Etiket: Edebiyat

  • Bir ilk kitap ‘Taşınabilir Bulut’

    Bir ilk kitap ‘Taşınabilir Bulut’


    Şiire ilişkin tanımlar arasına biz de bir tanım bırakacak olsak şöyle diyebilirdik: Şiir bir formdur; mutat yaşam tarzına itirazdır, başkaldırıdır. Kalıplaşmış, akışkanlığını kaybetmiş, statükocu dili bozar, reddeder, boşluk yaratır.

    Ahmet Oktay da örneğin şiiri bir başka açıdan şu sözlerle formüle eder: “Şiiri bir biçim sanatı olarak tasarlamak ya da tanımlamak, onu bir içerik sanatı olarak da tanımlamaktır. Biçimi olmayan hiçbir öz ve vice versa; özü olmayan biçim yoktur. Sadece ilişkiler ve karşıtlıklar vardır şiirde. ‘Evet’le hayır arasında diyalektik bir gidiş geliş, Şiir budur.”

    Bir şiir düşünürü de olan Cemal Süreya’nın şiirle ilgili birçok tanımı vardır. Örneğin bir yazısında şiiri “hayatın güncelliği, hayatın gazetesi” olarak tanımlar. İlhan Berk de şiir üzerine denemelerini içeren “Poetika” adlı kitabında şiire ilişkin görüşünü şöyle dile getirir: “Dil, anlamın olmadığı yerde de işlevini sürdürür. Şiirde bu daha belirgindir. Özneyi dışlar, başına buyruk sürdürür edimini. Susabilir, susmayı yeğleyebilir.”

    Şiire ilişkin tanımlarla başladık, ama şiirin tanımlanamaz olduğu iddiasını da yabana atmamak gerektiğini düşünüyoruz. Şunu da ekleyelim: Şiire ilişkin tanımların doğruluğu ya da yanlışlığı çok önemli değil aslında. Şiir yanlış da tanımlanabilir. Tıpkı yanlış yorumlanabileceği gibi. Çünkü yanlış tanım da, yanlış yorum da şiire dahildir. Kaldı ki şiirin doğası da, tarihi de şiirin doğru tanımları aşarak şiir olduğunu gösteriyor.

    BU ŞİİR BİZE NE DİYOR

    Bir soruyla devam edelim. Acaba şiire dair tanımlar konusundaki tutumu şiir okurken de sürdürmek mümkün olabilir mi? Yani şiir, şiire örneğin şöyle sorular sorularak okunabilir mi: Metin olarak bu şiir ne diyor; bu şiir bize ne diyor; niye bunu diyor; demek istediğini nasıl diyor; şair neden böyle demiş de başka türlü dememiş…

    Kısaca söylersek; okuduğumuz şiiri, şiir beğenimizi pekiştirip pekiştirmediğine, şiir zevkimizi tahkim edip etmediğine göre değerlendirip yargılamadan anlamaya çalışmak mümkün olamaz mı?

    Şiir olarak sunulmuş metnin, şiir olarak sunulmasının yaslandığı özellikler nedir? Hangi gerekçelerle, yazarı metnini şiir olarak adlandırıyor? Yani bir metin şiir olduğu iddiası nasıl bir şiir vaat ediyor. Vaadini şiir olmak açısından ne kadar gerçekleştirebiliyor. Bu ve bunun gibi soruların karşılığını aramak… Düşüncemiz o ki okumada öncelik olacaksa bu amaçlar hedef olmalı. O zaman şiir çok daha fazlasıyla kazançlı çıkacaktır.

    Şiir estetik bakımdan, dilin kullanımı sırasında oluşan düşünce figürleri ve söz sanatlarına dayanır. Düşünce figürleri kelimelerin, anlam olarak değişime uğratılması ve alışıldık anlamın dışında başka bir anlam kazanmasını sağlar. Örneğin metonim, metafor, sinekdoş (parça üzerinden bütünü ya da bütün üzerinden parçayı ifade etmek), kişileştirme (intak, teşhis) vb. düşünce figürlerini oluşturur. Bu terimler şiirde anlamla ya da retorikle ilgilidir. Düşünce figürlerinin yanı sıra şiirde bir de formla, biçimle oluşan söz sanatları yer alır. Şiirde söz sanatları anlamdan çok sentaks, kelime yapısı veya ses açısından etkili olur. Söz sanatları şiirde daha çok bu öğelerle gerçekleştirilen oyunları kapsar; örneğin uyak, apostrof, asonans, aliterasyon; Yunanca çaprazlama anlamına gelen, benzer ama aynı olmayan anlamlara sahip kelimeleri veya ifadeleri dengeleyen kiyazma, bunlara spoonerizm tarzı dil sürçmeleri de eklenebilir. Kiyazma ve spoonerism için örnek verelim. “Boş günün hoş akşamı”nı kiyazma için örnek gösterebiliriz. Doksanlı yıllarda yayımlanan şiir dergisi “Sombahar”ın adı da spoonerism olarak adlandırılan dil sürçmesi için örnek gösterilebilir.

    ŞİİRİN VAZGEÇİLMEZLİĞİ

    Şiirin okunmasıyla ilgili problemlerle galiba daha fazla ilgilenmek gerekiyor. Neden şiir az okunuyor sorusunun karşılığını, örneğin güncel şiirdeki gelişmelerden çok, toplumdaki şiir bilgisinin yeterli olup olmamasında ve okuma alışkanlıklarında aramak daha isabetli olabilir. Şiirin okunması yaygınlaşmıyorsa etkenlerden biri de güncellenmeyen şiir bilgisi olamaz mı? Pekâlâ denilebilir ki şiirin aslında en önemli sorunu okuma yöntemiyle ilgili. Okumayla ilgili mesele hallolsa şiirin sorunu büyük ölçüde çözülmüş olur mu? Denemeye değer. Çünkü şiirin, modern şiirin, güncel çağdaş şiirin, modern Türkçe şiirin nasıl okunacağının bilindiğini söylemek çok da mümkün değil.

    ŞİİR BURADA OKUR NEREDE

    Şiiri önyargısız okumak gerekir. Bu cümle birkaç kez tekrarlansa yeridir. Şiirler önyargılı mı okunuyor diye sorulacaktır. Büyük ölçüde öyle. Bir zamanlar, nasılsa oluşmuş şiir beğenisinin olduğu gibi kalması, kalıplaşması ve değişik şiirlerin de hep o beğeniyle okunmasının varacağı sonuç kaçınılmaz biçimde önyargılı olacaktır. Oysa şiir durduğu yerde durmaz, değişir; buna koşut olarak şiir algısının, beğenisinin de yenilenmesi gerekir. Hatta şiir okumak için bu değişim zorunludur bile diyebiliriz. Bir zamanlar Ahmed Arif’i çok sevenlerin şiirdeki değişime, dönüşüme ayak uydurmadıkları takdirde Ahmed Arif’in şiirleri gibi şiirler arayacağı, bulamadıklarında ise başka türlü şiire sağır olacakları aşikârdır. “Yeni şiirler için yeni kulaklar gerekir” sözünü anımsayalım. Yeni kulaklar, okurun kulağını yenilemesiyle olabilir.

    Şiir, dili yeniler. Ama dil, şiiri yeniler mi; galiba o kadar değil. Şunu da ekleyelim: Yenilenen dilin dışında kalmamak aslında yaşamın dışında kalmamaktır. Biraz da bu nedenle; bu da şiir mi, bu nasıl şiir, böyle şiir olur mu ve benzeri soruları sorduran yapıtlara, şiirin yeniliğini yansıtıyor olabilecekleri ihtimalini göz önünde bulundurarak yaklaşmak gerekir. Bu yaklaşım tarzının şiirdeki yeni eğilimleri ve birtakım gelişmeleri ıskalamamak açısından da önemli olacağını söyleyebiliriz. Şunu da ekleyelim, aslında her zaman olduğu gibi bugün de, bu da şiir mi dedirten yapıtlara ihtiyacımız var.

    ŞİİRLE YENİLENEN DİL

    Şiirde sözcük seçimi önemini kaybetmeye doksanlı yıllarda başlamıştı, ama ikibinli yıllarda yaygınlaşarak galibe iyice yerleşti. Günümüzde yazılan şiirlerde neredeyse her sözcüğe yer veriliyor. Örneğin teknolojik terimler ve söz öbekleri, onların oluşturduğu imgeler, daha önceki kuşakların şiirinde, günümüzde olduğu kadar ne yaygın ne de işlek olarak kullanılmış değil. Orhan Veli’nin şiirinde “nasır”, Metin Eloğlu’nun şiirinde “düdüklü tencere” yer aldı diye deyim yerindeyse o vakitler, kıyamet kopuyor. Örneğin modern Türkçe şiirin en çok okunan şairlerinden biri olan Edip Cansever’in “Güzel Atomların Yaptığı Ayak” başlıklı şiiri de bu yönüyle ilginçtir, ama pek bilinen, okunan bir şiir olduğu söylenemez.

    Artık şiirde sözcük seçimini önemseyen “hassasiyetler” yok. Şiirin aynı zamanda seçilmiş sözcüklerle kurulan bir yapı olduğu anlayışı, büyük ölçüde değişmiş durumda. O tutuculuktan büyük ölçüde kurtulduğunu söyleyebiliriz. Şiirdeki değişimi, dönüşümü önemsiyoruz ve destekliyoruz.

    Anlamadığımız, algılayamadığımız takdirde metinden önce kendimizi sorgulamayı tercih ediyoruz. Bunu savunuyoruz. Üzüm yemek istiyoruz, bağcıyı dövmek değil.

    Şiirde sözcük seçimiyle ilgili şunu da ekleyelim: Şairden, kendine has bir sözlük oluşturması da, bununla ilişkili olarak şiirinin öznel bir sözcük dağarcığının olması da önemlidir. Önceki kuşaklardan kimi şairlerin bazı sözcükleri, söz öbeklerini, bazı söyleyişleri kendilerine, şiirlerine mal etmiş olmalarının yarattığı etki de bunun önemini gösteriyor.

    TEKNOLOJİNİN DİLİ

    Geçen yaz (Temmuz 2024) Bi’dünya etiketiyle yayımlanan 2000 doğumlu Yasemin Çargıt’ın ilk kitabının adı “Taşınabilir Bulut”. Çargıt’ın kitabının adı, teknolojik gelişmenin dile yansımasını da örneklendiriyor. Ama asıl önemlisi galiba Çargıt’ın şiir dilinde, teknolojik bir terimin lirik bir boyut katılarak yeniden üretilmiş olması. “Taşınabilir Bulut”un ilk şiiri “Stalker”den alıntıladığımız dizelerle devam edelim:

    Havalar ısındığında krallar hep Meksika’ya uçar
    Suyum biraz ısındığında ben hep Meksika’dan söz ederim
    Hayır çöle falan gönderme yapmaya çalışmıyorum
    Büyük sahra demiyorum, Atakama diyorum Atakama
    Bir gün kelebekleri öldürmenin de cezası olacak

    Kitaba yazdığı “Kalemi Bir Zaman Anahtarı Olarak Kullanmak…” başlıklı sunuda Emel İrtem, yılların kazandırdığı şiir deneyiminin bilgisine, görgüsüne dayanarak “zarını attığı” Yasemin Çargıt’ın şiirlerini şöyle değerlendiriyor:

    “Geleceğe gidip geçmişi anladığını söyleyerek dönen kişi bize ne ifade eder? Onun, zamandaki bütün kırılmaları tamir etmiş olan bu ‘panoramik zaman’ını biz nasıl algılarız? Yasemin Çargıt şiirini okurken bunları düşünüyorum. Bir kâhinden yahut bir kehanetten bahsetmiyorum. Şairler için bunlar da söylenegelmiş sözlerdir ama demek istediğim, kaleminin ucunu doğru yontmuş bir şairin o kalemi sadece yazmak için değil, aynı zamanda bir zaman anahtarı olarak da hünerle nasıl kullandığı. Kapıları açıyor, bütün sözcükleri içeriye buyur ediyor. Onları dağların doruklarında, okyanusların çukurunda hizalıyor, sonra kahvaltı masasında bir tabak içinde okura sunuyor. Genç şiir bize gelecekten geliyor. Olasılıkları zenginleştiriyor, ruhun atomlarına ulaşıyor. Böylece biz bütünü görüyor, yeniden şekilleniyoruz. Şiir işlevini yerine getiriyor.

    Yasemin Çargıt yazacağı her şiiri merakla bekleyeceğim genç bir usta. Sevmediğim sözcükleri onun şiirinde seviyorum. Zihni karıştırıp düzenleyen disiplinini de… Hoş geldin şair kadın. Bize dünyanı anlatmaya devam et, sesi sözü inceliği çoğalt, hayatı sadece hayatta kalmaktan kurtar..”

    İrtem’in, metnindeki başka birçok cümlesi gibi “sevmediğim sözcükleri onun şiirinde seviyorum” cümlesi de önemli. Çünkü şiirin, şairin okura kattığı değerlerden biri de budur. Sevmediği ya da uzak durduğu sözcükleri sevdirmesi, bilmediği sözcükleri öğrenmesini sağlaması ve benzeri. Kitaba adını veren “Taşınabilir Bulut’tan bir betik sunalım:

    Bağımsız sinemada açık kapı figürü
    Ve kapıyı kapat dediğim halde
    Aralık bırakıp giden annem
    Annem bağımsız olamayacak kadar
    İçten halbuki
    Annem çoğu zaman
    Yaptığı ekmeklerden daha mayalı ve ekşi
    Annen çoğu zaman
    Hiç alışamadığım tereyağı kadar keskin
    Ben yine de anlam bocalayacağım
    Her açık kapıya, her kuru ota
    Ve uçan sineğe
    Kesin demiştir, diyememiştir
    Maazallah söylemiştir gibi bir şey
    Evinsel boşluklarımda
    Açık kapı avlıyorum gibi bir şey

    Çargıt’ın kitabındaki şiirler “dikkatinizi benden ayırmayın” mesajı veriyor. Şiirdeki yolculuğuna ve geleceğine yönelik merak uyandırıyor. İlk kitap olmasına karşın “Taşınabilir Bulut” için diyebiliriz ki genç şairlerin genellikle kaçınamadıkları “şiirsel defolar” büyük ölçüde sıfırlanmış. Çargıt’ın ilk kitabının, genç bir şair olarak başlangıç çizgisini ileri bir noktaya taşıyan şiirler içerdiğini de kaydedelim.

    Yasemin Çargıt’ın, yönetmen Angelopolos’a belli ki bir hayranlığı var. Bunu da şiirinde ünlü yönetmenin iki filminin adını anarak okurla paylaşıyor. Ancak bazı şiirler Cargıt’ın şair olarak, Angelopolos’un estetik yaklaşımından da etkilendiği izlenimi veriyor. Bu etkileşimin, bilhassa yeni şiirlerine nasıl yansıyacağını ve bundan sonra sürüp sürmeyeceğinin de merak edilmeye değer olduğunu söyleyebiliriz.

    “Taşınabilir Bulut” altmış dört sayfa ve on üç şiirden oluşuyor. Kitaptan bir şiir daha aktaralım. Alıntıladığımız betik “Bahr” başlıklı şiirden:

    Elleri bir fincanda kapalı
    Spiritüel ama o kadar da dinsel değil
    Yani bir başörtüyü
    Annesi üzülmesin diye takanlar kadar olmasa da
    Saçını seviyor, saçını kesiyor
    Saçını tarıyor
    Saçı onu örüyor hayata bir yasak üstünden
    Kuyruklu şeylere inanıyor ve
    Bir piyano uzatıyor ötekine
    Diye
    Devirelim bir nota
    Devirelim bir müzik aletini ölesiye

    Okunsun diye arz edilen her şiir kitabı gibi “Taşınabilir Bulut” da ben buradayım, okur nerede sorusunu yöneltiyor bizlere…

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Kumbaracı50 ile geçen bazı yıllar

    Kumbaracı50 ile geçen bazı yıllar


    Aslı TOHUMCU


    Yaştan mıdır, hayatın şerrinden ve derdinden midir, hafızam şaşıyor. Zaten alışık olmadığım sularda gezineceğim, o yüzden başlamadan kusurlarım için affola diyeyim!

    Nereden ve nasıl haberdar oldum Kumbaracı50’den hatırlayamıyorum. Seyrettiğim ilk oyun herhalde Yiğit Sertdemir’in yazdığı ve Gülhan Kadim’le birlikte oynadığı “444”. İnsanların doktor randevularından sevgililerinin doğum günlerine kadar hatırlamak istedikleri her şeyi kaydettirdikleri merkezde işlerin karıştığı ve toplumun bütün belleğinin silindiği bir geceyi anlatır oyun. Çağrı merkezinin görevlileri işine gücüne bakan bir adamla, sisteme karşı hayli öfkeli bir kadındır. Bu kaotik gecede gerilimle mizah iç içe geçer. Daha hatırlanacak şeylerimiz böyle dağ gibi olup üzerimize yıkılmamıştır ve ben bu kadar yetenekli bir oyun yazarıyla karşılaşmaktan ziyadesiyle mutlu çıkarım tiyatrodan.

    Tuhaf bir yerdir bu Kumbaracı50. “444”teki hımbıl adamın (Sertdemir’in) “Fail-i Müşterek” adlı tek kişilik oyunda bütün salon gülerken gözümün içine bakıp “Ne gülüyorsun?” diye beni ve benim üzerimden bütün seyirciyi haşlayıp, beş dakika geçmeden hepimizi ağlatabildiği bir yer. “Fail-i Müşterek”, Türkiye’deki faili meçhul cinayetlere, askeri darbelere, kadına yönelik şiddete ve iktidara yönelik sözünü doksan dakika ağız dolusu söylemiş, biz sosyal medya eylemcilerinin o gün tiyatrodan başı önde çıkmasına neden olmuştur.

    Bizi utandırsa da kürkçü dükkanıdır Kumbaracı50. Kuklalarla, masklarla ilk “Karabahtlı Kardeşlerin Bitmeyen Şen Gösterisi”nde mi karşılaştım acaba? Arada Tiyatro Tem’le de tanışıklığımız olmuştu aslında ya, neyse. “Alemin bir köşesinde, güneşin haftada bir gün doğduğu, gecenin hiç batmadığı, biri birine benzemez birbirine hiç benzemez ‘gösterenler’in dünyasına doğmuş iki karabahtlı kardeşin bitmeyen şen hikayesi”ni anlatan bu gösteride “Sizden bir bok olmaz!” der Sertdemir. Nadiren haklı bulduğumuz erkek bireylerden biridir.

    Tuhaf bir yer dedim ya Kumbaracı50, tuhaf olan ben de olabilirim. “Karabahtlı Kardeşlerin Bitmeyen Şen Gösterisi”nde sıkılan manitama bir daha asla aynı gözle bakamadım. Cahille sohbeti kesmemiştim ama tiyatroya sadece aynı zamanda sıkı okur olan kadın arkadaşlarımla gitmeye de ondan sonra başladım. Tiyatro ayrı bir gönül ilişkisiydi benim için. Önüne gelenle yaşanacak duygu değildi.

    Platonik olmasın diye ilişkim, epey zaman sonra romanlarımla kendimi gösterdim onlara. Onlar da bana karşı boş değildi, yaşasındı! Kenarından bir romanıma da girdiler, İstanbul’da dik bir yokuşun, Kumbaracı50 adında bir tiyatro kumpanyasının kuruluşuyla adeta şenlendiğine dair bir gazete haberiyle. Kumbaracı50 için bir oyun yazamamıştım daha ama olsun, onların bahsini etmiştim. Yavaş yavaştı bu işler dostum!

    Bazen de yas eviydi Kumbaracı50, kalabalıklara sığamadığım ama yalnız da kalamadığım, karanlık bir kuyunun dibinde bir hayvan eşelendiğim dönemde sığındığım. Öyle bir gecede seyrettim ‘Tek Kullanımlık Hikaye’yi. Melih, Cevdet ve Orhan’ın, birlikte ve ayrı ayrı, çıldırayazmalarının hikayesiydi. Bireysel felaketlerinden günümüz felaketlerine uzandıkları. Melih, Cevdet ve Orhan’ın irili ufaklı kayıplarının, bu kayıpları göğüsleyişlerinin hikayesi…

    Fişek gibiydiler sahnede, öyle bir unutmuştum ki gülmeyi, e annem ölmüştü, dile kolaydı, oyun boyunca o yüzden utana utana gülmüştüm. Melih’in annesinin ölümüyle tatlı tatlı çıldırdığına dair yorumuyla sanırım, ne seyrettiğimi idrak ettim. Cevdet’in Taksim’den annesinin köydeki mezarına kadar koşmak istediğini söylediği sahneyle neye uğradığımı saşırdım. Ben de İstanbul’daki evimden çıkıp Bursa’daki bir mezarlığa koşmayı çokça düşünüyordum o sıralar. Çıkışta Gülhan Kadim’in elimi tutup “Seni üzmedik umarım,” demesine cıvıldayarak karşılık verdim ama koşa koşa zor attım kendimi metroya. O yokuşu koşarak çıkacağımı söyleseler hayatta inanmazdım oysa. Ben ne seyrettim diye sordum kendime metroda, anne kaybı neyin metaforuydu arkadaş? Ben böyle metaforun! Kökleri açıkta kalmış yabani bir şey gibi sessizce ağladım durağıma kadar. Köklerini salacağı toprak bulamayan yabani bir şey gibi. Annesizliği tarif edebilmiştim en azından. Eh dedim, çocukken dizimi kanattığımda yarama üfleyen bir annem vardı, şimdi koştuğum, sığındığım tiyatrom var. Az şey mi! Murat Kapu’yu aynı anda hem muzip hem kederli bakabilen gözlerinden, buğulu sesinden, Meriç Rakalar’ı yaydığı tuhaf neşeden, ışığından, İsmail Sağır’ı şaşırtma gücünden, Volkan Çıkıntıoğlu’nu yazarlığından, 444’ten bu yana hayranlık beslediğim Gülhan Kadim’i de ince işçiliğinden öpe öpe, mahallede Mürvet Yenge namlı kokteylden içtim emeği geçenler için. Belki de bir terapiydi Kumbaracı50.
    Oğuz Atay’ın dönüp dönüp okuduğum “Korkuyu Beklerken” kitabından üç öyküyü (Demiryolu Hikayecileri, Unutulan ve Beyaz Mantolu Ada) içeren Demiryolu Hikayecileri’nden çıktığımız gece miydi, karın şehrin tüm seslerini ve insanlarını yuttuğu gece? İstanbul’da hayatta kalan son iki insandık arkadaşımla. Kumbaracı Yokuşu’nu düşüp bir yerimizi kırmadan çıktıysak, tiyatro tanrılarının bizi esirgemesindendi. Annem ölmeden önce miydi, sonra mıydı bu?

    Kızımın ilk tiyatro deneyimi dev bir prodüksiyonla olmuştu aslında ama sevdiceğimle tanışsın istiyordum. “Öteki Venedik Taciri”ne gittik beraber. Kumbaracı50’yi görücüye çıkarır gibi heyecanlıydım o gece. “Old school” bulsa da oyundan ve oyunculardan aşırı etkilenmesinden mutlu, yerden bir karış havada döndüm eve. Benim çocuğum diye demiyorum, bu çocukta iş vardı!

    İsmail Sağır’ın Gaye Boraloğlu’nun hikayelerinden oyunlaştırdığı “Muamma”da Ayşegül Uraz, Gülhan Kadim ve Sinem Öcalır’la birlikte ben de bindim Sirkeci’den o trene. Edebiyatıma bir türlü istediğim kadar sokamadığım kahkahaya gıpta ederek çıktım oyundan, en çok buna gıpta ederek. İsmail Sağır da beni görmüş müydü! Ya da görür müydü!

    Shakespeare uyarlaması “Biraz Eksik Yaz Gecesi, Biraz Fazla Rüyası”sını seyrederken, Gülhan Kadim’i oyunun ortasında sırtıma atıp kaçırsam nasıl olur diye kıs kıs güldüm. Okur olarak Shakespeare’e dönüş yılıma denk gelen bu uyarlamanın ardından, neden olmasın dedim, az buçuk âşık oldum. Kumbaracı50’ninki kadar iyi bir ekip olamadık ama, yürümedi, çok geçmeden bitti.

    Bazı oyunları iki tur seyrettiğim de oldu. Şair, silahşör ve aşık “Cyrano de Bergerac” bunlardan biriydi. İnişli çıkışlı bir iskelede, seyredenin ağzını açık bırakan kostümler, maskeler ve bir kukla grubuyla, şahane ekibiyle unutulmaz bir cümbüştü. Vay canınaydı!

    Çok uzattım lafı. Kumbaracı50, 2 Kasım gecesi on beşinci yaşını kutladı. Bu kutlamada ben dahil beş yazara çok hoş bir doğum günü hediyesi verdi. Mine Söğüt, Figen Şakacı, Gaye Boralıoğlu, Ayşen Şahin ve benim yazdığımız, Beyoğlu’nda geçen hikayeler okundu. Murat Kapu ve Ayşegül Uraz’dan enfes İstanbul ve Beyoğlu şarkıları dinledik. Üstelik en sevdiklerimle. Hayatı isyan ve kahkahayla birlikte göğüslediğim bir avuç kadınla. Hep beraber eşlik etttik şarkılara, en çok da Murat Kapu’ya; Ferdi Özbeğen’in Gündüzüm Seninle’sini söylerken. Babam o gecenin yarısı 84 yaşına girdi. Böyle bir tiyatronun varlığına hayret ederek. Kızım az biraz meşhur olduğumu kabul etti.

    O gece Kumbaracı Yokuşu’nu tırmanırken, sanatı yok etmeye ve susturmaya yemin etmiş bu ekonomik ve politik iklimde bir tiyatroyu 15 yıl yaşatmanın nasıl bir mücadele ve inat gerektirdiğini, Kumbaracı50 ailesinin bu mücadele ve inatla bize nasıl ilham verdiğini düşündüm. İnsan dediğin hayal kuracak, hayaline doğru inadına koşacak, hayal kurmayı bir an bile bırakmayacaktı. Bize bu mücadele alanını açtıkları ve korudukları için ne kadar teşekkür etsek az. Nice 15 yıllara madem Kumbaracı50!

    Gelecek yıllarda da o iki kolonun yanında yöresinde nefes aldığımızı hissedeceğiz, sadece sahneyi değil koltukları dolduran tanışlarımız da artacak, fıtı fıtı ineceğiz o yokuşu, duruma göre koşa koşa ya da ağır aksak çıkacağız, belki doğrudan eve kaçacağız belki car car konuşacağız çıkışta. İnsan kalabilmek için seve seve yapacağız bunu! İyi ki var da tiyatro, iyi ki var da Kumbaracı50, bir parçamız insan kalabilecek.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Öngel’in ikinci şiir kitabı: Bir Karanfil Yüzünden

    Öngel’in ikinci şiir kitabı: Bir Karanfil Yüzünden


    Zaman zaman değiniyor, dikkat çekmeye çalışıyoruz. Şiir, ancak paylaşılırsa, okunursa var olur. Ama hangi sanat yapıtı öyle değil ki… Örneğin çekmecedeki roman, okunmadığı sürece yazarından başka kimin umurundadır.

    Şiirin yayın süreci, bilhassa kitaplaşma süreci, onu takiben okurla buluşması gittikçe daha da çetrefil bir hale geliyor. Bunu da sık sık vurguluyoruz. Teknolojik imkânlar alabildiğine artıyor, ama ekonomik koşullar her geçen gün ağırlaşıyor. Yayımlanan şiir kitaplarının sayısıyla satılan kitapların sayısına ilişkin istatistiksel veriler bu konuda karamsarlık yaratıyor. Bunu fırsat olarak değerlendiren büyük yayınevlerinin bir kısmı “şiir satmıyor” gerekçesiyle şiir kitabı yayımlamıyor. Öte yandan her şeye rağmen şiir yayıncılığında ısrarlı olan ve çabaları nedeniyle takdir edilmesi gereken yayınevleri de var.

    PİKARESK, İZMİRLİ BİR YAYINEVİ

    Mayıs 2020’de kurulan Pikaresk yayınları da şiirde ısrar eden yayınevlerinden biri. İzmir merkezli yayınevinin kuruluşu, dünyayı kasıp kavuran salgınla birlikte, o bilinen büyük kapanma ve sosyal izolasyon koşullarının her yönden ağırlaştığı döneme denk gelir. O süreçte, yeni kurulmuş bir yayınevinin, doğrusunu söylemek gerekirse varlığını koruyup sürdürmesini düşünmek bile hayaldir. Ancak hayal gerçekleşir. Pikaresk, pandeminin ağırlaştırdığı koşullarda direnir, diretir. Pandemi sürecini atlatır. Hem de şiir yayımlamaktaki ısrarını ve inadını sürdürerek.

    DÖRT YILDA SEKSEN SEKİZ ŞİİR KİTABI

    Yayınevinin dört yıl içerisinde okurla buluşturduğu 110 kitaptan 88’inin şiir yapıtı olduğu bilgisini de kaydedelim. Ayrıca yayınevinin kurucusu ve yayın yönetmeni Ömür Özçetin’in de bir şair olduğunu ekleyelim. Tüm bu bilgilerin bize anlattığı ise, aslında şiirde inat ve ısrar etmeyi sağlayan motivasyonun kaynağının yine şiir olduğu gerçeğidir.

    Pikaresk için, pandemi sürecinden hem de şiir yayıncılığından vazgeçmeden çıkmasını ve faaliyetini genişleterek sürdürmesini dikkate alarak pekâlâ, inadın eseri bir yayınevi, diyebiliriz. Ama şiir de zaten öyle değil midir; bir yandan inat ve ısrar için ilham kaynağı olur. Bir yandan da ilgilisinden inat ve ısrar talep eder. Şiirin ilgilisi derken kastımız elbette şair ve okur. Bu arada şunu da belirtmeden geçmeyelim: Eskiden öyleydi; günümüz koşullarında da şiir yayıncılığı her şeye rağmen ticari bir faaliyetten daha fazlasıdır.

    ÖNGEL’İN İKİNCİ ŞİİR KİTABI

    Pikaresk yayınları yeni şiirleri, yeni şairleri, isimleri okurla buluşturmaya, şiir yayıncılığında ticaretten daha fazlasını yapmaya, hız kesmeden devam ediyor. Yayınevinin Engin Turgut’un yüz betiğini bir araya getiren “Hasert Dersleri”yle hemen hemen aynı günlerde yayımladığı bir başka kitaptan, F. Serkan Öngel’in (1975) “Bir Karanfil Yüzünden” adıyla okurla buluşan yapıtından söz etmek istiyoruz.
    Şairin ilk kitabı yayımlandığında şiirlere ilişkin düşüncelerimize “son insan”da yer alan yazımızda yer vermiştik. O yazıdan bir bölüm aktaracağız: “Otuz, otuz beş yıl olmuştur herhalde; tanıştığımızda Serkan Öngel ilk gençliğin heyecanıyla, coşkusuyla dolu, şiir tutkunu ‘politik’ bir gençti. Meraklı, öğrenmeye, araştırmaya, gelişmeye son derece açık, duyarlılığı ve farkındalılığı yüksek bir genç… Elbette şiir de yazıyor. O dönemde yazdığı şiirlerinin birkaçını dergilerde yayımladı. Daha sonra şiir yazdığını, sürdürdüğünü gösterecek bir girişimi olmadı. Olduysa da bizim bilgimiz olmadı. Biz onun ‘şairliğini’ çok erken dönemde okuduğumuz şiirlerinden biliyoruz. Her tutkulu şiir okuru, aynı zamanda bir şairdir denir. Hiç de boş bir söz değildir.

    Öngel, geçen süreçte şiir yazmaktan vazgeçmemiş. Oysa verdiği izlenim aksi yöndeydi. Çağımız ‘ekran çağı’, görünmeyen yok sayılıyor. O nedenle biz de ‘göremediğimiz’ için yanılmış olabilir miyiz? Değilmiş hiçbiri. F. Serkan Öngel yazmış, ama yayımlamamış. Çekmecesinde biriktirmiş. Yazdıklarını yeniden yazmış. Bekletmiş, damıtmış.”

    BİR ŞİİR TUTKUNU

    Öngel, şiir yazıyor; ona elbette şair denilebilir, ama ona en çok “şiir tutkunu” sıfatı uyuyor. Neden böyle düşündüğümüzü açıklamaya çalışalım: Öngel, 2013-2019 yılları arasında, Birgün’de köşe yazarlığı yaptığı dönemde, yazılarının sonunda şiirler paylaşırdı, okurduk. Oysa o yazıların edebiyatla, sanatla doğrudan ilgisi olmazdı. Buna karşın yazar, yazının sonunda bir sürpriz yapar; okura, birkaç dizeyle de olsa, şiirle veda ederdi. Gelişigüzel seçtiğimiz “Gündelik Hayat, Mekân ve Alternatif” başlıklı, 19 Kasım 2014 tarihli yazısı da onlardan biri. Yazı, Nâzım Hikmet’in meşhur dizeleriyle bitiyor:

    Ve elbette ki, sevgilim, elbet,
    dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya,
    dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle: işçi tulumuyla
    bu güzelim memlekette hürriyet.

    Ona, Serkan Öngel’e şiir tutkunu diyoruz. Bunu söylememizin gerekçesi, altını kalın biçimde çizdiğimiz şiire karşı olan tutumudur elbette.

    PARÇALI RÜZGÂRDA GÜVERCİN TAKLALARI

    İlk kitabı, “Dudağımdaki Rüzgâr” adıyla 2022’de İthaki tarafından yayımlanan Öngel’in “Bir Karanfil Yüzünden” ikinci kitabı.

    Şairin ikinci kitabının sayfalarını evire çevire, şiirleri enine boyuna okumaya başlamadan önce ara başlığımızı, kitabın ilk şiirinin ilhamıyla çıkardığımızı kaydedelim. Ama daha önce kitabın adıyla birlikte hayalimizde oluşan resimden söz edelim. O resimde, kitabın adındaki karanfilin yanında rüzgârda kanat açmış bir de güvercin var. Çağrışımla hayalimizde canlanan resimde (image) rüzgârda kanat açmış bir güvercin var; ama dans mı ediyor, rüzgârla oynuyor mu, yoksa boğuşuyor mu, o çok açık ve anlaşılır değil. Şiirin çağrışımıyla puslu aynaya o kadarı yansıyor. Bu hayali görüntünün, aynı zamanda kitaptaki şiirlerin atmosferiyle ilgili olduğunu da söyleyelim. Serkan Öngel’in şiirlerini okurken çağrışımın, dolayısıyla okurun muhayyilesinin önemli olduğunu kaydedelim. Ancak yanlış anlaşılmasın, şair okuru çağrışım çaresizi durumunda bırakmıyor. Bu noktada son derece dengeli, ölçülü.

    Kitaptaki şiirlerde “güvercin taklaları” ifadesi yer almıyor olmakla birlikte şiirler okurun zihninde bu ve bunun gibi “gölge imgeler” oluşmasını kışkırtıyor. Ama bir sağanak şeklinde değil. Söz konusu ifadeye ara başlıkta yer verme nedenimiz de bununla ilgili. Öngel’in şiirinin okurun muhayyilesini kışkırtıcı özelliğini vurgulamak istedik.

    Karanfil ve güvercin ne kadar çok kullanılmış olursa olsun hâlâ sanatta, edebiyatta, şiirde yüksek anlatım gücüne sahip artık kadim simgeler. Sanat, edebiyat, şiir için her zaman yenilenebilen bir imgesellik içeriyorlar. Onlarla son derece güçlü metaforlar oluşturulabiliyor.
    Kitabın ilk şiirinin adından başladık. Kısaca da olsa kitabın adına değinmeden geçmeyelim. Çünkü “Bir Karanfil Yüzünden” deyişinin de çağrışım alanı geniş. Deyişin “bir karanfil”in sebep, fail olduğu olay ya da durumla ilgili oluşan anlamının yanı sıra bir de tamlama, betimleme içeriğinden söz edilebilir. Örneğin, “Bir karanfil yüz” ya da “karanfil yüz” ya da “senin karanfil yüzünden” gibi. Karanfil denilince aksi belirtilmediği sürece akla kırmızı karanfil geldiğini de belirtelim.

    BEYAZ KARANFİLLER

    Bu arada, “Bir Karanfil Yüzünden” tamlamasının hatıra, Arif Damar’ın “31 Ekim 1964” başlıklı şiirini getirdiğini de belirtelim. Bahse konu şiirden kısa bir bölüm okuyalım:

    Suç kanıtı karanfiller beyazdı
    Savcı söyledi yazıcı yazdı

    Kanlı bir gömlek değildi
    Tüfek tabanca bıçak
    Karanfildiler

    Karanfildiler hem de beyaz
    Alındılar durdukları yerden
    Açık alandan güneşten
    Evlerin bulutların önünden
    Yakalandı götürüldüler
    Kırk karanfildi kırkı da

    Damar, şiirde “beyaz karanfil” yüzünden arkadaşlarıyla birlikte başına gelenleri dile getirmiştir. Daha fazlasını ve ayrıntılı araştırmayı okura bırakalım. Araya yine şiir girsin. Kitabın ilk şiirinden bir bölüm okuyalım:

    yüzüm ellerimde
    parçalı bir rüzgâr
    yaşamın dününden kalan

    yüzüm ellerimde
    iki damla yaş
    kimsesiz bir
    kalabalık

    yüzüm ellerimde
    dikişi üzerinde bir mevsim
    belki kış belki bahar

    Görselliğin ön plana çıktığı şiirde şairin belirgin duygu durumu hüzün olarak yansıyor. Lirik bir şair Serkan Öngel; şiirleri de lirik bir şairden beklenen nitelikte. Ayrıca kişisel yaşantıdan izler taşıyan “Parçalı Rüzgâr”ın, şairin “iç dökümcü” biçeminin özelliklerini de yansıttığı söylenebilir. Biçimsel ve içeriksel yapıyla ilişkilenen bir başka önemli özelliği de olması gerektiği gibi şairin samimiyetini, sahiciliğini yansıtması.

    ŞİİRİN SAMİMİYETİ

    Metnin, konumuz özelinde şiirin samimiyetinin ve sahiciliğinin açık olması, okurda herhangi bir ikilem oluşturmaması önemli. Bunu niye söylüyoruz? Şiirde samimiyet ve sahicilik kriterine daha çok sarılalım diye. Çünkü yapay zekânın kullanımı hızla yayılıyor. Bu gelişmede şiiri tehdit eden bir boyutu olduğunu bunun önemsenmesi gerektiğini düşünüyoruz.

    Henüz internette ünlü şairlerin adı kullanılarak paylaşılan şiirlerin sahte olduğu anlaşılabiliyor. Ama gelecekte yapay zekâ kullanılarak çok daha “başarılı” ürünler oluşturulabilir. O durumda yapay zekânın şairlik başarısının yapaylığını saptamamız için şiirin samimi ve sahici olup olmaması kritik bir rol oynayacaktır.

    Örneğin yapay zekâ tarafından üretilmiş şiiri, hatasız oluşu ele verebilir. Çünkü hata samimiyet ve sahicilikle alakalı bir durumdur. Daha da önemlisi, insan hata yapan bir varlıktır. O nedenle şiirlerdeki hataları, Turgut Uyar’ın ifade ettiği “acemiliğin” değerini daha çok önemsemek gerekir. Hatasız şiir şiire benzer, ama şiir olmaz. Elbette hatayı, kusurdan, arızadan, eksiklikten, akamete uğratan hamlıktan ayrı tutmak gerekir diyelim ve kitaba adını veren gözaltında kayıpları ve onların yakınlarının onurlu direnişini selamlayan şiirden bir bölüm paylaşalım:

    beni gözaltına aldılar
    bir karanfil yüzünden
    günlerden cumartesiydi
    bir ağıttı yağan yağmur

    ıslanan karıncalar
    kadar gençtim

    karanfili saygıyla yere bıraktım
    kararmış bir mavilik kuşattı etrafımı
    yer dalgalandı

    bir araç kükredi
    kolumdan sürükledi biri

    beni gözaltına aldılar
    bir karanfil yüzünden

    Hüznü kederden ayıran, ince de olsa hüzne içkin ironik bir boyutun varlığı olabilir mi? Öngel’in şiirlerinde hüzün var, ama sanki altta hüzne dahil bir ironi de var ve işliyor gibi. Bir tür neşeli yas gibi denilebilir. Serkan Öngel’in şiirlerini okurken ve değerlendirirken belli belirsiz de olsa şiirlerde ön plana çıkan hüzne içkin biçimde duyumsanan o ironik boyutun da göz ardı edilmemesi gerektiğini düşünüyoruz.

    BİR ARKA KAPAK YAZISI

    Kitabın arka kapağında Haydar Ergülen’in, “Şiir de Bir Karanfil Yüzünden” başlıklı “şiir gibi” diyebileceğimiz yazısı yer alıyor. Yazının bir özelliği daha var; okuru, kitabın hem başlangıcına götürüyor hem finaline… “Bir Karanfil Yüzünden neler oluyor” sorusuyla başlayan yazısında Ergülen, “Devrim oluyor, her şeyin yalancısı olabilirim, devrim hariç!” diyor ve devam ediyor:

    “Karanfil Devrimi olmuştur hem de anlı-şanlı olmuştur! Aşk oluyor. Diyeceksiniz ki aşk her şeyden olabilir, doğru, ama bazı şeyler nerdeyse aşkın tanımıdır, onunla özdeşleşmiştir, kokusu aşkın kokusu, rengi aşkın rengidir. Çocukluk oluyor, bir demet karanfil babanın elinde akşam eve gelmiştir, çocuk karanfili görmüş ve bu hiç unutmayacağı bir film sahnesi gibi kalmıştır aklında. Akşam oluyor. Öyle ya karanfil biraz da akşama yakındır, aşk gibi, şiir gibi, özlem gibi. Yeryüzü oluyor. Şiir hele de yanında bir demet karanfil varsa, nerdeyse tüm tel örgüleri kaldırıyor, sınırları aşıyor, barış çağı demek olan karanfil uygarlığı başlıyor. Memleket oluyor. Memleketin nerdeyse tüm ozanları karanfilin akrabasıdır. Başta Kırmızı Karanfil’iyle Gülten Akın ve Yerçekimli Karanfil’iyle Cansever’lerin Edip. Karanfil şairleri de akraba kılıyorsa, karanfilin şiirinin yeryüzünü kaplaması için çalışan, yazan şairler de gün günden çoğalacak demektir. Karanfilin ve şiirin bir huyu da tıpkı ‘Bu su çoğala çoğala’ gibi çoğalmaktır. Şiir de Bir Karanfil Yüzünden yazılıyorsa, Serkan Öngel’in şiirleri sevinçli, gülüşlü, barışlı bir armağan olarak hep okunacaktır.”

    Serkan Öngel’in şiirlerinde kendisi var. Şiirler çoğunlukla da onun yaşantısına duygusal iklimine ilişkin. Öte yandan kendisini, kişisel deneyimini, duygu durumlarını şiirle, yani dilin o “yıldızlı argosu”yla paylaşırken okur olarak bizi de alttan alta kişiselliğimizle, kişisel yaşantımızla, kişisel yaşantımızın zulasında olan sırlarımızla yüz yüze getirdiğini söyleyelim. Öngel’in şiirlerini okumak için çok neden sıralanabilir. Ancak bizim verebileceğimiz ipucu, bu kadarıyla kalsın.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Deleuze’ün sanatı yeniden düşünmek

    Deleuze’ün sanatı yeniden düşünmek


    Abdullah EZİK


    Anne Sauvagnargues’in geçtiğimiz günlerde Mehmet Yazgan çevirisiyle Ketebe tarafından yayımlanan Deleuze ve Sanat’ı Gilles Deleuze’ün felsefesinin sanatla nasıl kesiştiğini kapsamlı bir şekilde ele alan derinlikli bir çalışma olarak öne çıkar. Deleuze’ün felsefi sistemini anlamaya çalışan, öte taraftan Deleuze’ün sanat ile nasıl bir ilişkilenme içerisinde olduğu düşüncesinin izini süren kitap, merkezine aldığı başlık ve konularla dikkat çeker. Sauvagnargues bu eserinde Deleuze’ün sanatla kurduğu ilişkiyi detaylandırarak onun felsefi düşüncelerini daha anlaşılır hale getirmeye özen gösterir. Sanatın Deleuze’ün felsefesinde sadece bir estetik alan değil, aynı zamanda bir düşünce ve varoluş biçimi olduğunu ortaya koyan eser, felsefi düşüncenin sanatsal yaratım süreciyle nasıl iç içe geçtiğini de görünür kılar.

    DELEUZE’ÜN SANAT ANLAYIŞI: OLUŞ, FARK VE YARATICILIK

    Deleuze’ün felsefi yaklaşımının temel taşlarından biri, onun “oluş” kavramını ele alış biçiminde saklıdır. Deleuze, sabit, değişmez ve tanımlı kimliklerin ötesinde, varoluşun sürekli bir oluş halinde olduğunu savunur. Sauvagnargues’in çalışmasında bu kavramın sanatla ilişkisi derinlemesine işlenirken yazar farklı bağlamlarda süreci öteye taşımaktan geri durmaz. Sanat, Deleuze’ün felsefesinde yaratıcı bir oluş sürecini temsil ederken sanatçı, sabit ve yerleşik anlamlar ya da formlar sunmaz, aksine sürekli dönüşüm halinde olan imgeler ve duygusal deneyimler yaratır.

    Bu yaratıcı süreç, sanatın Deleuze için nasıl bir “oluş alanı” olduğunu gösterir.
    Sauvagnargues, Deleuze’ün ünlü “fark” kavramını da sanat üzerinden analiz eder. Deleuze, sanatın sadece bir temsil ya da kopyalama eylemi olmadığını, her yapıtın ve estetik ifadenin yeni bir fark yarattığını ileri sürer. Bu anlamda sanat, tekrardan doğan bir fark yaratma sürecidir. Bir resim, müzik ya da edebi eser, kendi içinde her defasında yeni bir oluşum ve anlam alanı yaratır. Deleuze’e göre fark, sanatın temelinde yatan yaratıcı enerjiyi açığa çıkarır ve her sanat eseri, özgün bir farkın ifadesi olarak yeniden var olur.
    Sanatın Estetik ve Politik Boyutu

    Deleuze için sanat, sadece duyusal bir deneyimden ibaret değildir; aynı zamanda düşünsel ve politik bir güçtür. Sauvagnargues, bu politik boyutu açığa çıkararak Deleuze’ün sanat anlayışının toplumsal ve politik yapılarla nasıl ilişkilendiğini tartışır. Sanat, mevcut düzenleri sorgulama, alışkanlıkları bozma ve alternatif düşünce biçimlerini ortaya koyma potansiyeline sahiptir. Deleuze, sanatın bireyleri sadece estetik olarak etkilemekle kalmayıp, toplumsal dönüşümlere kapı aralayacak güçte olduğunu vurgular.
    Sauvagnargues’e göre Deleuze’ün sanat anlayışının devrimci boyutu, mevcut düşünsel sınırları aşma ve özgürlüğü yeni yollarla ifade etme kabiliyetine dayanır. Sanat, bu anlamda politik bir eylem olarak da okunabilir; çünkü var olanı sorgulayan, sınırları genişleten ve dönüştüren bir potansiyele sahiptir. Özellikle 20. yüzyıl sanatının deneysel ve avangard yapısı, Deleuze’ün sanata dair düşüncelerini şekillendiren önemli bir faktördür.

    Çizgiler ve Düzlemler: Sanatın Düşünsel Boyutu

    Deleuze ve Sanat, Deleuze’ün sanatla ilişkisini sadece içerik düzeyinde değil, aynı zamanda biçimsel düzeyde de ele alır. Sauvagnargues, Deleuze’ün çizgisel ve düzlemsel düşünme biçimlerini sanat bağlamında yeniden yorumlar. Deleuze’e göre sanat, çizgiler ve düzlemler aracılığıyla yeni gerçeklikler ve düşünce alanları yaratır. Bu metaforlar Deleuze’ün sanatı nasıl bir yaratıcı düşünce pratiği olarak gördüğünü açıklar.
    Sanat eserleri, sabit formlardan ziyade sürekli hareket halindeki düzlemler ve oluşumlarla ifade bulur. Bu anlamda sanat, Deleuze’ün düşüncesinde bir tür düşünce pratiğidir; sadece izleyiciye estetik bir deneyim sunmakla kalmaz, aynı zamanda düşünsel süreçleri harekete geçiren bir işlev görür. Sauvagnargues, bu noktada Deleuze’ün felsefesindeki “düzlem” ve “çizgi” kavramlarının, sanatçıların yaratıcılık süreçlerini anlamada nasıl kilit bir rol oynadığını gösterir.

    Duyumsama ve Sanatsal Deneyim

    Sauvagnargues’in kitabında Deleuze’ün sanat üzerine düşüncelerinin belki de en güçlü yönlerinden biri, sanatın bir duyumsama biçimi olarak ele alınmasıdır. Deleuze’e göre sanat, izleyicinin duyularını harekete geçirir, onları sıradan deneyimlerin ötesine taşır. Sanat, bedenin ve zihnin birlikte işlediği bir duyumsama alanı yaratır. Sauvagnargues, bu anlayışı derinleştirerek, Deleuze’ün sanatı bir duyusal algı deneyimi olarak nasıl tanımladığını açıklar.
    Bu bağlamda sanat, bir anlam yaratma sürecinden ziyade, duyusal bir deneyim alanı olarak ele alınır. Deleuze, sanatın bilinçli düşünme süreçlerinden çok, bedensel ve duyusal tepkiler üzerinden anlam kazandığını savunur. Bu düşünce, özellikle modern sanatın izleyiciyle kurduğu yeni ilişki biçimlerini açıklamada önemli bir yer tutar. Sanat, bir temsil ya da mesajdan çok, bir etkilenim alanı yaratır ve izleyici bu alanda, imgeler ve sesler aracılığıyla yeni bir gerçeklik deneyimi yaşar.

    Deleuze’ün felsefesini sanat üzerinden okumak, sabit kimlikler ve tanımlar yerine sürekli değişen ve yeniden oluşan bir gerçeklik anlayışını ortaya çıkarır. Sanatın yaratıcı gücü, Deleuze’ün düşüncesinde, dünyayı ve varoluşu yeniden düşünme imkânı sunar. Sauvagnargues’in çalışması, bu yaratıcı sürecin felsefi temellerini açıklar ve Deleuze’ün sanat felsefesinin ne denli radikal ve devrimci olduğunu gözler önüne serer.

    Anne Sauvagnargues’in Deleuze ve Sanat kitabı, sanat ile felsefe arasındaki ilişkinin dinamik ve dönüştürücü doğasını anlamak için önemli bir kaynak olarak değerlendirilebilir Mehmet Yazgan tarafından Türkçeye çevrilen kitap, Deleuze’ün Türkiye’deki alımlanmasına dair de değerli bir katkı olarak değerlendirilebilir. Bu bağlamda Deleuze ve Sanat, sadece Deleuze’ün felsefesine ilgi duyanlar için değil, sanatın düşünsel ve toplumsal boyutlarını sorgulayan herkes için değerli bir kaynak niteliğindedir. Sanatın felsefi derinliği ve politik potansiyeli üzerine düşünen herkes, Sauvagnargues’in kitabında Deleuze’ün sanata dair sunduğu radikal vizyonla karşılaşacaktır.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Sanat ve hayata dair: Mumlar Sonuna Kadar Yanar

    Sanat ve hayata dair: Mumlar Sonuna Kadar Yanar


    Merve KÜÇÜKSARP


    Macar yazar Sandor Marai’nin (1900-1989) kaleme aldığı “Mumlar Sonuna Kadar Yanar” isimli roman Esen Tezel’in çevirisi ile Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlandı.

    Daha önce ‘Eszter’in Mirası’ (2009), ‘Buda’da Bir Boşanma’ (2011) ve bilhassa ‘İşin Aslı, Judith ve Sonrası’ (2019) ile ülkemizdeki nitelikli edebiyat okuru tarafından ilgi gören Marai, ilk defa 1942 yılında Macarca yayımlanan bu eserinde, bir zamanlar yakın dost olan ancak dostlukları ihanetle sona eren iki yaşlı adamın, Henrik ve Konrad’ın hikayesini ele alıyor.

    Henrik ve Konrad, bir zamanlar çok iyi dost olan iki adamdır. Ne var ki Konrad, Henrik’in karısı ile yasak bir ilişki yaşamış, bundan haberi olan Henrik dostunu av sırasında “yanlışlıkla” vurmaya teşebbüs etmiştir. Bu olay ve ihanet yüzünden iki dostun arası açılmış ve yıllarca görüşmemişlerdir. Konrad yurt dışına giderken, Henrik ve eşi Krisztina hayatlarına devam etmiş, görünürde her şey unutulmuştur. Ta ki kırk bir yıl sonra bu iki eski dostun, Henrik’in Macaristan’ın ormanlık alanında bulunan evinde bir akşam yemeği için tekrar bir araya gelmelerine kadar…

    Bu iki adam, ilk etapta, mesleki olarak ortak geçmişlerine dair kelam ederler. Ne var ki sohbet ve saat ilerledikçe, konular derinleşir ve kırk bir yıl boyunca konuşulmayı bekleyen ve neredeyse Henrik’in içinde düğüm olan konular açılır. Henrik’in eski dostuna soracağı sorular vardır: Konrad, neden kendisine ihanet etmiştir? Bu sorunun izinde Henrik berikini sorgularken, onu avda öldürmeye niyet ettiği için kendisini aklamaya da çalışmaktadır. Konrad ise sessizliğini korumaktadır. Böylece bu iki eski dost, geçmişin kara kaplı defterlerini açarlar ve geçmişte yaşadıkları olaylar üzerine konuşurlar. Her ne kadar Henrik’in eşi Krisztina artık hayatta olmasa da, dillerinde hala kırk bir yıl önceki ihanet ve cinayete teşebbüs vardır.

    SİYASİ BİR ELEŞTİRİ

    ‘Mumlar Sonuna Kadar Yanar”, bu iki adamın aralarındaki konuşmaların ve alevlenen tartışmaların, bilhassa Henrik’in arkadaşını suçlayışının ekseninde seyir alır. Ancak daha derinlerde, siyasi meseleler ve Marai’nin kişisel eleştirileri yer alır. Keza romanın kaleme alındığı tarih, II.Dünya Savaşı’nın en hummalı yılları olmasının yanı sıra romandaki bu iki karakter de, Marai’nin doğduğu Avusturya Macaristan İmparatorluğundan arda kalan iki temsili şahsiyettir. Zira buradaki temsili şahsiyetlerden ilki Henrik, eski bir aristokrat askeri aileden gelen bir nevi imparatorluğun mutat bir timsaliyken, Konrad İmparatorluğun daha doğusundan geldiğinden ötürü, isyan eden etnik azınlıkların bir timsali gibidir. Marai ise imparatorluğun içindeki etnik grupların kendi özgürlüklerine kavuşmak için isyan etmelerine, karşı gelmelerine içerleyen, bunu “ihanet” olarak gören bir görüşün mürididir. Ancak yine de Marai romanda, tıpkı bir zamanlar Avusturya Macaristan İmparatorluğunun altında yaşamış, sonra kendi yollarına gitmiş etnik grupların arasındaki bağın baki kalışı gibi, Henrik ve Konrad’ın da, aralarındaki tüm ihtilaflara rağmen, dost kalacakları bildirilir metinde.

    SANATIN ETKİSİ DE ELE ALINIYOR

    Marai, romanında Konrad ve Henrik ekseninde, insan ruhundaki iniş çıkışları, olaylar ve sanat karşısında yaşanan izlenimleri de ince bir duyarlılıkla anlatır. Bilhassa Konrad’ın sanatçı tabiatı, bu noktada katalizör görevi üstlenir. Chopin’in Polonaise-Fantasie’sinin yarattığı devinimleri ustalıkla işler:

    “Sanki müzik meydan okurcasına mobilyaları havaya kaldırıyor, sanki bir güç pencerelerin önündeki ağır ipekli perdeleri dalgalandırıyor, sanki kalplerde gömülü, fosilleşmiş ve küflenmiş olan her şey bir anda canlanıyordu; sanki her insanın kalbinde ölümcül bir ritim saklıydı ve bu ritim hayatın belli anında güçlü ve kadersel bir şekilde duyulmaya başlıyordu. Nazik dinleyiciler müziğin tehlikeli olduğunu anlamışlardı. Fakat anne ve Konrad artık bu tehlikeyi dikkate almıyorlardı. Polonaise- Fantaise artık sadece insanoğlunun kurduğu düzenin büyük bir özenle saklı tuttuğu her şeyi yerinden oynatan, havaya uçuran güçleri dünyanın üstüne salmanın bahanesiydi. (…) En sonunda tek bir sesle bitirdiler. Büyük pencerelerden akşam güneşi vuruyor, ışık huzmesinin içinde altın rengi zerrecikler dönüyordu; sanki doğaüstü atlar gökyüzünde dörtnala ilerlerken, yıkıma ve hiçliğe giden yolda toz kaldırmışlardı.”

    Sanat, Marai’nin bu metninde insanın ruhunun derinliklerinde yatan ne varsa ortaya çıkaran, bir nevi katarsis yaratan, sarsan, bazı şeyleri aşmaya muktedir, bazen de tıpkı dostunun karısı ile yasak bir ilişki yaşayan Konrad gibi düzen yıkıcıdır.

    Macar yazar Sandor Marai, “Mumlar Sonuna Kadar Yanar” isimli eserinde, iki dostun arasında geçen bir ihanetin izinden kırk yıllık bir hesaplaşmayı konu alıyor ve sanat, hayat, insanlar ve siyaset hakkında metinde sıkça yer verdiği belagatli yorumlarıyla okurları düşünmeye davet ediyor.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Engin Turgut’tan ‘Hasret Dersleri’

    Engin Turgut’tan ‘Hasret Dersleri’


    “Hasret Dersleri” Engin Turgut’un yeni kitabının adı. Son söylenmesi gerekeni başa alıp söyleyelim. Kitabın adındaki “ders” kavramı bir anlık bir duraksamaya neden olabilecek gibi. Çünkü “ders”in müşterek dildeki çağrışım alanında okul, eğitim, öğretim süreçleri ve bu süreçlerde rol oynayan otorite, hiyerarşi gibi “soğukluk” yaratan karşılıklarla da ilişkisi var. Nedeni de büyük ölçüde kurulu düzen ve sistemle ilgilidir. Bir başka neden de ders, okul gibi eğitim öğretim kurumları ve süreçlerinde yaşanan olumsuz kişisel deneyimlerdir.

    Ancak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz; şairin sözünü ettiği “ders”, o “ders” değil. Mallarme’nin meşhur sözüdür; şiir sözcüklerle yazılır. Ama şairin hüneri sözcükleri müşterek dilde dolaşımda olan anlamlarından farklı ve yeni anlamlar yükleyerek kullanabilmesindedir. Bunu şairin sözcüğü taşırması, dolaşımdaki anlamının sınırlarının ötesine geçirmesi; sözcüğü değişime uğratması, yani mecaz anlamlar yaratması olarak da tanımlayabiliriz.

    Şair şiiri sözcüklerle yazar, ama çokça da imgeler kullanır, mecazlar kurar. Şiirin yıldızı da orada parlar. Sözcüklerin şiirdeki rolünü yerine getirmesiyle. Bildiğimiz sözcüklerle şair, bilmediğimiz anlamlara açılır ve okuru da oraya davet eder. Oraya, o bilinen sözcüklerin daha önce bilinmeyen anlamlar kazandığı karnavala…

    Sözü şuraya, Engin Turgut’un “ders” sözcüğündeki mecaza getirmek istiyoruz aslında. Kitabın adında yer alan, ama kitabı da kapsayan o mecaz önemli. Çünkü o mecaz, bize şairin şiiri araçsallaştırarak okura “ders mers” vermek gibi bir niyeti bulunmadığını gösteriyor. Şairin belki ders vermesi söz konusu değil de “mers” verip vermediği üzerine düşünülebilir. İkilemenin “mers”indeki potansiyel şiiri göz ardı etmemek gerekir elbette. Öte yandan, öyle olsa, şairin bir ders verme amacı hissedilse bile bu, ancak şairin kendisi için çıkardığı dersler olabilir. O nedenle kitabın meselesinin ders vermek değil de derdini paylaşmak diye tanımlanması sanki daha isabetli bir saptama olur. Öyleyse şunu da ekleyelim; şairin dilin bam teline dokunmasıyla birlikte kitapta ders sözcüğü dert sözcüğüyle yer değiştirmiştir. Yani şair ders derken aslında derdine işaret etmeyi amaçlamıştır.

    Kitapta “ders mers” yok dedik. Olan bir şey var ama. Onun da bir ipucu bir önceki cümlede yer alıyor.
    Açıkça demek istediğimiz, Engin Turgut’un yeni kitabında şairin “derdi” var. Şairin dertsizi var mıdır? Olabilir mi, mümkün mü? Kitapta dert var dedik, ama sanmayın ki şiirleri okuyanı hafakanlar basıyor.
    Hüznün, derdin, yasın da neşeli bir dille anlatımı, şiire aktarımı mümkün. Örnek olarak Engin Turgut’un şiirleri gösterilebilir.

    “Hasret Dersleri”, ilk kitabı 1987’de yayımlanan şairin okurla buluşan on beşinci yapıtı. Bu arada, yeri gelmişken şairin 2024 yılı bitmeden toplu şiirlerinin de yayımlanacağını kaydedelim. Anlamı çağrışımlarla taşırarak “hayal dersleri” gibi de okunabilecek “Hasret Dersleri” yüz betikten, her betikse beş dize, bizce “dizecikten” oluşuyor. Bir betik aktararak devam edelim:

    Hayat ince yara
    Sabır treniyle
    Geçtim
    Uzaklığınızdan
    Gönül diliyle

    NEŞELİ YASLI, NEŞELİ HÜZÜNLÜ, NEŞELİ DERTLİ OLMAK

    Dertli olmak, dertten, dertlerden söz etmek bunun şiirde karşılık bulması hiç de burun kıvrılacak bir durum değil. Dertleşmek son derece insani ve insana, insan olduğunu hatırlatan bir edimdir. Son derece de önemlidir. Şair de dertleşebilir. Hiç kimseyle olmazsa kendisiyle dertleşir. Şiirde dertleşmenin olumsuz bir yönü yoktur. Bu bağlamda şiir için kabulü mümkün olmayan duyguların sömürüsüne dayanan kaba saba dil ve ifade biçimidir.

    Öte yandan, şairin gamsız olması mümkün müdür? Hele de üzerinde yaşadığımız coğrafyada; bunca olup biten karşısında şairin kayıtsız kalması söz konusu olabilir mi? Kaldı ki gamsız; yaşama, dünyaya kayıtsız birinin şiirle ne işi olur? Kitaptan bir betik daha sunalım:

    Bin kere yazdım
    Bin kere yanıldım
    Hayat ders kitabıdır
    Boşu boşuna
    Söylenme

    Engin Turgut seksenlerin başından bu yana, demek ki kırk kusur yıldır şiir yazıyor. O, modern Türkçe şiirde, seksen döneminin, Onikieylül sonrasının şiir kuşağı içinde kendine has yeri olan şairlerden. “Hasret Dersleri”nin arka kapağında Hilmi Yavuz’un, “Engin Turgut İçin 10 Özdeyiş”ine yer veriliyor. Kısa ve öz yazısında, şairin portresini yapan ve poetikasını özetleyen Yavuz’un düşünceleri de bu yönde: “1. Engin Turgut, bir ad olarak sadece dilbilgisinde değil, şiirde de ö z e l i s i m’dir. 2. Engin Turgut, şiiri kadar zarif, zarafeti kadar şiirdir. 3. Engin Turgut, şiir değil müzik yazar. Onun şiirini okurken dans edilir. 4. Engin Turgut’un kalbi, altın bir zarf içindedir. Herkese açılmaz. 5. Engin Turgut’un dostluğu mücevherdir. Erbâbı anlar. Hassas terazi gerekir. 6. Engin Turgut, şiirini, beyaz ipek kanatlı bir kelebeğin
    kanatlarına yazar. 7. Engin Turgut Moda’da, Belle Epoque’dadır; Koço’da, Toulouse-Lautrec’le bira içer. 8. Engin Turgut’un göğsündeki toprakta gömülüdür Tütü. Taşının üzerinde ‘Gülün tam ortasında ağlıyordum’ yazar. 9. Engin Turgut’un resimlerine dikkatle bakmayınız; -bakarsınız, kırılıverirler! Boyalarını, O, Dünya Dükkanı’ndan alır. 10. Engin Turgut, can’dır.”

    EŞİTLER ARASINDA ÖNCELİK

    “Hasret Dersleri”nin biçimsel özelliğine değinmiştik; beş dizecikten oluşan yüz betik. Şu eklemeyi de yapalım: Şairin sözü azaltarak, damıtarak yazma denemesi. Şiirin az ve öz tarzına katkı girişimi.
    Engin Turgut’un şiirlerinde biçimsel girişimler anlamı da yaratır. Ya da anlamla biçimsel arayışlar arasında çoğunlukla diyalektik bir ilişki söz konusudur. Genellikle de biçim eşitler arasında birinci durumda gibidir. Yani onun şiirlerinde biçim ve içerik arasında eşitlik biçim lehine bozulurken şiirin dengesinin gözetilmesi ya da ona uygun bir denge kurulması şairane bir maharet olarak dikkat çeker. Biçim elbette yalnızca uyak ve dizelerle ilgili kalıplar değildir. Şiirde biçimin değişik öğeleri vardır örneğin ses de biçimsel bir öğedir. Engin Turgut şiirinin bir özelliği de otomatik yazıma, doğaçlamaya, esine, esrimeye dayanmasıdır. Öyle olmadığı momentlerde bile bu yönde bir izlenim oluşturur. Onun şiirlerindeki içtenliği sağlayanın da bu eğilim olduğu söylenebilir. Kitapta yer alan betiklerin başlığı yok, numarası var. Alıntılayacağımız “dizecikler” kitabın on ikinci betiğini oluşturuyor:

    Zil zurna sarhoş
    Güneşin şarap
    Olmuş çığlığı
    Bulutlarım tarumar
    Yaralarım eski

    Turgut’un şiirlerinde belki içeriksel yönden; temalarda, izleklerde, seçtiği motiflerde önemli bir çoğalma, çeşitlenme, dallanma, budaklanma yoktur. Ama o, sabit ya da durağan, kendini yineleyen bir şiir de yazmaz. Her kitabında yenilik arayışını sürdürür ve bunun getirdiği bir tazelik söz konusudur. Engin Turgut’un şiirlerinin bilhassa biçemselliğiyle okurdan okura değişen anlamlara olanak tanıyan bir özelliği olduğunu da belirtmek gerekir. Onun şiiri için aşkın etrafında dönen, aşkın bir pervanenin farklı zamanlarına, farklı anlarına, duygu durumlarına dair beş duyunun ortak anlatımı tanımlamasını yapmak da mümkündür. Beş duyunun birden katıldığı, ancak olabildiğince sakin kalabilen bir şiirin üstesinden gelmek zordur. O zorluğu aşan şairlerdendir Engin Turgut. Onun şiirlerine beş duyu birden katılır ve o nedenle okurun da beş duyusunu birden katarak okuması gerekir. Kitabın kırkıncı betiğini sunalım:

    İnsan kırklara
    Karışınca
    Bir başka oluyor
    Bak kulağımda
    İki küpe parlıyor

    Usul, üslup, nezaket ve zarafet

    Bazı şairlerin şiirleri dolaylı biçimde, başka türlü edinilmesi çok da mümkün olmayan duyguların, duyarlıkların, farkındalıkların yanı sıra bilgiler de sunar. Engin Turgut’un şiirlerinde de vardır bu özellik. Şöyle açıklamaya çalışalım: Şiir aynı zamanda insana usul, üslup, nezaket, zarafet de öğreten bir dil etkinliğidir. Şiir edebiyat değildir, ama onu edebiyata en çok yaklaştıran özelliği budur. Şiir de öykü gibi, roman gibi daha çok bu özelliğinden dolayı edebiyat türleri arasında gösterilir. Çünkü dört başlıkta ifade ettiğimiz edeple ilgili temel görgü, davranış ve sosyal ilişki tarzlarına içkin bilgiler toplumlarda genellikle edebiyat, sanat yoluyla paylaşılır…

    Engin Turgut’un şiirlerine içkin olan usul, üslup, zarafet ve nezaket şairin kişiliğinin bir uzantısıdır. BirGün’de yayımlanan “Engin Turgut” başlıklı yazısında Haydar Ergülen’in de vurguladığı gibi. Ergülen’in yazısından kısa bir bölüm okuyalım: “Kibirden, büyüklenmeden, hırstan, nefretten kaynaklı pek çok şey olup biterken, yaşanırken, bunların dışında, kıskançlıktan, sahip olma duygusundan, tamahtan, kinden eser taşımayan birinin varlığı şiir gibi geliyorsa insana, o zaman çok yaşasın Engin Turgut demek gerekir ki, hep dedim, yine derim.”

    Edebiyat, sanat elbette zevki önceler. Aynı şey şiir için de geçerlidir. Şiirle edebiyatın ortak paydalarından biri de budur. Şiirin içinde zevklerin eğitimi de vardır. Engin Turgut’un “Hasret Dersleri”nde de zevk eğitiminin önemi varlığını duyumsatır. Şiirin sunduğu zevk eğitimini boyutlandıran, derinleştiren ve genişleten bir incelikle üstelik. Engin Turgut bunu dil zevkine renk ve ışık gibi zevkleri de ekleyerek gerçekleştiriyor diyebiliriz. Bunun şairin resimle olan üretim ilişkisine bağlanabileceğini düşünüyoruz. Onun da modern Türkçe şiirin ressam kuşağından olduğu biliniyor.

    “Hasret Dersleri”nden bir betik daha okuyalım. Alıntılayacağımız betik kitabın altmış dördüncü parçası:

    İçimden
    Nice yolculuklar
    geçiyor
    Geçmiyor
    Gönül dertleri

    ‘ENGİN’DEN ŞİİRLER

    Şairin yüzüp yüzüp aşka geldiği bir kitap, yüze yüze okuyanı aşka götüren, aşka götürmeyi davet eden bir kitap da diyebiliriz. Aşk bir kıyı. Belki de bir ıssız adanın ıssız kıyısı. Ama ıssız ada kaldı mı ki ıssız adanın kıyısı olsun denilebilir… Şiir de, şair de bilir bunu elbette. Ancak şiir biraz da olmayana ergi değil midir? Engin Turgut’un önceki şiirleri gibi yeni şiir kitabındaki şiirleri de bunu ve bunları bilerek konuşuyor. Kitabın son betiği şöyle:

    Hasret dersleri
    Bitmezdi
    Yüzdük yüzdük
    Aşka geldik
    Cancağzım Nesimi

    Şunu da eklemeden geçmeyelim; Engin Turgut’un şiirleri okurunda şiir okumanın yanı sıra şiir yazma arzusu da uyandırır. Ancak her şair için geçerli değildir bu. Bazı şairlerin şiirlerine özgü bir durumdur. Modern Türkçe şiirin tarihinden hangi şairlerin şiirlerinde bu özelliğin olduğu, hangi şairlerin şiirlerinin okuyanda şiir yazma arzusu uyandırdığı araştırılıp incelense keşke.

    Velhasıl “Hasret Dersleri” için “Engin”den şiirler; “Engin”den gelip okura giden şiirler tanımlaması isabetsiz olmayacaktır diye düşünüyoruz… Buna, ama ayrım yapmadan, herkese gidebilecek şiirler cümlesini de ekleyelim.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Marie NDiaye’den ‘Üç Güçlü Kadın’

    Marie NDiaye’den ‘Üç Güçlü Kadın’


    Merve KÜÇÜKSARP


    Feminist yazar Marie NDiaye’nin kaleme aldığı ‘Üç Güçlü Kadın’ isimli roman, Burçak Targaç’ın çevirisi ile Everest Yayınları tarafından yayımlandı. NDiaye, bu romanında birbirinden farklı üç kadının – Norah, Fanta ve Khady Demba- hayatın zorlukları karşısında mücadele dolu hikayelerini ve kadınlık hallerini mercek altına alırken göçmenlerin zorluklarla dolu yaşamlarını da gözler önüne serer.

    20. yüzyılın başından itibaren tüm dünyada olduğu gibi Marie NDiaye’nin ülkesi Fransa’da da kadınlar ayağa kalkarak erkek egemenliğine karşı çıkarlar. Ancak bu dönemde kadınlar yalnızca sokağa çıkıp eylem yaparak tarihe kazınmayacaklarının farkına vardıklarından ve dahası gitgide eli kalem tutan kadınlar sayıca arttığından yazın dünyasında kendilerine enikonu yer edinirler. Yüzyıl ortalarına doğru feminist düşünür ve yazarlar da, kadınların kendilerine ait bir edebiyat yarattıkları takdirde mücadelelerinin başarıya ulaşacağından dem vururlar. Edebiyatın cinsiyetçi yapısının karşısında annelik, kadın bedeni, aşk, yalnızlık ve cinsellik gibi konularda metinler kaleme alırlar. Bu çizgiden giden Marie NDiaye de eserlerinde kadını feminist bir perspektifle ele alır. Çeşitli kadınlık durumlarını irdeler, göçmen ve ezilen kadınların seslerini duyurmaya çalışır, kadınlara dair katı gerçekliği kimi zaman gerçeküstü öğelerle harmanlayarak 21. Yüzyıla geçerken Fransa’nın ses getiren kadın yazarlarından biri olur.

    Marie NDiaye, 2009 yılında Goncourt ödülüne layık görülen bu romanında, ataerkil bir düzen içinde çeşitli zorluklarla karşı karşıya kalan, buna karşın mücadele etmekten vazgeçmeyen, etrafına yabancılaşan üç kadının hikâyesini mercek altına alır. Romandaki ilk karakter Norah’ın hikayesi bağlamında aile bireyleri arasındaki ilişkilerin erozyona uğraması, bireylerin birbirinden uzaklaşıp yabancılaşması ele alınır. Paris’te avukatlık yapan Norah, aynı zamanda Senegalli siyahî bir babanın kızıdır. Ekonomik özgürlüğünü elde eden, kimseye muhtaç olmadan dik durmak, itibar sahibi olmak için mücadele eden bir kadındır. Babasının despotluğuna, sevgisizliğine rağmen kendi hayatını kurmayı ve arzu ettiği şeylere ulaşmayı başarır. Ancak babasının ruhunda açtığı yaranın sızısını müebbet hissedecek, babası ve hayatla olan ilişkisine yön verecektir.

    GÖÇ ÜZERİNE

    Romanın bir diğer karakteri olan Fanta’nın hikayesi ise kocası ve oğluyla birlikte göç etmek zorunda kalışı üzerinedir. İkinci hikâyede, kendi vatanı Senegal’de öğretmenlik mesleği yapan Fanta, eşiyle çalıştığı Dakar’da bulunan bir lisede çıkan bir olay yüzünden vatanından ayrılmak zorunda bırakılır. Eşinin isteği üzerine Fransa’nın güneyine göç ederler ve orada yeni bir hayat kurmaya yeltenirler. Ancak Fanta için bu o kadar kolay olmayacaktır. Yeni hayatında kimse ile görüşmek istemeyecek, kendine dönecek, yalnızlaşacak ve etrafındaki her şeye zamanla yabancılaşacaktır.

    Romanın son hikayesi yine göç üzerine olup, kocasını kaybettikten sonra kocasının ailesi tarafından da dışlanarak yalnız başına kalan Khady Demba’nın Afrika’dan Avrupa’ya gitmeye çalışırken yolda başına gelenlerle ilgilidir. Kaçakçılarla birlikte Avrupa’ya gitmeye çalışan Khady Demba’nın hikayesi kapsamında bir kadının böyle zorlu, amansız bir serüvende kararlılığı, direnci ve gücü yansıtılır. Onun, uğradığı fiziksel ve psikolojik saldırılar karşısında dimdik duruşu ve mücadelesinin seyri de romanın ilerleyen sayfalarında yer alır.

    Marie NDiaye, ‘Üç Güçlü Kadın’ isimli bu romanında, diğer eserlerinde olduğu gibi kadınlık hallerine, kadın mücadelelerine yer verdiği gibi, göç meselesine de edebi bir vurgu yaparak değinir. Yoksul ülkelerden hayatını değiştirmek veya hayatta kalmak için Avrupa’ya göç edenlerin, buraya gitmeye çabalayanların hikayesini, mücadelesini kendine özgü üslubuyla ele alır.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Eski Zaman Türküsü’nü dinlerken…

    Eski Zaman Türküsü’nü dinlerken…


    Bu hafta sizi Adana’ya götürüyorum. Sokaklarına, ev içlerine, kuytu odalarına, tamirhanelerine, ganyancılarına, torbacılarına, Mardin Araplarına, Fellahların sokağına, bağrı Yanık kızların yamacına yanaşıp Cabir Özyıldız’ı dinlemeye…

    İyi bir öykü evreninde okur aynı zamanda dinleyicidir çünkü; sözcüklerle bestelenen müziğe kapılır, yaratılan atmosferin havasını koklar, karakterlerle satır satır oturup kalkarsınız. Cabir Özyıldız’ın Eski Zaman Türküsü (Vacilando Kitap) kitabı geçtiğimiz yıl yayınlandı ama dikkatli okurların ve edebiyatseverlerin gözünden kaçmadı neyse ki.

    Öykülerinin her birinde yukarıda saydığım adreslere giriyor oradaki muhabbetlere dalıp, kırık dökük hayat hikayelerini dinliyorsunuz. Sırttaki Maymun, Abdulkerim ve Diğerleri öyküsünde bahsi geçenleri Özyıldız yekten yazmış zaten: “..Dal gibi fidanlar, çoluklu çocuklu adamlar, yoksulluğun çıplak gölgesinde pörsümüş memeleriyle etek kaldıran kadınlar, bodrum katlarında kumaş tozu yutan soluk yüzlü, çökük göğüslü genç kızlar… Umutsuzlar, görmezden gelinenler, sefiller, ötekiler…

    Bu ve buna benzer karakterlerin yanı sıra bu kitapta yer almayan tazecik bir öyküsünü de dilimi damağımda şaklatarak okuduğumu ekleyip Özyıldız’a en çok merak ettiğim üç şeyi soruyorum, buyurun:

    Eski Zaman Türküsü,Cabir Özyıldız,104 Syf.,Vacilendo Kitap,2023

    İlk kitabındaki ilk öyküne girmeden okuru cümle kapısında ulu iki sinemacıdan alıntıyla karşılıyorsun; The Angelopoulos ve Ingmar Bergman… Özellikle Bergman’ın “kendimiz ve başkaları hakkında kara cahiliz aslında” tespiti öykülerinin alt metninde el feneri gibi kullandığın bir cümle olmuş, ne dersin? Soruya böyle girince sinemayla ilişkini de sormadan olmaz tabii.

    İlk soruyla başlarsak; benim edebiyat anlayışıma göre mademki insanı anlatmak gibi bir derdim var, o zaman ben de işe insanı anlamaya çalışarak başlamalıyım. Anlamaya çalışmanın tek başına yeterli olmadığını, insanı anlamaya çalışmanın sizin de belli bir dünya görüşünüzün, insanı ve onun toplumla, üretim ilişkileri ve sınıfsal koşullarını da okuyabilmenizle ilgili olduğunu düşünürüm. Bireyi salt birey olarak ele alırsam, ekonomik, siyasal, kültürel, etnik kökenlerini görmezden gelirsem işte orada göstermek istediğimin eksik kalacağını düşünürüm. Yarattığım karakterleri (hangi köken ve sınıftan olursa olsun) kendi koşulları içerisinde çözümlemek ve edebi estetik anlayışıma göre yansıtmak gibi bir gaye güdüyorum.

    Sinema faslına gelirsek; aslında pek öyle sinema delisi birisi değilim, koşullar ve zaman elverdiğince izlemeye çalışırım. Sinemayla ilişkim ilk gençlik yıllarımda şekillenmeye başladı. Adanalı oluşum ve küçük yaşta politik bilince erişmiş olmamdan kaynaklı evvela Yılmaz Güney sinemasıyla tanıştım. Duvar, Sürü, Endişe, Umut ve Sürü filmlerini izlememle birlikte sinemaya ve toplumsal sanata bakış açım da şekillenmeye başladı. Bilincim ve sanat anlayışım koşut ilerledikçe sinema yelpazem de genişledi. Özellikle Sergey M. Eisenstein’ın Potemkin Zırhlısı ve John Redd’in kitabından uyarlanan Dünyayı Sarsan On Gün de bende iz bırakan filmler oldu. Sonrasında Ortadoğu sinemasını keşfettim, Lübnan’dan Ziad Doueiri, Nadina Labaki, İran’dan Abbas Kiyarüstemi, Behman Gobadi, Macid Macidi sevdiğim ve takip ettiğim yönetmenlerin başında gelir. Bergman ve Angelopolus’la tanışmam orta yaşlarıma denk düşer. Bu iki isim insan ruhunun derinliklerini irdeleme noktasında bana yol gösterici oldu diyebilirim. Şimdilerde sinemaya pek vakit ayıramasam da Özcan Alper, Reha Erdem, Kazım Öz, Yeşim Ustaoğlu gibi yönetmenlerin filmlerini izlemeye gayret gösteriyorum.

    – Öyküde ya da romanda yazarın yeni sözcükler yaratması, yereli genelleştirme çabası çok hoşuma gider. Senden öğrendiğim üzünçlenmek, çaysamak, küncü gibi sözcükler okuru kuru bir anlatım dünyasına hapsetmiyor, aksine dur dur ne diyor burada diyerek sözlüğe bakmasını, dikkatini toplamasını sağlıyor. Dile meftunluk, anadile bağlılık sende bir huy mu?

    Yurdumuz dil, şive, ağız, argo konusunda müthiş çeşitlilikte bir yelpaze sunuyor. Bize düşen (daha doğrusu kendi adıma, bana düşen) yarattığım karakterlere onların yaşadıkları kent, sınıf ve başka etkenlerle biçimlenmiş dillerini yeri ve zamanında metnin bütününe bir halel getirmeden yansıtmaya çalışmak. Ben bu durumu çok önemsiyorum. Çünkü nasıl kentte yaşayan insan kendi sınıfsal temeline göre bir dil geliştiriyorsa köyde yaşayanın dili de kendi üretim ilişkileri içerisinde şekilleniyor. Bu sebeple yarattığım karakteri anlatırken ya da konuştururken onu, kullandığı dil, ağız özellikleri temelinde ele alıp yakışacak cümlelerle tanımlamaya ya da göstermeye çalışırım. Ama zaten öykülerimde gerekmedikçe yerel dile çok fazla yer vermemeye yalnızca tanımı güçlendirecek yerde ve ölçüde olmasına dikkat ederim.

    – Kitaptaki ilk öykün ‘Kırmızı Defter’ ensest ve trans birey gibi can alıcı bir mevzuyu sömürmeden, ince ince ciğerimizi delerek ilerliyor, Yanık öyküsü de keza… Yazarın kariyer planı olmaz gibi gelir bana ama yine de soracağım; yazma yolculuğunda kendine bir rota çizdin mi; racon kesen erkek dünyasından ya da sokak dilinden çıkıp dolaşmak istediğin başka bir yer var mı yoksa buralarda mutluyum, dokunmayın bana der misin?

    Her yazarın kendine dert ettiği, yazmayı tasarladığı dünyalar vardır. Benim dert ettiğim, tasarladığım metinler dünyayı, yaşamı algıladığım yerden gelecek yine. Yani genel anlamda ötekilerin dünyasını kendi sınıfsal bakış açımla anlatmaya devam edeceğim. Yeni bir üslupla, dünyayı ve insanı kavrayışımla kentlerin kenarında kalan ezilenleri, sokak çocuklarını, yoksul kadınları, itilmiş kakılmışları, işçileri, işsizleri yazmak gibi bir gayem var. Önümüzdeki yıl çıkacak yeni kitabımda konu ve insan çeşitliliğini biraz daha genişletmeye çalıştım. Bir sonraki rotamın ise işçi hikâyelerinden oluşan bir dosya olmasını istiyorum. Fakat o işçi hikâyelerinde slogan atmayan, ajitasyona başvurmayan, işçilerin umutlarını, kaygılarını, direngenliklerini, yaşamlarının zorluklarını kendi edebiyat anlayışımla yazmak gibi hedefler güdüyorum.

    Bundan sonra yazacaklarının ve yeni çıkacak kitabının müjdesini vermeseydi de Cabir Özyıldız ne yazmış diye merak edecektim. Huzurlarınızda samimi cevapları için ona bir kez daha teşekkür ediyor, sizinle tanıştırmaya can attığım başka yazarların kitaplarına doğru yol alıyorum.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Bir ev, bir yara: Bilge’nin hikâyesi

    Bir ev, bir yara: Bilge’nin hikâyesi


    Adalet ÇAVDAR


    Yoksulluk sadece maddi koşulların eksikliği değil; sevgisiz büyümek, çocukların ruhuna yapışan bir gölge gibi kalır. Bir roman ya da bir dize, bazen büyüdüğünüz evin duygusal eksikliklerini karşınıza serer. Fatma Nur Kaptanoğlu’nun Can Yayınları’ndan çıkan Babam, Ev ve Yumurta Kabukları adlı romanı da bu tür bir yüzleşmenin romanı.

    Babam, Ev ve Yumurta Kabukları, Fatma Nur Kaptanoğlu, Can Yayınları, 112 Syf., 2024

    Kaptanoğlu’nun daha önce iki öykü kitabı yayımlandı, ancak bu ilk romanı. Yazar, içsel yolculuklar üzerine yoğunlaştığı öykülerinin izini burada da sürüyor ve bir kadının geçmişe, çocukluğunun yaralı evine geri dönüşünü anlatıyor. Bilge, 18 yaşında evi terk eder ve 11 yıl boyunca ailesiyle bağını koparır. 27 yaşına geldiğinde, hayatıyla ilgili önemli bir açıklama yapar, ancak bu, ailesiyle olan sorunlarını çözmez. Annesinin ölümünü dahi bir başkasından öğrenir. Şimdi ise babası ölüm döşeğindeyken evine dönmek zorunda kalır. Babası komada, ablası yurt dışında ve Bilge, evdeki sessizlikle baş başadır. Makinenin çıkardığı yeknesak bip sesi, çocukluğundan kalan ağır duyguların yankısı gibidir.

    “Geldim. Yine. Eve dönmek çocukluğunu geçirdiğin dört duvara dönmek değil sadece, çocukluğunu oluşturan her detayı hatırlamak, o detayların yerine konulanları hazmetmek, asla değişmeyenler için hayıflanmak, belki de üzülmek. Şimdi, çocukluğumda tahinli çöreğini çok sevdiğim fırının önünden geçerken, saatlerce oynadığım çocuk parkının oto yıkamaya dönüştüğünü fark ederken anlıyorum eve dönmenin sadece duvar yığınlarından, resimlerde, değişmeyen odalardan ibaret olmadığını.” Sayfa 98

    Çocukluk evleri, yaş aldıkça daha fazla anlam kazanmaya başlar. Bilge için bu dönüş, sadece fiziksel bir yolculuk değil, aynı zamanda kırgınlıklarla dolu anılarla bir yüzleşmedir. Yazarın maharetle işlediği bu içsel yolculuk, babalık ve sevgi eksikliği üzerine derin bir sorgulamayı da beraberinde getiriyor. Roman, okuyucuyu hem Bilge’nin kişisel hesaplaşmasına hem de yazarın güçlü anlatımına tanık ediyor.

    Bilge’nin çocukluk evi, kahkahaların ve yüksek sesli müziğin olmadığı, anne ve babanın birbirinden uzak yaşadığı kasvetli bir yerdir. Anne-baba ayrı odalarda kendi köşelerine çekilseler de ayrılmayı başaramazlar. Ablası Cansu, bu durumu reddederek içine kapanırken Bilge de kendi başa çıkma yollarını arar. Bilge’nin romantik ilişkilerinde yaşadığı zorluklar, çocukluğunda yaşayamadığı duyguları ikame etme çabasını yansıtır. Sevdiği insan ona “git tedavi ol” der demesine de, sevgisizliği tedavi etmenin bir yolu var mıdır ki?

    Yıllar sonra eve döndüğünde, birçok şeyin bıraktığı gibi durduğunu fark eder. Çocukluk odasına baktığında, hayatının pek çok önemli anısını yeniden hatırlar. Büyürken yaşadığı o kısa, büyülü anların sonraki yaşamında bıraktığı derin izleri takip eder. Ne kadar çabalarsa çabalasın, “iyileşmek” dediği şeyin kolay olmadığını, eve döndüğünde yaralarının sızlamaya başladığını hisseder.

    “Kendini iyileştirmek herkes için farklıdır. Karşınızdaki insan kendini her koşulda iyileştirebilen ve kollayan biriyse sizin kendinizce sarf ettiğiniz çabalar görünmez olur. Bir insan sizden herhangi bir konuda iyiyse, siz kendinizi ne kadar geliştirseniz de onun seviyesine gelemediğiniz sürece tatmin olmaz, sizi çabasızlıkla suçlar, sürekli kendini koruması gerektiğini hatırlatır, önemli onun siz değil de kendisi olduğunu kafanıza vura vura gösterir.” Sayfa 71

    Çocukluğunda görmeyenler için koşulsuz sevgi kolayca ikna olunan bir hâl değildir. Sevdiğiniz insanlar sizi terk etmesin diye sorun çıkarmadan yaşamayı ya da tüm sorunları tek başınıza çözmeyi denersiniz. En ufak bir çatışmada üzerinize gelmeleri kaçınılmazdır. Bilge, kitabın birçok yerinde sevgiye bir tanım arıyor. Babanın korkusu, annenin çaresizliği, ablanın kendini koruma tercihi ve Bilge’nin yalnızlığı… Bu hâllerin hiçbiri sevgiye denk düşmüyor.

    Sevgiden yoksunluk insanı adeta felç eder. Başka türlü yaşamak için yeni bir “ben” yaratmak, kendini yeniden kurmak gerekir. Elbette bu, sevgisizlik deneyimiyle felç olmuş varlığı terk etmek anlamına gelmeyecektir. O, benliğin kuytularında bir yerde yaşamını sürdürür. Aileye dönmek hareket kabiliyetini yitirmiş o bedene dönmek gibidir, çünkü o halde yaşamak o evde öğrenilmiştir.

    Dört duvar ve bir çatıdan ibaret görünen ev, benlikte kalıcı izler bırakır. Sonunda herkes, evden kurtulmanın kendince bir yolunu bulur. Bazen yıkar yakar evi, bazen olduğu gibi kabul eder. Ne var ki, ne kadar uzağa giderseniz gidin, kendinizi o evin içinde yaşamaya devam ederken bulabilirsiniz.

    Fatma Nur Kaptanoğlu’nun kahramanı Bilge, umarım kulaklarında yankılanan bip seslerinin izinden kurtulup hayatına devam edebilir. Evi yıkıp baştan kursa da, hafızası onunla didişmeye devam eder, etmelidir de. İnsan, evinin açtığı yarayı iyileştiremese de, onunla yaşamayı, hatta onunla eğlenmeyi öğrenir. Önünde sonunda büyür yani.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Yazarın yazgısı, kaygısı ve daha neler neler…

    Yazarın yazgısı, kaygısı ve daha neler neler…


    Yazmak eylemi kitabında yazarın hep bir endişeyle masaya oturduğundan bahsederdi Ferit Edgü. İster edebiyat uğraşısıyla geçen bilmem kaçıncı yaşınızda olun, ister boyunuzu aşan kitapların sahibi; her defasında o ilk defa yazıyormuş hissi olmazsa olmaz, derdi. Yazmaya başladığımdan hatta kitaplarım çıktığından beri o endişeyle yatıp kalkarım. Hocam Tomris Uyar da metinde göze çarpan yazar telaşının, mırıltılar ve dahi cızırtılarla uzayan gevezeliklerin, imgelere boğulmuş gösterişli satırların okurun sabrını nasıl zorladığından dem vurur, “yazacaksanız bu dediklerimden uzak duracaksınız”a getirirdi lafı. İki ustanın da ‘aman ha’ dediği bu noktaları yazarken ve okurken aklımdan hiç çıkarmadım, ruhları şad olsun diyerek bu köşede sizi neler bekliyor, hemen ona geleyim.

    Malumunuz edebiyat mahfilimiz bir hayli kalabalık, gelenekten devraldığımız güçlü mirasa neredeyse her gün çıkan romanlar, öyküler ve ne güzel ki şiirler ekleniyor. Bu kadar yazar var da bu kadar okur var mı sorusunu ya da tersi bir retoriği es geçiyorum şimdilik. Amacım kitaplarıyla gözüme takılan, aklımı oyalayan, kalbime dokunan ama bu kalabalıkta pek seçilmeyen yazarlara yakından bakmak. Yoksa okumayı iş edinmek, kendimi kanaat önderi kılmak, şuncacık köşeyi de iktidar tahtı haline getirmek gibi bir niyetim yok. Yirmi yıla yakındır yazma uğraşıyla geçen ömrümde istedim ki ilk kitap heyecanı yaşayan yazarların dünyalarına dalayım, aklıma takılanları direkt muhatabına sorayım, yazımın içine serptiğim bu soruları yazarına göndereyim, ondan gelen cevapları da bu sütuna taşıyarak ve nihayetinde kendi görüşlerimi, naçizane uyarılarımı de ekleyerek okurun önüne koyayım.

    Billur Örüntüler, Rıdvan Hatun, 136 syf., Can Yayınları, 2023

    Gazeteciliğe başladığım ilk yıllarda, kültür sanat muhabiriyken uzun ve birbirine benzer sorularla örülü röportajların karşımdakinde nasıl bir bıkkınlık yarattığını görür, toyluğumu gizlemek için lafı dereden tepeden aşıracağım diye göbeğim çatlardı. Gazeteciliği bırakalı çok oldu ama anlaşıldığı üzere soru sormaktan vazgeçmiş değilim. Lafı çok uzatmadan top yazarın masasına düşüversin; ilk konuğum ilk kitabı Billur Örüntüler (Can Yayınları) adıyla öykülerini bir araya getiren Rıdvan Hatun:

    TDK örüntünün anlamını olay ve nesnelerin düzenli bir biçimde birbirini takip ederek gelişmesidir diye açıklamış, sen de öykülerini kitaptaki sırasına göre dizerken ya da yazarken bu tanıma uygun bir takip gözettin mi?

    Öykülerin sıralanmasından çok her öykünün kendi içindeki olayların, duyguların örüntüsüydü kafamdaki. Bugünden yarına bir düzen, örüntü görmek zor, ama geri dönüp bakınca yaşananların birbirleriyle olan bağlantısı sarih bir hal alıyor. Örüntüleri oluşturan en temel bağları bulmaya çalışmak, yorumlarla, yargılarla, açıklamalarla kirletmeden detayları, sadelikleri, boşlukları sırasıyla dizip gerisini okura bırakmak, öze güvenmek, bütün öykülerde yapmaya çalıştığım, gözettiğim ortak yan bu.

    – Dil meselesine sonra geleceğim ama öncelikle Karbon öyküne değinmek istiyorum. Yüz körlüğü olarak bilinen prosopagnozi hastalığına sahip bir karakter yazmaya nasıl karar verdin, okuru bir hayli zorlayan çoklu karakterlerin öykü içindeki dağılımını özellikle Özgür ve Özben arasındaki köprüyü nasıl kurdun?

    Karbon üç bölümden oluşuyor. İlk bölümde Özgür, yeni doğan bebeği Temcit’in bir yüzünün olmadığını iddia ediyor. Oğlunun yüzünü göremiyor ya da yüzleşmekten korkuyor, sonunda ortadan kayboluyor. İkinci bölüm Özgür’ün kocası Umut’un bakış açısıyla devam ediyor. Umut her şeyin yolunda gideceğini umuyor, yüz körlüğü teşhisi koyulan oğlu Temcit’i tek başına büyütmeye çalışırken çok şey görüyor ama adım atmıyor. Temcit’in karısı Özben’in bakış açısıyla ilerleyen son bölümde gerçekten birbirlerinin aynısı gibi görünen çocuklar doğmaya başlıyor. Öyküyü yazarken özgürlük, umut, öz benlik arasındaki ilişkiye dair düşündüm. Benim için öykünün meselesi insanların artık fiziksel özelliklerinin birbirlerinin aynısı olması değil özgürlüğün ve umudun olmadığı yerde öz benliğin nasıl şekilleneceği sorusuydu. Prosopognozi aklımdaki kurgu için kullanışlı, uygun bir metafor oldu.

    – Marena Evcil Leopar öykünde yarattığın gerilimle Mavi Beyaz Pembe Orlon İplikler öykünde kullandığın masal dilin için kutlarım. Almanca konuşup Türkçe yazmanın sendeki karşılığı nedir?

    Henüz bunun üzerine düşünecek kadar yakın bir bağım yok galiba Almancayla. Türkiye’de doğdum, büyüdüm, buraya sonra geldim. Okuduğum, yazdığım, konuştuğum toplama bakarak bir kıyas yapacak olursam hâlâ en çok kullandığım dil Türkçe. Bazen yazdıklarımı Almancaya çevirmeye çalışırken aradaki farkı, mesafeyi görüyorum. Türkçe çok öznel, kendiliğinden, birlikte filizlenmekten, dönüşmekten korkmadığım dil, Almancayla bağım şimdilik daha nesnel, somut, bütünüyle iç içe geçtiğimizi hissetmediğim, oynamaktan çekindiğim, gündelik hayatta mümkünse en kısa yolunu kullandığım dil. Belki ilerde değişir.

    Rıdvan Hatun’a bu net ve içten cevapları için huzurlarınızda bir kez daha teşekkür ederek, son sorumdan devamla devralacağım sözü; lakin kitabı okurken ve her bir öykünün satır aralarında gezinirken editörlük müessesinin nasıl mühim bir meslek olduğunu bir kere daha hatırladım: Kitaba adını veren ilk öyküdeki “Yerde, hiç açılmamış gibi duran kitabın pembe arka fonlu kapağındaki göğe açılmış avuçlar gösterişli ışıklar saçıyor” ya da bir önceki soruda cesaretini alkışladığım öykünün içindeki “Özben, Amerikan tarzı açık mutfağa yöneldi” cümlelerini tekrar gözden geçirmesini ve dili eğip bükerken “…nükleer savaş sonrası antenlerini temizleyen bir uydu ve gündüzleri tavukkarası her şeyi bildiğini sanıyor ve tostunu çöpe attı ve ötekiler onunla gülüşüyor birini öptü çoğaldı” gibi bilinç akışı anlatımlarında, noktalama işaretlerine tenezzül etmeyen cümlelerinde okura azıcık da olsa şefkat göstermesini tavsiye edeceğim ve elbette öykülerine konu ettiği meseleleri, oyuncaklı kurgusu nedeniyle Rıdvan Hatun’un bundan sonra yazacaklarına da dikkat kesileceğim.

    Yazımın başında söz ettiğim endişe sadece yazarken yakasına yapışmıyor yazarın. Kitabınız çıktığında, herkesin ortasında kendinizi çırılçıplak hissettiğiniz o anda da gelip çalıyor kapınızı. İç sesiniz ben ne yaptım derken, gözünüz kulağınız kim ne diyecek merakıyla radar gibi çalışıyor. Bu durumu yakinen bilen ve kusursuz bir metin olmadığına yürekten inanan bir yazar olarak bu köşede sadece ilk kitapla gözüme çarpanlar değil, her yazdıklarıyla ilk kitap heyecanı duyduğunu belli eden yazarlar da konuğum olacak. Öyle ya birbirimizi anlamak, meramımızı anlatmak için kullanmayacaksak bu bereketli dilimiz neye yarar?

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***