabın arka kapağında belirtildiği gibi “Ahşap Anahtar” ve “Ev Zamanı” adlı tematik kitaplarına bir yenisini eklemiş. Şair kamyonla empati kurmayı, şiir diliyle anlamayı ve anlatmayı denemiş, bunu yaparken de eşyayı insanlaştırma sanatı olarak bilinen “teşhis”e ve eşyayı konuşturma sanatı “intak”a başvurmuş.

    Kamyon temasını farklı biçimlerde işlemiş olan Sabahattin Ali ve Onur Akyıl’a ithaf edilen kitabın “Ben Kamyonum! Kamyonum Ben!” başlıklı tek şiirin girişinden bir bölüm okuyalım:

    Bir yaşlının inleyişi
    Gece uzun, adam hasta
    Bir el değse çözülecek
    Yüzüm yumaktı sanki
    Çözmeleri denemedim
    Bakmaları denedim
    Irmak olup yüzümde
    Akmaları denedim
    Uzun farları yaktım
    Bir de buradan baktım

    Şunu da ekleyelim: Şiire bazı sayfalarda fotoğraflar eşlik ediyor. Her fotoğrafın olmasa da bazılarının altında Mahmut Turgut imzası yer alıyor.

    ŞİİRLERDE KAMYON

    Modern Türkçe şiirde kamyon temasına ilk yer veren şair kimdir? Bunu saptayacak bir araştırma yapılmış mıdır, bizdeki bilgiye göre kesin bir şey söylememiz zor. Ancak mevcut bilgi ve bulgulara göre Nâzım Hikmet’in bu konuda da öncü olduğunu söyleyebiliriz. Zaman zaman, yazılacak birçok şeyi Nâzım Hikmet, daha önce şu ya da bu şekilde şiirleştirmiştir denilmesi boşuna değil elbette. Öncü şairin 1939 İstanbul Tevkifanesi’nde başlayıp 1941’de Bursa Çezaevi’nde tamamladığı “Kuvayi Milliye Destanı”nın sekizinci babında yer alan “İstanbullu Şoför Ahmet” ve “kamyonu”nun macerasının girişinden bir betik aktaralım:

    İstanbullu şoför Ahmet
    ve onun kamyoneti vardı.
    Bir acayip mahlûktu üç numrolu kamyonet:
    İhtiyar,
    cesur,
    inatçı ve şirret.
    Kırılıp dağlarda kalan sol arka makası yerine
    şasinin altına, dingilin üzerine
    budaklı bir gürgen kütüğü sarmış olmasına rağmen
    ve kalb ağrılarıyla
    ve on kilometrede bir
    karanlığa yaslanıp durduğu halde
    ve vantilâtöründe dört kanattan ikisi noksan iken
    şahsının vekarlı kudretini resmen biliyordu

    Modern Türkçe şiirin hafızasında derin bir iz bıraktığını söyleyebileceğimiz Cahit Külebi’nin “İstanbul” adlı şiirindeki “komyon”un yeri de bir başkadır:

    Kamyonlar kavun taşır ve ben
    Boyuna onu düşünürdüm,
    Kamyonlar kavun taşır ve ben
    Boyuna onu düşünürdüm,
    Niksar’da evimizdeyken
    Küçük bir serçe kadar hürdüm.

    Külebi ilk betiğini okuduğumuz ve 1939 tarihli şiirini şöyle bitirir:

    Anladım bu şehir başkadır
    Herkes beni aldattı gitti,
    Anladım bu şehir başkadır
    Herkes beni aldattı gitti.
    Yine kamyonlar kavun taşır,
    Fakat içimde şarkı bitti.

    Aklı kurcalayan bir soru: Acaba Külebi’nin Nâzım Hikmet’in “Şoför Ahmet ve komyonu”ndan haberi var mıydı? Aynı soruyu şöyle de sorabiliriz: Nâzım Hikmet acaba Külebi’nin şiirini okumuş muydu?

    MAKİNE VE İNSAN

    Şiirde okurun karşısına kamyon ve elbette şoförleriyle ya da sürücüsüyle çıkan şairlerden biri de Can Yücel’dir. Şairin “Dinar Yolunda Devrilen Bir Fordun Şoför Ahmet İçin Yaktığı Ağıt” başlıklı şiirinden bir parça sunalım:

    Ah Ahmet ah sana söylediler de
    Yollar bozuk Dinar üstünden gitme diye
    Hani köprülerde yavaşlayacaktın
    Delibozuk bir uçurtmaydın Ahmet
    Takıldın tellere sonunda
    İttin ursuzdun oruspu çocuğuydun
    Esrar boyalı ispirto eroin
    Çirkefliğin daniskası sende
    Bir gün tatlı bir sözünü mü işittim
    Bari kırk yılın başında bir
    Bu da senin diye bir çift yeni lastik alsan
    Biliyorum tapondum Ferttum 45 modeliydim
    Lakin ellerine yangındım Ahmet
    Ah domuz ah nasıl da karıştırırdın ötemi berimi
    Sevgi derdim de sana dinletemezdim

    (…)

    Her şeye razıydım sırf anlayasın diye
    Ne mene şeydir sevgi
    Böyle bok yoluna gidecektin madem
    Bari ben çiğneyeydim seni.

    Abdülkadir Budak’ın “Plakası Okunmuyor” kitabından kısa bir süre önce Roni Margulies’in harfiyat kamyonları”na değinmiştik. Bir bakıma hemen hemen aynı zaman dilimi içerisinde iki kamyon şiiri ve kitabı okumuş olduk.
    Kamyon imgesi ya da metaforuyla uğraşan şairlerden bir başkası da Cemal Süreya’dır. Çocuk yaşında ailesiyle sürgüne gönderilen şairin o trajik yolculuğu bir kamyonun kasasında gerçekleşir. Şiirlerinde kamyon metaforunun birden çok kez yer bulmasında sürgün yolculuğunun hatırasının da payının olmaması düşünülebilir mi? “Van’da güreşçi develer gibi süslediklerini kamyonları” dizesi ona aittir. Bir başka şiirinde de “Telgraf çiçekleri astımlı kamyonlar” betimlemesi yer alır. “Ama yük kamyonları Denizli’den geçerken plaka değiştirir” dizesi de öyle. Bir tane daha:

    Bir at kişner sümbüli
    Kamyonları ala boyar

    Şiirlerde kamyondan söz ettik. Elbette bir de sinemanın meşhur kamyonu var. “Selvi Boylum Al Yazmalım” filminin başrol oyuncuları Türkan Şoray, Kadir İnanır kadar olmasa da anlatıya bir karakter olarak katılan kamyonu ve filmin yönetmeninin onu yorumlayışını unutmamak gerekir. Filmde kamyon da adeta “şiir gibi” ifadesinin birebir karşılığı olarak yorumlanmıştır.

    ŞİİR ŞİİRE BAKA BAKA YAZILIR

    Budak’ın yeni kitabında da okur için sürpriz yok. Öte yandan şairin okuruyla yeni bir temayla buluşması da sürpriz değil midir?

    Ömrünü şiirle geçirmiş şairlerden biri olan Abdülkadir Budak’ın kitabından çıkardığımız asıl mesaj, şiirin şiire baka baka yazılmasının yanı sıra şairin şaire baka baka yol aldığı gerçeğinin hatırlatılması olduğunu söylemeden geçemeyelim.

    Budak’ın kamyonu kişileştirdiğini kaydetmiştik. Dikiz aynasından geçen zamana bakar. Dikiz aynasına çoğunlukla yansıyan geçen zaman yine kendi yüzü olur.

    Yani her kamyonda olduğu gibi
    Sevinç nedir, acı nedir bilirim
    Düğüne de gittim, cenazeye de
    İlkinde kasam davul
    Tabut ikincisinde

    EMEKTAR ARAÇLAR

    Rampa çıkan, yokuş inen, taşıdığı yükler nedeniyle zaman içinde yorgunluğu artan bir kamyon dile gelir, konuşur. Ya da şair konuşturur onu. Acılarını, aşklarını, yorgunluklarını, yaslarını, sıkıntılarını, huzursuzluklarını, mutsuzluklarını, hayatın anlamına yönelik sorularını, varoluşa ve varlık durumuna ilişkin sorunlarını toplayıp içini döker kamyon. Bir kamyon, sürücüsünden bağımsız olarak bir kamyon konuşur şiirde. Kitabın kırk dokuzuncu sayfasında yer alan şu betikte olduğu gibi:

    Hayat kamyona mı yüküne mi benziyor?
    Bunu aklımdan geçirdim vites küçültürken
    Rampanın tam ortasında
    Sürücü yerine geçtim
    Aynı anda öksürdük kamyonun motoruyla
    Üstelik yaz sıcağında

    Kamyon diyorum, kamyon
    Rampa diyorum, rampa

    Bu haliyle Budak’ın yolun sonuna gelmiş kamyonu, yılların yükünü çekmiş bir aile babasını, daha çok da emekliliği yaklaşmış bir devlet memurunu çağrıştırıyor. Ama en çok da acı taşıyan bir kamyon olmasıyla dikkati çekiyor. Kitaptan son bir şiir daha okuyalım:

    İnsanlardan farkım neydi?
    O da yorgundu ben de
    Ova düzüne uzandım
    Yaslandım dağın göğsüne
    Taşıdığım yüke bile inandım
    İnsanın acısına

    YOLUN BURADAN SONRASINI DA KAMYONLA GİDECEĞİZ

    Sayfaları çevirdikçe kamyonla çıktığınız yolculukta, bir an araç değişecekmiş gibi bir izlenim oluşsa da araya derinden şöyle bir anons girip uyarıyor sanki: Yolun buradan sonrasını da kamyonla gideceğiz.
    Budak’ın şiiri, yaşamımızda yer alan bazı araçların ya da eşyanın, kullanım değeri kalmasa da önemi üzerinde düşünmeye yöneltmesi bakımından da dikkate değer.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Yazar Ferit Edgü son yolculuğuna uğurlandı

    Yazar Ferit Edgü son yolculuğuna uğurlandı


    Deniz ÇAKMAK


    İSTANBUL – Türk edebiyatında “1950 kuşağı” olarak anılan öykücü kuşağın temsilcilerinden, eserleri modernist edebiyatın Türkçede kaleme alınmış önemli örnekleri arasında sayılan öykü, roman, deneme gibi farklı türlerde eserler veren yazar Ferit Edgü, 88 yaşında vefat etti.

    ‘O/Hakkari’de Bir Mevsim’, ‘Doğu Öyküleri’, ‘Do Sesi’ gibi roman ve öyküleriyle tanınan Edgü için İstanbul Şişli’de bulunan Teşvikiye Camisi’nde cenaze töreni düzenlendi. Yazarın cenazesi, törenin ardından Aşiyan Mezarlığı’nda toprağa verildi.

    Cenazeye Edgü’nün eşi Filiz Bil Edgü, oğlu Yunus Edgü, kızı Esma Edgü’nün yanı sıra sanat ve edebiyat dünyasından çok sayıda isim katıldı.

    ’50 KUŞAĞI ÖYKÜCÜLERİNİN BİR AYAĞI KIRILDI’

    Cenaze törenine katılan yazar Adnan Özyalçıner, Edgü’ye atıfla 50 kuşağının öykücülerinin hedefinin edebiyatı ve siyaseti değiştirmek olduğunun altını çizerek, yazarın kaybını “50 kuşağı öykücülerinin bir ayağı kırıldı” sözleriyle tarif etti.

    Özyalçıner şöyle devam etti:

    “Bizim 50 kuşağının iyi yazarlarından biri Ferit. Fakat 50 kuşağında öykü anlamında her bir öykücü; Ferit Edgü, Onat Kutlar, Erdal Öz, ben, ayrı kulvarlarda olan; birbirini kesmeyen öykücülerdik. Yalnız birleştiğimiz nokta Ferit’in dediği gibi, politik olmak, siyaseti ve edebiyatı değiştirmekti. Yani bu değişikliğin öyküleriydi bunlar. Ferit’in öyküleri de bence yaşamın süregelen, devinen öyküsü… O bakımdan çok enteresan. Ferit’in vefatıyla 50 kuşağı öykücülerinin bir ayağı kırıldı. Evet kırıldı ama Ferit’in öyküleri yaşadığı sürece ve Ferit bizi öyküleriyle yaşattığı sürece bu kırılma öykücülüğümüzü çok fazla etkilemeyecek. Öykücülüğümüz yürümeye devam edecek.”

    dd2146f8-ce14-45c4-86bf-274d54c56922.jpg

    ‘KUŞAĞININ EN ÖZGÜN YAZARLARINDAN BİRİYDİ’

    Everest Yayınları Genel Yayın Yönetmeni Saadet Özen de Edgü’nün 50 kuşağının çok özgün yazarlarından biri olduğunu belirterek, “Biz yayınevi olarak çok üzgünüz çünkü çok değer verdiğimiz bir yazarımız Ferit Edgü. Önce ALFA’dan çıkmıştı kitapları sonra biz Everest’de yayımladık. Hem çok özendiğimiz bir yazarımızdı hem de artık dostumuzdu. Bir kere bunun için çok üzgünüz. Ayrıca edebiyat tarihi açısından da geriye dönüp bakıldığında Türkiye’nin edebiyatında bir dönüm noktası olarak anılacak bir kuşağın, o muhteşem 50 kuşağının çok özgün yazarlarından biriydi. Geriye dönüp baktığımızda onun nasıl bir kırılma ve aynı zamanda yaratıcılık patlaması olduğunu daha iyi anlayacağız diye düşünüyorum. Bir yandan da daha lise çağlarından itibaren birbirinin yazısını geliştiren, birbirinin kıyasıya eleştiren, muazzam bir edebiyat çevresi oluşturan o yazarlar kuşağının unutulmayacakları arasına girmiş oldu o da. Diğer arkadaşlarının yanına gitti” diye konuştu.

    addb70b6-a979-48b8-80c7-9aafe2927729-002.jpg

    ‘ÖTEKİ DİYE DAMGALANANLARIN YALNIZLIĞINI VE YOKSULLUĞUNU ELE ALIŞ BİÇİMİYLE ÇOK ÖNEMLİ BİR YAZAR’

    ‘Mavi Karga’ adlı ilk romanı Doğan Kitap tarafından yayımlanan, ayrıca Everest Yayınları’ndan çıkan ‘Sen Şarkına Devam Et’ isimli bir şiir kitabı da bulunan CHP İstanbul Milletvekili Türkan Elçi de, ‘Hakkari’de Bir Mevsim’ romanını hatırlatarak, Edgü’nün edebiyat aracılığıyla “uzağı yakına getirebilen” bir yazar olduğunu belirterek şunları söyledi:

    “Ferit Edgü benim için çok önemli bir yazar. Sanatı, özellikle de edebiyatı çok önemseyen ve bağlarını koparmayan bir siyasetçi olarak böyle bir kuşağın temsilcisini kaybetmiş olmak benim için elbette üzücü bir durum. Ferit Edgü, edebiyatımızda metaforik bir anlatıma, imgesel dile sahip bir yazar olması dolayısıyla ve 1950 kuşağının da önemli bir ismi olması dolayısıyla kendime yakın hissettiğim bir yazar. Her ne kadar Edgü bireyin sorunlarını ve yalnızlığını merkeze almış olsa da benim açımdan sinemaya uyarlanan ‘Hakkari’de Bir Mevsim’ romanı öteki diye damgalananların yalnızlığını ve yoksulluğunu ele alış biçimiyle benim için çok önemli.

    Diyebilirim ki Edgü, uzağı yakına getirebilen bir beceriyle bu eserini yazmıştır. Bizi bize anlatabilme yetisi açısından da edebiyatımızda önemli bir yerdedir. Tabii toplumsal sorunlara ayna tutma ve sanatta itiraz dilini oluşturma açısından da ele almak gerekir. Benim açımdan biraz da sanatın bu yönünün ağır basması gerekiyor. Toplumların bugünkü siyasi koşullar göz önünde bulundurulduğunda sanatçı yetiştirmesi çok kolay değil. Bu nedenle belli bir döneme damgasını vurmuş bir sanatçının kaybı hepimiz açısından çok önemlidir.”

    FERİT EDGÜ KİMDİR?

    Ferit Edgü, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü’nde başladığı eğitimini Paris’te sürdürdü (1959- 1964). Acedemie du Feu’de seramik öğrenimi gördü. Sorbonne’da felsefe, Louvre’da sanat tarihi kurslarına katıldı. Yedek subay öğretmen olarak Hakkari ve Beypazarı’nda askerlikten sonra (1967), bir yıl daha Paris’te kalıp İstanbul’a yerleşti (1968). Man Ajans’ta reklam yazarlığı yaptı. Buradan ayrılıp kendi reklam şirketini kurdu.

    Öykü yazarlığının yanı sıra, resim eleştirileri ve denemeleriyle ün yaptı. 1977‘den beri Ada Yayınları’nı yönetiyor. Kaynak dergisinde edebiyata adım attı. 1952-1953 yıllarında şiirler yazdı. Ama ilk öyküsü ocak 1954’te Yeni Ufuklar dergisinde çıktı. Aynı yıllarda Şairler Yaprağı (1954), Mavi’de de şiirleri yayımlandı (1954). Daha sonraları Yeni Ufuklar, Vatan Sanat Eki, Mavi, Pazar Postası, Dost’taki öyküleriyle (1954-1959); Ataç, Yeni Dergi, Eylem, Papirüs, Ant, Soyut, Milliyet Sanat, Hürriyet Gösteri dergilerindeki deneme ve incelemeleriyle tanındı.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***