Etiket: Edebiyat

  • Bizim sıranın hikâyesi: Dur Bakalım Petek

    Bizim sıranın hikâyesi: Dur Bakalım Petek


    Abdullah EZİK


    Necati Tosuner’in Dur Bakalım Petek’i aile, temel haklar, özgürlük gibi birçok konuda çocuklara yol gösteren, ilham veren bir kitap. Keleş Osman ve Arda’nın Derdi Ne? gibi kitaplarında çocuklara ve onların dünyalarına bambaşka açılardan yaklaşan Tosuner, bu kez yeni çocuk karakteri Petek üzerinden yeni bir serüvenin peşinden gidiyor.

    Dur Bakalım Petek, anne babasıyla bir apartman dairesinde yaşayan Petek’in hikâyesini anlatıyor. Petek’in kendisiyle, ailesiyle, arkadaşları ve apartman sakinleriyle zaman içerisinde geliştirdiği diyalog, samimi, içten ve heyecanlı bir hikâyeyi peşinden getiriyor. Tosuner’in yalın ve şiirsel diliyle buluşan kitap, çocuklara hak ve özgürlüklere dair birçok öğretici mesaj da iletiyor.

    Petek ile Burak, birlikte vakit geçirmekten, uzun uzun karşı bahçedeki, “bizim” dedikleri sırada oturarak sohbet etmekten hoşlanan iki genç olarak okur karşısına çıkar. Petek’in gözünden, Petek’in anlatımıyla “bizim sıra”da başlayan hikâye, apartman yöneticisi, “karga” lakaplı Akif Bey’in devreye girmesiyle farklı şekillerde gelişmeye başlar. Akif Bey, Petek ve Burak’ın sırasını zamanla kafasında bir takıntı hâline getirir ve ondan/onlardan kurtulmak için bir çare aramaya başlar. Böylelikle çocuklarla yetişkinler karşı karşıya gelirken işin içerisine zamanla başka kişi ve meseleler de girmeye başlar.

    Dur Bakalım Petek, öncelikle çocuk haklarına ve çocukların kendi haklarını öğrenme çabalarına dair bir kitap olarak belirir. Petek ve Burak, Akif Bey ile giriştikleri “sıra” mücadelesinde herkesin birtakım hakları olduğunu ve bunları korumanın, hak talep etmenin ve hakkını savunmanın ne derece önemli olduğunu görür. Kimse tek başına hiçbir şeye karar veremez ve başkalarının da hakları olduğunu görmezden gelemez. Bu farkındalık, Petek ve Burak’ı Akif Bey’e karşı giderek daha da güçlü bir hâle getirirken herkesin kendi hakkını savunması gerektiğinin de altını çizer.

    Çocukların, ilk gençliğini yaşayanların, gençlerin yetişkinlerle girdiği/giriştiği mücadele her zaman kırılgan ve zorlu bir serüveni beraberinde getirir. Ciddiye alma ve alınma telaşı içerisinde hareket eden gençler için kendi varlıklarını ispatlama, karşı taraf tarafından kabul edilme arzusu, onların hareketlerine de şekil verir. Petek’in hikâyesi de bir bakıma böyledir. Onun için kendisini gösterme ve varlığını gösterme, en temel dürtülerden biridir; zira yetişkinlerle ancak bu yolla yüzleşebileceğini, onlara kendini kabul ettirebileceğini düşünür. Daha sonra gerek Akif Bey gerekse diğerleriyle giriştiği mücadele okura bu konuda birçok mesaj verir.

    Ebeveynlerle çocuklar arasındaki ilişki, çocukların aile fertleriyle kurduğu bağ ve diyalog, yine ince bir şekilde Dur Bakalım Petek’te işlenen başlıklardan biri olarak kendisini gösterir. Özellikle de Petek’in annesiyle kurduğu bağ, bu anlamda dikkat çeker. Annesiyle kurduğu yakın ilişkide onu kendisi için bir sığınak, yanaşacak bir liman olarak gören petek, aile ilişkilerinin çocuklar/gençler için ne derece anlamlı olduğunu da göstermiş olur.

    Dur Bakalım Petek, ilkgençliğin verdiği heyecanla yetişkinler dünyasıyla yüzleşen, kendi hak ve varlıklarını ispatlamaya, ortaya koymaya çalışan Petek’in hikâyesini anlatır. Petek ile birlikte hikâyeye dahil olan Burak ve Akif Bey gibi karakterlerse bu dünyanın farklı yüzlerini gösterir. Arkadaşlık, aile ilişkileri, farklı kuşakların birbirleriyle olan ilişkileri kitap boyunca kendisini gösterir ve okura sürekli insan ilişkileri bağlamında yeni yeni pencereler açar.

    Kitap, Necati Tosuner’in her zamanki yalın ve şiirsel diliyle her yaştan okurunu bekliyor.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Bir yok oluş tanıklığı: Saraybosna Blues

    Bir yok oluş tanıklığı: Saraybosna Blues


    Cennet SEPETÇİ


    “Burayı yapan tanrılar ölmüşler”
    Jorge Luis Borges / Ölümsüz

    Kitapların okunmak dışındaki işlevleri üzerine hiç düşündünüz mü?

    Dekor olarak kullanılabilirler. İyi bir düzenlemeyle oldukça şık durabilirler ama bu amaçla kullanıldıkları takdirde miktarına dikkat edilmeli çünkü toz tutarlar. İp bağlanıp tavandan sarkıtılabilir yada sallanan bir masanın ayağına da konulabilirler dengelemek için. Üstüne resim yapılabilir yada evde eğlenceli bir kendin yap projesi olarak kağıt hamuru yapılıp bir abajur yada dekoratif bir kaseye çevrilebilir bir kitap. Pandemi ve sonrasını düşündüğümüzde de yine benzer bir işlevle zoom arka planı olarak çokça karşımıza çıkıyorlar. Büro mobilyaları, konsollar kitaplarla kapatılabilir. Özellikle ofis ortamından yapılan yayınlara baktığımızda bir emlakçı, ‘patron’ görünümündense kitaplık daha sıcak ve daha entellektüel bir hava katabilir yorumcuya. Ya da bombalara karşı sığınak olarak kullanılabilir kitaplar, uygun bir düzenlemeyle.

    Tam bir yeni çıkanlar ve ilk kitaplar aşığı olsam da bir kez daha dönüp okumayacağım hiçbir kitabı tutmam elimde yada tutmazdım. Her altı ayda bir, çoğu 15’inci sayfaya zor gelinmiş torba torba kitap sahafa gider, aralarında tekrar dönmeyecek olsam da sevdiğim, vermeye kıyamadıklarımsa bir valize doldurulup babama giderdi Saraybosna Blues’a kadar;

    “Bomba atıldığında kitaplar ağ görevi görüyor, şarapnelleri yakalıyor. Karısı kütüphanede çalışan ve bedava Lenin, Engels, Kardely kitapları alan bir tanıdığımın bu sayede hayatı kurtuldu.”

    Şimdilik şarapnellerden korunmak için değil tuttuğum kitaplar, onun için hala biraz zaman var sanırım ama deprem fikri çıkmıyor aklımdan okuduğumdan beri. Yumuşak bir hayat üçgeni oluşturabilirler devrilseler bile. İnsanın bunları düşünmesi ve hesap etmesi ne tuhaf ve çirkin değil mi?

    ŞİİRE DÖNÜŞMESİ ZORUNLU ŞEYLER

    Saraybosna Blues, Semezdin Mehmedinoviç tarafından Bosna Savaşı yıllarında Bosna’da yazılmış bir ‘anlatı’, bir yok oluş tanıklığı. Mehmedinoviç savaş tanıklığı yaptığı 108 sayfalık bu kısa metinde belli bir türde çalışmamış. Üzerinde durduğu olguyu, hissi, olay yada anıyı hangi tür ile anlatmak istemiş yada hangisiyle daha iyi anlatabileceğini düşünmüşse öyle yazmış. Kitap şiir, kısa öyküler, günlük denebilecek notlar, ve denemelerden oluşuyor. Çetnik kuşatması altında Saraybosna’da kalmayı tercih etmiş bir editör Mehmedinoviç, sonrasında ise bir göçmen. Bu öncesi sonrası garip gelebilir fakat bazen özellikle ana uğraşları sanat olanlar için ‘göç’ bir ‘iş’e dönüşebiliyor. Burada ölçütümüz ‘para kazanmak’ değil elbette ki. Kitaba döndüğümüzde ise ‘savaş’ ve ‘edebiyat’ kelimeleri bir araya geldiğinde karşısına tanım niyetine konulabilecek nitelikte bir eser.

    Kitap, anlatı olarak tanımlanan türü içerisinde birden fazla türü barındırıyor. Bir neden-sonuç çerçevesinde baktığımızda bu seçim çok mantıklı geliyor hatta neden bu tarz kitaplarla daha sık karşılaşmadığımızı anlayamıyorum. Belli bir olay örgüsüne, hikayeye dayanmayan; öz, sorun, olgu, çekirdek, kök yada odak noktasındaki sorun diye farklı farklı tarifleri bulunan benim odak yada merkez demekten hoşlandığım ‘şey’ üzerine yazılması planlanan bir metin düşündüğümüzde yapılan çok makul görünüyor. Neden bu kadar düz yazı, deneme arasında şiirler var: (Mehmedinoviç’ten alıntıyla) Çünkü.

    Bazı şeylerin sertliği bu sertlikten ötürü kırılganlığı bu kırılganlıktan ötürü de parçalanması, parçalana parçalana da bir şiire dönüşmesi zorunlu geliyor. Bazı şeyler tabii ki derli toplu bir cümle ile yada bir öykü ile anlatılamazdı, mutlaka ki şiire dönüşmesi gerekiyor;

    AĞUSTOS 1989

    Geceleyin havra.

    Dışarıda yağmur.

    Şimdiden üçüncüye kahve yapıyorum.

    Bir ihtiyar şair yerde kestiriyor

    Bayrağa sarınmış.

    Ah, zavallı ihtiyar şair

    Cenin gibi kıvrılmış da

    Devletin bayrağına sarınmış

    Uyuyor.

    Kitaba bir olağandışı tecrübeler toplamı demek abartı olmaz. Bir hafta önce halı sahada maç yaptığınız birini kafasında çorapla size silah doğrultmuş olarak bulabiliyorsunuz savaştaysanız ya da çocuğunuzun en sevdiği şairi onun celladı olarak karşınızda görebiliyorsunuz. Tüm bunların nasıl olduğuna da bir yanıt arama denemesi aslında Saraybosna Blues. Bir kitap olarak değil savaş esnasında çıkarılan bir dergide yayımlanmış ilk olarak. Herkesin etrafında ne olup bittiğini anlamaya ihtiyacı var. Ve bu anlam böylesi bir gerçekliğin ortasında haber metinleriyle, KJ’lerdeki ölü sayılarıyla, bombalama ve yangın görüntüleriyle anlaşılabilir bir şey değil. “Şehrin insanları kendilerini, kendilerine ne olup bittiğini anlatmaya gereksinim duydukları için bizim yazdığımız metinlere başvurarak cevapları orada aramaya başladılar.” diye anlatıyor bu durumu Mehmedinoviç bir röportajında.

    FELSEFİ BİR SORUŞTURMA

    Kitabın arka kapağına iliştirilmiş eleştiri alıntılarından biri de Paul Auster’a ait. “Hem bir savaş raporu hem de felsefi bir soruşturma” diyor Auster, Saraybosna Blues için.

    Savaşa, taraf olmaya, etik, ahlak ve algıya dair çok fazla soru soruyor Mehmedinoviç. Bazıları sonunda bir soru işaretiyle bazıları düz bir cümle olarak bazıları ise bir alıntı olarak bir çok yanıtsız soru barındırıyor Saraybosna Blues. Bu sorular şimdi başka coğrafyalarda yanıt arıyor.

    Dünyanın dört bir yanından savaşı izlemek için gelen fotoğrafçılar ve medya da kitap içerisinde tekrar tekrar karşımıza çıkıyor. Yazar zaman zaman şiirsel zaman zamansa sert bir dille eleştiriyor bu savaş ve ölüm ekonomisini de;

    “Bir mermi beni devirirse benim bütün hayatımdan daha çok para edecek bir kare yakalayacaklar. Kimden daha çok nefret etsem bilemiyorum: Çetnik keskin nişancılardan mı, yoksa eli Nikonlu bu maymunlardan mı? Çetnikler için ben sadece bir hedefim, hepsi bu; ama bu diğerleri yalnızca mutlak çaresizliğimi teyit ediyor ve hatta ondan menfaat devşirmeye çalışıyor”

    Ve yine savaş fotoğraflarına dair;

    “Savaş sana başkasının anılarına bile güvenemeyeceğini gösterdi”

    Savaş, göç ve insanlık hallerine dair soruları kadar tespitleri de güncel yazarın;

    “Bombalar şu an Bosna’da, Saraybosna’da düşüyor. Ama orada durmaları pek mümkün değil.”

    Ketebe Yayınları tarafından Mart 2023’te Kadir r. Daniş çevirisiyle yayınlanan kitap için yayınevi fotoğraflar ve alıntılardan oluşan bir tanıtım videosu da hazırlamış. Video, kitaptaki medya eleştirileri de göz önüne alındığında ‘eleştirdiği şeye dönüşmek’ kalıbına örnek olarak sunulabilir. Her ne kadar kitaptaki bir şiirin içinde ‘insani yardım paketleri’nin geçiyor olmasını kabullenemesem de kitap içerisindeki hiçbir metin ne salt acı pompalıyor ne de kiç bir dram barındırıyor. Gerçeğin sanatla kırılarak, yalın şiirsel ve çarpıcı bir şekilde karşımıza dikildiği bir kitabın tanıtımı için hazırlanan video bir kez daha ‘kurgu’nun ne kadar önemli olduğunu da gösterir nitelikte iyi ve kötüsünü tek bir işte birleştirerek.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Adam Phillips’ten vazgeçmeye dair

    Adam Phillips’ten vazgeçmeye dair


    Merve KÜÇÜKSARP


    Psikoterapist yazar Adam Phillips’in kaleme aldığı “Vazgeçmek Üzerine” isimli eser, Elif Ersavcı’nın çevirisi ile Ayrıntı Yayınları tarafından yayımlandı. Phillips, bu eserinde, “Vazgeçmek Üzerine”, “Ölü ya da Diri”, “İstememek Üzerine”, “Dışarıda Bırakılmak Üzerine”, “Hiçbir şeye İnanmamak Üzerine”, “Sansürün Hazları”, “Kayıp Üzerine” gibi birbirinden kopuk görünen yazılarında vazgeçmek temasının türlü durum ve duyguların içerisinde yer aldığını anlatıyor ve vazgeçmek kavramı üzerine okuru düşünmeye davet ediyor. Bir şeyi bıraktığını söyleyen birinin sigaradan, alkolden veya günlük yaşamdaki kimi zevklerden bahsettiği anlamı çıkarılsa da, Philips, eserinde bunlardan daha fazlasını ele alıyor.

    Malum günümüzde vazgeçmek başarısızlıkla, sebatkar ve iradeli olmamakla ilişkilendirilerek kötücül bir nazarla ele alınıyor. Bir kitapçıya gittiğinizde kişisel gelişim reyonunun hemen hemen tamamı vazgeçmemek üzerine tavsiyeler ve yol haritaları yer alıyor ve vazgeçmemeniz gerektiği söylenip duruyor. Oysa Adam Phillips hayatın içinden çeşitli kavramları irdelediği kitabında vazgeçmeyi daha farklı ele alıyor ve ona kimi zaman senalar düzüyor. Hırs, başarısızlık ve sürekli çaba gösterme baskısı altında günümüz insanının bir şeyi elde etme ve başarma konusundaki ısrarını ise yer yer taşlıyor.

    Phillips eylemlerini ve isteklerini düşünme, ele alma konusunda yol haritaları sunuyor,

    kültürel normlarımıza meydan okuyor ve bırakma konusunda yeni bir bakış açısı sunuyor. Vazgeçmenin, bırakmanın kişiyi nasıl özgürleştirdiğini örnekler üzerinden açıklıyor. Vazgeçme kavramını psikolojik olarak da ele alıyor, insanın hangi saiklerle bir şeylerden vazgeçtiğini veya vazgeçemediğini anlatıyor. Vazgeçmenin bir nevi sınırları kabullenmekle ilgili olduğunu, başarısızlık anlamına gelmediğini hatta bir yola, bir amaca gidebilecekken bizi engelleyen veya yavaşlatan başka bir amaçtan bizi koruduğunun altını çiziyor. Dahası Phillips’e göre, vazgeçmemek konusundaki inadımız kimi zaman iç çatışma yaratabiliyor, kendi iyiliğimiz için bile bir şeyden uzaklaşmak istediğimizde kendimizi başarısız gibi hissetmemize neden olabiliyor. Oysa asıl bilgelik başarının gerçekten ne olduğunu bilmekte, toplumsal başarı kaidelerine kulak asmamakta, ne zaman pes edeceğimize, ne zaman devam edeceğimize, neyin gerçekten önemli olduğuna karar verebilmekte yatıyor.

    Phillips psikoloji dünyasından referans vermenin yanı sıra vazgeçme kavramını edebiyattaki yansımalarını da ele alıyor. Woolf’untan, Shakspeare’a kadar yazarların değişim ve vazgeçme fikrine karakterleriyle nasıl cevap verdiğini sorguluyor. Keza Woolf, bir benliğin yaşamaya devam etmesi için değişmeye devam etmesi gerektiğini, kişinin görüşlerini aşmasının, katılaşmak yerine ha bire değişime akmasının yeğ olduğunu belirtmiştir. Oysa günümüzün dünyasında kişinin fikrinin değişmesi, attığı imzalardan, verdiği sözlerden dönmesi, sözleşmelerini feshetmesi hoşnutsuzlukla karşılanıyor. Üstelik benlik denen kavram tutarlılık ve sabitkademlik aradığından, sürekli değişim beraberinde birtakım çelişkiler getiriyor.

    Phillips, vazgeçmenin kontrolü bırakmakla olan ilişkisini irdelerken Shakespeare’ın ünlü Macbeth’ini ele alıyor. Hayattan vazgeçiş olan ölümün bir tür ön provası sayılan uykuda kontrolü bıraktığımızı, Lady macbeth’in ise bu yüzden, kontrolü bırakmak istemeyişinden uykuya dalamadığını vurguluyor. Zira Macbeth, uyku yoluyla vazgeçmeyi, bazı düşüncelere karşı savunmasız hale gelmeyi reddediyor.

    SANSÜR VE OTOSANSÜR KAVRAMI

    Phillips, “Sansürün Zevkleri” isimli yazısında, kişinin iç çatışmalarının hem tetikleyicisi hem de neticesi haline gelen otosansür meselesini de irdeliyor. Sansür kelimesinin, Roma’da yurttaşların mallarının mülklerini kaydeden, vergi alan ve ahlaki denetimden sorumlu kişilerin dağarcığından türediğini ileri sürüyor. Kendi denetimimizi yapan otosansür mekanizmamız ise çocukluğumuzdan itibaren bize ezberletilen kalıplarla, söylenen sözlerle, tavsiyeler veya aldığımız cezalar, uyarılarla, kimi zaman korkularımız ve zaaflarımızla meydana geliyor. Bazen bilinçsizce, bazen bilinçli olarak yapmak istediğimiz eylemden, söylemek istediğimiz sözden vazgeçiyoruz. Yaş aldıkça ideolojik sistem ve siyasi konjonktür sebebiyle birtakım içsel denetim mekanizmaları ediniyoruz. Kendimizi gözetim altında hissettiğimiz bir toplumda denetçimiz daha dikkatli davranıyor. Hem iç hem de dış sansür mekanizması son kertede normal olmamız, topluma uyum sağlamamız için ha bire çalışıyor.

    Phillips ise normal olmayı, topluma uyum sağlamak için vazgeçtiğimiz şeyler üzerinden tanımlıyor. Dünyada otoriter yönetimlerin yükselişe geçmesinin de modern dünyada artan bu sansür mekanizmalarından kaynaklandığını işaret ediyor.

    Adam Phillips, “Vazgeçme Üzerine” isimli eserinde inançtan, sansüre ve kayıp mefhumuna kadar çeşitli konuları ele alırken, bu konuların vazgeçme edimi ile olan ilişkilerini inceliyor ve modern dünyanın taşladığı vazgeçmek mefhumu üzerine detaylı ve düşündürücü bir metin ortaya çıkarıyor.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Lisa Ridzen, Turnalar Güneye Uçarken

    Lisa Ridzen, Turnalar Güneye Uçarken


    Lisa Ridzén’in 2024 yılında İsveç’te yılın kitabı seçilen romanı Turnalar Güneye Uçarken, Yonca Mete Soy çevirisiyle geçtiğimiz günlerde Timaş tarafından yayımlandı.

    Turnalar Güneye Uçar, her şeyden geçmişe, geçmişin güzel günlerine ve insanın dönüp geriye, arkada bıraktıklarına bakmaya çabaladığı bir roman olarak değerlendirilebilir. Bir yandan Alzheimer hastası eşi Frederika, diğer yandan oğlu Hans, öte yandan Ingrid, Sixten ve ötekiler… Yaşamını kendi sınırları içerisinde olageldiği gibi yaşamak isteyen, Turnalar Güneye Uçarken’in ana kahramanı Bo için her şey bu isimler ve onlarla kurduğu ilişkiler/diyaloglar üzerinden şekillenir. Roman da temelinde Bo’nun kendisine, yakın çevresine ve tüm bu insanlara bakışı üzerinden geçmişe dönük bir sorgulamaya, içerisinde bulunulan ânı anlamaya yönelik bir girişime dönüşür.

    Romanın ana kahramanı Bo, artık takatten kesilmiş, hayatına yaşlılığın getirdiği binbir zorlukla devam etmeye çalışan bir ihtiyardır. Bo için yaşam, büyük oranda yakın çevresi ve özellikle sadık dostu, köpeği Sixten ile kuşatılmış gibidir. Özellikle Sixten, Bo için hayatını kolaylaştıran ve ona enerji, anlam, güven veren bir unsurdur. Zamanla giderek güçten düşmesiyle birlikte Hans ile çatışmaya başlayan Bo için her şey, oğluyla çatışmaya başlamasıyla değişir. Sixten’i Bo’dan almaya karar veren Hans, bu davranışıyla babasını bambaşka şeyler düşünmeye, hayata dair yeni sorgulara girişmeye zorlar. Hikâye de tam bu noktadan başlayarak zamanla babalık, aile, sevgi, güven, dostluk gibi bambaşka çeperler etrafında gelişmeye, okuru da tüm bu kavramlar üzerine sorgulamaya iter.

    Turnalar Güneye Uçar, bir monolog ve hayıflanma ânıyla başlar: “Onu mirastan mahrum edip hiçbir şey bırakmamayı hayal ediyordum. Sixten’i, hem benim hem de onun iyiliği için benden almak istediğini söylüyordu; benim gibi ihtiyarların ormanda yürümemesi gerekiyormuş, Sixten gibi köpeklerin de köy yolunda bir ileri bir geri yürümektense daha uzun yürüyüşlere ihtiyacı varmış.” (Ridzén, 2025: 9) Bu uzun hayıflanmanın ardından başta oğlu Hans’ı, ardından kendisine güven veren tek dost olarak Sixten’i düşünmeye başlayan Bo, zamanla her şeyin kendisi için ne kadar güç bir hâl almaya başladığını fark eder. Hans’ın bu girişimi aslında ona ne derece yaşlandığını ve başkalarına ne derece “muhtaç” bir hâle geldiğini hatırlatır. Böylelikle öncelikle yaşlılığa, zamana ve geçmişe yönelik bir sorgulama başlar.

    Bo, öncelikle yaşlılık meselesini ve yaş aldıkça insanın ne derece yalnızlaştığı konusu üzerine düşünür/düşündürtür. Bir zamanlar çevresinde onca insan varken zaman herkesi birbirinden uzaklaştırmış, onlara başka türlü bir gelecek sunmuştur. Nihayetinde dostlarla, arkadaşlarla yollar türlü nedenlerle ayrılırken bir süre sonra aileler dahi farklı yollara savrulmuştur. Oğlu Hans’ın tercihleri, Alzheimer hastası eşi Frederika’nın artık giderek daha da fazla yardıma ihtiyaç duyması, Ingrid’in davranışları onu yeni yeni çıkmazlara, çözümsüz ve çaresiz düşüncelere iter. Böylelikle okur öncelikle yaşlılığa dair bir sorgulamanın içine girer.

    Yaşlılık, nihayetinde zamanın ve zaman meselesinin/sorunsalının bir çıktısı, sonucudur. Zamanın süregiderliği ve insan, toplum, dünya üzerindeki etkisi de bu anlamda tartışmaya açılır. Bo, giderek alışık olduğu dünya ve zamandan uzaklaşırken kaybettiklerinin yerine hiçbir şey koyamadığını fark eder. Her şey onu daha da yalnızlaştırmak üzerine var olmuş gibidir. Bu durum onu ve kararlarını derinden etkilerken dönüp baktığında geride çok az şey kaldığını da fark etmesine yardımcı olur.

    Özellikle de baba-oğul ilişkisi, roman boyunca tartışılan temel başlıklardan biri olarak belirir. Turgenyev’in Babalar ve Oğulları’ndan, yahut Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler’inden sonra Ridzén’in Turnalar Güneye Uçar’ının da bir baba-oğul sorgusu olduğu ifade edilebilir. Yazar, roman boyunca Bo ile oğlu arasındaki ilişkiye ve bu ilişkinin zamanla nasıl değiştiğine dikkat çekerken baba-oğul ilişkilerinin her bir kuşakta farklı tezahürleri olduğunu da gözler önüne serer. Sözgelimi Bo ile Hans arasındaki ilişkiyle Bo’nun kendi babasıyla kurduğu ilişki birbirinden alabildiğine farklıdır. Bu farklılık da yine zaman meselesinin nasıl her şeyi giderek dönüştürdüğünü açıkça ortaya koyar. Babalar ve oğulları üzerine girişilen sorgulama roman boyunca farklı şekillerde gelişip hikâyeyi şekillendirmeye devam eder.

    Babalar ve oğulları, sevgi, dostluk, hayatın anlamı gibi birçok meseleye kapı aralayan Turnalar Güneye Uçar, Lisa Ridzén’in ilk romanı olmasına karşın kendisine önemli bir yer edinir.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Andrew Clements’ten ‘Büyük’ Findel Gizemi

    Andrew Clements’ten ‘Büyük’ Findel Gizemi


    Abdullah EZİK


    Andrew Clements’in geçtiğimiz günlerde Günışığı Kitaplığı tarafından yayımlanan kitabı Findel Gizemi, Findel macerasını farklı bir aşamaya taşıyan, çocuklara yeni bir dünyadan havadisler ulaştıran bir kitap. Brian Selznick tarafından resimlenen, Mine Kazmaoğlu tarafından Türkçeye çevrilen kitap, günümüze dair hem ebeveynlere hem de çocuklara özgün bir hikâye anlatıyor.

    Findel Gizemi, özellikle de pandemi sonrası dünyada büyük bir sorun hâline gelen, günümüzün başlıca meselelerinden biri olan “dijital çağ” ve “yaratıcı emeğin gaspı” gibi konulara eğilerek okurlarda özel bir bilinç oluşturma gayretiyle ön plana çıkıyor. İlk bakışta bir çocuk kitabı görünse de Findel Gizemi, aslında ele aldığı konuya yaklaşım biçimi dolayısıyla hemen her yaştan okurun rahatlıkla okuyabileceği ve keyif alabileceği bir kitap olarak beliriyor.

    Emek sömürüsü, hemen her dönem kendisine edebiyatta, sanatta, sinemada, tiyatroda karşılık bulmuş önemli bir başlık. Bununla beraber her dönemin kendine özgü birtakım kodları, gelenek ve meselelerinin olduğu söylenebilir. İçerisinde bulunduğumuz dijital çağ da bu anlamda emek sömürüsünün farklı şekillerde işlediği, özellikle de yaratıcı emeğin daha önceki kuşak ve süreçlere nazaran çok daha farklı şekillerde sömürüldüğü bir dönem olarak görülebilir. İnsan hayatını birçok açıdan kolaylaştıran bu çağın, aynı zamanda birçok yeni problemi beraberinde getirdiği ifade edilebilir. İşte Findel Gizemi, tam da bu noktada okurun ilgisini çeker.

    Hayattaki en büyük tutkusu teknoloji olan Josh, edebiyat öğretmeni Bay N. ve Vanessa arasındaki inişli çıkışlı, heyecan dolu hikâye üzerinden hareket eden Findel Gizemi, çocukların dünyasına dair yeni bir bakış geliştirmekle beraber günümüz sorunlarının onlara nasıl aktarılabileceğine dair de önemli bir örnek teşkil eder.

    Kitap, öğretmenleri tarafından verilen bütün ödevleri bilgisayar yardımıyla halleden Josh’un hikâyesini anlatır. Josh, edebiyat öğretmeni Bay N.’nin verdiği ödevi bilgisayar kullanmadan yapmak zorundadır; çünkü Bay N. İçin yaratıcılık ve bir başına sorunların, ödevlerin, problemlerin üstesinden gelmek önemli bir konudur. Üstelik bilgisayar olmadan çalışmanın zorluğuna paralel bir şekilde bir de “elyazısı” meselesi vardır Josh için. Hem kimseden yardım almadan hem de elyazısıyla bir ödev hazırlama düşüncesi Josh’u yeni arayışlara iter ve hikâye giderek farklı şekillerde gelişir.

    Bir gün tesadüf eseri “findel”i keşfeden Josh, bu buluşunu yakın arkadaşı Vanessa ile paylaşır. Zamanla ilgileri Bay N.’nin yaşamına kayan, onun hayatını merak eden Josh ve Vanessa, bu konuda findelden yardım alır ve bir tür dedektif gibi hareket etmeye başlarlar. Bay N.’ye dair öğrendikleri her bir yeni bilgi onları daha fazla araştırma konusunda cezbeder. Böylelikle işler giderek daha da derinleşmeye, Bay N.’nin peşinde giderek farklı bir yöne evrilmeye başlar.

    Josh ile Vanessa’nın teknoloji, eğitim, öğrenme alışkanlıkları, merak ve heyecanla dolu hikâyesi, Bay N.’ye dair yürüttükleri soruşturma üzerinden gelişen Findel Gizemi, Andrew Clements’in “ardından bıraktığı son dosya” olarak okurla buluşuyor.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • ‘Süperstar’, bu kültüre başkaldırı, haylaz bir duruş

    ‘Süperstar’, bu kültüre başkaldırı, haylaz bir duruş


    İlker Cihan BİNER


    Onur Köybaşı’nın kaleme aldığı şiirler bir yazma performansı olmakla beraber varoluşsal ve etik boyutlar barındırır. Şair kederi, acıyı, neşeyi, yas mevzusunu, aşk tutkusunu, politik dertleri yazarken ironiyi, güncel meseleleri ters çevirmeyi ya da kazımayı elden bırakmaz. Hatta bu katmanlılık onun şiirlerini görsel sahnelere dönüştürürken kelime seçimleriyle, cümle dizilimleriyle kimi zaman da işitsel etkiler yaratır.

    Böylesine geniş bir zihin alanına sahip şair Onur Köybaşı ile yeni kitabı “Süperstar”ı ve şiir macerasını konuştuk.

    Lafı dolandırmadan söyleşiye bağlanalım.

    Yeni çıkan şiir kitabınızın adı “Süperstar”. Popüler kültüre has bir konumu neden eserinizin ismi olarak belirlediniz? Bunun hikayesini bizlerle paylaşır mısınız?

    Dosya, yayınevine (160.kilometre) gittiğinde ismi başkaydı. Dosyanın editörlüğünü Ahmet Güntan yaptı ve gerek bazı kritik yerlere temas ederek, gerek o sihirli dokunuşlarıyla kitap son hali şekillenirken “Süperstar” ismini Güntan önerdi ve ben de severek kabul ettim. Süperstar ismi aklımda hiç yoktu aslında. Sonrasındaysa ne kadar güzel ve doğru bir isimde karar kıldığımızı da görmüş oldum.

    Şiirlerimde popüler kültüre dair oldukça göndermeler var. Süperstar, bu kültüre başkaldırı, haylaz bir duruşu da sergileyerek kapsayıcı bir görev üstlenmiş oldu. Ayrıca müziğin bir Süperstarı varken şiirin neden olmasın ?

    Kitabınızdaki şiirleri kaleme alırken hangi şairlerden, yazarlardan etkilendiniz?

    Süperstar 2020-2023 yılları arasında yazmış olduğum şiirlerden oluşuyor, bazıları çeşitli dergilerde yayınlanmıştı. Yayınlanmış olan bazı şiirleri yeniden revize ettim ve içime sinene kadar onlarla oynadım; eğdim büktüm, bazı kelimeleri ekledim bazılarını ise çıkarttım. Ve böylece dört yılın z raporu oluşmuş oldu. Şiirleri kaleme alırken birçok kurgu ve kurgu dışı kitaplar okudum, ama özellikle bu yazar ya da şu
    şairden etkilendiğimi net bir şekilde söyleyebileceğimi düşünmüyorum. Ama döne döne okuduğum yazar ve şairler var.

    Maurice Blanchot, Monika Maron, Lâle Müldür, Ahmet Güntan, Enis Akın, Metin Kaygalak, Kemal Varol, Behçet Necatigil… ilk aklıma gelen ufkuma zenginlik katan isimler.

    Bugüne kadar kaç tane şiir kitabı kaleme aldınız?

    2010 yılında Şizofren Heceler ile başladı yolculuğum, sonrası da geldi. Sanırım ben biraz sabırsızlığıma da yenik düşen biriyim. Hemen olsun bitsin ve insanlar okusun yazdıklarımı isterim. Bu sebeple oldukça fazla ürettim ve ürettiklerimi de kitap haline getirdim. Sırasıyla: Şizofren Heceler, Vedasız Perşembe, Taşkuşağı, Viyadükler, Beni Yalnız Anla, Kabuğunu Arayan Yara, Unutma Duvarı, Punk Dna, Double
    Sh.Out, Meltdown. Süperstar benim 11. şiir kitabım.

    Şiirlerinizi yazarken görsellik de ön planda. Sevdiğiniz ressamlar ya da görsel sanatçılar var mı?

    Küçüklüğümden beri resimde oldukça yeteneksiz biriyimdir. Sanırım şiirde sözcüklerle zihinde bir duyguyu resmetmeyi becermeyi başardım. Bazen yazarken duyguyu fotoğraflayabiliyorum ya da bilmiyorum.

    Nan Goldin’in bende oldukça özel bir yeri var mesela, onun dünyasına yakın hissediyorum şiirlerimi. Onun toplumsal normlara meydan okuyuşu, hem estetik hem duygusal olarak derinlikli bakışı beni çok etkilemiştir, etkilemeye de devam etmektedir. Çağdaş sanat dünyasında benim için önemli bir figürdür.

    Bunun yanı sıra: Egon Schiele, Giorgio Chirico, Yayoi Kusama, Hayv Kahraman, Bahram Hajou, Paula Rego, Manuel Estheim ve Andy Warhol aklıma ilk gelenler ve beni güçlü bir şekilde etkileyen sanatçılardır. Günümüzde ise Ercan Arslan’ı oldukça etkileyici ve başarılı buluyorum.

    Gelecek projelerinizden bahseder misiniz? Ufukta yeni bir kitap var mı?

    Kitap henüz çok yeni, bu sene “Süperstar” için çeşitli şehirlerde okuma performansları yapmayı düşünüyorum. Onun haricinde bir proje var beni çok heyecanlandırıyor. Ama henüz görüşme aşamasında olduğum için söyleyemiyorum.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Özlemler ve sorumluluklar arasında: Balinanın Ölümü

    Özlemler ve sorumluluklar arasında: Balinanın Ölümü


    Merve KÜÇÜKSARP


    Elizabeth O’Connor’ın kaleme aldığı “Balinanın Ölümü” isimli roman, Sevinç Sanem Erzurumlu’nun çevirisi ile Timaş Yayınları tarafından yayımlandı. O’Connor Galler’deki bir adada yaşayan insanların hikayesini anlatırken, bir yandan da bireysel özlem ile toplumsal sorumluluklar arasında kalan genç bir kadının iç dünyasının portresini sunuyor.

    1938 yılında, II. Dünya Savaşının arifesinde geçen roman on sekiz yaşındaki Manod isimli genç kız tarafından anlatılır. Annesinin şaibeli ölümüyle babası ve küçük kardeşiyle yalnız kalan Manod, İrlanda Denizi’nde, kuzeybatı Galler kıyılarından yaklaşık otuz mil açıkta, isimsiz bir adada yaşar. Babası ve kardeşinin bakımının sorumluluğu onun üzerindedir. Manod’un ada halkından Marc adında gençle ilişkisi varsa da, bu onu mutlu etmemekte, farklı bir hayatın düşünü kurmaktadır. Keza üniversiteye gitmek ister ancak bu onun için oldukça zordur. Kimi zaman da Avrupa’nın bir köşesinde bir rahibe olmak, varlıklı bir ailede terzilik yapmak, bir şehrin meydanında bir kulede yaşamak gibi düşünceler de zihnine dolar.

    Kış aylarında fırtına ve gelgitlerin oluşumu, -ki gelgit adalıların savunmasızlığının anlatı boyunca temsili olarak karşımıza çıkar- gibi doğal şartlar sebebiyle ana karadan irtibatları kesilen adalılar ıstakoz ve ringa balığı avcılığı yapmaktadırlar. Adadan ölümler sebebiyle veya para kazanmak için ayrılan genç neslin yokluğu nüfusu ve adanın canlılığını her geçen gün daha da azaltmaktadır.

    Roman, anlatı boyunca yer yer kendini gösterecek olan bir balinanın adanın kıyılarına vuruşuyla başlar. Adalılar balinayı kurtarmak için çaba gösterirler, balinanın üzerini battaniye ve paltolarıyla örterler, ne ki balina ölür. Adalılar onu sığlıklara çekerler. Burada çürümeye başlayan balina gitgide bir iskelet yığınına dönüşür. Sonunda, hayvan yakıt, tutkal ve gübre elde etmek için parçalanır, ancak sembolik gerçekliği kitabın kıyı manzarasına hakim olmaya devam eder. Balina bu minvalde anlatı boyunca adada ellerinden sahip oldukları ne varsa alınan adalı topluluğun kayıp ve yaşadıkları belirsizliğe dair metaforu olarak yerini almaktadır.

    Anlatı, bir kitap yazmak için malzeme toplamaya gelen iki maceraperest yabancının, Joan ve Edward’ın adaya ayak basmalarıyla seyir alır. Edward ve Joan antropologdurlar ve adalıların bilgilerini, gelenek ve alışkanlıklarını öğrenirken, Manod da onlara bir anlamda mihmandarlık ve çevirmenlik yapar, zira Edward ve Joan, adalıların konuştuğu Galce’ye vakıf değildir. Manod, bu iki akademisyenle vakit geçirdikçe ada dışındaki hayata olan özlemi katlanır ve dünyevi arzulara kapılır. Bu arada da bu adadan gittiği takdirde kardeşine neler olacağını düşünmektedir.

    Edward ve Joan, adalıların hikayelerini, şarkılarını, adetlerini sahiplenir, bu konuda yazılar yazar, kimi zaman adadaki yaşantıyı romantize eden tasvirlerde bulunur.

    Elizabeth O’Connor, 1938’in son dört ayında Galler kıyılarındaki bir adada geçen “Balinanın Ölümü” isimli romanında, 18 yaşındaki Manod’u ve onun hapsedici çevresinden kurtulma arayışını kaleme alıyor.

    Adaya gelen iki antropoloğun adalılar ve ada hakkında yazdıkları raporlarla romanı zenginleştirirken, adalıların modası geçmiş kıyafetlerinden, adetlerine, yaşam tarzlarından hikayelerine ve batıl inançlarına kadar çeşitli konuları modern dünyadan bir yerden eleştirel bir bakış açısıyla anlatıyor.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Bir roman, iki yabancı ve devrimden geriye kalanlar

    Bir roman, iki yabancı ve devrimden geriye kalanlar


    Adalet ÇAVDAR


    “Yabancılar gidince, işler boka sardı. İşler boka sarınca, yabancılar gitti. Sıralamanın pek bir önemi yok, sonuç aynı. İşlerini, paralarını ve uyuşturucularını alıp gittiler. 2011’de ülkeyi yeni baştan kurma umutlarıyla akın akın yurtdışından dönen Mısırlılar bile vazgeçtiler ve geldikleri yere geri gittiler.

    2013’teki Rabia katliamından, şeker krizinden ve geçen kasım ayında Mısır lirasının dalgalanmasından, tweet attıkları için yataklarından kaybolan tüm o insanların serbest bırakılmayacağı anlaşıldıktan sonra bir noktada düşünülemez olan gerçekleşti:

    İnsanlar Hüsnü Mübarek günlerini arar hale geldi. Çalıyordu ama en azından ekonomi büyüyordu, demeye başladılar. Onun döneminde üretim bir kez bile durmadı. Bizi hiç savaşa sokmadı. Köprü yaptı. Devrimin üzerinden altı yıl geçti ve lira 2011’deki değerinin üçte birine düştü, o kadar hızlı değer kaybediyor ki esnaf artık malların üstüne fiyat etiketi bile koymuyor. Her ful konservesini, her Kleopatra paketini elinize alıp, Bu bugün kaç para? diye sormak zorundasınız.” (Sayfa 31)

    Bir Mısırlı İngilizce Bilmiyorsa, Noor Naga, 212 syf., Livera Yayınevi, 2024

    Heyecanlanmaya hazır bir insanımdır genellikle. Nihayet elime iyi bir kitap geçtiyse, okurken içimden çığlıklar atarım. Geçenlerde Kadıköy’de bir kitapçının yeni çıkanlar rafında, bir süredir takip ettiğim bir yayınevinin yeni kitabına rastladım: Noor Naga’nın “Bir Mısırlı İngilizce Bilmiyorsa” adlı romanı.

    Kitap, Arzu Taşçıoğlu’nun çevirisiyle Livera Yayınları’ndan çıkmış. Bu eser, yayınevinin “Ortadoğu Kitaplığı” adını verdiği serinin üçüncü kitabı. Serinin editörü Mehmet Akif Koç, sunuş yazısında Ortadoğu’dan eserler basmaya devam edeceklerini ve önerilere açık olduklarını belirtmiş. Dizinin daha önce yayınlanan kitapları ise: Mai Al-Nakıb’ın Nesnelerin Gizli Işığı ve Hamid Abdullahiyan’ın Simurg’un Kanadında İran Edebiyatı.

    Noor Naga, İskenderiyeli bir yazar. Philadelphia’da doğmuş, Dubai’de büyümüş ve Toronto’da eğitim almış. Çalışmaları Granta, LitHub, Poetry, BOMB, The Walrus, The Common ve daha birçok saygın yayında yer bulmuş.

    Şiir-roman türündeki eseri Washes, Prays, 2020’de yayımlanmış ve Pat Lowther Anma Ödülü ile Arap Amerikan Kitap Ödülü’nü alarak büyük övgü toplamış. İlk romanı Bir Mısırlı İngilizce Bilmiyorsa ise Graywolf Press Afrika Ödülü, The Center for Fiction İlk Roman Ödülü ve Arap Amerikan Kitap Ödülü gibi birçok önemli ödülü kazanmış. Yazar, şu an yaşamını Kahire ile Toronto arasında gidip gelerek sürdürüyor.

    Kitabın çevirmeni Arzu Taşçıoğlu’na ise ayrıca teşekkür etmek gerekiyor. Zor metinleri adeta su gibi çeviren yetenekli çevirmenler olmasa, ne kadar çok kitaptan mahrum kalırdık.

    Bunu düşünmek bile insanın içini burkuyor. Çeviri dünyasında sağlam bir yere sahip olan Taşçıoğlu, daha önce Dune serisinin ilk üç kitabını Deniz Vural’la birlikte Türkçeye kazandırmış bir isim. Ancak sadece çeviri yapmakla yetinmiyor; aynı zamanda resim, müzik ve illüstrasyon gibi birçok disiplinde üretim yapan bir sanatçı.

    Noor Noga’nın Bir Mısırlı İngilizce Bilmiyorsa romanı 2022 yılında yayınlamış. İki ana kahramanımızın da isimlerini ve yaşlarını bilmiyoruz. Mısırlı-Amerikalı kadın kahramanımız, Arap Baharı’nın üzerinden yıllar geçtikten sonra Kahire’de yaşamaya karar verir. Yıllardır Amerikan kültürünün içinde aidiyet savaşları veren hemşiremiz saçlarını uzun zamandır kazımaktadır. Erkek kahramanımız ise fotoğrafçılığı Arap Baharı sonrasında bırakmış berduş kılıklı biri. Mısır’ın bir köyünden Kahire’ye gelmiştir, kimsesizdir.

    Arap Baharı, 2010 yılının sonlarında Tunus’ta başlayarak Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki birçok ülkeye yayılan bir halk ayaklanmaları dalgasıydı. Tunus’ta sebze meyve satıcısı Muhammed Buazizi’nin, polisin malına el koyması ve kötü muamelesi nedeniyle kendini ateşe vermesi halkı sokağa döktü ve Zeynel Abidin Bin Ali rejiminin devrilmesine yol açtı.

    Bu olay, diğer ülkelerde de toplumsal hareketleri tetikledi. Libya’da Kaddafi döneminin bitmesi, Suriye’deki protestoların iç savaşa dönüşmesi ve Yemen’de süregelen siyasi kriz ve savaş Arap Baharı’nın bölgede bıraktığı kalıcı etkilerin sadece birkaç örneği.Kahire, Arap Baharı’nın en önemli merkezlerinden biriydi. Protestolar, Hüsnü Mübarek’in 30 yıllık otoriter rejiminin sona ermesiyle sonuçlandı. Ancak Mübarek’in düşüşünden sonra Mısır oldukça karmaşık ve çalkantılı bir hal aldı.

    Yönetim orduya geçti, ardından 2012’de yapılan seçimlerde Müslüman Kardeşler’in adayı Muhammed Mursi cumhurbaşkanı seçildi. Ancak Mursi’nin İslamcı politikaları ve yönetim tarzı, laik kesim ve muhalefetin tepkisini çekti.

    2013’te, Mursi karşıtı protestolar ordu müdahalesiyle sonuçlandı ve General Abdülfettah Sisi iktidarı ele geçirdi. Bu süreç, Mısırlılar arasında yorgunluk ve umutsuzluk hissini artırdı. Arap Baharı’nın idealleri olan demokrasi, özgürlük ve sosyal adaletin tam anlamıyla gerçekleşmediği düşüncesi yaygınlaştı.

    Bu kısa özet, aslında Türkiye için de çok şey ifade ediyor. Arap Baharı’ndan etkilenen diğer ülkelerde olduğu gibi, Gezi Direnişi sonrası süreçte de benzer bir “yorgunluk” hissi yaşandı. 2013 sonrasında artan baskılar, ifade özgürlüğü üzerindeki kısıtlamalar, siyasal/toplumsal kutuplaşma ve ekonomik kriz hepimizin hayatını değiştirdi. Arkadaşlarımızın öldürüldüğünü, cezaevlerine atıldığını, işsiz bırakıldığını gözlerimizle gördük. Ve geriye elimizde geleceğe dair korku, umutsuzluk ve hareket etmemizi engelleyen kocaman bir ekonomik kriz kaldı.

    Kadın ve erkek kahramanlarımızdan bahsederken, onlara kısaca “kadın” ve “erkek” diyeceğim. Erkek karakterimiz, Şubrahit köyünden kalkıp Kahire’ye gelen biri. Daha önce bahsettiğim gibi, Arap Baharı sırasında oldukça başarılı bir fotoğrafçı olarak dünya çapında birçok gazete ve dergiye fotoğraflar satmış. Annesine ve babasına dair bazı bilgiler öğreniyoruz, ama onun hayatındaki asıl kahraman, anneannesi. Daha çocukken anneannesine bırakılan ve onun tarafından yetiştirilen erkek, onurlu olmayı bu değerli kadından öğrenmiş. Ancak bu onur, bir yandan da haddinden fazla şımartılmanın sonucu. Kendi istediği gibi olmadığı sürece hiçbir şey yapmayı kabul etmeyen, hatta düşünmeyen bir kişilik geliştirmiş.

    Arap Baharı sonrası, yabancıların Kahire’yi terk etmesinin ardından halkın nasıl dağıldığını, öfke ve acıyla tasvir ediyor. Devrimden sonra bomboş kalan elleri, artık bozuk olan ve boynunda taşıdığı fotoğraf makinesiyle ifadesini buluyor. Şehrin öteye attığı, dışlanmış insanlarla bir arada yaşıyor; yoksul, kirli ve bağımlı. Devrimden önce yıllarca sürünmüş, devrim ona hayatta olduğunu hissettirmiş, devrimden sonra ise oraya geldiği zamandan çok daha beter bir halet-i ruhiyeye bürünmüş. Çünkü değişim umudunu kaybetmek, devrimden önceki umutsuzluktan çok daha derin bir yara açmış içinde. Malum, öfkeli umutsuzluk insanı yerin yedi kat altına götürür.

    Kafası kazınmış Mısırlı kadın kahramanımızın ailesi, 1980’lerde Kahire’den ayrılmış. Anne ve babası, dünyanın öbür ucunda bambaşka hayatlar kurmuş ve zamanla boşanmışlar. Kadınımız, kendince şanslı sayılabilir. Kahire’ye gelirken cebinde parası, kiraladığı güzel bir dairesi ve hatta hazır bir işi var:

    İngilizce öğretmenliği. Ancak, tüm bunlara sahip olması hayat ona güzel demek değil. Dünyanın her yerinde herkesin karşılaştığı zorlukları o da yaşar. Kadın, zamanla bir kafenin müdavimi olur ve orada birkaç arkadaş edinir. Yabancıları ailesi gibi görmeye başlar, kültürel farklılıkları anlamaya çalışır. Ancak çoğu zaman arkadaşlarının etrafındaki insanlara karşı tavırlarına içeriden bir yerden kızar; buna rağmen dışarıdan yorum yapamaz. Çünkü kimse sonsuza kadar tek başına bir yerde yaşayamaz. İnsanlar, bir şekilde birbirine tutunmak zorundadır. Okulda sevilen bir öğretmen olur. Güzel ve çekici bir kadındır,
    ancak çevresindekiler durmadan saçlarını neden kazıttığını sorar. Onun için bu sorular, bazen kültürel bir bariyerin, bazen de kimliğini sorgulayan bir merakın göstergesidir.

    Ve elbette bu iki ayrık otunun yolları Kahire’de kesişir. Biri İngilizce, diğeri Arapça bilmiyordur. Önce arkadaş olurlar. Kadın, adamın rehberliğinde şehrin yoksul ve kirli köşelerini öğrenir, yerel yemeklerin kötü örneklerini tadar. Adam onu şehrin dört bir yanına götürür; devrimin izlerini, çatışmaların geçtiği sokakları gösterir ve yaşadığı olayları anlatır. Bir anlamda ona devrimin hikâyesini taşır; bir rehber gibi ama aynı zamanda bir tanık olarak. Bu arkadaşlık zamanla bir ilişkiye dönüşür ve birlikte aynı evde yaşamaya başlarlar. Ancak bu durum, kadının özgürlüğü ile adamın ona bağlılığı arasında bir gerilim yaratır. Adam, tamamen kadına bağımlı bir hayat sürmeye başlar. Kadın ona asla bir yedek anahtar yaptırmaz. Bu yüzden adam, evden çıkacaksa onunla birlikte çıkmak, geri dönecekse onunla birlikte girmek zorunda kalır.

    Bu durum, ilişkinin doğasındaki güç dengesizliklerini daha da belirginleştirir. İlişki, en başından itibaren gerilimli ve şiddetle örülüdür. Zamanla bu şiddet artar, hem fiziksel hem de duygusal anlamda yıkıcı bir hal alır. Kahire’nin karmaşık yapısı ve devrimin kalıntıları arasında, iki karakter de birbirlerini ve kendi sınırlarını zorlar.

    Roman üç bölümden oluşuyor ve hikâye sürekli bir kadının ve bir erkeğin bakış açısından anlatılıyor. İlk bölümde, anlatıların öncesinde sorular yer alıyor. Başta bu soruların anlatılan hikâyelerden bağımsız olduğunu düşünüyorsunuz, ancak zamanla sorular bağlam kazanmaya başlıyor. Yazar, kafasındaki tohumları okurun zihnine de serpiştiriyor, böylece okur kendi içinde bir bağ kurmaya davet ediliyor.

    İkinci bölümde daha düz bir anlatımla karşılaşıyoruz. İlişki, ayrılık ve kaos bu bölümde devreye giriyor. Şiddetin dozu giderek artıyor ve iki karakter sadece birbirine değil, kendilerine de öfkeyle yaklaşmaya başlıyor. Bu bölüm, ilişkinin giderek daha yıkıcı ve dayanılmaz hale geldiğini net bir şekilde ortaya koyuyor.

    Üçüncü bölüm ise oldukça farklı bir kurgu sunuyor. Bu bölüm, bir yaratıcı yazarlık atölyesinde, romanın yazarının da bulunduğu bir ortamda geçiyor. Yazar, romanı okuyanların eleştirilerini ve yorumlarını tiyatro oyunu şeklinde kurgulamış. Doğrusunu söylemek gerekirse, üçüncü bölümün romana çok da gerekli olmadığını düşündüğüm anlar oldu. Öfkesi, gerginliği ve kaybolmuşluğu giderek artan bir hikâyenin hemen ardından, bir grup yabancının hikâyeye girerek bana ne düşünmem gerektiğini söylemeye çalışması, kişisel olarak hoşuma gitmedi. Ancak yine de bu biçim denemesinin daha önce görmediğim, yaratıcı ve ilginç bir fikir olduğunu kabul etmeliyim.

    Romanı anlattığım kadarıyla ilginizi çektiyse, okuması size kalsın derim. Altını çizdiğim o kadar çok satır var ki, hangisini alıntılasam bilemiyorum. Ama size bir öneri: kitabı satın almadan önce, bir kitabevinde 26, 27 ve 28. sayfaları okuyun. Yazarın dilini, Arap Baharı’na dair gözlemini ve öfkesini bu sayfalarda net bir şekilde göreceksiniz. Öfkenin böylesine ustalıkla yazıldığı metinler, benim içimi şenlendiriyor.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Yersiz yurtsuzların bıraktıkları izler

    Yersiz yurtsuzların bıraktıkları izler


    Adalet ÇAVDAR


    “Bizim yüzyılımızın yarı önemler yüzyılı olduğunu okumuştum bir keresinde ama o zaman bile bunun kadar gerçekten uzak bir şey olmayacağını düşünmüştüm. Bu yıkık dünyanın üzerinde yaşayan her birimiz, yerel yerçekimi güçlerine mükemmel bir itaat sergiliyorduk, her gün en az dirençle karşılaşacağımız yolları seçiyorduk, bu tabii tamamen anlaşılabilir ve insani bir şeydi ama aynı zamanda en barbarca, en iğrenç yoldu. Yani dinleyin. Ben suçsuz değilim. Vazifem neyse onu yaptım!” (Sayfa 141- 142)

    Tanışıp tanışmadıklarını bilmediğim yazarları kafamda arkadaş etmeye bayılırım. Bu, uzun zamandır kendi kendime oynadığım küçük bir oyun. Çok eskiden roman kahramanlarına mektuplar yazdığımı hatırlıyorum. Dün akşam okuyup bitirdiğim kitap, bana bu eski oyunlarımı hatırlattı. Acaba Sarah Bernstein ile Rebecca Solnit tanışmışlar mıdır? Arkadaş mıdırlar? Birbirlerinden haberleri var mıdır? Kitaplarını okumuşlar mıdır? Solnit, çağdaş kadın yazarlar arasında en sevdiklerimden biri.

    Bir antropolog olarak, anlattıklarını herkesin anlayabileceği bir sadelik ve derinlikle sunar. Üslubuyla beni mest eder. Bernstein’ın İtaat Etüdü romanı, bana Solnit’in Kaybolma Kılavuzu’nu çağrıştırdı. Aralarında bulduğumu sandığım ilişkiyi dilim döndüğünce anlatmaya çalışacağım.

    Sarah Bernstein, 1987’de Kanada’da doğmuş bir yazar ve akademisyen. Şu anda İskoçya’da yaşıyor ve yaratıcı yazarlık ve edebiyat dersleri veriyor. Sheffield, Edinburgh ve Strathclyde üniversitelerinde ders vermiş. Yazarlık kariyerine 2015’te yayımlanan düzyazı ve şiir koleksiyonu Now Comes the Lightning ile başlamış. Bu eser, Robert Kroetsch Yenilikçi Yazarlık Ödülü’ne aday gösterilmiş. İlk romanı The Coming Bad Days, 2021’de yayımlandı. Bir sonraki romanı Study for Obedience (İtaat Etüdü) ise 2023 Booker Ödülü kısa listesine girdi ve aynı yıl Giller Ödülü’nü kazandı. İtaat Etüdü, Cem Akaş çevirisiyle Kasım 2024’te Domingo Yayınevi tarafından yayımlandı.

    Hem kahramanımız hem de anlatıcımız olan kadın karakterin bir adı yok. Yaşı belirsiz. Hikâye, onun ağabeyinin çağrısı üzerine uzak bir kuzey ülkesine taşınmasıyla başlıyor. Bu yeni yerde, kardeşine ve onun çiftliğine bakmakla görevlendiriliyor. Ancak kasaba halkı, bu yabancı kadını nedensiz bir şekilde tehdit unsuru olarak görüyor, yani ondan hoşlanmıyor. Onu dışlıyor, görmezden geliyor ve kasabada aksi giden her işi ondan biliyor.

    Yazarın minimalist ve şairane dili, romanın ilk 20 sayfasında “Hadi artık ana hikâye başlasın” diye huysuzlanmaya başlamanıza neden olabilir. Ancak bir süre sonra anlıyorsunuz ki asıl hikâye, çok daha derinde bir yerde, inzivaya çekilmiş şekilde sizi bekliyor. Anlatıcımızın görünürde durağan olan hayatını anlatırken, Sarah Bernstein’in aile, aidiyet, zorbalık, yalnızlık, dil bilmek, eğitim, kadın ve erkek olmak gibi konuları itinayla işlediğini görüyorsunuz. Derinlikli düşünen ve yazan bir kadın olduğu için Bernstein’i okurken hem büyük bir keyif aldım hem de haddim olmayarak gıpta ettim.

    Anlatıcının içsel dünyasını öyle güçlü metaforlarla aktarıyor ki, bir süre sonra aynı sınırlı mekânda aslında kaybolmuş bir kadını görmeye başlıyorsunuz. İşte bu yüzden bu romanı okurken Rebecca Solnit’in Kaybolma Kılavuzu aklımda dolanıp durdu. Bir elimi romanın içine uzatıp, “Al, şu kitabı oku! Bak, düşündüklerinle aslında dünyada yalnız olmadığını göreceksin,” demek istedim.

    Solnit, Kaybolma Kılavuzu’nda kaybolmayı pek çok açıdan ele alır. Kitap adeta bir “kaybolma sözlüğü”dür. Yol iz bilmeden kaybolmak kitabın en basit konularından biridir. Ancak hayatın ve kendinin içinde kaybolmanın ne demek olduğu mevzuuna derinlemesine bakar. Aidiyeti, kimliği, bir yere ait olmayı ya da olmamayı, normalin ne olduğunu, hepimizin bir gün neden eve dönmek istediğini ya da bir ev arayışında olduğunu anlatır. Solnit için “Kaybolmak tüm varlığınla orada bulunmaktır ve tüm varlığınla orada bulunmak, belirsizlik ve gizem içinde kalabilme kapasitesidir.”

    Bernstein ise kahramanını küçük bir kasabaya, daha doğrusu kasabanın biraz dışındaki bir çiftliğe gönderir. Onu yalnız ve itaatkâr bir konumda bırakır. Görünürde ağabeyinin yanında, güvenli sayılabilecek bir mekânda yaşar. Gerçekte tamamen görünmez olmasına izin verir. Kahramanımızı zamanla daha iyi tanırız. O, çok çocuklu bir ailede büyümüş, küçüklüğünden itibaren ağabeyine bakması için adeta onun tarafından yetiştirilmiş bir kadın. Yeterince eğitim almış; ancak diksiyon problemleri olan, dil öğrenmekte zorlanan, çiftliğe gitmeden önceki hayatında da neredeyse görünmez olan biri. Çalışarak hayatını idame ettiriyor. Karşı cinsle herhangi bir ilişkisi yok.

    Çiftliğin bulunduğu toprakların, yıllar önce atalarına ait olduğunu öğrendiğimizde, onun iç dünyasındaki aidiyet, aile, yalnızlık ve yetişkinlik kavramlarını tanımlamaya çalıştığının ayırdına varıyoruz. Varlığı, hiç kimse tarafından yeterince fark edilmediği için adeta yeryüzünde ayak izleri silinircesine dolaşan biri gibi. Kendisi dışında varlığından emin olan kimse yok. Her gün daha az yer kaplamak için daha az konuşmak istiyor. “Ölümcül onaylanma açlığını” beslemek istemiyor.

    “Hukuk söz konusu olduğunda, dedi abim, hayat sözcükle kayıt altına alınırdı ama onun gözünde sözcük, dil, her şeyi mümkün kılabilirdi. Dil ve onun olanakları, dedi abim, ben de bu sefer ona karşı çıkmadım. Biçim ve deney. Anlam bir oraya bir buraya koşar.” ( Sayfa 113 )

    Eşi tarafından terk edilen ağabeyini o giydiriyor, ona gazeteleri okuyor, yeme-içme düzenine bakıyor, ev işlerini yapıyor. O uzun iş seyahatlerindeyken çiftliğin tüm işlerini üstleniyor, orayı koruyor. Tüm bu emeğinin karşılığında aldığı tek şey ise ağabeyinin vaazları. Örneğin, “ıstırap her şeyi sadeleştirir” diyor abisi. Kasabanın ortak alanlarında çalışarak hayata karışmak istese de, her kötü giden işin arkasında onun olduğunu düşünen toplumsal bir ortak akılla mücadele etmesi imkânsız. Kasabalıya verdiği hediyeler ayin törenleriyle yok ediliyor. Herkesin uğursuzluğuna inandığı anlatıcımız, insanlar arasında sesini asla yükseltmiyor. Romanın sonlarına doğru içindeki ses giderek açığa çıkıyor. İç dünyasında beliren bu sesin ritminde bir öfke duyuluyor. Bu öfkenin içinde bellek, aidiyet, aile ve köklerle ilgili sorgulamalar daha da keskinleşiyor. Sessiz ama derin yankılarla dolu iç sesi, keskinliği ve netliğiyle okuru tokatlıyor. Atalarının kaçtığı yerde atalarından kalan sonu ağabeyiyle birlikte devralıp almayacağı merakı ise okura kalsın. Her kayıp öfke yaratır ve bazen en derin anılarımıza bir kapı aralar. Bernstein’ın isimsiz kahramanı, bu kapıdan geçerken hepimize muhtemel bir yol haritası bırakıyor.

    Solnit’in Kaybolma Kılavuzu’nu okurken bir tren yolculuğundaydım. Eşi benzeri olmayan manzaralar geçiyordum. Keşke iki gözüm daha olsaydı, dedirten türden manzaralar. Doğduğum evi bulmaya giderken elime tesadüfen geçmiş bir kitaptı. Bernstein’ın İtaat Etüdü romanını okurken daha güncel öfkelerle uğraşıyordum. İtaat hayatı kolaylaştıran bir “beceri” olabilir, ama o da bir kaybolma yolu, kendini bulmak için öfkeyle tazelenmeye ihtiyaç duyabiliyor insan.

    Çoğumuz anılarla yüklü topraklardan yoksun artık. Yani dönecek bir yerimiz yok. İçine hapsolduğumuz umutsuzluğun rengi biraz da bu yüzden keskinleşiyor. Nereye dönsek yersiz yurtsuz insanların ayak izleriyle karşılaşıyoruz. O izleri zihinlerinde taşıyan çocukların içlerinde büyüyen öfkelere bigâne kaldıkça da büyüyor umutsuzluğumuz.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Sait Faik’in eserlerinin telif hakkı serbest kaldı

    Sait Faik’in eserlerinin telif hakkı serbest kaldı


    Modern Türkçe öykünün en önemli temsilcilerinden Sait Faik Abasıyanık’ın eserleri 1 Ocak 2025 itibarıyla telifsiz hale geldi.

    Abasıyanık’ın eselerinin telif hakkı 2011’den beri İş Bankası Kültür Yayınları uhdesinde bulunuyordu.

    Yayınevi, 1 Ocak 2025 tarihinden sonra da Sait Faik’in eserlerinden elde edilecek gelirlerin tamamını, yazarın vasiyetine uygun şekilde Darüşşafaka Cemiyeti’ne bağışlamaya devam edeceklerini bildirdi.

    Yayınevinden yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi:

    “2011 yılından beri yayınevimiz uhdesinde bulunan, Türk edebiyatının köşe taşlarından Sait Faik Abasıyanık’ın eserlerinin telif hakları, 1.1.2025 tarihinde serbest kalmıştır. Yayınevi olarak, 1.1.2025 tarihinden sonra da, yazarımızın satışı yapılacak tüm kitaplarından elde edilecek gelirden, hem anısına saygı amacıyla hem de vasiyetine uygun bir biçimde, Darüşşafaka Cemiyeti’ne bağış yapılmasına karar verilmiştir.” (KÜLTÜR SANAT)

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***