Etiket: Edebiyat

  • Göçe, mübadeleye, bugüne dair: ‘Sessiz Havuz’

    Göçe, mübadeleye, bugüne dair: ‘Sessiz Havuz’


    Abdullah EZİK


    Begüm Egeli Bursalıgil, ilk romanı Sessiz Havuz’da geçmişten bugüne uzanan, bir yandan Türkiye’nin geçirdiği dönüşüme, diğer yandan bütün bir dünyanın içerisinde bulunduğu kriz anlarına odaklanıyor. Ayla karakteri üzerinden okura hayata, göçe, insan ilişkilerine dair samimi duygulanımların aktarıldığı roman, kurgusu, dili ve heyecanıyla ön plana çıkıyor.

    Begüm Egeli Bursalıgil ile Sessiz Havuz’un serüveni ve ilk kitap heyecanı üzerine konuştuk.

    – İlk romanınız Sessiz Havuz, geçtiğimiz günlerde yayımlandı. Roman, birçok farklı konuyu içerisinde barındıran derinlikli bir yapıya sahip. Öncelikle sizi bu romanı kaleme almaya yönlendiren temel motivasyon ne oldu? Romanın yazım süreci nasıl gelişti?

    Merhaba, güzel giriş cümleleriniz için öncelikle teşekkür ederim. Yazmak benim için kendi düşüncelerimi duyma biçimi. Belki de bu nedenle yazmayı öğrendiğim yaştan itibaren elimin kalem tuttuğu her an beni hem heyecanlandırdı; hem de rahatlattı.

    Kitap yazma fikri için ise yeni diyemem. Fikir yıllardır içimde dolanan bir fısıltı gibiydi. Kulak verip dinlemem yeni oldu diyelim… Ancak her şeyde olduğu gibi esas yapılması gereken aklında çevirme kısmını geçerek, kalem kâğıdı önüne koyup denemeye başlamakmış. Sonrası gerçekten de geliyor.
    Başlangıç noktam hayatla ilgili kendimce saptadığım içgörüleri anlatmaktı. Bunları daha okunur kılabilmek için bir hikâye içerisinde oturtmamın iyi olacağını düşündüm. Yoksa yarattığım metin daha öncekilere çok benzeyecek, bir makalenin denemeye dönüşmüş halinden öteye gidemeyecekti. Oysa ben bir roman yazmak istiyordum.

    Kitabı sekiz ay içerisinde tamamladım. O dönem içerisinde tuhaf bir şekilde kitabı besleyebileceğim çokça düşünce, hatırladığımı bile unuttuğum kişisel anekdotlar ve bilgiler karşıma çıktı.

    – Sessiz Havuz, geçmişle bugünü birleştiren bir yapıya sahip. Öyle ki romanın mübadeleden 1960’ların Alsancak’ına, oradan da günümüze ulaştığını görüyoruz. Geçmişle bugünü nasıl birleştirdiniz? Bu kadar uzun soluklu bir tarihsel süreci siz nasıl işlediniz?

    Sessiz Havuz’da başkarakter Ayla’nın hem bir gününe hem de jenerasyonlara yayılmış hayat hikayesine bir arada tanık oluyoruz. Bir günün içinde akan hikâyede Ayla’nın başına ne geldiğini ve neden geldiğini yanıtlayabilmek amacıyla geçmişin kapıları aralanıyor. Yazmaya başladığımda, okuyucuyu günümüze vurgu yaparak geçmişe giden bir yolculuğa çıkarmak istediğimi biliyordum. Zira Sessiz Havuz 2017 yılında İzmir’de geçse de, Midilli’ye uzanan bir aile yolculuğunu sayfalarına konuk ediyor. Bugün yaptığımız birçok seçimin, benimsediğimiz doğruların veya önümüze çıkıveren seçeneklerin içerisinde geçmişten uzanan iplikler var. Biz fark etsek de, etmesek de. Sessiz Havuz bunların altını kalın çizgilerle çiziyor.

    Bunlara ek olarak kitapta Ayla ile beraber, onun etrafında hayatları birbirine farklı ipliklerden örülmüş daha birçok kadının hikayesi var. Bence Sessiz Havuz’u esas derinleştiren de bu etkileşimlerden doğan kurgu ve analizler. Yolları birbiriyle kesişen kadın hikayeleri oldukça ilgimi çekiyor. Bu etkinin zaman, mekân, samimiyet seviyesi veya yaşam tarzı gibi küme başlıklarını aşarak birbirini tetikleyen bir enerji frekansında olduğunu düşünüyorum. Kitabıma bu bütünü yansıtmayı arzuladım.

    – Mübadele, göç, göçmenlik bugün de dünyanın yüzleşmek zorunda olduğu çok önemli ve üzerine çokça konuşulması gereken bir konu. Bugünün penceresinden siz bu konuya nasıl yaklaştınız? Başat bir konu olarak mübadele ve göç sizin dikkatinizi nasıl çekti?

    Belki soyadımın ilk kısmı bir ipucu veriyordur.  Ben de Ayla gibi İzmirliyim. Anne ve baba tarafı İzmirli ve ayrı ayrı çok kalabalık, çok renkli olan bir aile ortamı içerisinde büyüdüm. Benim ebeveynlerimden önceki jenerasyonlar ise Yunan Adaları’ndan göç ederek bu coğrafyaya kavuşmuş. İçlerinde hem Kurtuluş Savaşı zamanında kaçarak gelenler hem de mübadele ile yer değiştirenler mevcut. Dolayısıyla küçüklüğümden beri duyduğum hikayeler, kulağıma çalınan Rumca kelimeler, gözlemlediğim karakterler bana çokça ilham verdi. Bu tema içerisinde benim derinleşmeme ve dolaylı olarak hikâyenin derinleşmesine imkân veren ise konuyu birkaç jenerasyona yayılacak şekilde işlemek oldu. Her şey bulaşıcı ve her şey bir diğerini etkiliyor. Bir kişinin zamanında aldığı karar onun hem etrafında olan hem de ardından gelen onlarcasını şekillendirecek kuvvette. Hele ki konu göç ise.

    – Kitabın ciddi bir arşiv ve araştırma sürecinin ardından gün yüzüne çıktığını söylemek mümkün. Karakterler, onların hikâyeleri ve başlarından geçenler düşünüldüğünde ciddi bir çalışma süreci olduğu hemen fark edilebiliyor. Bu anlamda romanı çalışırken nasıl hareket ettiniz? Hangi kaynaklardan nasıl beslendiniz?

    Romanı yazmadan önce özellikle Mübadele ve Büyük İzmir Yangını başlıkları altında epey araştırma yaptım. Ulaşabildiğim kadar kitaba ulaşmaya gayret gösterdim. Bu konularla ilgili veri kadar, sonrasının durum muhakemesini yapan yüzlerce makale de var. Özellikle makaleler ve tezlerden çok faydalandığımı söyleyebilirim. Bu kaynakların içerisinde yer alan dönemi yaşayanların anlatımları ve betimleri Sessiz Havuz için olağanüstü kıymetliydi.

    – Roman, temelinde bir arkadaşının yerine arkadaş bulma uygulaması üzerinden ayarlanmış bir randevuya giden ana karakterin (Ayla) hikâyesine odaklanıyor ve zamanla işin içerisine birçok farklı konu giriyor. Günceli, günümüz dünyasını olduğu gibi yansıtan bir ana karakterle karşı karşıyayız. Sessiz Havuz’un ana karakteri nasıl gün yüzüne çıktı?

    Aslına bakarsanız Sessiz Havuz’a can veren ilk adım baş karakter Ayla’yı hayal etmek oldu. Gerçekten elime kalemi alıp onu betimleyecek sıfatları yazdım. Bunlar hikâye içerisinde Ayla’nın nasıl hissedip, ne şekilde davranacağı veya asla davranmayacağı konusunda bana anahtar oldu. Böylece hikâyenin yönünü, Ayla’nın diğer karakterler ile etkileşimini de belirledi.

    – Sessiz Havuz, aynı zamanda insan psikolojisi üzerine düşünen, okuru da bu düşünme sürecine dâhil eden bir roman. Bu anlamda gerek Ayla’nın yaşadıkları gerekse çevresindeki kişiler, hikâyeye sürekli yeni bir boyut getirmekten geri durmuyor. İnsan psikolojisini ve bugünün sorunlarını romana aktarırken özellikle hangi başlıklar üzerinde durdunuz?

    Kendi kendime “İnsan niye okur?” diye çok sordum. Bunun çok farklı yanıtları olabilir; fakat bence insan en çok kendini tanımak için okur. Bu cevabı vermek bana psikoloji odaklı çalışmanın kapısı araladı. Kitaptaki karakterler üzerinden kurgulanan çözümlemeler, bizleri düşünmeye davet ediyor. Kendimiz veya tanıdıklarımızdan izlerle bezenerek bizlere hayatı geri anlatıyor. İşte bu sahnelerin sayesinde kitabın kat kat açıldığını ve olay akışı değil “bildik bir his” seviyesinde okuyucuyla buluştuğunu düşünüyorum. Günün sonunda kitabın bitmesini istememek veya karakterlere veda etmeye hazır olmamak bence bu his sayesinde okuyucuya işleniyor. Konu başlıklarına gelince, aile içerisinde kalabalık/yalnızlık, toplum hayatındaki yokluk/alternatif fazlalığı, ayıplama/ayıplanma, içine atma/tepki verme gibi dilemmalardan bahsedebiliriz.

    Bununla birlikte az önce konuştuğumuz gibi, Sessiz Havuz kendimce saptadığım içgörüleri kaleme alma hevesiyle ilk adımı attığım bir yolculuk. Dolayısıyla kitabın kurgusu içsel yolculuklarda gelmek istediğim noktaların etrafında şekillendi. Önce varmak istediğim destinasyon belliydi. Karakterler ona göre oluşup bu çözümlemelere hayat verdi diyebiliriz. Okuyucunun bu psikolojik çözümlemelerle kendinden bir parçayı bütünün içerisinde, farklı gözle görebilmesi benim için en büyük başarı olur.

    – Son olarak bu ilk romanın ardından yazarlık serüveni sizin için nasıl gelişecek?

    Yazmak benim için düşüncelerimi duyma biçimi. Bu nedenle biliyorum ki ben var olduğum sürece yazmaya devam edeceğim. Bunun öykü mü, makale mi, şiir mi… hangi formatta bir araya geleceğini zaman gösterecek. Ancak roman yazmanın tadına varmış birinin romandan vazgeçebileceğini hiç sanmıyorum.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Selçuk Baran’ın ‘Günlükler’ini okumak

    Selçuk Baran’ın ‘Günlükler’ini okumak


    Abdullah EZİK


    Modern Türk edebiyatının kendisine özgü isimlerinden biri olan Selçuk Baran’ın ‘Günlükler (1948-1989)’i Can Yayınları tarafından yayımlandı. Baran’ın ilk gençlik günlerinden 1990’lara dek tuttuğu, hayatının birçok farklı evresinin yansıdığı bu günlükler, okura hem yazara hem de dönemine dair sunduğu anekdotlarla dikkat çekiyor.

    Öykülerinde kaçış, çaresizlik, yalnızlık, yabancılaşma gibi konulara ağırlık veren, hemen her zaman kendisine özgü sembolik bir dil geliştirmeye çalışan Selçuk Baran, bu bilinçli tavrıyla duru, akışkan ve fazlalıklardan ari bir edebiyat geliştirmiştir. Küçük insanın trajedisine odaklanan, kişiyi kendi yaşamı ve sınırları içerisinde değerlendiren, kıyıda köşede kalmış hayatları kendisine mesele/dert edinen Baran, bu tutumuyla Türk edebiyatının kendi sesini bulmuş yazarlarından biri olmuştur.

    Günlükler (1948-1989), Selçuk Baran’ın ilk gençlik döneminden 90’lara uzanan çizgide tuttuğu 12 defterden meydana gelmektedir. Baran’ın kimi zaman büyük bir yalnızlık, kimi zamansa heyecanla kaleme aldığı notlar; zihninden geçenleri yazıya döktüğü karalamalar bu kitap aracılığıyla ilk kez okurla buluştu. Bir yazarın zihin dünyasına, kişisel yaşantısına, duygu ve düşüncelerine dair özel metinler olarak görülebilecek bu tür kitaplar, şüphesiz edebiyat tarihlerinin bir başka yüzünü temsil eder. Öznel, kişisel ve ayrıksı olan bu metinler, işleyen bir zihnin arka planında neler olduğunu ve o zihnin nasıl çalıştığını açıkça ortaya koyması, görünür kılması bakımından önemlidir.

    1933 yılında Ankara’da doğan ve 1999’a dek sürekli üreten, düşünen, yazan bir entelektüel olarak Selçuk Baran, bir yandan kurgusal metinler kaleme alırken diğer yandan kendi yaşamına dair notlar almaktan da geri durmaz. Onun kurguyla kurgu dışı arasında sürekli mekik dokuyan bu tavrı, yazarın nasıl bir bilinçle hareket ettiğini göstermesi bakımından da anlamlıdır.

    Günlük, bir yazarın, entelektüelin, şairin kendisini açıkça görünür kıldığı en özel türlerden biri olarak görülebilir. Kişinin sadece ilgilendiği disiplinde değil, aynı zamanda kendi yaşamında neler olup bittiğini de görünür kılan bu tür, geçmişten bugüne iyi örnekleriyle gelişegelmiştir. Franz Kafka’dan Albert Camus’ye, Erdal Öz’den Cemal Süreya’ya kadar birçok yazarın günlükleri, bu anlamda türü zaman içerisinde geliştirmiş ve genişletmiştir. Selçuk Baran’ın günlükleri de bu anlamda türe yeni bir katkı ve iyi bir örnek olarak değerlendirilebilir.

    Selçuk Baran’ın ilk kez gün yüzüne çıkan ve Can Yayınları tarafından yayımlanan Günlükler (1948-1989)’i okura yazarın edebiyatına ve yaşamına dair birçok özgün veri sunan özel bir metin. Baran edebiyatını daha da anlamlı kılan ve bu edebiyatın zaman içerisinde nasıl gelişip dallanıp budaklandığına dair düşünsel bir izdüşümü/harita vadeden bu kitap, günlük türüne dair de önemli bir katkı olarak değerlendirilebilir.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Japon edebiyatının usta kaleminden: Pandora’nın Kutusu

    Japon edebiyatının usta kaleminden: Pandora’nın Kutusu


    Merve KÜÇÜKSARP


    Japon yazar Osamu Dazai’nin kaleme aldığı “Pandora’nın Kutusu” isimli roman Peren Ercan’ın çevirisi ile Can Yayınları tarafından yayımlandı. Roman, II. Dünya Savaşı sonrası Japonya’sında, toplumun savaş kaynaklı yaşadığı bunalımları ele alırken, bir yandan da bu bunalımı seyreden, sağlık sorunları yaşayan bir bireyin varoluşsal sancılarını, ruhunun karanlık taraflarını ve içsel çatışmalarını anlatır.

    Osamu Dazai, 1909 yılında Şuci Tsuşima adıyla, Japonya’da on iki çocuklu, toplumda saygın yeri olan bir ailenin onuncu çocuğu olarak dünyaya gelir. Babası politikacı olduğu için kendisinden benzer bir hayat kurması, hatta politikayla ilgilenmesi beklenir. Oysa onun kişiliği sıra dışıdır, aykırı ve uzlaşmazdır. Nitekim ailesinin ondan beklentilerini karşılamak yerine edebiyata ilgi duyar, Fransız edebiyatı okumaya karar verir ve erken yaşlarından itibaren kimi gazete ve dergilerle yayımlanan yazılar ve şiirler kaleme alır. Bu yıllarda kendisini edebi anlamda etkileyen ve üslubunu şekillendiren iki yazar vardır ki, bunlar, Japon hikaye yazarı Ryunosuke Akutagava ve Dostoyevski’dir. Bilhassa Dazai, Akutagava’yı idol olarak öyle benimser ki, onun erken yaşta intiharı üzerinde büyük bir yıkım yarattığı gibi yıllar sonra bir dizi başarısız olan ve sonunda 1948 yılında ölümüyle sonuçlanan intihar girişimlerine kalkışmasında -belki de- bir etken olur.

    Bu intihar onun ölüm ve hayat hakkındaki fikirlerini değiştirdiği gibi yazarlığında da itici güç olur. Dazai bir müddet bu melankoliyle yazma edimine ara verse de, yeniden başladığında hayatın anlamsızlığını işleyen metinler kaleme almaya başlar. Uzun bir müddet özel hayatında çalkantılar yaşasa da, hayatının sonuna dek yazma çalışmalarını sürdürür. Kendi potansiyelinin farkına varan Dazai, kendi hayatından esinlenerek kurguladığı hikayeleri kötümser bakış açısıyla birinci tekil şahısın ağzından anlatır. Her ne kadar Dazai, sıra dışı karakteri ve dışa düşen eğilimleriyle çoğu insandan ayrı görünse de, eserlerinde işlediği yalnızlık, kendine yabancılaşma, aidiyet ve duygusal konular onun insanlığın geri kalanıyla olan bağını güçlendirir. Ancak yine de, Dazai yalnızca bireysel duygular ve varoluşsal sıkıntılar üzerine kalem oynatmaz. Toplumsal meseleler, o dönem Japonya’da yaşanan hadiseler ve politik konjonktür de onun metinlerde yer bulur

    Keza ‘Pandora’nın Kutusu’, psikolojik iniş çıkışlarının, yaşam karşısında duyduğu bulantının hissedildiği ilk dönem romanlarından oldukça farklıdır ve toplumsal meseleler romanda hissedilmektedir. Ki zaten roman, II.Dünya Savaşı sırasında Japonya’nın ağır kan kaybettiği sırada yazılmıştır.

    Roman birinci tekil şahıs tarafından mektuplar silsilesi olarak seyir alır. Anlatıcımız, yaşadığı sağlık sorunları –tüberküloz- nedeniyle tedavisi sırasında yaşadığı olayları anlatır.

    İdeal insanın ne olacağı üzerine düşünür, etrafındakiler de ona bu konuda katkıda bulunur ancak romandaki fikirler, tıpkı Dazai’nin iç dünyası gibi ikirciklerle, çelişkilerle ve gelgitlerle doludur. Bilincinden akan fikirler ne berraktır bu minvalde, ne de tutarlı, sabitkademdir. Bu muğlak ruh iklimi, Dazai’nin romanı yazarken girdiği mütereddit hallerle ilgili olduğu gibi, savaş sırasında ve de sonrasında Japonya’nın içinde bulunduğu her gün yeni kayıplarla ve yaralarla bulanıklaşan, kontrol edilemez kaotik atmosferle de ilgilidir. Ki zaten “Pandora’nın Kutusu” kavramı, mitolojide açıldığında dünyanın tüm kötülüklerinin serbest kaldığı, iyinin ve kötünün muğlaklaştığı kaotik bir atmosferin membaı olarak tasvir edilir. Ne var ki tıpkı her savaş ve kaos sonrası olduğu gibi Pandora’nın Kutusunda da geriye bir tek umut kalır. Niitekim Dazai de bütün pesimist yazar tavrına rağmen romanının sonunda umudu işaret eder.

    “Sahiden de bugüne kadar bizim bulunduğumuz yerler kendiliğinden aydınlanıp güzelleşmedi mi? Bundan sonra bir şey söylemeden, acele etmeden, geriye kalmadan, oldukça dingin bir ivmede yürümeyi sürdüreceğim. Bu yol nereye çıkacak? Bunu, büyümekte olan bir bitkinin sarmaşıklarına sormak gerek. Sarmaşıklar şöyle yanıtlayacaklardır: Hiçbir şeyden haberim yok. Fakat büyüyüp uzadığım yönde gün ışığı var.”

    Osamu Dazai, mitolojiden esinlenerek yarattığı “Pandora’nın Kutusu” isimli romanda bireyin topluma ve kendine yabancılaşmasını otobiyografik öğelerle işliyor ve arka planda savaş dönemi Japonya’sının ruhsal panoramasını okura yansıtıyor.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Nereye koysak olmuyor be Aziz

    Nereye koysak olmuyor be Aziz


    Adalet ÇAVDAR


    Ara ara olur ya, nostalji bir anda moda olur; sonra aniden kaybolur. Edebiyatla hafızanın hem sağlam bir dostluğu hem de düşmanlığı var nostalji temelinde yürüyen. Dostluk, anlatma arzusunu doğururken, düşmanlık hesaplaşma niyetini ortaya döker. Şimdi “Nostaljiyle burayı nasıl bağlayacaksın?” diye soruyorsanız, ben de yazarken bulacağım o bağlantıyı. Çünkü kafam biraz karışık, anlamaya çalışıyorum.

    Mesela bazen kazara yeni şarkılar öğrenirim; bir yerde duyarım, beğenirim, listeye eklerim ama durduk yere müzik keşfine çıkmam. Ruh halime göre ezbere bildiğim dizileri ya da filmleri açarım. Müdavimimdir; yeni mekânlara mecbur kalmadıkça gitmem. Diyeceksiniz ki, “Bunlar çoğumuz için geçerli. Diğer türlüsü zaten macera.” Öyle mi gerçekten? Yoksa nostalji insanın kendisine duyduğu hayranlığın ya da hasretin ifadesi midir?

    Elimde, neredeyse tamamen nostaljiden oluşan bir roman var. Neresinden tutacağımı düşünürken bütün bunlar aklımdan geçti ve yazıya bu karmaşayla başlamak istedim. Sonat Yurtçu’nun birkaç ay önce yayımlanan Vuslatlar Fasarya adlı romanını az önce bitirdim ve şimdi bu hikâyenin bende nasıl bir yer ettiğini bulmaya çalışıyorum. Çünkü bazen bir romanı, bir filmi ya da bir oyunu bitirdiğinizde onun bir yerinize dokunduğunu hissedersiniz. Ama bu temasın tam olarak nerede ve nasıl gerçekleştiğini bulmak için biraz çaba harcamanız gerekir. Şu an benim yaşadığım tam olarak bu.

    Yazarımız tam bir Kadıköy insanı; yüzüne aşinaysanız herhangi bir sokakta kendisiyle karşılaşmanız yüksek ihtimal. Daha önce Aramızdaki Fikret adında bir öykü kitabı yayımlanmıştı. Bir de, müzikle epey içli dışlı olan Sonat Yurtçu’nun romanının bir çalma listesi var. Romanın içinde geçen şarkılardan oluşan listeyi açtım ve çağrışımları beklemeye koyuldum. Sayesinde birkaç yeni şarkı da keşfettim.

    Dönem ’90’lar-2000’ler. Kadıköy’de merdiven altı bir ev. Aziz bu evde yaşıyor. Kadıköy, romanın mekânı değil, adeta karakterlerinden biri. Dershanede öğretmen olan Aziz, çocukları sevmiyor aslında. Hayatta kendini yalnız ve başarısız hissediyor. “Yırtmak” gibi bir hayali ya da düşüncesi de yok. Bir de yıllardır aynı kadına âşık: Müjde. Kavuşamamış, kavuşması da mümkün değil. Çünkü Müjde, Aziz’in arkadaşının eşi ve bu hikâyenin hiç “oluru” yok. Müjde hiç müjde vermiyor. Herkes bunun farkında, her şeyin farkında.

    Peki Aziz’in derdi ne? Geçmişle hesaplaşması mı, bugünü kabullenemeyişi mi? O da belirsiz. Yani, nereye koysak olmuyor be Aziz. Üstelik yazdığı şiirler de kötü.

    Derken hayatına biraz macera giriyor. Kendini bir tarikatın içinde buluyor, eline bir kitap geçiyor. Güya içine dönmeye çalışıyor. Aziz, kendini pek kandırabilen biri değil ama hayatta kalması lazım. Bunun da öyle büyük bir nedeni yok. Tarikat macerası hızlıca son buluyor ve geriye Eyüp kalıyor.

    Eyüp, sessiz sakin biri. Ama olmadık yerlerde, olmadık cümleler kurarak herkesi şaşırtmayı başarıyor. Bu da sürekli olmuyor; sadece yeri gelince aklının bariyerleri açılıveriyor. Eyüp’le Aziz, İstanbul’un eski hallerini dolanıyor, geçmişi ziyaret ediyorlar.

    Bir de Yakup var. Romanın “yırtmak isteyen” kahramanı. Aziz’in kadim dostu ve merdiven altı eve gidip gelenlerden biri. Yakup da bir öğretmen ama sonra bir yayınevine girip yakasını çocuklardan kurtarıyor. Onun derdi defineler. Kafayı bu işe takmış.

    “Ne anlatıyor bu roman?” diye sorarsanız, küçük hayal kırıklıklarından oluşan kocaman bir kamburu anlatıyor diyebilirim. Dizisi ya da filmi çekilse, seyrederken çok eğleniriz; ama okurken insanın içini biraz burkuyor. Bol bol kızıyorsunuz bu savrulmuşluğa ama sonra kendinizi tartıyorsunuz: Oralardan geçmeyen var mı? Ya da hâlâ oralarda olan tanıdıklarınız yok mu? Aziz, Eyüp ve Yakup aslında hepimizin bir yerlerinde yaşıyorlar. Bir şekilde hayattalar.

    Peki başa dönelim. Edebiyatta nostalji bize ne kazandırır? Hatırlamayı mı, hesaplaşmayı mı? Sonat Yurtçu’nun romanında ikisi de var. Hatırlıyor, hatırladıklarıyla hesaplaşıyor. O yüzden bugüne bir türlü gelemiyor. Aslında geçmişe o kadar yakından bakarsanız, bugünü yaşayamaz, yarını kuramazsınız. Ama işte Aziz’in aklı buna bir türlü ermiyor.

    Hem normal ne ki? Bataklıktan çıkmak mı, hayata dört elle sarılmak mı? Sabah akşam işe gidip, ses çıkarmadan hayatı sürdürmek mi? Kim bilir, belki de hepsi ya da hiçbiri.

    Sonat Yurtçu, romanın ana akışının dışına çıkıp arada yazdığı metinlerle başka bir dil kurmuş. Aziz’in kendine bakacağı bir kutsal kitap hazırlamış adeta. O kutsal kitabın ne olduğuysa romanı okuyanın keşfi olsun. Yazar, kurduğu dili de iyi kotarmış ve metnini ölçülü tutmayı başarmış. Vuslatlar Fasarya belli ki çok çalışılmış bir roman.

    Neticede, Vuslatlar Fasarya bize şunu hatırlatıyor: İnsan bazen düşüşüne hayran kalır, bataklığını ev sanır. Ama normal dediğimiz şey, herkesin kendi hayatına çektiği sınırdan ibaret. Aziz, Eyüp, Yakup ve Müjde’nin hikâyesi bir yandan çok tanıdık, bir yandan da fazlasıyla yabancı. Belki de hayatın anlamı, düşmeden yaşamakta değil, düştüğün yeri kabul edip orada ne yapacağına karar vermekte saklıdır. Yurtçu’nun romanı, ‘vuslatın fasarya’ olduğu iddiasını seslendirerek hepimize bir soru yöneltiyor: Bataklıktan çıkmaya hazır mısınız, yoksa düşüşünüze biraz daha hayran kalmaya devam mı edeceksiniz?

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Hasan Erkul’un yeni kitabı: ‘Kirpiklerimiz Ufuk Çizgisi’

    Hasan Erkul’un yeni kitabı: ‘Kirpiklerimiz Ufuk Çizgisi’


    Sözü hiç dallandırıp budaklandırmadan konuya girelim. Bu defa değineceğimiz kitap, “inatçı bir Yetmişsekizli” olan Hasan Erkul’un (1956), Mayıs 2024’te Sancı yayınlarından çıkan “Kirpiklerimiz Ufuk Çizgisi” adlı yapıtı.

    Önce Erkul kim, daha doğrusu şair Hasan Erkul kim; kısaca tanıtmaya çalışalım.

    Şair Hasan Erkul, daha önce sekiz şiir kitabı yayımlanmış bir isim. Konumuz bağlamında bizim onunla ilgili ilk söyleyeceğimiz bu olabilir.

    Erkul’un ilk kitabı 2000’de “Panta Rei” adıyla okurla buluşmuş. Onu bir yıl sonra yayımlanan “Hikmeti Mavi” izlemiş. Ondan sonra yayımlanan kitabı “45’lik” 2002’de çıkmış; ardından, bir yıl sonra “Meydan Düşü”. Şairin “Kehribar” adlı beşinci kitabının yayın tarihi 2004. Bundan sonra şairin beş yıl kitap yayımlamaya ara verdiği görülüyor. Altıncı kitabı “Yeryüzüdür Göğün İçi” adıyla 2009’da çıkan şairin, iki yıl sonra “Yüzümüzde Saklı Şiirler” adlı yapıtı okurla buluşmuş. Üç yıl aradan sonraysa sekizinci kitabı “Gül İsyanı” yayımlanmış. Şair son olarak, on yıl aradan sonra da diyebiliriz, yeni kitabı “Kirpiklerimiz Ufuk Çizgisi”yle okuruylayeniden buluşuyor.

    Otuz üçlük tespihler gibi otuz üç şiirin yer aldığı “Kirpiklerimiz Ufuk Çizgisi”, hayli hacimli bir kitap; 174 sayfa ve tek bölümden oluşuyor. Otuz üçlük tespih teşbihimizin anlık bir çağrışımla, dilimize gelen rastlantısal bir ifade olmadığını belirtelim.

    YETMİŞSEKİZLİ İNAT, ÇABA VE EMEK

    Şiirlerdeki emek, sabır ve inanç unsurlarına dikkat çekmek için bu ifadeyi kullandık. Emek, sabır ve inanç; bunlar Hasan Erkul’un şiirlerinin kurucu dinamikleri ve önemli bileşenleri. Bunu kitaptaki şiirlerini kaynak alarak söylüyoruz elbette. Bunlar aynı zamanda, onun şiirine değer katan ve özellik kazandıran dinamikler.

    Emek, sabır, inanç, umut gibi dinamiklerin Erkul’un şiirinde etkili olması ve önemli rol üstlenmesi, öyle anlaşılıyor ki onun “Yetmişsekizli” kimliğiyle yakından ilgili. Şöyle de söylenebilir: Hasan Erkul’un şiire olan ilgisi, tutkusu, inadı, ısrarı “Yetmişsekizlilik” zemininin ve bilincinin üstünde duruyor. Bunu vurgulamamızdaki amaç, yakın tarihin “Yetmişsekizli” olarak bilinen kuşağına ait özelliklerin Erkul’un şiirine duygusal, düşünsel, farkındalık, duyarlılık yönünden olduğu kadar dil, biçim, biçem, konu, tema yönünden de yansımış olması. Hasan Erkul’un şiirleri, başka hiçbir veriye sahip olmasak bile onun bize “Yetmişsekizli” olduğunu güçlü bir biçimde duyumsatıyor. Şair bunu amaçlamış olabilir mi? Şiirlerine dayanarak yaptığımız çıkarımla söyleyelim: Mümkün. Erkul şiir yazarken “Yetmişsekizli” kimliğini, bir benzetmeyle söylersek, adeta ayna gibi önüne koymuş.

    Söz her zaman alıp başını gitmeye meyilli. Araya girip bir şiir paylaşalım. “Kirpiklerimiz Ufuk Çizgisi”nin ilk şiirinden bir bölüm okuyarak devam edelim:

    elektrik idaresinde çalışan dedemin çavuşluğundan

    baki kaldı bana istanbul sokakları.

    yangına ve betona yenilmezden önceki mırmırlanışlarıyla,

    o ahşap evler, çocukluğumun cebinde saklı.

    mandallı pencereleri,

    gıcırdayan merdivenleri,

    ermeni ya da istanbul kafesleriyle o cumbalar,

    gurbetçiyi yürüyüşünden,

    komşuluğu kuzusundan tanıyor hâlâ.

    terliklerle sürüklenen daracık sokaklar,

    çeşme başlarını unutmamış.

    yosuna yaslanmış duvarlarıyla o kâgirlik,

    o meydancıklar,

    sükûtu saklayan sarnıçlarda duruyorlar.

    perdesiz yürekleri, kederli sofaları,

    ve eteğinde bahçeleriyle o hayat,

    ana dilleriyle sevişen mahalleymiş.

    GÖZLERİMİZ DÜRBÜN

    “Kirpiklerimiz Ufuk Çizgisi”, gözlerimiz dürbün. Cümlenin ikinci bölümü, yani “gözlerimiz dürbün” ifadesi bize ait. Küçük bir müdahalede bulunarak “Kirpiklerimiz Ufuk Çizgisi” deyişinin ufku yakına getiren anlamıyla ilgili bir parantez açalım istedik.

    “Kirpiklerimiz ufuk çizgisi” metaforunun çağrışımlarıyla gelen ufkun yakınlaşması anlamı, değişik biçimlerde yorumlanmaya müsait. “Bakışsızlık” da onlardan biri. Bakışsızlık yani bir tür görmeme, görememe durumu, körlük. Kitabın adından çıkarılan anlam, şair bakış açılarındaki ufuk çizgisinin kirpiklere kadar geldiğine, böylece bir tür şaşı bakış durumu oluştuğuna dikkat çekmek isteniyor diye de yorumlanabilir. Bu yorumdan yola çıkarak biz de okur sıfatımızla; o ufuk çizgisini, “bu kadar yakında” olmasına gönlümüz razı gelmediği için, küçük bir müdahaleyle, “gözlerimiz dürbün” deyişiyle uzağa çekerek karşılık verelim istedik. Yani kısaca söylersek; şiir okurken hep olduğu gibi, kışkırtılmış çağrışım atlarımız dört nala koşmaya başladı.

    Bizim müdahalemiz için interaktif, katılımcı bir okuma tarzı denilebilir. Şiir için aslında tercih edilmesinden yana olduğumuz bir okuma yöntemi bu. Yapıtla okur arasında oluşan bir ortaklık: Yani şiirin okurun katılımına açık olmasıyla ve okurun da bu imkânı değerlendirmesiyle sağlanan bir paydaşlık.

    Hasan Erkul’un şiirlerinde biçimsel özellikler ve söylemin genel itibarıyla buna uygun olduğu söylenebilir. Ancak şiirin dili, özellikle şairin sözcük dağarcığı başlangıçta, bir “ıssızlık” izlenimi veriyor. İlk şiirlerde, şairin jargonunu aşmak için müşterek dilin coğrafyasında umuma kapalı alanda, ayrı bir okuma girişimine çağırılıyormuşuz gibi bir kanı oluşuyor.

    Okuma elbette çaba gerektiren bir eylemdir. Şairin okurundan çaba göstermesini, emek harcamasını bilhassa beklemesini de anlamak mümkün. Ancak şiirin dili, eğer şiirin yapısal özellikleri bunu gerektirmiyorsa okuruna kapalı olmamalı. Şiir yapısal açıdan bu özellikte kurulmuş olabilir. Ece Ayhan’ın şiiri öyledir. Ancak unutmamak gerekir ki Ece Ayhan’ın bütün bir şiir dili için geçerlidir bu biçimsel tutum. Kısaca, Ece Ayhan, başka türlü yazamadığı, yazamayacağı için öyle, o dille yazmıştır. Ya da dili öyle kullanmıştır. Aslında o da kapalı bir dil değildir.

    Kitaptan bir şiir daha okuyarak devam edelim. Alıntımız, “Gözleri Kocaman” başlıklı şiirden. Kısa bir bölüm aktaracağımız şiir 2013’te Gezi direnişi sürecinde, ekmek almak için fırına giderken polisin gaz fişeğiyle başından vurulan Berkin Elvan için yazılmış:

    berkin elvan, sözcüksüz kelam;

    berkin elvan, yaşamaya yemin içmiş;

    berkin elvan, zamana sığmayan.

    gezi’ydi, şenlikti, devrim gibiydi.

    halaydı, horondu, bahar yeliydi.

    alnında munzur masumiyeti, kucağında kızılırmak;

    berkin elvan, yaşam ağacında nazar boncuğu.

    ŞİİRSEL ANLATI

    Hasan Erkul’un okur için zorlayıcı olabilecek, iletişimde çıkmaza saptıracak türden kitabın başındaki şiirlerde görülen jargon dağarcığından sözcük, deyim, deyiş aktarımından çabuk vazgeçtiğini söyleyelim.

    Dilin kilitlenmesine, yani şiirle okur arasındaki iletişimin kopmasına yol açma ihtimali yüksek, örneğin “iskele mektep” gibi jargon dağarcığından deyişlerin kullanımı, kitabın tamamına yayılmış değil. Öte yandan şu da sorulabilir: Şiirde argodan, jargon dağarcıklarından alınan, aktarılan deyimler, deyişler okur için hem tarihsel, hem mekânsal bir yolculuk daveti olarak düşünebilir mi? Kılavuzluğunu dilin yaptığı bir yolculuğu, şiir okuru olarak, elbette hayal etmesi bile heyecanlandırıcı. Argo dilinden, jargon dağarcığından aktarılan, alıntılanan deyişler, deyimler için şiirde bir tür üvey imge tanımı da yapılabilir.

    “Kirpiklerimiz Ufuk Çizgisi”nin bir başka belirgin özelliği de şairin anlatıcılığı. Öyle ki Erkul, şiirlerinin sınırlarını, anlatısal yönü ağır basan bir metin olarak tanımlanabilecek biçimde geniş tutmuş.

    Hasan Erkul’un şiirleri anlatımcı, ama öykücü değil. Erkul hikâye ediyor, ama söylev vermiyor. Bunda da payın büyüğü, onun hem zamanı, hem mekânı hem de dili kullanış biçiminde. Aktaracağımız betik şairin babası için yazdığı “Kentin Yalancı Adları” başlıklı şiirinden:

    istanbul, pencerede alın izi ve şişede mehtap.

    istanbul, cumbada oturan kedi ve geceye mektup.

    istanbul, dalda kumru ve şiir yolcusu.

    zamansız kayboluşları öven yazılmamış cüz,

    yıldızyada yarı uykulu, denizde yarı ayık…

    paslı çıpayı sökmeye ve demirlemeye,

    salyangoz salgısı biriktirmek gerek!

    ŞAİRİN TASASI

    Kitabın anlatısal yönünün ön plana çıktığını, belirttik. Peki ne anlatıyor Hasan Erkul kitabında, şiirlerinde… Şairin otuz üç şiirle dile getirmek, okuruyla paylaşmak istediği tasası nedir acaba?

    Erkul hem kendini anlatıyor, hem İstanbul’u anlatıyor. Hem hayattan, hayatından kesitler sunuyor, hem çocukluğuna dönüyor, hem tarihe. Döne döne anlatıyor. Yana yana anlatıyor da diyebiliriz… Tasası; bildiklerinin, yaşadıklarının, tanıklık ettiklerinin, deneyimlediklerinin bilinmesi, dinlenmesi, kayıt altına alınması diyebiliriz. Anlatma arzusunun önemli dinamikleri arasında ön plana çıkan bunlar oluyor.

    Hasan Erkul, uzun uzun anlatıyor; neşeli neşeli anlatıyor. En kayda değer yanı da burası. Anlatımındaki yaslı, kaygılı, kederli sesindeki neşeli ton hep baki kalıyor denilebilir. O nedenle de kasmadan, sıkmadan, kısmadan, küsmeden anlatıyor. “Lal ve Kül” başlıklı şiirden iki dize aktaralım:

    “ölüm, nereden ve nasıl gelirse gelsin”lik aşkımız,

    gümüşsuyu yokuşu’ndan taksim’e çıkıyor hâlâ…

    KÖPRÜDEN ÖNCEKİ SON İSTANBUL

    Geçmişle ilgili anlatımlar aslında risklidir. Birçok handikap içerir. Anlatıda nostalji kaynaklı duygulanımların, duygu boşalmalarının dozunu kaçırmamak gerekir. Anılar da her zaman istismara açıktır. Geçmiş özlemine yenilip ezilmeyen bir anlatım tarzı kurulabildiğinde yaşananın, tanıklığın anlatımı hedefini bulabilir.

    Hasan Erkul, anlatısının önemli bir kısmında İstanbul’a “bakıyor”. Onun baktığı İstanbul’u, siyah beyaz bir zamanda asılı kalmış, taş döşemeli sokakları, cumbalı evleriyle, kendi argosu, jargonu olan semtleriyle köprüden önceki son İstanbul olarak tanımlamak mümkün diye düşünüyoruz. Kitapla ilgili de köprüden önceki şiirler tanımlaması yapılabilir.

    Modern Türkçe şiirde İstanbul’a bakan şair çoktur. Aralarındaki fark, şehre hangi açıdan ve şehrin neresine baktıkları noktasında oluşur. İstanbul’a Yahya Kemal örneğin tepeden, Orhan Veli Rumelihisarı’ndan, İlhan Berk sokaklardan bakmıştır. Şair “İstanbul Kitabı”nda, “Pera”da ve “Galata”da bunun en güzel örneklerini vermiştir. Modern Türkçe şiirin belki de ilk İstanbullu şairi diyebileceğimiz Edip Cansever’de İstanbul, daha çok Beyoğlu’dur. Şairin, Beyoğlu’nu Ruhi Bey olarak kişileştirdiği de düşünülebilir.

    Hasan Erkul, İstanbul’a İlhan Berk’in, Edip Cansever’in baktığı açıya yakın bir açıdan bakıyor. Ama mesafe olarak onlardan daha kısa bir mesafeden baktığı söylenebilir. Şöyle ki İlhan Berk de, Edip Cansever de İstanbul’u izler, hatta seyrederler; izlediklerini seyrettiklerini şiirlerinde çözerler, çözümlerler, yorumlarlar ve yeniden kurarlar. Erkul’da durum farklı. Her şeyden önce o bir izleyici değil, bulunduğu mekânın, zamanın, uzamın faili olarak konuşuyor.

    Erkul’un şiirlerine yansıyan şehirle ilişkisinde ve bakışında Walter Benjamin’in “flâneur”üyle de bir benzerlik kurulabilir.

    Şiir biraz da umumi, müşterek dilin dipdilidir, oradan doğar. Hasan Erkul’un kalemini İstanbul’un tarihi semtlerinde, sokaklarında, Haliç’te, Boğaz’ın Marmara’ya indiği sahillerde, oralarda akan hayata, o hayattan kesitlerin kaydı için dilin dipdillerine daldırıp kolektif dilin dağarcığına yeni sözcükler sunmasını göz ardı etmemek gerekir.

    Yazıyı bitirirken köprüden önceki İstanbul derken ne kast ettiğimize de kısaca değinelim. İstanbul’un cumhuriyet sonrasındaki köklü değişiminin ellili yıllardan itibaren gerçekleşen kırdan kente göçle başladığı biliniyor. Ancak şehrin asıl büyük değişiminin Boğaz köprüsünün yapılması ve açılmasından sonra yaşandığı söylenebilir. İstanbul’un “siyah beyaz”dan “renkli”ye geçişinin, tarihsel büyük şehir kimliğinin metropole dönüşmesinin başlaması da bu döneme rastlar.

    ZAMANA ASILI

    Bir “Yetmişsekizli”nin anlatımıyla köprüden önceki son İstanbul’a, zamana asılı kalmış o siyah beyaz İstanbul’dan, İstanbul’un Fahriye abla semtlerinden başlayıp bugüne ve bugünden geçmişe doğru bir yolculuğa çıkmaya ne dersiniz?

    Hazırsanız yanınıza, Hasan Erkul’un “Kirpiklerimiz Ufuk Çizgisi”ni de alabilirsiniz.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • ‘türkolmak, türk olmak’ın yanlış yazılmış hali’

    ‘türkolmak, türk olmak’ın yanlış yazılmış hali’


    Bu haftaki konuğum Kutay Onaylı. Onun Türkolmak (Metis Yayınları) adlı incecik şiir kitabını okurken dize dize ve hatta kare kare diyebileceğim kadar sinematografik bir efektle yazılmış memleket tarihini de görebiliyorsunuz, ıskalanmayacak ve dediği gibi gizli göndermelerin izi sürülecek şiirler var kitapta. İyi bir şiir okuruysanız bu kitabı gözden kaçırmamanızı tavsiye ederim.

    Türkolmak, Kutay Onaylı, 56 syf., Metis Yayınları, 2024

    türkolmak bitişik yazılmasıyla birlikte şiirinizin derdini ele veriyor; var olmak gibi bir ayrılığı değil de sanki varoluşu imliyor gibi, ne dersiniz?

    öncelikle kitabıma köşenizde yer verdiğiniz için teşekkür ederim. “varoluş” dediğimiz şey “varlık” dediğimiz şeyden daha çekici tabii, akışkanlığı, dinamikliğiyle. bitmeyen bir filizlenme gibi, ya da öyle olduğuna inanmak istiyoruz. ama çok hoş ifade ettiğiniz o “var olmak gibi bir ayrılığı” da hep içinde barındırdığı için böyle bu, çıkış noktası, çarpışa çarpışa filizlendiği şey hep o ayrılık.

    insan türkolunca türk olmaktan çıkmış olmuyor yani. “oluş”, “olmak”tan ayrı veya bizi ondan kaçıracak bir yangın merdiveni değil, “oluş”umuzu çok romantize etmek de bir tuzak. aslında bu kavramları bir kenara bırakıp meseleye olduğu gibi bakacak olursak cevap epey kolay galiba: türkolmak, türk olmak’ın yanlış yazılmış hali.

    kimi kitap satış sitelerinde, zincir kitapçılarda filan ısrarla “türk olmak” (veya “Türk Olmak”) olarak geçiyor kitabın ismi, zorunlu bir düzelti. otomasyon çağının ufacık bir cilvesi tabii ama ben kitabın yazarı –yani düzeltinin başmuhatabı– olarak eğlenceli buluyorum.

    kut1.webp
    Kutay Onaylı

    Türkolmayı tanımlarken dışardan (Başta amerika herhalde) bakış kadar içerden hatta aşağı mahalleden edinilmiş bir ses de var, İngilizcenin yanı sıra… Bu tercihin sebebini merak ettim

    “aşağı mahalle” neresi bilmiyorum, bizimkiydi herhalde. hangi mahallelere aşinaysam, hangi mahallelerde büyümüş, düşünmüş, hissetmiş, türkolmuşsam, onların sesleriyle –kendi seslerimle yani– yazmaya çalıştım.

    aksini ancak hayatımın, varoluşumun, kendimin bazı yönlerini ampüte ederek yapabilirdim. şiirin gerektirdiği bir damıtmadan, şu ya da bu deneyimin özünü, çekirdeğini arama halinden değil, düpedüz ampütasyondan bahsediyorum: “bu bu dil/ deneyim şiire girmeye layık değil.” tabii bunu yaparken bir yandan da kendi varoluşumun bazı yönlerini hiç gerekmediği halde kallavileştirmem, “şiirselleştirmem” gerekirdi.

    yaşamdaki sesimizle şiirdeki sesimizin ilişkisi elmayla elma şekeri arasındaki ilişkiye benzemek zorunda mı? bu nazım hikmet’le ve garip’le anımsadığımız, sonra unuttuğumuz, gülten akın’la yeniden ve daha da olgun bir haliyle anımsadığımız, sonra, kimi istisnalarıyla, yine unuttuğumuz bir soru. oysa hayatlarımız yeterince gizemli, ve bakışımızı biraz keskinleştirdiğimizde, gayet “şiirsel.”

    Ben de tam o bahse gelecektim. Gülten Akın’a hayranlığınız dizelerinizde anışınızdan belli, ilham aldığınız başka şairler kimler?

    bu şairlerin –müteveffa olanların– epeyi bir kısmını türkolmak’ın orasına burasına serpiştirdim, metinle yakından uğraşmak isteyen olursa böyle bir minik oyun da olsun istedim içinde, onu bozmayayım. tabii benim kasıtlı yerleştirmelerimden daha önemli olan ilham aldığım şairlerin, yazarların benim yazdıklarımdaki gayriihtiyari varlığı, gün yüzüne çıkışları. şiir okumanın, sevdiğimiz bir şiir üzerine düşünmenin keyifli yanlarından biri de o yakınlıkları, akrabalıkları düşünmek veya hissetmek, oraya müdahil olmak istemem.

    bir “gizli malzeme”mi söyleyeceğim ama: hâfız-ı şirâzî’ye bayılıyorum. altı yüz senenin solduramadığı müthiş –ve bütünüyle içiçe– bir hınzırlık ve içtenlik; hep el ele büyüyen bir duygusal ve felsefi derinlik buluyorum hâfız divânında, ki şiir dediğimiz şeyin kalbi de bunlardan ibaret gibi geliyor bana. “dedim sanemperest olma, gel hakk’ın yanına / dedi ki aşk yolunda o da var bu da.”

    kendi jenerasyonumdan “ne yayınlasa merak eder, bulur okurum” diye düşündüğüm üç şair önererek bitireyim: roman karavadi, burcu yılmaz, zafer zorlu. göz önünde olmak için katiyyen uğraşmıyorlar, ve hakikaten çok iyiler.


    FİGEN ŞAKACI – 1971 İstanbul doğumlu. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. 1989 yılında gazeteciliğe başladı, çeşitli gazete ve dergilerde muhabirlik, köşe yazarlığı yaptı. Televizyona dizi senaryoları yazdı. İş Bankası Kültür Yayınları’ndan Her Doğum Bir Mucizedir ve Mizah Zekânın Zekâtıdır adlı iki nehir söyleşi kitabı yayımlandı. Üçleme olarak tasarladığı roman serisinin ilk kitabı Bitirgen 2011’de (ilk baskısı Everest Yayınları’ndan), ikincisi Pala Hayriye 2013’te yayımlandı. Üçleme- yi Hayriye Hanım’ı Kim Çaldı? (2017, İletişim Yayınları) kitabıyla tamamladı. Pala Hayriye kitabındaki “Pişti” hikayesinden uyarladığı “Topuklu Terlik Süt Yapar” tiyatro oyunu Aysa Prodüksiyon tarafından 2017’de, Şogen Film tarafından 2019’da sahnelendi ve aynı isimle kitaplaştırıldı (Mitos Boyut Yayınları). Kesekli Tarla (2020, öykü) ve HınçAhınç (2024, roman) adlı kitapları İletişim Yayınları tarafından yayımlandı.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Hınç, her an patlayacak bir yanardağ gibi

    Hınç, her an patlayacak bir yanardağ gibi


    Figen Şakacı yeni romanı HınçAhınç’ta, üç gencin derin yoksullukla mücadelesini anlatıyor. Yoksulluğun yarattığı şiddeti hem psikolojik hem de sosyolojik açıdan işleyen Şakacı, hınç kavramını da masaya yatırıyor. “Hınç” bugünkü politik atmosferin dilinin de temsili. Dolayısıyla “Yeni Türkiye” romanda yaratılan “Yeni Mahalle” metaforuyla anlatılıyor. Toplumun dönüşmesi, ruh halimiz, değişen mahalle kavramıyla da veriliyor. HınçAhınç, çok sert, çok keskin bir roman. Dili de öyle. Gerçekliği, yoksulluğu ve intikam arzusunu kaotik bir atmosfer yaratarak vermesi ve romanın akışındaki hız, sözcüklerin yarattığı ritmi de duyuruyor. Kısacası Figen Şakacı müthiş bir anlatı bırakıyor bize. O halde ona kulak verelim:

    HınçAhınç, Figen Şakacı, 145 syf., İletşim Yayınları, 2024

    – HınçAhınç öncelikle içinde bulunduğumuz poilitik atmosferin, “yeni mahalle”nin dili olarak karşımıza çıkıyor. Roman boyunca hıncın sesini, öfkeyi, sözcüklerin yarattığı ritimde de duyuyoruz. Öfkenin, hıncın kötülüğe dönüşmesinin izini sürüyoruz. Bu kötülük, bir bilinç zehirlenmesi mi?

    Bu tamamen iliğimize işlemiş, gündelik hayatımızın normalliği hatta sıradanlığı haline gelmiş, ilişkilerin yekten “kazan-kazan” esasına dayandığı ve bunun olağanlaştığı bir halin, eskilerin deyimiyle hal-i pür melalimizin resmi.

    Mağduriyet meselesinin altı çiziliyor romanda. Mağdurun psikolojisi, hıncın psikolojisiyle anlatılıyor. Ancak mağdur kim sorgulaması da yapılıyor. Mağduriyet nerede başlıyor nerede bitiyor?

    İstersen ona mağduriyet demeyelim de yoksulluk diyelim. Ama bu kader gibi yaşanan bir yoksulluk değil, içinde “onda var da bende niye yok” diyenlerin, zenginin kolay yoldan zenginleşmesinin, paranın açtığı kapıların ardındaki karanlığın yarattığı hıncın ilişkilerin her türüne sirayet ettiği bir mahallede geçiyor hikâyem, haliyle orada yaşayanların psikolojisi de bu duruma ayarlı evet… Karakterlerim kendileri söz aldığında bu psikolojinin her türlü katmanına değiniyorlar zaten. Onlar adına konuşmak istemem.

    Hınç ve adalet kavramı üzerinden de konuşabiliriz bu meseleyi, “hıncın adaleti” mesela… Sen bunu rövanş kavramıyla ele alıyorsun. Ama daha genel bakarsak, hukuk ile hukuk dışı alanı göstermek denebilir mi buna?

    Hınç üzerine okumalarımda kafamı en çok kurcalayan şey hıncın ya da intikam almanın meşruiyetiydi. Bunun içinde zalimin ya da ezici gücün yakasına yapışma, hesaplaşma ve hakkını almak için mücadele etme gibi her türlü eylem var tabii… Öte yandan insanın içinde biriken öfke bazen yönünü şaşırabiliyor, hınç öfke kadar nefrete de sırtını dayadığı için, bünyede müthiş bir basınç yaratıyor, her an patlayacak bir yanardağ gibi… Bu kadar öfke ve nefretle püri pak bir ilişki kurulabilir mi ya da birbirimize inanmayı sağlayan bir safiyanelikte karşılıklılık esasına dayanan bir hukuktan bahsedilebilir mi, emin değilim. Keza bu sözünü ettiğim durum sadece benim ‘Yeni Mahallem’de geçmiyor. Bir düşünelim bakalım, en küçüğünden en büyüğüne, en demokratından en muhafazakârına kadar kurulan irili ufaklı cemaatlerde, cemiyetlerde kimleri yargısız infazlarla cezalandırıp kimlerin üstünü söz hakkı bile vermeden çizip geçtiğimizi… Taraftarlık sadece futbolda olmuyor yani; yarenlerle yürüyenlerle yaverlerle yürüyenlerin yolları mecburen ayrılır ve her iki yol da başka anayasalarla başka hukuklarla işliyor.

    Derin yoksulluğun anatomisi var bu romanda. Bu derin yoksulluğu özellikle üç gençin hayalleri ve o hayallerin parçalanması üzerinden anlatıyorsun. Bu, çok daha keskin bir yoksulluğu işaret ediyor. Geleceksizlik gibi. Öyle mi?

    Romanımda anlattığım gençlerin üçü de 2000 doğumlu; bunu şunun için söylüyorum; beni dolandıran gençlerden biri de 2001 doğumluymuş. Bakın çok samimi söylüyorum, bu ekonomik çöküş, bu umutsuzluk arttıkça benim hayatlarına girdiğim Serde, Arif ve Demâr yanlarında naif kalacak. Gelecekten beklentileri, adaletten umudu kalmamış gençler intihar ediyor, katil oluyor, çete kuruyor… Bunu bilmek, görmek herkes kadar benim de canımı acıtıyor. Seyretmekten yıldığım bu haberlerin içine girmek, bir kurmacayla dahi olsa seslerini duyurmak istedim o gençlerin… Hıncın sesini duyuyoruz dediğin şey; romanda en çok dikkat ettiğim, onların hayatları kadar hızlı bir ritmi tutturmak, içlerinde kaynayan kazanların fokurtusunu yansıtmak amacıyla yazdığım için sana öyle gelmiş olabilir… Bazı okurlarım romanda “rap ritmi” olduğunu söylediler, bunu duyduğuma çok sevindim, bir yazar anlaşılmaktan başka neye sevinebilir ki zaten.

    Bir taraftan bu mahalledeki futbol takımını tüm mahalleyi heyecanlandıran, yoksulluğunu unutturan, umut varmış gibi hissettiren bir sistem olarak duyuruyorsun. Yoksulun uyutulması metaforik olarak futbol ile verilmiş gibi geldi bana.

    Sadece bizde değil dünyada futbol spor olduğu kadar bir sektör… İster çoğunluğun afyonu diyelim ister birlik ve beraberlik, aidiyet duygusu gibi kavramları güçlendiren bir olgu… Benim mahallede işlerin nasıl işlediğini okur zaten görüyor, birebir yoksullukla bağdaştırmak istemem ama o bölümleri yazarken çok fazla maç izlediğimi, spikerin anlatımında kullandığı bütün futbol terimlerini ezberlediğimi söyleyebilirim.

    Undergorund bir tavır, sokağın dili de var romanda. Ayakta kalma mücadelesi bunun üzerinden veriliyor. Yoksullukla periferide olanın bağlantısı bıçak gibi keskin. Sokak bu anlamda önemli bir mekân. Ev ise cehennem. Evden kaçmak yoksulluktan kurtulmanın ilk yolu gibi. Her anlamda yoksulluk evde mi başlıyor?

    Evde başlayan şey yoksunluk; birbirlerine gönül bağıyla değil kan bağıyla bağlı olanların birbirlerine baka baka bilenmesi; sevgisizliğin, yalnızlığın, çıkışsızlığın buram buram koktuğu o evler… Kaçabilen kaçıyor, kaçamayan kurban gibi yaşıyor. Kitabın büyük bölümünü sokakta yazdım diyebilirim; sokağın dili romanda kalp çarpıntısı gibi atsın istedim.

    Romandaki üç gencin evden kaçma arzusuyla beraber, evin şiddetinden kaçamayan anneleri var. Anneler hayalet gibi, bir tek Ananın A’sı farklı orada. O zihnini herkese kapatıp bir anlamda kendini koruyor. Ama kendi zihninde alabildiğine özgür. Sokakla akrabalığını da arttırmış biri olarak çıkıyor karşımıza ve kaybolmuyor, kaçıyor. Konuşalım mı Ananın A’sını?

    Benim romanda sisli zihin dediğim bir aklı var tabii Ananın A’sının bir de uyurgezerliği… Hatta uyurgezerliğini gündüz saatine ayarlamış bile olabilir. Tabii en en önemlisi kadınların şehirde aylak aylak dolanma haklarının olmayışına bir dikkat çekme biçimi… Şehirler ve sokaklar, keza evler kadınlar için güvenli alanlar değil çoook uzun zamandır. Bu noktaya tersten bakmak istedim, kamu spotu verir gibi bu dediklerimi yazmaktansa Ananın A’sı gibi şehre, sokaklara durup bakabilecek kadar zamanı esneten, kendini bu dünyada mevcutlu yazdırabileceği bir defteri doldurur gibi sokaklarda dolaşma halinden… Onun evde değerli görülmeyen varlığı, benliğinin tamamlanamayan parçaları yazarken gözlerimi doldurdu hep… Beni de ele geçirdi yani Ananın A’sı… Onun gözüyle, o sis perdesinin ardından bakarak çok yol yürüdüm, çok kayboldum sokaklarda …

    Yabancı kavramı da önemli romanda. Bunun politik bir karşılığı var sanırım.

    Elbette. Hatta bu kitabım belki de yazdığım en politik roman bile olabilir. ‘Öteki’ kavramı romanda çok katur kutur bir ses çıkaracağından ve fazla çiğnenmiş bir kelime olduğundan yabancı demeyi seçtim. Bu şehir kadınlar, çocuklar ve engelliler için olduğu kadar hayvanlar için de tehlikeli ve insanın en çok ötekileştirdiği (bak burada kullanabilirim öteki kelimesini) hatta yok etmek için pusuda beklediği canlı türü hayvanlar… Yabancıyı yerinden eden yabancı bölümünde buralarda gezindim; biçareliğin, evsizliğin, yurtsuzluğun ve yoksulluğun insanlara yapacağı fenalıklara yakından bakma çabası da diyebiliriz buna… Bu konuyu Richard Sennet “Yabancı” adlı kitabında çok derinlemesine incelemiştir, herkese tavsiye ederim.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Mehmet İşten’den ‘Sınırda Tahterevalli’

    Mehmet İşten’den ‘Sınırda Tahterevalli’


    İlk şiir kitabı “Taşın Fazlalığı Yoktur” 2021’de Natama Yayınları’ndan çıkan Mehmet İşten’in (1966) ikinci şiir kitabı da okurla buluştu.

    İşten’in Eylül 2024’te, “Sınırda Tahterevalli” adıyla yayımlanan kitabı altmış altı sayfa, iki bölüm ve yirmi altı şiirden oluşuyor. Kitabın bölüm başlıkları “Pathos” ve “Ethos”. Mehmet İşten’in ilk kitabını elli dört, ikincisini elli yedi yaşında yayımladığına bakmayın. Aslında şiir yolculuğunun başlangıcı 1989’a kadar geri gidiyor. Yani onun şiirinin bir dergide okurla buluşmasından bu yana otuz beş yıl geçmiş. “Sınırda Tahterevalli”, okumayı kitabın adından başlamaya davet eden yapıtlardan. Davete icabet etmemek olmaz. Kaldı ki bu davet olmasa bile bizim tutumumuz biliniyor diyebiliriz.

    ŞİİR ADI, ŞİİR KİTABI ADI

    Şiir kitaplarının adına ilişkin görüşümüzü birçok defa dile getirdik. Getirmeye de devam ediyoruz. Çünkü şiir kitaplarının okunmaya adından başlandığını, başlanması gerektiğini, başlanabileceğini düşünüyoruz. Şiirler de öyle; şiirler de adından başlanarak okunmalı. Bunun şiire ilgiyi ve yaklaşımı belirlediğini, şiir okuma yöntemi açısından da önemli olduğunu söyleyebiliriz.

    Bu bağlamda şunu da ekleyelim: Şiirin yapımında da, okunmasında da etkili olan üç önemli adımdan söz edilebilir: Şiirin adı, başlangıcı ve finali. Aynı şey şiir kitapları için de söylenebilir. Şiir kitaplarında da okuru etkisi altına almak yönünden ad, ilk şiir yani başlangıç ve final son derece önemlidir.

    Şiir kitaplarının adının önemiyle başladık; sözü buradan Mehmet İşten’in ikinci kitabının adındaki “sınır”a bağlayıp “tahterevalli”yle devam edeceğiz.“Sınır”, fiziksel olduğu kadar zihinsel, toplumsal ve kültürel alanlarda yaşam üzerinde etkileyici ve belirleyici olan bir olgudur. Aynı zamanda insanın hareketini, düşüncesini ve hayal gücünü de etkiler. “Sınır”ın bir engel olduğu kadar bir geçiş noktası olduğunu da göz ardı etmemek gerekir. Gilles Deleuze ve Félix Guattari’nin “Bin Yayla” kitabında dile getirdiği gibi, sınırlar sabit değil, sürekli yeniden çizilen ve anlam kazanan esnek yapılardır: “Sınır, sadece iki şey arasındaki bir çizgi değildir; bir alandır, bir sürecin hareket noktasıdır.”

    İşten’in kitabının adı üzerinden düşünmeye “sınır” mefhumunu, “tahterevalli” metaforuyla birleştirerek devam edelim.

    Önce tahterevalli sözcüğünün günlük dildeki ve etimolojik anlamını hatırlayalım. Sözlükler “tahterevalli”yi genellikle sabit kurulan ve iki ucuna en az birer çocuğun oturup birbirini yukarı aşağı indirip kaldırmasına yarayan oyun aracı olarak tanımlıyor.

    Orta noktasından beslenen bir kaldıraç da olan o araçla oynanan oyunun adı da “tahterevalli”. Etimolojik kaynaklar, sözcüğün Farsça kökenli ve aslının “yürüyen taht” anlamında “tahtırevan” olduğunu kaydediyor. Fuzuli’nin şu beytini örnek olsun:

    Sirişk taht-ı revândur mana vü âh alem
    Cefâ vü cevr mülâzım belâ vü derd haşem

    Kaynaklarda, sözcüğün çocuk dilinde “tahterevalli”ye dönüştüğü ihtimali üzerinde durulduğunu da kaydedelim.

    İşten’ın kitabını okumaya, okuruna bir fotoğraf, (imaj) sunan adından başlarken bu bilgileri yol işareti olarak belirlediğimizi de söyleyelim. “Sınırda Tahterevalli” adının çağrışımıyla oluşan ve bizim için bir tür maymuncuk işlevi yüklenen bir de “denge” mefhumumuz var. Bunlarla birlikte oluşan, sınırdaki bireyin varlığının ve varoluş durumunun “tahterevalli” ve onun hareketiyle temsil edilmek istendiği izleniminden söz edebiliriz.

    İnsanın sınırda dengede durmaya çalışırken, her an bir tarafa devrilme ihtimaliyle yaşaması, modern çağın temel kaygılarından biridir. Tahterevalli metaforuyla şairin, sınırın iki ucu arasında gidip gelen bireyin, asla tam anlamıyla bir tarafa yerleşemediğine de işaret etmek istediği düşünülebilir.

    Kitabın adının sağladığı “ilk çağrışım edimi” olarak “dengeyi bozmak” ya da “dengeyi yeniden kurmak” deyimlerini de yoruma katabiliriz. Neticede şöyle bir sorunun da karşılığını arıyoruz: Kitaptaki şiirler neyin peşinde? “Sınırda” şiirle “dengeyi bozma oyunu” mu oynanıyor? Yoksa tam tersi, “dengeyi bozma” değil de “denge kurma” oyunu mu amaçlanmış? Şairin derdi, tasası nedir sorusunun, karşılığının olması gerekir. Hayatın rutin döngüsünde denge zaten bozuktur. Bozuk düzende, bozuk sistemde denge mi kalır da denilebilir elbet.

    Kitabın adı, şairin bu sorularla ilgili şiirin imkânlarını kullanarak hayata, dünyaya karşı oluşturduğu tepkisel bakışa dikkat çekiyor olabilir. Şairin “dengeyi bozmak” ya da “dengeyi yeniden sağlamak”, “yeni bir denge oluşturmak” üzere duruma, akışa, oluşa müdahalesinin işaretlendiği de düşünülebilir. Ancak bu değerlendirme İşten’in şiirleri için sonuç olarak değil, belki, okumaya başlangıç için önemli olabilir.

    DENGE OYUNU

    Dengeyi bozmaktan kastımızın ne olduğuna da kısaca şöyle açıklık getirebiliriz: Anormalin normalleşmesi ya da bozulduğu halde dengenin normal kabul edilmesi, yani kırığın yanlış kaynaması gibi bir durumun oluşması karşısında verilen tepki.

    Metaforik dil, biraz da bir yorumun içinden bir başka yorumun çıkmasını sağlar. Şiir biraz da bu değil mi: Örneğin bir imgenin, bir dizenin kışkırtmasıyla birden çok sayıda yorum imkânının oluşması. Şiirin, sırf bu nedenle bile okuru olunacak bir tür olduğu savunulabilir. Şiir, sırf bu nedenle bile yokluğu “cehennemin öbür adı” olabilecek bir dil olayıdır denilebilir. Şiirin, sadece çağrışımı tahrik etmesi ve sunduğu farklı yorum seçenekleri için bile tiryakisi olunabilir.

    “Sınırda Tahterevalli” adının bir fotoğraf ya da imaj sunduğundan söz etmiştik. O fotoğrafın bir başka çağrışımı da zirveyle çukur, aşağısı ile yukarısı arasındaki hareket imgesi. Bireysel olduğu kadar sosyal boyutu da olan bir inip çıkma, gitme gelme durumunu düşündürmesi. Nâzım Hikmet’in “Bahr-i Hazer”deki kayığı gibi de denilebilir. İniyor kayık, çıkıyor kayık; denizin tahterevallisindeki kayık… Batmakla yoluna devam etmek arasındaki sınırda izlenen kayık… Nâzım Hikmet’in dizelerini hatırlayalım:

    Çıkıyor kayık
    iniyor kayık,
    devrilen
    bir atın
    sırtından inip
    şahlanan
    bir ata
    biniyor kayık!

    ÇOCUKLUK HATIRASI

    Denge oyunu demiştik. “Tahterevalli”, aynı zamanda bir çocukluk hatırasıdır. Çocukluk, sınırların henüz keskinleşmediği, hayal gücünün özgür olduğu bir dönemdir. Bu oyunda dengenizi kaybettiğinizde yere düşersiniz. Bununla birlikte “tahterevalli”, çocukluktan yetişkinliğe geçişin bir simgesi olarak da okunabilir. Çocuk, bu oyunda kendi gücünü ve dengesini sınar; ancak aynı zamanda başkalarıyla dayanışmayı, ortaklaşmayı da öğrenir. Bireyin, bir yandan kendi sınırlarını keşfederken diğer yandan başkalarının varlığına bağımlı olduğunu da fark etmesi gibi.

    Acaba bir oyun, bir çocukluk hatırası değil de o adlandırma bize bir kriz durumunu yansıtıyor olabilir mi?

    “Sınırda Tahterevalli”yi boğulmamak için çırpınma hali olarak da düşünebilir miyiz? Mümkün. “Sınırda Tahterevalli” boğulmamak için çırpınan, bu amaçla ses çıkaran birinin bize yansıyan çığlığı olarak yorumlanabilir. Hatta bütün yorumları içeren bir çıkarımla, kitabın ana temasını bu metafor odağında oluştuğu da söylenebilir.

    Sözü daha fazla uzatmadan kitabın ilk bölümündeki ilk şiirden, “Kano”dan bir bölüm sunalım:

    gövdem, terası beynim olan apartman boşluğu
    herkesin cinayet delillerini sakladığı

    sürsün orda bu meşum hikâye
    ısrarlar, geçimsiz yurttaşlıklar
    işte orda… on üç yaşında çocukların unutuldukları
    herkesten bana sarkan acılar
    kana kana öldür beni
    toplum dediğin dizboyu ricalar
    gerekirse geç gel ya da hiç gelme
    ama uğrama bana… karanlık bir jilet taşır tüm uğrayışlar

    SINIRDA ÇIRPINMAK

    İlk kitabında “taşta fazlalık” bulan anlayışla taşı “köpürtüp taşırarak” karşı karşıya gelen şair, “Sınırda Tahterevalli’de rutini bozmanın bedeli olarak sınırdaki oluşa, sınırdaki çırpınış haline çekiyor dikkatleri diyebiliriz.

    Kitabın ikinci bölümünde yer alan “Puzzle” başlıklı şiirin ilk betiğini paylaşalım:

    yıkılan bir şeyin parçalarına bakmayı severim
    daha önce bütünlüklü olduklarını hatırlatır bana bu
    ölmenin canlı oluşun en iyi kanıtı olması gibi
    gün içinde bazen
    tırtıllar gibi kendini çeke çeke yürürken hayat
    büyüleyicidir yıkılan bir şeyin parçalarına bakmak
    ki bunu dalıp gitmemizden anlarız
    anlarız onların daha önce bütünlüklü olduğunu

    Mehmet İşten’in kitabındaki şiirlerde; sınırda “çırpınmanın”, yanlış iliklenmiş düğmelerin, “yanlış hayatları doğru yaşama” çabalarının muhasebesini yaparak bir bilanço çıkardığı da söylenebilir. Muhasebe niye yapılır. Şair hesaplaşmak istiyor ve bunun bir gereği olarak da gardını alıyor. Risk alıyor… Bu da başka türlü bir çırpınma değil mi?

    İşten, uygarlaşma süreciyle (o medeniyet diyor. Medeniyet demek daha yerinde olabilir. Çünkü uygarlık medeniyetin anlam genişliğini kapsadığına ilişkin kuşku oluşturuyor.) şimdiki zamanın merceğinden bakarak giriştiği hesaplaşmayı da, yanlış hamleler silsilesinin sahnelendiği günlük hayatın eleştirisini de günlük hayatın diliyle, konuşma dilinin sesine, sözüne, söz dizimine yaslanarak yapıyor. Kısaca söylersek eşyanın tabiatına uygun davranıyor. Ya da başka bir anlamda, nesnel bağlaşıklığın gereğini yerine getiriyor. Şiirini odaklandığı sorunun terminolojisine, literatürüne yaslanarak kuruyor… Onun şiirleri günlük hayata dair, ama temalarında evrensel boyut da, tarihsel derinlik de ıskalanmıyor. Şiirin konuşma diline yaklaşması genellikle riskli bulunur. İşten’in aldığı riskin altında kalmadığı da söylenebilir. Şiirler, iyi ki şair bu riski almış dedirtebiliyor.

    MEHMET İŞTEN’İN ŞİİRİ

    Kitabın arka kapağında Haydar Ergülen’in kısa bir değerlendirmesi yer alıyor: “Akış şiirdir her zaman. Bu dizeyi yazmasa da dünyaya dolaysız ve yalın bakışın şiire akışı diye görülürdü Mehmet İşten’in yazdıkları. (…) Konuşma şiiri değil ama sürekliliğin ve bakmanın geniş zamanlı şiiri.“

    Mehmet İşten’in ikinci kitabındaki şiirlerle ilgili görüşü arka kapakta paylaşılan bir başka şair de Enis Akın: “Basit ve konuşur gibi görünen ama toplamda bir genişliğe ve derinliğe varan, imgeye yaslanmayan, açık sözlü bir şiiri var Mehmet İşten’in. Şair, şiirinin bir merkezi olarak kurguladığı medeniyetle muhasebesini de bu dil üzerinden yapıyor.”

    İşten’in kitabı yayımlandıktan sonra düşüncelerini sosyal medya hesaplarından paylaşan şairler de var. Şeref Bilsel onlardan biri. Bilsel, İşten’in kitabına, “dilin inceliklerini iyi biliyor, ayrıntılar, küçük düğümler üzerinden yoğunlaşarak açılıyor şiiri” cümlesiyle dikkat çekerken Yusuf Alper değerlendirmesinde şu ifadelere yer veriyor:

    “İlginç ve iyi şair. Konuşma dilinin şiirde ne de güzel kullanılacağını gösteriyor bir yandan. Öte yandan insan derinliklerinden gelen protest, başkaldıran, biraz anarşist bir dille yazıyor. Ama şefkatli bir baba şiirleri bile yazmış çünkü. Toplumun ruhunu iyi gözlemlemiş.”

    Sosyal medya hesabından yorum yapan bir başka şair Hüseyin Peker de kısa değinisinde şunları kaydediyor: “Geleneksel şiire fazla yaslananlar, şiirde deneyin, yeni yollar aramanın,araştırmacılığın ne uç noktalara vardığını anlamakta zorlanacaklar, Mehmet İşten, yeni ile modern arası bir söylemle dikkat çekiyor.”

    BÖLÜM BAŞLIKLARI

    İşten’in, kitabın sonunda yer alan “Son Söz”ünün de önemli olduğunu kaydedelim. Bu bölümde poetikasının ana hatlarını çizerken dile getirdiği “Aynı kalemden çıkan farklı tarzda şiirler olasıdır” tezinin, üzerinde düşünmeye değer olduğunu belirterek kitapta yer alan iki ara başlıkla ilgili şairin, Gazete Duvar’da yayımlanan Okan Çil’le söyleşisindeki açıklamalarını da kısaca hatırlatalım.

    Mehmet İşten, Çil’in sorusunu yanıtlarken “Aristotales, Ars Retorica’da retoriğin, yani etkileyici ve ikna edici konuşmanın üç boyutu olduğunu söyler” diye başlıyor söze ve şöyle devam ediyor: “Bunlar logos (bilgi), ethos (ahlak) ve pathostur (duygu). Bunların şiirde de geçerli olduğunu belirtir. Öte yandan pathos, patolojinin de kökenidir. Yani pathos, evet duygudur, ama hastalıklı hale gelmiş, aklın denetiminden çıkmış, çeşitli arızaları, yıkıcı etkileri olan bir duygu durumudur. Ben gençlik dönemimde yazdığım lirik şiirleri pathos adı altında topladım. Bu şiirlerde genç, coşkulu, acılı, isyankâr ve tehditkâr bir özne vardır.

    (…) ‘pathos’ gençlik şiirleridir, ‘ethos’ orta yaş şiirleri. Bu durumda bir de ‘logos’, yaşlılık şiirleri borçlanıyorum kendime.”

    İkinci bölümdeki “Yokuş” başlıklı iki dizelik şiiri, bilhassa sona bıraktığımızı belirterek alıntılayalım:

    herkesin yokuşu farklı
    kuşunki rüzgâr

    Kitabın sonunda şiirlerin tarihsel dökümünün yer aldığını söylemeden geçmeyelim. “Sınırda Tahterevalli”deki şiirlerin en eskisinin 1999, en yenisininse 2024 tarihli olduğunu buradan öğreniyoruz. Buna göre, kitap aynı zamanda şairin çeyrek yüzyıllık şiir yolculuğunu da içeriyor denilebilir. İşten’in ikinci kitabının, “ethos”la “pathos”un “sınır”da “tahterevalli” oyunu olarak da yorumlanabilme imkânı sunan, çok yönlü düşünmeye kışkırtan şiirlerinin ilgiyi hak ettiğini belirtelim.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Handke’den yavaşlığa dair bir roman

    Handke’den yavaşlığa dair bir roman


    Merve KÜÇÜKSARP


    Nobel ödüllü yazar Peter Handke’nin kaleme aldığı “Meyve Hırsızı” isimli roman Regaip Minareci’nin çevrisi ile Ayrıntı Yayınları tarafından yayımlandı. Handke, yer yer otobiyografik öğelerle donattığı bu anlatısında çocukken “meyve hırsızı” lakabı takılan bir kadının annesini arayış serüvenini, yolculuk teması üzerinden anlatırken, doğa ve insan ilişkileri üzerine okuru düşünmeye davet ediyor.

    Nobel ödüllü Handke hem edebi üslubuyla, hem de siyasi yakınlıklarıyla tartışmaların her daim odağında olan bir yazar. Metinleri, gücünü ve etkisini detaylara, göz önünde olan ancak dikkatten kaçan sıradan şeyleri özenle işleyişinden alır. Onun romanlarından şaşırtıcı olaylar, hızlı ve ani dönüşümler vuku bulmaz. Yavaşça, tedricen gerçekleşir, dönüşümler. Basit ve doğrusal değildir oluşlar, uzun, güçlü ve kendine özgü bir ritim içerisindedir. Karakterler serüveninin kendisini amaç beller, yolun sonunda kendilerini bekleyen akıbeti değil.

    Handke, metinlerinde iki başlı bir yazar gibidir zaman zaman. Yazan Handke’yi, dinleyen&gözetleyen Handke takip eder, hatta didikler. Handke kendi sesini sorgular, denetler. Yazı sanatının öğrencisi de, öğreticisi de kendisidir. Hatta bu yüzden metinlerinde çatışmalar barizdir ve yazar sesi de ikirciklidir. Bu gözetleyicinin gözü kulağı kimi zaman ise dışarıya dönüktür. Doğanın, şehrin ve kalabalıkların sesine, hareketine duyarlıdır. Bu, onun edebiyatının alametifarikalarından biridir.

    Roman birinci tekil şahıs anlatıcının bir arı tarafından sokulmasıyla başlar. Anlatıcımız, Ağustos ayında bir gün evinden ayrılır ve Paris civarında bulunan evine doğru yola koyulur. Onun yola çıkışıyla birlikte okur da, Paris’i dolaşır. Onun gözüyle şehri, şehre dair imgeleri gözlemler. Yol imgesi roman boyunca, zamanı görünür ve fark edilir kılar. Nitekim romanın başında anlatıcının yola çıkmadan önceki hisleri bunun habercisidir:

    “Beni esir alan zaman baskısından bir anda kurtulmuştum, sıklıkla yaşadığım nedensiz bir baskıydı bu, yalnızca yola çıkma saatlerimle sınırlı kalmazdı, beni iyice soluksuz bırakır, yola koyulmadan bir saat önce ise dayanılmaz boyutlara ulaşırdı (…) Umulmadık bir şey olmuştu şimdi: Zaman baskısı uçup gitmiş, önemini yitirmişti. Dünyanın bütün zamanları ansızın benimdi. Büyümüştüm artık, hiç olmadığı kadar zamanım vardı..”

    MEYVE HIRSIZI

    Metin ilerledikçe, hikaye, çocukken komşusunun meyve hırsızı diye kendisine takıldığı, Rusya’da uzun süre kaldıktan yeni dönen ve bir “bankacı” olan annesini aramak için yol çıkan Alexie’ye doğru aks değiştirir ve okur Alexie’nin serüveninin içinde bulur kendini birden. Onun yaşadıkları metnin harcına katılırken anlatıcıyla anlatılan da lehimlenir, anıların hangisinin meyve hırsızına hangisinin anlatıcıya olduğu muğlaklaşır.

    Alexie, yirmi beş ile otuz yaş arasında, hesapsız ve plansızca yolculuklara çıkan, biraz bohem, biraz hayalperest orta sınıfa mensup genç bir kadındır. Bu açıdan Handke’nin ikinci kızını da anımsatır. Akranı pek çok genç kadından oldukça farklıdır, ruhu göçebe, çocukluğunda namına zimmetlenen ismi olan “meyve hırsızı” ruhuna işlemişçesine uçarı, ne görünüşünü, ne de etrafındakilerin nazarını önemseyen biridir.

    Alexie’nin yola çıkış amacı annesi ile yeniden bir araya gelmektir gelmesine ama çıktığı yol hiç tahayyül ettiği gibi ilerlemez. Trende uyuyakalır, başka bir istasyonda inmek zorunda kalır ve sonrasında elinde üç gün sürecek huzur ve sükunetle geçecek bir yürüyüşe çıkar. Yolda doğa algısının da tetiklemesiyle hayatın ritminin yavaşladığını, her anı nasıl özümsediğini ve değerlediğini fark eder, metinde bu yavaşlamayı okur hisseder. Bu, diğer zamanlarda yaşamadığı, modern dünyanın aksi olan bir şeydir.

    Alexie’nin önce babasıyla yolu kesişir. Babası, ona çeşitli konularda ha bire tavsiyeler vermeye teşne, mütereddit ruh hallerinde olan bir adamdır.

    Alexie’nin serüveninde bir sonraki durakta ise erkek kardeşi yoluna çıkar ve daha sonra tüm aile bir araya gelir, annesinin hazırladığı bir kutlama gerçekleşir. Her ne kadar bu dört kişi aile denen müşterek paydada buluşan bireyler de olsa, bu dört kişi birbirlerinden oldukça farklıdır. Hayat amaçları, kişilikleri, meşgaleleri… Aslında bu bir kavuşma değil, birbirine benzemeyen dört kişinin birbirinin aynasında kendi yalnızlığını görmesi olur. Ki zaten “Meyve Hırsızı” da yalnız olmak, yalnız yürümek üzerinden yükselen, yol mefhumunu, yolun insan duyarlılığı üzerinde etkilerini mercek altına alan, Handke’nin “son destan” olarak diye nitelendirdiği bir romandır.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • ‘Hep yenilgi hep yenilgi, nereye kadar!’

    ‘Hep yenilgi hep yenilgi, nereye kadar!’


    Gazeteciliğin edebiyata sıçradığı anda hem yazma eyleminde hem de yazıya konu olan hikâyenin eksiklerini tamamlamada çok işe yaradığı kesin, hatta tecrübeyle sabit. Ben Feride Bu Benim Sesim (Dipnot Yayınları) romanının temposu, merakı ve dikkati diri tutan kurgusuyla gazeteci M. Ender Öndeş’in de yazarken mesleğinden yararlandığı belli. Yolu şiire de – Yüksek Bir Gönül Makamına (Öteki Yayınevi) – düşen Öndeş bu haftanın konuğu.

    Ben Feride Bu Benim Sesim, M. Ender Öndeş,180 syf., *dipnot Yayınları, 2023

    Romanınızı okurken alışkın olduğumuz polisiyelerden ziyade bir bulmaca çözer gibi bir cinayetin ipuçlarını ve faillerini arayıp durdum. Siz de satır aralarında okuru “dur hemen acele etme” der gibi finale taşıyorsunuz, hikâyenin içinde hem bir cinayet olsun hem de klasik bir polisiye havasında olmasın amacıyla mı yazdınız?

    Feride’nin hikâyesini klasik anlamıyla bir ‘polisiye’ kalıbına sokmak mümkün mü, doğrusu emin değilim. Biraz farklı gelişti her şey, yazarken de şekillendi üstelik. Şu bilinen ‘gizem çözme’ meselesi gibi olmadı yani. İşin en başındaki cinayet olayının faili öyle bilinmeyen ve sonradan ortaya çıkarılıp bizi şaşırtan biri değil mesela. Deyim uygun değil biliyorum ama ‘anonim’ gibi bir şey. Öyküyü oturup bitirdiğimizde somut olarak onun kim olduğu bilgisine ulaşmıyoruz ama aslında çok iyi tanıdığımız biri olduğunu hissediyoruz. Hissediyoruz, çünkü bu ülkede yaşıyoruz ve bu ülkede sınıfsal konumuna, politik ilişkilerine, vs. dayanarak en korkunç suçların içinden sıyrılabilen, kimsenin kendisinden hesap soramayacağından, kimsenin kendisine ulaşamayacağından emin olan bir karakter mevcut. Eli kolu her yere uzanabilen, yeraltı çetelerinin yanında resmi güçleri bile seferber ederek küçük insanları kolayca ezebilen, her durumda paçayı kurtarabilen, esasen küçük insanlara yaptığı kötülüğü de ‘suç’ olarak görmeyen, çünkü onları insandan saymayan bir karakter bu. Hikâye içinde bu konuda çok ipucu vermiyoruz ama bu ülkede yaşayan bir birey olarak okur, somut bir isme ulaşamasa bile kafasında onu bir yere koyuyor.

    Biz hikâyemizde onunla ilgili bir gizemden çok Feride’nin süreç içindeki biçimlenişine ve çevresiyle olan ilişkilerine odaklanıyoruz. Daha önce de bir yerde anlatmıştım, Feride meselesi aslında başlangıçta küçücük bir öyküden ibaretti. Bir dijital platformda (oggito) yayınlanan haliyle öykü, gece tanık olduğu cinayetten sonra Feride’yi iskelenin bekleme salonuna getirip bırakıyordu. Feride, orada dehşet içinde ve ne halt yiyeceğini bilmez halde öylece kalıyordu. Sonra, bilmiyorum, ben bu Feride’ya âşık oldum herhalde, yüreğim dayanmadı o çaresizliğine ve ortaya bugünkü roman çıktı. Olaylar, karakterler üst üste binerek geldi ve Feride her sayfada değişe değişe başka bir noktaya kadar geldi. Aslında bilirsiniz, “korkunç bir olaya tanık olduktan sonra susturulmak için kovalanan sıradan birey” hikâyesi Hollywood’un klasik temalarındandır ama bizimki deyim yerindeyse ‘yerli’ bir öykü oldu. Ezik, savruk bir yerden gelerek korktukça korkuyu aşan, delirdikçe akıllanan ve nihayetinde neredeyse bir profesyonele dönüşen Feride’yi okurun izlemesini istedim. Tabii ki hikâye çok daha ‘gerçekçi’ biçimde anlatılabilirdi ve tam bugünkü gerçekliğe uygun yazsaydık eğer, Feride muhtemelen ellinci sayfada filan herkes tarafından kazıklandıktan sonra bir köşe başında kafasından vurulmuş halde bulunurdu. Ama lanet olsun gerçekliğe! Ben Feride’nin, Feride’nin şahsında küçük insanların kazanmasını, en azından içini soğutabileceği bir yere varmasını istedim. Hep yenilgi hep yenilgi, nereye kadar!

    Böyle gelişti işte her şey. Diğer karakterler de karmaşık biçimde eklendi onun macerasına. Onların da bazıları yazarken yeniden biçimlendi. Mesela başlangıçta zihnimde çok kötü bir karakter olarak şekillenen Nihat, sonradan “suyun üstüne kalabilmek için pis işler yapan” sıradan birine dönüşürken, soğukkanlı bir piç olarak Selim (Tülin’in eşi) tam bir kötülük simgesi oldu, vs… Bu, bir yazar olarak sizin de yabancısı olmadığınız bir şeydir muhakkak. Hikâyenin akışı tam kontrol edilemeyebiliyor.

    Ama sonuç itibarıyla, evet, Feride’nin hikâyesi, tam bildiğimiz anlamda bir polisiye olmadı. Feride’nin omzuna iliştirilmiş bir kamerayla onu ve çevresini izlemek, okuru da buna dahil etmek gibi bir şey yaptım herhalde. Ve tabii bu tür bir anlatım yer yer okuru tutum almaya da zorlar, zorlamıştır diye düşünüyorum. Zorlasın, iyidir.

    Her biri kendi sesiyle konuşan 10’dan fazla karakter saydım, yazarken her birini kendi geçmişleriyle ele alıp hatta bir tablo çıkarıp, bir dedektif titizliğiyle karşısına geçip baktığınızı bile hayal ettim. Nasıldı yazma süreciniz?

    Sanırım zihninizde vakadaki şüphelilerin fotoğraflarını bir panoya yapıştırıp muamma çözmeye çalışan şu dedektifler canlanmış ama yok, tam öyle olmadı. Ama şu var: Ben, sadece bu romanda değil, öykülerimde de belirgin bir sinema duygusuyla çalışıyorum. Karakterler, mekanlar görüntüler olarak oluşuyor zihnimde ve size komik gelebilir belki ama ben ‘seslendirme’ yapıyorum. Bildiğiniz seslendirme! Özellikle son okumalara doğru, her bölümü elden geçirirken karakterleri kendi kişilikleri, ortamları ve üsluplarına uygun olarak yüksek sesle seslendiriyorum ve neyin oturduğunu neyin oturmadığını anlamaya çalışıyorum. Vallahi belki inanmazsınız ama bazı çok dramatik yerlerde, mesela Feride’nin Dilan’la ilgili pişmanlığını dile getirdiği monologlarda ağladığım bile olmuştur. İnsan kendi yazdığı şeyi okuyup ağlar mı? Oldu işte!

    Tasvir işinde çok iyi değilim. Zaten uzun mekân tasvirleri yüksek gerilimli bir hikâyede tempoyu da düşürüyor. Ayrıca ben bir insanın nasıl biri olduğunun, nasıl bir geçmişten geldiğinin diyaloglardan/monologlardan anlaşılmasını isterim. O yüzden diyaloglara özeniyorum. Ve tabii, öte yandan, bildiğim bir dünya bu. Hikâyenin geçtiği mahalleyi biliyorum, hiç lümpen olmadım, hâlâ kağıt oyunlarından filan anlamam ama o dünyayı iyi tanıyorum. Ömrüm devrimci siyasal sürecin içinde geçti, orayı da biliyorum. Karakterler de böylece çıkıyor zaten ve yerine oturuyor. Diyaloglarda bazen ipin ucunun kaçtığı oluyor, farkındayım ama lümpen dünyanın insanları da ‘üsluba uygun’ konuşmuyorlar maalesef!

    Yine de yazma işi, mutlaka biliyorsunuzdur, öyle “ben oturup şu karakterlerle şöyle bir şey yazayım” planına uymuyor. Ben, her seferinde önce orta büyüklükte bir defteri sonuna kadar notlarla dolduruyorum ve sonra yazmaya başlıyorum ama yolda tuhaf bir yaratıcılık geliyor insana ve her şey değişebiliyor. Hatta size daha ilginç bir şey söyleyeyim, kitap basıldıktan sonra eski sandıklarımı karıştırırken, cezaevinden nasıl becerdiysem çıkardığım bir defter beni şok etti. Ben Feride’ye çok benzer bir öyküyü yazmaya başlamışım o günlerde. “O günler” dediğim neredeyse 35 yıl öncesi oluyor! Ve yine ilginç bir detay: Son defterlerimden birinde de “Marianne Bachmeier – Feride” diye bir nota denk geldim. Bachmeier, 1981’de küçük kızını istismar ederek öldüren bir erkeği mahkeme salonunun ortasında vurmuştu… Yazmak, böyle tuhaf bir iş demek! Şaşırıyor insan!

    Eril ve dişil sesler de bazen birbiri içine geçmiş gibi, bu özellikle yapmak istediğiniz bir şey miydi?

    Eril ve dişil sesler meselesi biraz karışık. Tabii ki bu esas olarak bir kadın hikâyesi ama işin içine birbiri ardına çok sayıda karakter giriyor ve tempo yüksekliğinden, kesik kesik anlatımlardan ötürü de hızlı geçişler oluyor. Okurun kafasını karıştıran bir durum çıkıyor ortaya yer yer. Tülin ve Perihan gibi karakterlerde nispeten daha steril bir ses var ama iş Feride’ye gelince o biraz karışık; çünkü Feride’nin yaşamı da aklı da, sesi de durduğu yerde durmuyor, gelişiyor, değişiyor. Özel bir şey yapmıyorum yani aslında. Sesler öykünün rotasına ve karakterlerin sıçramalarına göre her adımda değişebiliyor ve duruma uyum sağlamış oluyor.


    FİGEN ŞAKACI – 1971 İstanbul doğumlu. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. 1989 yılında gazeteciliğe başladı, çeşitli gazete ve dergilerde muhabirlik, köşe yazarlığı yaptı. Televizyona dizi senaryoları yazdı. İş Bankası Kültür Yayınları’ndan Her Doğum Bir Mucizedir ve Mizah Zekânın Zekâtıdır adlı iki nehir söyleşi kitabı yayımlandı. Üçleme olarak tasarladığı roman serisinin ilk kitabı Bitirgen 2011’de (ilk baskısı Everest Yayınları’ndan), ikincisi Pala Hayriye 2013’te yayımlandı. Üçleme- yi Hayriye Hanım’ı Kim Çaldı? (2017, İletişim Yayınları) kitabıyla tamamladı. Pala Hayriye kitabındaki “Pişti” hikayesinden uyarladığı “Topuklu Terlik Süt Yapar” tiyatro oyunu Aysa Prodüksiyon tarafından 2017’de, Şogen Film tarafından 2019’da sahnelendi ve aynı isimle kitaplaştırıldı (Mitos Boyut Yayınları). Kesekli Tarla (2020, öykü) ve HınçAhınç (2024, roman) adlı kitapları İletişim Yayınları tarafından yayımlandı

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***