Etiket: Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi

  • Bahçeli’den Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yanıt: ‘Bu sistemin demokratik meşruiyet temeli 50+1’dir’

    Bahçeli’den Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yanıt: ‘Bu sistemin demokratik meşruiyet temeli 50+1’dir’


    MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı seçimi için yüzde 50+1 şartının değişmesinin “isabetli olacağı” yönündeki sözlerini değerlendirdi. Bahçeli, “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi gelip geçici bir heves değildir” dedi.

    REKLAM

    MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi gelip geçici bir heves değildir, işi bitince buruşturulup bir köşeye atılacak tek kullanımlık konjoktürel reçete hiç değildir.” dedi. 

    TBMM’de partisinin grup toplantısında konuşan Bahçeli, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı seçimi için yüzde 50+1 şartının değişmesinin “isabetli olacağı” yönündeki sözlerini değerlendirdi. 

    “Bu sistemin demokratik meşruiyet temeli yüzde 50+1’dir.” diyen Bahçeli, Güçlendirilmiş Parlementer Sisteme yönelik de “Lağvolunan bir kurum veya sistemin tekrar ihyası diye bir şey zaten makul ve mantıklı bir şey değildir” eleştirisini yöneltti.  

    Bahçeli şöyle konuştu:

    “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, Türkiye Cumhuriyeti’nin hem üçüncü evreye geçişini sağlamış hem de yeni yüzyılı kavrayan ve kuşatan demokratik ve dinamik nitelikli sistemsel başarısını somutlaştırmıştır.

    Milli iradenin takdir ve tercihiyle kabul edilen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin üzerine gölge düşürmek, bilhassa “ucube sistem, tek adam rejimi” iddialarıyla çamur atmak yalnızca haksızlık değil bizatihi milletimize saldırıdır.

    Devlet hayatında çatlak sesler dinmiş, karar alma süreçleri seriye bağlanmış, kuvvetler ayrımı billurlaşmış, çok başlılık devri kapanmış, bürokratik oligarşinin suyu kesilmiştir.

    Yeni sistemin gerekli, yeterli siyasi, stratejik ve fikri demlenme süreci devam etmekte olup kurum ve kurallarıyla olgunlaşması, ilke ve esaslarıyla oturması Türk ve Türkiye Yüzyılı’nın güvencesi olacaktır.

    Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi gelip geçici bir heves değildir.

    Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi işi bitince buruşturulup bir köşeye atılacak tek kullanımlık konjoktürel reçete hiç değildir.

    Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi Türkiye Cumhuriyeti’nin istikbal haysiyeti, milli bekasının habitatı; Türk milletinin huzur, barış ve kardeşlik iradesinin temel harcıdır.

    Elbette Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin aksayan, tekleyen ve arıza sinyali veren yönleri varsa mutabakatla ele alınıp düzeltilmelidir. Bu da son derece doğal ve doğru bir seçenektir.

    Ancak her yönetim sisteminin bir özü, hukuki ve ahlaki meşruiyetini sağlayan demokratik bir özelliği vardır ve bunun tartışılması da öngörülemez sorun ve sıkıntılara yol açma riski taşımaktadır.

    Bahçeli: Lağvolunan bir sistemin tekrar ihyası mantıklı değildir

    Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem hedefiyle milletimizin huzuruna çıkan zillet ittifakı amaçladığı icazet ve ruhsatı alamamış, milli irade Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ni mevcut ve mahut haliyle tasdik ve teyit etmiştir.

    Lağvolunan bir kurum veya sistemin tekrar ihyası diye bir şey zaten makul ve mantıklı bir şey değildir.

    İster iyileştirilsin, isterse güçlendirilsin, eğer Parlamenter Sistem her şeye rağmen ihya edilseydi; dejenere olması, kaosa hizmet etmesi, kutuplaşma ve kamplaşmayı körüklemesi, devlet yönetimini krize sokması mukadder bir siyaset ve hayat gerçeği haline gelirdi.

    Bildiğiniz gibi, Sayın Cumhurbaşkanımız Almanya ziyaretinden dönerken Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin ana omurgası, can evi, demokratik güvenliği olan yüzde 50+1 oy nisabıyla ilgili açıklamalarda bulunmuş ve şöyle demiştir:

    “Çoğunluğu alan adayın seçilmesi usulüne geçilmesi halinde Cumhurbaşkanlığı seçimi de seri olur, uğraştırmaz ve yanlış yollara da sevk etmez. Mevcutta 50+1 mecburiyeti partileri yanlış yollara sevk ediyor. Kimin eli, kimin cebinde belli değil.”

    REKLAM

    Sayın Cumhurbaşkanımızın tespit ve değerlendirmeleri siyasetin ve kurulan ittifakların parçalı yapısına bakıldığında tutarlı ve anlamlıdır.

    Fakat bu konuda bizim geçmişten bugüne söylediğimiz sözler, yaptığımız açıklamalar, paylaştığımız görüşler de bellidir ve esasen hiç değişme göstermemiştir.

    Bahçeli: Kimsenin sırtına binmedik, kimseyi de sırtımıza bindirmedik

    “Milliyetçi Hareket Partisi olarak, dün ne demişsek bugün aynı çizgide, aynı düşüncede, aynı görüşteyiz.” diyen Bahçeli şöyle devam etti:

    “Ancak Cumhur İttifakı olarak konuşup tartışarak orta yolun, makul çözümün, yeni sistemin doğasını zedelemeyecek tamirat ve onarımın karşılıklı anlayış ve uzlaşmayla yapılacağının inancına ve iradesine de sahibiz. Sayın Cumhurbaşkanımızın bahse konu açıklamasını çarpıtıp Cumhur İttifakı etrafında tezvirat ve tefrika imal eden fırsat düşkünü meczuplara da prim vermeyiz, itibar etmeyiz, bunları adam yerine bile koymayız.

    Bazı zeka ve vicdan özürlülerin, ‘Erdoğan, Bahçeli’yi sırtından atacak mı?’ diye yazı kaleme almaları, AK Parti ile MHP arasında sorun olduğundan bahsetmeleri, fitne tezgahı açmaları alçak bir teşebbüs, namert bir telaffuzdur.

    REKLAM

    Allah’a çok şükür siyasi hayatımız boyunca hiç kimsenin sırtına binmedik, hiç kimseyi de sırtımıza bindirmedik. Onun bunun sırtından geçinen keneler bizi anlayamaz, anlasa da anlatmaya takatleri yetmez, yetemez. Yük aldık, yük olmadık; bedelse ödedik, yeri geldi şehadet düştü hissemize, ne gam ne tasa katiyen şikayet etmedik, önce ülkem ve milletim demekten de asla vazgeçmedik.

    Milliyetçi Hareket Partisi tufeyli değildir, yancı değildir, ufakçı değildir, ulufeye talip değildir, ikbale meraklı değildir; Türklüğün, Türkiye’nin ve Türk milletinin serdengeçti şuuru, son kalesi, tüm çareler tükendiğinde düşmana sıkılacak son kurşunudur.

    Bilmeyen varsa tekrar hatırlatayım; Sayın Cumhurbaşkanımızla diyaloğumuz hasbidir, harbidir, haysiyetlidir, hakseverlik üzerinedir, saygı ve sevgi temellidir, hiç kimse de aramıza giremeyecektir. Cumhur İttifakı’nda pazarlık yoktur. Cumhur İttifakı’nda ihtilaf yoktur. Cumhur İttifakı bir planın ürünü, sipariş edilmiş bir projenin üretimi değildir.”

    Bahçeli: CHP’de yeni bir şey yoktur

    “Hamamda kurna, düğünde zurna beğenmeyen bugünkü CHP yönetimi her şeye karşı, geçmişine karşı, işin özünde karşıya bile karşıdır.” diyen Bahçeli, CHP’ye eleştirileride bulundu. 

    Bahçeli şu şekilde devam etti:

    REKLAM

    “Geçtiğimiz günlerde CHP Genel Başkanı’nın İstanbul Kadıköy’de bir operaya HEDEP’lilerle birlikte katılması, sahne alan ve Kürdistan’dan bahsedip Türkiye’yi işgalci diye karalayan sözde bir sanatçının elini öpmesi utanç verici bir ayıp ve rezalettir. Öpecek eli tanımayanların milletten tekme yemeleri mutlaktır. CHP gerçekten de sömürgeleşmiş, vesayet zincirine vurulmuştur. Bir bölücünün saygıyla elinin öpülmesi CHP’nin mazisini inkar, Türkiye’ye rest çekmektir. Bu sefil fikri kimin verdiği az çok bellidir. CHP Genel Başkanı maalesef kukladır, kuklacı ise İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı makamında oturan zattır. Onun da ipini tutanlar iç ve dış husumet cephesidir. CHP’de patron çıldırmış, tasfiye işlemi hızlanmış, yağma vites yükseltmiş, Atatürk’ün partisi kapanın elinde kalmıştır.”

    Erdoğan ne demişti?

    Erdoğan, “(50+1 şartının değişmesi) İsabetli olur. Çoğunluğu alanın seçilmesi halinde Cumhurbaşkanlığı seçimi de seri olur, uğraştırmaz, yanlış yollara sevk etmez. Mevcutta 50+1 mecburiyeti partileri yanlış yollara sevk ediyor. Kimin eli, kimin cebinde belli değil. Yok altılı, yok on altılı masa.. Oy sayısı itibarıyla ‘en fazla oyu alan aday seçilir’ denildiği zaman seçim hızlıca tamamlanır.” ifadelerini kullanmıştı.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Altılı Masa’nın Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem Anayasa Değişikliği Önerisi’nde neler var?

    Altılı Masa’nın Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem Anayasa Değişikliği Önerisi’nde neler var?


    Altılı Masa, Anayasa değişikliği önerisini “Şimdi Demokrasi Zamanı” sloganıyla açıkladı. Tasarıya göre partili cumhurbaşkanlığı dönemi sona erecek. Anayasaya özgürlükçü bir anlayış kazandırılacak. Meclis güçlü, yargı bağımsız, yürütme istikrarlı olacak. Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’de yeni hükümet kurulmadan mevcut hükümet düşürülemeyecek. Parti kapatma zorlaştırılacak. Hayvan hakları Anayasaya girecek. Kadına şiddetten suçlu bulunanlar milletvekili olamayacak.

    Cumhuriyet Halk Partisi, DEVA Partisi, Demokrat Parti, Gelecek Partisi, İYİ Parti ve Saadet Partisi Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’e geçiş için üzerinde uzlaştıkları anayasa değişikliği önerilerini liderler Kemal Kılıçdaroğlu, Ali Babacan, Gültekin Uysal, Ahmet Davutoğlu, Meral Akşener ve Temel Karamollaoğlu’nun katıldığı toplantıda açıkladı.

    Buna göre Altılı Masa, ortak programlarla sahaya çıkacak. 

    Tasarıyı hazırlayan komisyon üyeleri önümüzdeki günlerde medya organlarını, baroları, sivil toplum kuruluşlarını, meslek örgütlerini, iş dünyasını, sendikaları, kadın ve gençlik örgütlerini ziyaret edecek. Ayrıca altı siyasi parti Türkiye genelinde ortak programlar düzenleyerek sivil toplumla bir araya gelecek.

    Kuvvetler ayrılığı tesis edilecek

    Altılı Masa’nın Anayasa değişikliği önerisi 84 maddeden oluşuyor. Kuvvetler ayrılığının vurgulandığı yeni sistemde yasamanın etkin ve katılımcı, yürütmenin istikrarlı, şeffaf ve hesap verebilir, yargının ise bağımsız ve tarafsız olması hedefleniyor. Uzlaşılan metinde “Güçlü, özgürlükçü, demokratik, adil bir sistem inşa etme kararlılığı içindeyiz” ifadelerine yer veriliyor. Altılı Masa’nın anayasa değişikliği paketinden öne çıkanlar şöyle:

    Partili cumhurbaşkanlığı dönemi kapanacak

    Cumhurbaşkanı 7 yıllığına halk tarafından seçilecek ve seçimle beraber partisiyle ilişkisi sona erecek. Görevi sona eren bir cumhurbaşkanı, seçimle gelinen siyasi bir görev üstlenemeyecek. Cumhurbaşkanına, TBMM Başkanı vekalet edecek. Cumhurbaşkanının kanunlar üzerindeki zorlaştırıcı veto etkisi sona erdirilip geri gönderme hakkı veriliyor

    Anayasaya özgürlükçü anlayış kazandırılacak

    Altılı Masa’nın teklifi, Anayasayı temel hakları “ödev” olarak vurgulayan ve hürriyetleri ödev kavramıyla sınırlayan anlayıştan arındırıyor. Anayasaya özgürlükçü bir anlayış kazandırılıyor. Anayasadan otoriter anlayışın izleri siliniyor. Anayasada “temel hak ve ödevler” yerine “temel hak ve hürriyetler” düzenleniyor.

    “İnsan onuru” Anayasanın temel esası olacak

    Anayasanın temel hakları düzenleyen ilk maddesine “İnsan onuru dokunulmazdır ve anayasal düzenin temelidir” ifadesi ekleniyor. Bu vurguyla beraber Anayasanın insan onurunu esas alan bir bakış açısı kazanması sağlanıyor. Devletin temel işlevinin insan onurunu korumak ve ona saygı göstermek olduğu vurgulanıyor.

    Tereddüt halinde yorum hürriyet lehine yapılacak

    Anayasa’nın 13. maddesine “Hürriyet esas sınırlama istisnadır. Tereddüt halinde yorum hürriyet lehine yapılır” hükmü ekleniyor. Böylece temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması düşüncesinden temel hak ve hürriyetlerin üstünlüğü dönemine geçiliyor.

    Eleştiri hürriyeti güvence altına alınacak

    Düşünce, kanaat ve ifade hürriyeti tek bir maddede düzenleniyor. Anayasanın 25. maddesinde yapılacak değişiklikle eleştiri hürriyeti güvence altına alınıyor. Keyfi sınırlamaların önüne geçiliyor.

    Hayvan hakları ilk kez Anayasaya girecek

    Anayasanın 56. maddesinde yapılan değişiklikle Anayasada sağlık hakkı ve çevre hakkı yeniden düzenlenirken hayvan hakları ilk kez anayasal güvenceye kavuşturuluyor.

    Parti kapatma zorlaştırılacak

    Siyasi parti kapatma davalarının açılması zorlaştırılıyor. Şiddete başvurma ya da şiddeti teşvik hariç olmak üzere parti kapatma davalarının açılabilmesi için ihtar şartı getiriliyor. Kapatma davasının açılabilmesi, TBMM’nin üçte ikisinin oyuyla alınacak izne bağlanıyor. Milletvekillerinin meclis kürsüsünde kullandığı ifadelerin parti kapatma davalarında delil olamayacağı düzenleniyor. Bu davalardan çıkabilecek yaptırımlara idari para cezası ekleniyor.

    Dokunulmazlığın kaldırılması zorlaştırılacak

    Milletvekillerinin sadece ağır ceza mahkemesinin görevine giren suçüstü halinde dokunulmazlıktan faydalanamayacağı düzenleniyor. Anayasanın 83. maddesinde Anayasanın 14. maddesine yapılan atıf metinden çıkarılıyor. Dokunulmazlığın kaldırılması için üye tam sayısının salt çoğunluğu ile karar alınacağı hükmü getiriliyor. Milletvekili düşme kararında bireysel başvuru yoluna gidilmiş ise Anayasa Mahkemesinin kararının bekleneceği düzenleniyor.

    Kadına şiddetten suçlu bulunanlar milletvekili olamayacak

    Affa uğramış olsalar bile cinsel saldırı, çocukların cinsel istismarı, kadına yönelik kasten yaralama ve edimi ifasını fesat karıştırma suçlarından hüküm giymiş olanların milletvekili seçilme yeterliliğine sahip olamayacağı hükmü getiriliyor.

    Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvurunun alanı genişletilecek

    Anayasa Mahkemesi’nin üye sayısı 15’ten 22’ye çıkarılıyor. Üyelerden 20’sinin TBMM, 2’sinin cumhurbaşkanı tarafından seçilmesi öngörülüyor. Mahkemenin bölüm sayısı 2’den 4’e yükseltiliyor. Anayasada veya Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde düzenlenen hakların ihlali iddiasıyla Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yolu açılıyor.

    Uluslararası anlaşmalardan çekilme kararı açıkça TBMM’nin uygun bulmasına bağlanacak

    Türkiye’nin taraf olduğu bir uluslararası anlaşmadan çekilme için TBMM’nin uygun bulması şartı Anayasada açıkça düzenleniyor.

    Herkes Meclis Araştırma Komisyonu’nun davetine uyacak

    Meclisin denetim yetkisi güçlendiriliyor. Şeffaf ve hesap verebilir bir yönetim için hükümete hesap sorulabilmesini sağlayacak araçları artırıp etkili kılınıyor. Muhalefete bir yasama yılında en az yirmi gün gündemi belirleyerek genel görüşme açma hakkı tanınıyor. Herkesin Meclis Araştırma Komisyonunun davetine uymak zorunda olduğu düzenleniyor.

    Milletin meclisi, bütçe yetkisine kavuşacak

    Bütçe yetkisi Meclise iade ediliyor. Hükümetlerin politikalarını Bütçe Kanununun sınırlarına uygun olarak yürütmelerini sağlamak amacıyla Kesinhesap Anayasada ayrı bir maddede düzenleniyor. Değişikliğe göre, Kesinhesap Komisyonu kuruluyor ve başkanının ana muhalefet partisinin milletvekili olması şartı getiriliyor.

    Yeni hükümet kurulmadan mevcut hükümet düşürülemeyecek

    Hükümet, başbakan ve bakanlar hakkında gensoru verme yetkisi tesis ediliyor. Bu yenilikle, Bakanlar Kurulu aleyhine verilen güvensizlik önergelerine yeni Başbakanın isminin eklenmesi zorunlu kılınıyor. Böylece meclis, istikrarın gereği olarak ancak yeni hükümeti kurmakta birleşebilirse mevcut hükümeti düşürebilecek.

    HSK kapatılacak

    Hakimler ve Savcılar Kurulu kapatılarak Hakimler Kurulu ve Savcılar Kurulu kuruluyor. Yargı bağımsızlığının sağlanması için Adalet Bakanı ve yardımcısının Hakimler Kurulu üyesi olmasına son veriliyor.

    OHAL KHK’larına son verilecek

    OHAL KHK’ları kaldırılıyor. Olağanüstü Hallere ilişkin tedbirlerin Olağanüstü Hal Kanunu ile düzenleneceği ve Olağanüstü Hal Kanunu ile bu kanundan kaynaklı idari eylem ve işlemlere karşı yargı yolunun kapatılamayacağı düzenleniyor.

    Savunma ve iddia makamı eşitlenecek

    Hakim ve savcılara coğrafi teminat getiriliyor. Savunmanın bağımsızlığı vurgulanıyor. Yargılama sürecinin temel unsurlarından biri olan savunma makamı, ilk defa, bir anayasa hükmüyle düzenlenerek bu makamın iddia makamıyla eşit bir statüye kavuşturulması sağlanıyor. Her ilde bir baro olacağı açıkça Anayasada düzenleniyor.

    Sayıştay ve YSK yüksek mahkeme olacak

    Sayıştay yüksek mahkeme statüsüne kavuşturuluyor. Kurumun denetim yetkisinin kapsamı genişletiliyor. Yüksek Seçim Kurulu Anayasada yargı bölümünde bir yüksek mahkeme olarak düzenleniyor, kurulun niteliği açıklığa kavuşturuluyor. Yüksek Seçim Kurulunun seçme, seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkına ilişkin kararları Anayasa Mahkemesinin denetimine açılıyor.

    RTÜK üyeleri gazeteci ve akademisyenlerden oluşacak

    Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’nun üye yapısında çoğulculuk sağlanıyor. RTÜK üyeleri, basın mensupları ile iletişim ve hukuk fakültesi öğretim üyeleri arasından seçiliyor. Üye seçiminde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin nitelikli çoğunluğu aranıyor. Kurulun çoğulculuk, özerklik ve tarafsızlık esaslarına bağlı olarak çalışacağı vurgulanıyor.

    Belediye başkanlarının görevden uzaklaştırılmasına Danıştay karar verecek

    İçişleri Bakanlığı’nın belediye başkanlarını ve meclis üyelerini görevden uzaklaştırma yetkisi kaldırılıyor. Onun yerine Danıştay kararı şartı getiriliyor. Görevden uzaklaştırmanın en fazla altı ay sürebileceği düzenleniyor.

    YÖK kaldırılacak

    Yükseköğretim Kurulu kaldırılıyor. Üniversitelerin akademik, idari ve mali özerklikleri ihlal edilmemek kaydıyla planlama ve koordinasyon kurulu olacak Yükseköğretim Üst Kurulu düzenleniyor.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Türkiye’de hiperenflasyon dönemine mi girildi?

    Türkiye’de hiperenflasyon dönemine mi girildi?


    Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre enflasyon martta yüzde 5,46 arttı, yıllık bazda yüzde 61,14 olarak gerçekleşti.

    TÜİK’in resmi enflasyon verilerine alternatif olarak çıkan bağımsız araştırma grubu ENAG ise tüketici fiyat endeksinin mart ayında %11,93’ ulaştığını, yıllık enflasyonun da %142,63 olarak gerçekleştiğini duyurdu.

    Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati, “Kur stabil olduysa faiz de gündemden çıktıysa, enflasyonu da er ya da geç birlikte alaşağı edeceğiz.” dedi.

    Fakat muhalefet partileri hiperenflasyon uyarıları yaptı.

    Peki hiperenflasyon riski ne kadar yakın, gelinen aşamada Merkez Bankası’nın elinde enflasyonu düşürmek için hangi reel seçenekler var?

    Türkiye’deki durumun nedenleri, küresel çapta enflasyon artışlarından farklı mı?

    Bilkent Üniversitesi öğretim üyesi ve Merkez Bankası eski başekonomisti Hakan Kara ve Başkent Üniversitesi Uluslararası Finans ve Bankacılık Bölüm Başkanı Prof.Dr. Şenol Babuşçu ile Ekonomist Barış Soydan euronews’e değerlendirdi.

    Bilkent Üniversitesi öğretim üyesi ve Merkez Bankası eski başekonomisti Prof. Dr. Hakan Kara’ya göre Türkiye uzun yıllar çok yüksek enflasyonla yaşayıp hiperenflasyona gitmemiş tek ülke.

    Dolayısıyla tarihsel perspektiften bakınca hiperenflasyon riski düşük. Fakat mevcut politikalarda ısrar edilirse enflasyon sorunu giderek ciddileşebilir.

    Bilkent Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Hakan Kara, Merkez Bankası’nın enflasyonu düşürebilmek için faiz ve iletişim aracını etkin bir şekilde kullanması gerektiğini düşünüyor.

    “Merkez Bankası faiz ve iletişim aracını etkin bir şekilde kullanabilirse enflasyon dinamiklerindeki bozulmayı sınırlayabilir. Ancak gerçek anlamda fiyat istikrarına ulaşmak için artık merkez bankasının dışında tamamlayıcı tedbirlere de ihtiyaç var. Güven veren ve riskleri azaltan güçlü bir makroekonomik program uygulanmadan enflasyonu kalıcı olarak düşürmek mümkün olmaz.’’

    Türkiye’deki enflasyon artışını para politikasının devrede olmamasına bağlayan Merkez Bankası eski başekonomisti Prof. Dr. Hakan Kara Türk parasının ‘sahipsiz kaldığını’ düşünüyor.

    “Türkiye’de enflasyon yüzde 61, bize benzeyen akran ülkelere ortalama enflasyon 7-8. Aradaki fark tamamen bizim kendi yarattığımız enflasyon. Bizde enflasyondaki ilave bozulmanın temel sebebi para politikasının devrede olmaması. Merkez Bankası elindeki aracını kullanamadığı için paramız sahipsiz kalıyor. Sahipsiz kalan para satın alma gücünü kaybeder. Olay bu kadar basit.’’

    Başkent Üniversitesi Uluslararası Finans ve Bankacılık Bölüm Başkanı Prof.Dr. Şenol Babuşçu’ya ise her ne kadar resmi rakamlara yansımasa da hiperenflasyon var. Ve TÜİK bu şekilde mücadele etmeyi bırakırsa gerçek anlamda enflasyon yüzde 100’ü bulabilir.

    “Mücadele edilmezse enflasyonda üç haneli rakamları göreceğiz. Bununla birlikte enflasyondaki bozulmanın temel nedeni Eylül 2021’den itibaren atılan politika faiz kararındaki adımlar. Enflasyon, 23 Eylül’deki para politikası kararına kadar yüzde 19’du. Buradan yüzde 61’e çıktı. Yani tek nedeni faizlerin indirilmesidir.’’

    Prof.Dr. Şenol Babuşçu, enflasyonla mücadele etmesi gereken Merkez Bankası ve Maliye Bakanlığı’nın sessiz kaldığını ifade ediyor.

    “Merkez Bankası’nın beş altı aydır sesi çıkmıyor yani enflasyonla mücadelede politika uygulamıyor. Merkez Bankası’nın para politikası uygulaması gerekiyor. Hazine ve Maliye Bakanı ise sadece konuşuyor, maliye politikasını uygulamıyor. Bunun nedeni de hükümet tarafından dışlanmışlık ve kararlarını bağımsız alamaması. Örneğin Merkez Bankası’nın en önemli silahı faiz ama bunu kullanamıyor. Burada enflasyonla mücadele eden tek kurum TÜİK. TÜİK hiperenflasyon olmasın diye elinden gelen her çabayı gösteriyor. Olmaması da yine TÜİK’in başarısına bağlı. TÜİK’in açıkladığı rakamlara da güvenmiyorum çünkü enflasyon yüzde 100’ün üzerinde. ENAG verileri ve ÜFE ile market fiyatları bunu gösteriyor.’’

    ”Türkiye’nin yaşadığı enflasyon artışı küresel çapta enflasyon artışlarından farklı”

    Kısa vadede bir toparlanmadan bahsedilemeyeceğini düşünen Başkent Üniversitesi Uluslararası Finans ve Bankacılık Bölüm Başkanı Prof.Dr. Şenol Babuşçu, uzun vadede faiz oranlarının arttırılmasıyla bir çıkış bulunacağı görüşünde.

    “Türkiye’nin yaşadığı enflasyon artışı küresel çapta enflasyon artışlarından tamamen farklı. Politika faizini indirmesinden kaynaklı, uluslararası piyasaların etkisi kısıtlı. Kısa vadede bir adım atılacağını sanmıyorum ama uzun vadede faiz oranları arttırılırsa bir çıkış var. Bunu da çok büyük bir kur artışında kullanacaklar. Başka kullanmayacaklar.’’

    Ekonomist Barış Soydan da hiperenflasyon riskine karşılık resmi enflasyon rakamlarının ne kadar gerçek olduğunu sormanın önemli olduğunu düşünüyor.

    “İktidarın seçime kadar bu şekilde gideceklerini düşünüyorum. O nedenle enflasyonun daha da sert yükseliş riski var. Hiperenflasyon tanımı tartışmalı. Bana göre yüzde 100 oranı Türkiye için hiperenflasyondur. Ama iktisada baktığımızda yüzde 200 kabul ediliyor. Eğer yüzde 200’ü baz alacaksak Türkiye hiperenflasyona uzak hatta yıl sonunda daha da uzaklaşacak.’’

    Başkanlık Sisteminin Merkez Bankası’nın tersine politika izlemesini engellediğini düşünen Ekonomist Barış Soydan, acilen atılması gereken adımları şöyle sıralıyor:

    “Bir ülkenin Merkez Bankası enflasyon altında bir politika faizi verirse bunun anlamı ben enflasyonla mücadele etmek istemiyorum demektir. Ne yapmalı? Merkez Bankası para politika faizinde arttırıma gitmeli. İkincisi yapısal sorunlar çözülmeli. Mesela en başta tarım geliyor. Ekili alanlar azalıyor, çiftçiler bırakıyor. Bu kolay bir iş değil ama önüne geçilmeli. Sonra maliye politikaları geliyor. Devletin kemer sıkması gerekiyor, daha az borçlanmalı ve daha az harcamalı. Mesela gösterişli projelerden vazgeçilmeli. Kanal İstanbul hala gündemde. En zoru ise enflasyon bekleyişlerini kırmak. Ki bunu kırmaya yönelik politikalar geliştirilmeli.’’

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Örtülü ödenek nedir, son 15 senede nasıl arttı?

    Örtülü ödenek nedir, son 15 senede nasıl arttı?


    Türkiye’de muhalefet partileri örtülü ödenek kullanımının Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) iktidarında giderek arttığını ve suiistimal edildiğini savunuyor. Peki, örtülü ödenek nedir? Son 15-20 yılda örtülü ödenek bütçesi ne kadar arttı? Örtülü ödeneğin merkezi bütçenin gider ve gelirleri içindeki payı kaç? Bu oran yıllar içinde nasıl değişti?

    Örtülü ödenek 2013 tarihli Kamu Mali Yönetimimi ve Kontrol Kanunu’nun 24. maddesinde şöyle tarif ediliyor: “Örtülü ödenek; kapalı istihbarat ve kapalı savunma hizmetleri, Devletin millî güvenliği ve yüksek menfaatleri ile Devlet itibarının gerekleri, siyasi, sosyal ve kültürel amaçlar ve olağanüstü hizmetlerle ilgili Devlet ve Hükümet icapları için kullanılmak üzere Cumhurbaşkanlığı bütçesine konulan ödenektir.” Bu maddeye göre “kanunlarla veya Cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle verilen görevlerin gerektirdiği istihbarat hizmetlerini yürüten diğer kamu idarelerinin bütçelerine de örtülü ödenek” konulabiliyor

    Şahsi ve siyasi amaçla kullanılamaz

    Kanun maddesine göre örtülü ödenek, “bu amaçlar dışında, Cumhurbaşkanının ve ailesinin kişisel harcamaları ile siyasi partilerin idare, propaganda ve seçim ihtiyaçlarında kullanılamaz.” Örtülü ödenekler toplamı, genel bütçe başlangıç ödenekleri toplamının binde beşini geçemiyor.

    Örtülü ödeneğin kullanılması konusunda kanun cumhurbaşkanına tam yetki veriyor. Buna göre “Cumhurbaşkanlığı ve diğer ilgili idare bütçelerinde yer alan örtülü ödeneklerin kullanılma yeri, giderin kimin tarafından yapılacağı, hesapların tutulma ve kapatılma yöntemi, gideri yapanın değişmesi halinde yeni yetkiliye hangi belgelerin aktarılacağı Cumhurbaşkanı tarafından” belirleniyor. Örtülü ödeneklere ilişkin giderler Cumhurbaşkanı tarafından belirlenen esaslara göre gerçekleştiriliyor ve ödeniyor.

    Örtülü ödenek yıllar içinde nasıl yükseldi?

    Bütçeye “Gizli Hizmet” olarak kaydediliyor

    Örtülü ödeneğin her yıl ne kadar olduğu ise sır değil; tam tersine Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın internet sitesinde yayımlanan bütçe dökümlerinde bu bilgi yer alıyor. Bütçedeki karşılığı ise “Gizli Hizmet Giderleri”. Kanunun 24 üncü maddesinde belirtilen iş ve hizmetlerle ilgili giderler, Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanununun gerektirdiği giderler ve gizli haber alma giderleri bütçede “Gizli Hizmet Giderleri” olarak gösteriliyor.

    2006 ve 2015’te örtülü ödenek artışı dikkat çekici

    2005 yılında örtülü ödenek bütçesi 155 milyon 99 bin TL idi. 2015’ten sonra örtülü ödenek 2014, 2016 ve 2018 ve 2020 yılları haricinde hep artış gösterdi. 2006 en fazla artışın yaşandığı yıllardan birisi oldu. Örtülü ödenek 2006’da önceki yıla göre yüzde 110 artarak 327,4 milyona çıktı. 2011’de 951 milyonu geçen örtülü ödenek bütçesi 2012’de bir milyar 175 milyonu aştı. 2014’te 1 milyar 78 milyon lira olan örtülü ödenek giderleri 2015’te yüzde 65 artışla bir milyar 773 milyonu geçti. 2019 yılında 2 milyar 73 milyona ulaşarak iki milyar barajını aşan örtülü ödenek 2021 yılında 2 milyar 714 milyon lirayı aştı.

    Örtülü ödenekte 16 yılda artış yüzde 1640

    Buna göre örtülü ödenek 2005-2021 yıllarını kapsayan son 16 senede yüzde bin 640 arttığını gösteriyor. Ancak enflasyon ve döviz kurları dikkate alındığında bu artıştan ziyade örtülü ödeneğin merkezi bütçenin gider ve gelirlerindeki payına ve bunun yıllar içindeki değişimine bakmak daha anlamlı bir karşılaştırma oluyor.

    Bütçe giderleri içindeki payı ne kadar?

    Merkezi Yönetim Bütçe Giderleri-Harcamaları 2005 yılında 159 milyar 686 milyon idi. Buna göre örtülü ödeneğin bu harcamalar içindeki payı 2005 yılında binde 0,98 idi. Ancak bu oran 2006’da binde 1,83’e; 2007’de binde 2,13’e çıkarken 2010 yılında binde 2,39 oldu. 2011 senesinde bu oran binde 3,02’e kadar çıktı. 2014’te binde 3,24’ü gören bu oran 2015’te ise binde 3,5’i geçti. Örtülü ödeneğin Merkezi Yönetim Bütçe Giderleri-Harcamalardaki payı 2018’de binde 2,07’ye düşerken 2021 yılında bu oran binde 1,7 oldu.

    2005’te merkezi yönetim harcamalarında örtülü ödeneğin payı binde 1’den birazcık düşük (0,98) iken bu pay 2021 yılında binde 1,7’e kadar yükseldi. Oransal bazda 2005-2021 yılları arasındaki artış yüzde 74 oldu.

    Örtülü ödeneğin genel yönetim bütçe giderleri içindeki payına da bakmak mümkün. Ancak Hazine ve Maliye Bakanlığı sitesinde 2021 verileri henüz tamamlanmış değil ve 2011’den önceki yıllar görünmüyor. Genel bütçe giderleri içinde örtülü ödeneğin 2020 yılındaki payı binde 1,22 idi.

    Bütçe gelirleri içindeki payı nasıl değişti?

    Örtülü ödeneğin merkezi yönetim bütçesi gelirlerine oranı 2005 yılında binde 1,02 idi. Bu oran 2015 yılında binde 3,67’ye kadar çıktı. 2021 yılında ise binde 1,93 oldu. Yani örtülü ödeneğin bütçe gelirlerine oranı son 16 senede yüzde 89 artış gösterdi.

    Nominal olarak bakıldığında 2005-2021 yılları arasında örtülü ödenek yüzde 1640 artarken bu dönemde merkezi yönetim bütçe giderleri yüzde 902; gelirleri ise yüzde 889 artış gösterdi. Bu da örtülü ödeneğin bütçe gider ve gelirlerinden çok daha fazla arttığını gösteriyor.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Olası bir seçimde yasama ve yürütmenin farklı ittifaklarda olması yönetim sorunu yaşatır mı?

    Olası bir seçimde yasama ve yürütmenin farklı ittifaklarda olması yönetim sorunu yaşatır mı?


    Türkiye’de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın tartışılmasına ‘nokta koyduğunu’ söylediği olası bir erken seçim, muhalefetin gündeminden düşmüş değil. Millet İttifakı bileşenleri Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ile İyİ Parti, kimi zaman ayrı kimi zaman ortak açıklamalarla iktidarı erken seçime davet ediyor. Bu çağrıya diğer muhalefet partileri Halkların Demokrasi Partisi (HDP), DEVA, Gelecek Partisi ve Saadet Partisi de destek veriyor.

    Seçimin erken ya da vaktinde mi olacağı sorusuyla birlikte sandıktan çıkabilecek farklı sonuçların Türkiye siyasetini nasıl şekillendirebileceği de merak konusu.

    Peki, varsa hala bir erken seçim ihtimali hangi koşullarda mümkün? Seçimde cumhurbaşkanlığı makamı ve Meclis çoğunluğu farklı ittifak blokları arasında paylaşılır ise ne olur?

    Gelecek Partisi İnsan Hakları Başkanı ve Anayasa Hukuku Profesörü Dr. Serap Yazıcı ve Kamuoyu Araştırmacısı/Siyasal İletişim Uzmanı Dr. İbrahim Uslu konuyla ilgili euronews’in sorularını yanıtladı.

    Gelecek Partisi İnsan Hakları Başkanı ve Anayasa Hukuku Profesörü Dr. Serap Yazıcı, olası bir seçimde cumhurbaşkanlığı makamı ve Meclis çoğunluğunun farklı ittifaklarda olmasının bir yönetim krizi yaratmayacağı görüşünde. Olası bir erken seçimin hangi koşullarda gerçekleşebileceğinin ayrıntılarını şöyle aktarıyor:

    Erken seçim hangi şekilde gerçekleşebilir?

    ”Anayasamızın 2017’de değişen 116. maddesi ilk üç fıkrasında şu hükme yer vermektedir: “Türkiye Büyük Millet Meclisi, üye tamsayısının beşte üç çoğunluğuyla seçimlerin yenilenmesine karar verebilir. Bu halde Türkiye Büyük Millet Meclisi genel seçimi ile Cumhurbaşkanlığı seçimi birlikte yapılır. Cumhurbaşkanının seçimlerin yenilenmesine karar vermesi halinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi genel seçimi ile Cumhurbaşkanlığı seçimi birlikte yapılır. Cumhurbaşkanının ikinci döneminde Meclis tarafından seçimlerin yenilenmesine karar verilmesi halinde, Cumhurbaşkanı bir defa daha aday olabilir. Görüldüğü gibi bu hüküm, erken seçim kararını verme yetkisini TBMM’ye ve Cumhurbaşkanına tanımıştır. Anayasa koyucu, erken seçim yerine seçimlerin yenilenmesi kavramını tercih etmiştir. Yukarıda aktardığımız hükümden de anlaşılacağı gibi TBMM Cumhurbaşkanının, Cumhurbaşkanı ise TBMM’nin seçimlerinin yenilenmesine karar verebilecektir. Ancak bu kararı hangi aktör verirse versin, kendi seçimlerinin yenilenmesine de katlanacaktır.”

    ”En can alıcı nokta, maddenin 3. fıkrasında yer almaktadır. Bu fıkra gereğince TBMM, Cumhurbaşkanının seçimlerinin yenilenmesine, onun ikinci döneminde karar verirse görevdeki Cumhurbaşkanı, bir kez daha aday olma şansını kazanacaktır. Oysa Cumhurbaşkanı, Meclis seçimlerinin yenilenmesine karar verdiğinde kendisi için üçüncü kez aday olma şansı doğmayacaktır. Çünkü Anayasa 101. maddesinin 2. fıkrasında şüpheye yer bırakmayan bir hükme yer vermiştir. Bu hükme göre, Cumhurbaşkanının görev süresi beş yıldır. Bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir. Bütün bu açıklamalar, seçimlerin yenilenmesine hangi organın karar verdiğinin önemini göstermektedir. Eğer Sayın Cumhurbaşkanı R. T. Erdoğan, Haziran 2023’ten önce TBMM seçimlerinin yenilenmesine karar verirse kendisi için üçüncü kez aday olma şansı doğmayacaktır. Ancak eğer TBMM, üye tam sayısının beşte üçüyle Haziran 2023’ten önce Cumhurbaşkanının seçimlerinin yenilenmesine karar verirse R. T. Erdoğan, bir kez daha aday olabilecektir.”

    Olası bir erken seçimde Cumhurbaşkanı Erdoğan seçimi kazanır, Cumhur İttifakı Meclis’te çoğunluğu kaybederse yönetim krizi çıkar mı?

    ”Sorunuzdaki olasılığın gerçekleşmesi halinde Cumhurbaşkanlığı makamında üçüncü döneminde olan R. T. Erdoğan, kendisine muhalif bir Meclis çoğunluğu ile karşı karşıya kalırsa çok kötümser bir sonucun doğmayabileceğini düşünüyorum. Çünkü böyle bir durumda Cumhurbaşkanı, ülkeyi 104. maddenin 17. fıkrasının kendisine tanıdığı Cumhurbaşkanlığı kararnameleri yoluyla dilediği gibi yönetemeyecektir. Bunun nedeni, 104. maddenin 17. fıkrasının kanunlara, Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin üzerinde bir statü tanımış olmasıdır. Bu nedenle Cumhurbaşkanlığı kararnameleri, Anayasaya aykırı keyfî düzenlemeler içerdiğinde Meclis’te beliren muhalif çoğunluk, kabul edeceği kanunlarla Cumhurbaşkanlığı kararnamelerini manipüle edebilecektir. Ancak burada önemli bir ayrıntıya dikkat çekmek isterim. Anayasanın 2017’de değişen 89. maddesi, Meclisin kabul ettiği kanunlar üzerinde Cumhurbaşkanına güçleştirici bir veto yetkisi tanımıştır. Bu yetki neticesinde Cumhurbaşkanı, kendisine sunulan bir kanunu gerekçeleriyle birlikte tekrar görüşülmek üzere Meclise iade ettiğinde Meclis, ancak üye tamsayısının salt çoğunluğu ile bu veto yetkisini aşabilecektir. Bu ise 301 sandalyeye tekabül etmektedir. ”

    ”Sözün kısası, eğer Cumhur Bloku Meclisteki çoğunluğunu kaybederse bundan çıkan sonuç, Meclis sandalyelerinin çoğunluğunun demokratik muhalefete ait olacağı yönündedir. Bu ise demokratik muhalefetin en az 301 sandalyesinin olacağı anlamına gelmektedir. Böylece demokratik muhalefet, Cumhurbaşkanının veto yetkisini kolayca aşabilecek; Cumhurbaşkanlığı kararnamelerini etkisiz kılacak kanunları çıkarabilecektir. Elbette Cumhurbaşkanıyla yasama organı arasında sürekli bir çatışma hali ortaya çıkarsa bu çatışmada son sözü söyleyecek makam, Anayasa Mahkemesi olacaktır. Çünkü Anayasamız, 150. maddesinde kanunlar ve Cumhurbaşkanlığı kararnameleri aleyhine Anayasa Mahkemesi’nde dava açma yetkisini “Cumhurbaşkanına, Türkiye Büyük Millet Meclisinde en fazla üyeye sahip iki siyasi parti grubuna ve üye tamsayısının en az beşte biri tutarındaki üyelere” tanımıştır.”

    Peki Cumhurbaşkanıyla ona muhalif Meclis çoğunluğu arasında sürekli bir çatışma halinin ortaya çıktığını düşünürsek?

    ”Bu çatışma sürecinde her iki organ da son adım olarak seçimlerin yenilenmesi kararını verebilecektir. Yukarıda değindiğim 116. maddenin ilk fıkrası gereğince Meclisteki demokratik muhalefet, üye tamsayısının beşte üçüne sahip olduğu takdirde Cumhurbaşkanının seçimlerinin yenilenmesine karar verebilir. Bu karar sonucunda üçüncü ve son döneminde olan Sayın R. T. Erdoğan’ın bir kez daha aday olma şansı olmayacaktır. Bu olasılık karşısında fevkalade pragmatik düşünen Sayın Erdoğan’ın kendisine muhalif bir Meclis çoğunluğuyla çatışma içine girmeyeceğini tahmin ediyorum. Ancak bir kez daha altını çizeyim. Bu tahminimin gerçekleşmesi için demokratik muhalefetin Mecliste en az 360 sandalyesinin olması gerekir.”

    ”Aynı muhakeme tarzını sürdürecek olursak üçüncü ve son döneminde olan R. T. Erdoğan’ın demokratik muhalefetin çoğunluk oluşturduğu TBMM seçimlerini yenileme kararını vermesi de teorik olarak mümkündür. Ne var ki R. T. Erdoğan, bu yetkiyi kullandığı ve TBMM seçimlerini yenilediği takdirde Cumhurbaşkanlığı seçimleri de yenilenecektir. Üçüncü dönemindeki Cumhurbaşkanının bu makam için bir kez daha yarışma imkânı mevcut değildir. Böylece seçimleri yenileme kararını veren R. T. Erdoğan, kendi siyasi kariyerini de sona erdirmiş olacaktır. _Nihayet şu anda nispeten zayıf görünen bir olasılığı da vurgulamak gerekir. Üçüncü ve son döneminde olan Sayın R. T. Erdoğan’la demokratik muhalefetin çoğunluk oluşturduğu TBMM, pek çoğumuzu şaşırtacak biçimde müzakere, diyalog ve uzlaşma kapılarını zorlayarak Türkiye’yi mümkün olduğu ölçüde problemsiz bir biçimde yönetmeyi tercih edebilir. Yani bu iki organ, Fransız kamu hukukunda gördüğümüz şekilde birbirlerinin varlıklarına boyun eğerek bir cohabitation (birlikte yaşam) dönemi yaşayabilir. Bu deyim birlikte yaşama anlamına gelmektedir.”_

    Ya da tam tersi Cumhurbaşkanlığı Millet ittifakından, Cumhur İttifakı da Meclis’te çoğunluk olursa ne gibi yönetim sorunları yaşanır?

    ”Bu olasılığın gerçekleşmesi halinde karşımıza çıkabilecek en iyimser ihtimal, birlikte yaşama, birbirinin varlığına katlanma seçeneği olacaktır. Yani, Millet İttifakı’nın desteğiyle seçilen bir Cumhurbaşkanıyla Cumhur Blokunun çoğunluk oluşturduğu bir TBMM, birbirine meydan okumadan diyalog ve uzlaşma yolunu tercih edebilecektir. İçinde bulunduğumuz şartlarda bu tablonun gerçekleşmesine ihtimal vermeyebiliriz. Ancak şunu unutmamak gerekir: Yeni bir seçim sürecine girmek, her iki organ açısından da tercih edecekleri bir seçenek olmayabilir. Bu senaryoda gerçekleşecek ikinci ihtimal, Cumhurbaşkanı ve TBMM çoğunluğunun çatışma içine girmesidir. Bu çatışmada Cumhurbaşkanı, 104. maddenin ve Anayasanın diğer maddelerinin kendisine tanıdığı yetkileri kullanarak TBMM çoğunluğuna meydan okuyabilir. Ancak TBMM’nin elinde, yukarıda değindiğim gibi, kabul edeceği kanunlar yoluyla Cumhurbaşkanlığı kararnamelerini etkisiz kılma silahı olacaktır.

    Her iki organ arasındaki çatışmanın süreklilik göstermesi halinde,

    a.Millet İttifakı’nın desteğiyle seçilen Cumhurbaşkanı, seçmen kitlesinin yüzde elliden fazlasının kendisine verdiği destekten kazandığı güçle Cumhur Blokunu halka şikâyet edebilir. Bu şikâyetlerin halk nezdinde etkili olduğundan emin hissettiği bir anda TBMM seçimlerini yenileyebilir. Bu yenileme kararı, kendi makamının seçimlerini de kapsayacaktır. Ancak ilk kez bu makama seçilen bir Cumhurbaşkanı, ikinci bir kez daha aday olabileceğinden bu kararı duraksamadan verebilecektir. Tabii bu noktada bir ayrıntıyı mutlaka hatırda tutmak gerekir: Cumhurbaşkanı bu makama Millet İttifakı’nın bileşenlerinin desteğiyle seçilmiştir. Bu yüzden TBMM seçimlerinin yenilenmesi kararını bu bileşenlerle uzlaşmak suretiyle vermesi gerekecektir. Çünkü kendi seçimleri yenilendiğinde tekrar aynı ittifakın desteğine ihtiyaç duyacaktır. İttifak bileşenleri bunu uygun görmediklerinde veya Cumhurbaşkanının kendisi TBMM seçimlerinin yenilenmesi kararını akılcı bulmadığında beş yıl boyunca bu çatışma devam edecektir.

    b.Sorunuzun akla getirdiği diğer olasılık, TBMM’de Cumhur Blokunun sandalye sayısının ne olduğuna bağlıdır. Cumhur Bloku, üye tamsayısının beşte üçüne, yani 360 sandalyeye sahipse Millet İttifakı’nın desteğiyle seçilen Cumhurbaşkanının seçimlerini yenileme kararı verebilir. Ancak burada da hatırlanması gereken bir ayrıntı mevcuttur: Bu karar, TBMM seçimlerinin yenilenmesini de zorunlu kılacaktır. Dolayısıyla Cumhur Blokunda yer alan milletvekilleri, tekrar aday olma ve seçilme riskini göze almayabilirler. Bu yüzden bu milletvekilleri seçimlerin yenilenmesi kararına sıcak bakmayabilirler. Bu durumda her iki organ, ya bıkmadan ve usanmadan anayasal yetkilerini birbirlerine meydan okuyacak şekilde kullanarak sürekli bir çatışma halini seçeceklerdir ya da yukarıda değindiğim gibi birlikte yaşamayı tercih edeceklerdir. Akılcı bir bakış açısı, birlikte yaşama seçeneğinin hâkim olacağını göstermektedir.”

    ”Erken seçin ihtimali azalıyor, göstergelere baktığımızda iktidar açısından uygun bir zaman yok”

    Kamuoyu Araştırmacısı/Siyasal İletişim Uzmanı Dr. İbrahim Uslu’ya göre ise erken seçim ihtimali günbegün azalıyor. Eylül ya da ekim ayında yapılacak olan bir seçim ise artık erken seçim olamaz.

    Türkiye’de mevcut durumda bir yönetim krizi olduğunu düşünüyor musunuz?

    ”Hayır. Devlet krizi ya da siyasi krizi dediğiniz şey devlet organlarının birbiriyle çatışması ve artık birlikte çalışamaması demek. Türkiye’de öyle bir şey yaşanmıyor. Yürütme diğer iki erki de kontrol ettiği için tek erkmiş gibi çalışıyor. Sorun aslında bu. Bu da güçler ayrılığı ile çözülür. Ama Türkiye’de mevcut sisteme baktığınızda bunun Anayasal zemini olmadığını görüyorsunuz. Esas sorun da buradan kaynaklanıyor. Bu son Anayasa değişikliğinde Cumhurbaşkanının yasama üzerindeki yetkisi çok güçlendirildi. Zaten eskiden beri Türkiye’de HSK üzerinde yürütmenin etkisi yüksekti. Bir de parlamentodaki çoğunluk üzerinden yasama ve yürütmenin iç içe geçmesi sorunu var. Siyasi partiler kanunu da bu sistemi besliyor. Tüm milletvekilleri parti genel başkanları tarafından belirlendiği için Cumhurbaşkanın Meclis grupları üzerindeki yetkisi yüksek. Cumhurbaşkanının fiili Meclis Grup Başkanı olması ve her hafta Meclis grup toplantılarında konuşuyor olması yasama ve yürütmenin iç içe geçmişliğinin bir başka göstergesi. Çok anormal bir durum. O nedenle güçler ayrılığı konusunda yapısal sorunları var Türkiye’nin. Anayasa’da ciddi revizyonlar şart.”

    Bir erken seçim öngörüyor musunuz?

    ”Olasılık git gide azalıyor. Erken seçim tezini savunanlar bunun bir siyasal pragmatizm neticesinde olacağını düşünüyor. Ama ben buna katılmıyorum. Önümüzdeki süreçte göstergelere baktığımızda iktidar açısından uygun bir zaman yok. Öyle olunca da erken seçim için tek gerekçe mecburiyet. Bunun da iki sebebi olur, birincisi iktidar yönetemeyeceğini anlar ve güven oyu tazelemek isteyebilir ikincisi de ortaklar arasında bir anlaşmazlığın çıkması yani ortaklardan birinin erken seçime kanaat getirmesi. Bu iki senaryo dışında erken seçim olasılığı yok. _Bir tarihten sonra seçim kararı alsa bile seçime erken demek bile mümkün değil. Seçimin altı ay öne alınması artık çok önemli olmayacaktır. O nedenle erken seçim olasılığı bitti diyebilirim.”_

    Olası bir erken seçimde Cumhurbaşkanı Erdoğan seçimi kazanır, Cumhur İttifakı Meclis’te çoğunluğu kaybederse yönetim krizi çıkar mı? Ya da tam tersi bir durumda bir tıkanma yaşanır mı?

    ”Türkiye’de böyle bir deneyim yok ama dünyada örnekleri var. Amerika ve Fransa’da biliyoruz. Bu iki ülkenin deneyimlerine bakacak olursak parlamentoda bir uzlaşı çıkıyor ve devlet krizine dönüşmüyor. Çünkü her iki tarafın da sürecin yürümesinden yana faydaları var.

    Ama Türkiye’ye bakacak olursak bu konuda çok deneyimsiz ve Amerika ile Fransa’dan daha fazla bir siyasi gerginlik var. O nedenle sonuçlarını tahmin etmek zor. Fakat bu tür dönemlerde dünyada belki hızlı ilerlemeler kaydedilemedi ama bir devlet krizi de çıkmadı, ülkeler de batmadı. Türkiye’de deneyimsizlik, çok sert muhalefet iktidar ilişkisinin olması gibi dezavantajlarımız var. Bu işlerin yoldan çıkmasına neden olabilir mi? Teorik olarak mümkün. Tam tersi bir durum için de benzer bir durum söz konusu. Burada esas olan faktör yürütmenin bir partide yasamanın bir partide olması durumunda ne olacağı… Belediyelerde bizde bunun örnekleri var. Ve belediyelerin işleri durmuyor. Bir şekilde uzlaşma sağlanıyor. Eğer ‘takoz’ gibi davranırlarsa kendileri açısından da bir siyasal maaliyet üreteceğini bilirler. O yüzden belli seviyelerde uzlaşma sağlanıyor. Sorunlar çıkabilir ama devlet krizine dönüşmez.”

    ”Herkes açısından meşru gerekçeler doğacak ve seçmen bu durumdan mutlu olmaz”

    Çıkacak tabloda yönetim krizi yaşanırsa halktaki karşılığı ne olur?

    ”Seçmen bu durumdan mutlu olmaz. Seçmenin bu dönemden mutsuzluk duyacağı aşikar. Herkes açısından meşru gerekçeler olacak. Mesela Başkan diyecek ki ben ne yapayım Meclis ihtiyacımı karşılamıyor. Meclis biz ne yapalım Başkan bizi çalıştırmıyor diyecek. Hatta Fransa bunu öngördüğü için Başkanlık ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri arasındaki süreyi kısalttı. Biz de aynı anda oluyor zaten. Ama bu bir sorun. Hiç kimse de kendi siyasi kariyerini biterecek adımı da atmak istemez. O nedenle birlikte yaşamanın yolunu bulmak zorundalar.”

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Türkiye’de açıklanan istatistikler gerçekleri yansıtıyor mu?

    Türkiye’de açıklanan istatistikler gerçekleri yansıtıyor mu?


    Son yıllarda Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) enflasyon, işsizlik, kira artışı gibi pek çok başlıkta açıkladığı veri ve istatistik göstergelerinin ne kadar gerçeği yansıttığı tartışma konusu.

    Eski TÜİK Başkanı Birol Aydemir, TÜİK verileri ya da Covid-19 rakamlarının gerçeği yansıttığına inanmıyor.

    Çünkü Aydemir’e göre kamu yönetiminde şeffaflık kalmadı ve şeffaf olmayan bir yönetimde verilere güvenilemez.

    Şimdilerde DEVA Partisi’nde siyaset yürüten TÜİK’in eski Başkanı, TÜİK, Merkez Bankası, Rekabet Kurumu, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu gibi bağımsız olarak tanımlanan kurumların da bağımsızlığını yitirdiği kanaatinde.

    Euronews’e açıklamalarda bulunan Birol Aydemir bu kurumların siyasi otoritenin talimatlarıyla hareket ettiğini öne sürüyor.

    ”Daha önceki Hazine ve Maliye Bakanı zamanında bankaların genel müdür yardımcıları ve yönetim kurulu üyeleri telefonla işten çıkarılıyordu. Eğer siz ekonomik gidişatla ilgili inandığınız bir açıklama yaparsanız bir telefonla işten oluyordunuz. O dönem işten çıkarılan 81. Genel müdür yardımcısı Ömer Gencal şimdi partimizin kurucu üyesi. Yani siyaset her yere müdahale ediyor ve her şeyi talimatla çözmeye çalışıyor. Ve piyasa ekonomisine de müdahale ediyor, talimatla ekonomi yöneteceklerini düşünüyorlar. Yani her şey inanılmaz derecede zamlanıyorken, siz TÜFE yüzde 20’lerde derseniz insanlar güler.”

    ”TÜİK verilerine güvenmiyorum…”

    ”Bu açıklanan verilere ve göstergelere baktığımızda tutarsızlıklar görüyoruz. Mesela TÜİK verilerine baktığımızda, enflasyon verileri en çok konuşuluyor ama ben özellikle de tüketici fiyatlarına güvenmiyorum. Birincisi, 30-40 yıllık seriye bakıldığında hiç bir zaman üretici ve tüketici fiyatları arasındaki makas şimdi olduğu gibi 25-26 puan olmaz. Şu anda üretici fiyatları yüzde 45-46, tüketici fiyatları yüzde 19,5-20 civarında. Bu makas üç, dört aydır böyle devam ediyor. En fazla aradaki fark 10 puan olmuş. Bu şu demek üretici fiyat arttırıyor fakat bunu satan kişi hiç fiyat arttırmadan sürekli zararına satıyor. Sizce bu mantıklı, doğru mu? Bu olamaz yani, hani bir iki ay oldu. Sonrası? İnsan sürekli zararına satış yapar mı? “

    ”İkinci olarak ENAG diye bir araştırma kurumu var, ‘durun bir dakika bu enflasyon rakamları gerçek değil ‘dedi. Ve hesaplamalarına göre enflasyon her ay TÜİK’in açıkladığı rakamlardan 2,5-3 kat daha fazla. Sepet aynı, ürünler aynı ama fiyatları kendileri topluyor. Üçüncü olarak da fiyatları olması gerektiği gibi istatistik ve metodoloji kurallarına uygun şekilde toplamıyorlar. Fiyatların toplanmasında, enflasyonun hesaplanmasında müdahale var. Google’dan ürünün en düşük fiyatını bulup, bu rakamdan gireceksiniz deniliyor. Halbuki her yerden yüzbinlerce işyerinden veri toplanır. İnternetten bir ürünün fiyatını belirleyip, bunu gireceksiniz denilebilir mi? Bunu yapan arkadaşlarımız önce kendilerine, sonra kurumlarına sonra da ülkeye ihanet ediyorlar.”

    Enflasyon rakamlarına göre gelirlerin, emekli maaşları ve asgari ücretin arttırıldığını vurgulayan DEVA Partisi Sektörel Politikalar Başkanı Birol Aydemir, bu yanlış verilerle insanların fakirlik ve yoksulluğa itildiğini ve özellikle bu kış aylarının her zamankinden daha da zorlu geçeceğini düşünüyor.

    Satın alma gücünün her geçen gün daha fazla düşürüldüğünü ve artık market raflarının dolu olmasının bir şey ifade etmediğini dile getiriyor TÜİK’in eski Başkanı Birol Aydemir.

    Aydemir’in değindiği bir başka mesele de işsizlik rakamları. Resmi rakamların bile oldukça yüksek olduğunu ve pandemi döneminde işsizlik artmasına rağmen uygulanan metedolojinin yanlış yapıldığını ifade ediyor. Ayrıca ‘yüksek büyüme’ denilen büyümenin istihdam yaratmadığına dikkat çekiyor.

    ”Yüzde 12-13 oranında olan işsizlik rakamları bile oldukça yüksek. Bu rakamlarda da pandemi döneminde uygulanan metedolojinin yanlış olduğunu söyledim. En sonunda ocak ayında geniş tanımlı işsizlik oranlarını getirdiler. Günümüzde doğru işsizliği gösteren geniş tanımlı işsizlik oranı, yüzde 25-27 bandında. Her dört insandan biri işsiz. Bu giderek de artacak. Çünkü pandemi nedeniyle çokça iş yerleri kapandı ve açılamadı. Yüksek büyüme diyorlar ama bu büyüme istihdam yaratmıyor. Çünkü büyümenin kaynaklarına inildiğinde yoksulluk yarattığı görülüyor. Büyüyoruz ama gelir dağılımı bozuluyor, yoksul sayısı artıyor. Çünkü büyüme tabana yayılmıyor ve büyümeyi çok az sayıda şirketler sağlıyor. Şimdiki büyüme kurdan kaynaklı ihracata dayalı. Kur arttıkça, parasının değeri düşerek zenginleşen bir ülke gördünüz mü? Paranızın değeri düşerken ülke zenginleşmez, fakirleşir. Bizdeki fiyatların artmasına temel sebep kurdaki artıştır. Çünkü bizde eğer TL değer kaybederse iğneden ipliğe her şeye zam gelir. Çünkü bizim üretimimizde kullandığımız ham madde ve girdilerin neredeyse tamamı ithal ediliyor. Sorun bu. Ayrıca pandemi sıkıntıları da eklenince işsizlik düşmeyecek, daha da artacak.”

    ”Resmi verileri çarpıtarak toplumun yüzde 93’ünün inanmadığı bir durum oluşturdular…”

    Kendi başkanlık dönemi ile şimdiki dönem TÜİK’i de kıyaslıyor. Ve eskiden daha rasyonel bir yönetim olduğunu söylüyor.

    ”Eski dönem ile şimdiki dönem arasında şöyle bir fark var. Eskiden bu ucube Cumhurbaşkanlığı Sistemi yoktu. O zaman da yavaş yavaş bozulmalar başladıysa da daha rasyonel bir yönetim vardı. Ekonominin başında da titiz ve kurumlara müdahale ettirmeyen Ali Babacan vardı. Kurumlar bağımsızdı, kendi kurallarına ve görev alanlarına göre çalışıyorlardı. Bu kadar siyasi talimat gelmiyordu, 2015’ten sonra bu ucu açık şekilde devam etti. Ve en önemlisi kurumları liyakatlı insanlar yönetiyordu. Şimdi bu saydıklarım kalmadı. Böyle resmi verileri çarpıtarak ve toplumun yüzde 93’ünün inanmadığı bir durum oluşturdular.”

    “Ölüm istatistikleri, göç istatistikleri ve hayat tabloları yayınlanmadı”

    DEVA Partisi Sektörel Politikalar Başkanı Birol Aydemir, Covid-19 verilerinin de en başından beri güvenilir olmadığını iddia ediyor.

    Aydemir’e göre Covid-19’dan hayatını kaybedenlerin büyük çoğunluğunun ölüm nedenlerinde başka gerekçeler yazıldı ve vaka sayıları düşük gösterildi.

    ”Covid-19 ile ilgili açıklanan rakamlar da en başından beri doğru değildi. Gizleme ihtiyacı hissettiler ama bunu sadece bir yıl yapabildiler. Çünkü TÜİK ölüm istatistikleri yayınlıyordu. Ölüm istatistikleri geldiğinde ortaya çıkacaktı zaten ama verileri durdurdular. Türkiye’de bundan dolayı üç istatistik yayınlanamadı. Ölüm istatistikleri, göç istatistikleri ve hayat tabloları yayınlanamadı. Çünkü Sağlık Bakanlığı veri vermeyi durdurdu. Eğer bu veriler doğruysa neden vermezsiniz?. Peki bunu neden yaptılar? Biz güvenli ülkeyiz, bizde Covid o kadar yok diye yaptılar. Ve ekonomi etkilenmesin, turist gelsin dediler. E ne oldu turist geldi mi? Gelmedi.”

    Veri ve istatistiklerin güvenilir olmasının en çok da yabancı ve yerli yatırımcıyı ilgilendirdiğini dile getiriyor Aydemir. Ve ”Bu verilerin güvenilirliğinin zedelenmesi meselesi bu ülkenin itibarı ve onurudur. Biz aslında ülkemizin itibarı ve onuruyla oynuyoruz.” diyor.

    ”2009-2010 yıllarında Yunanistan bütçe açığı ve borç stoğu ile ilgili AB’ye gönderdiği verilerle oynadı. Daha sonra AB bunu anladı ve Yunanistan iflastan döndü. IMF programına girdi de öyle çıkabildi. Ama yıllarca gerçekleri gizledikleri için bu programın sıkıntısını yaşadılar. Siz bir yatırımcı olsanız ve bu verilerin güvenilir olmadığını görseniz milyonlarca, milyarlarca dolarla o ülkeye gider misiniz? Siz bir ülkeye gittiğinizde verilere bakarsınız, enflasyon, ticaret hacmi, arz talep vs her şeye bakmanız gerekir. E şimdi verilerin güvenilir olmadığını düşündüğünüzde neye göre karar vereceksiniz, neye göre hesap yapacaksınız? Bu sadece yabancı yatırımcı için değil, yerli yatırımcı için de geçerli.”

    TÜİK eski Başkanı Birol Aydemir, bir ülkenin veri ve istatistik rakamlarının güvenilir olmamasının siyaseten verilen kararları yani ülkenin geleceğini de etkileyeceği düşüncesinde.

    Veriye dayalı bir politika üretilemezse ülkenin geleceği hakkında doğru kararlar alınamayacağını ve başarılı olunamayacağını ifade ediyor.

    Aydemir’e göre başkanlık sisteminden bu yana Türkiye’de, büyüme verileri Cumhuriyet tarihinin en kötü verileri, işsizlik yüzde 12-13 bandına oturdu, enflasyon neredeyse 2001 seviyesi öncesine geldi, borç stoku tarihi zirveye çıktı, bütçe açığı inanılmaz seviyede artmaya başladı ve Avrupa’nın en yüksek faizi veriliyor…

    ”Peki neden böyle olduk?” sorusuna da TÜİK eski Başkanı Birol Aydemir; ”Veri yanlış, politika yanlış… Sonuç ülkede yüksek enflasyon, yüksek döviz kuru, yüksek işsizlik, düşük büyüme ve yarından umutsuz, mutsuz bir toplum var artık. Geldiğimiz nokta bu.” sözleriyle yanıt veriyor.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Erdoğan sonrasının konuşulduğu AK Parti’de öne çıkan sürpriz isimler kimler?

    Erdoğan sonrasının konuşulduğu AK Parti’de öne çıkan sürpriz isimler kimler?


    Türkiye’de erken seçim tartışmaları son süreçte sıkça dillendirilmeye başlandı.

    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, seçimlerin zamanında yani 2023’te yapılacağına dair kesin cümleler kursa da muhalefetin erken seçim talebi var.

    Zamanlaması üzerine farklı tartışmalar sürerken; Türkiye’nin bir anlamda seçim atmosferine girmesi AK Parti kulislerini de hareketlendirdi.

    Euronews’in AK Parti kaynaklarından edindiği bilgiye göre, parti içinden birbirinden farklı güç dengeleri ortaya çıktı ve seçim yaklaştıkça bu güç dengeleri arasındaki mücadele de artıyor.

    Peki seçime giden süreç ve sonrası için hangi isimler öne çıkıyor? Parti içinde neler konuşuluyor?

    Binali Yıldırım

    7. Olağan Büyük Kongre’sinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı yeniden genel başkan seçen AK Parti, kendisini 2023 seçimlerine taşıyacak kadrolarını da belirledi.

    AK Parti kaynaklarına göre parti içindeki en güçlü çizginin temsilcisi Binali Yıldırım.

    Aynı zamanda Genel Başkanvekili olan Yıldırım’ın siyasete girdiği tarihten itibaren Erdoğan’la yol arkadaşlığı yapıyor olmasının önemine vurgu yapılırken, parti içinde Yıldırım’a Erdoğan’ın ‘zor zamanlarda sırtını dayadığı siyasetçi’ gözüyle bakıldığı belirtiliyor.

    Binali Yıldırım, Ulaştırma Bakanlığı ile akıllara kazınsa da 2011 seçimlerinde AK Parti için zor yerlerden biri olan İzmir’de belediye başkan adayı olmuştu.

    Daha sonra Ahmet Davutoğlu’nun gidiş sürecinde partiyi toparlayan isim olarak ortaya çıkarak Başbakan koltuğuna oturdu.

    2019 yerel seçimlerinde de bu kez seçmenin karşısına partinin İstanbul adayı olarak çıktı.

    Seçimi kaybetmesine rağmen Erdoğan’ın gözünde değer kaybetmediği belirtilen Yıldırım’ın Cumhurbaşkanı Yardımcısı olacağı konuşulurken partiye Başkanvekili olarak döndü.

    Yıldırım’a parti içinde Erdoğan’ın zor zamanlarında veya sonrasında AK Parti’yi toparlayacak ‘abi’ olarak bakıldığı dillendiriliyor.

    Numan Kurtulmuş ve Abdülhamit Gül

    AK Parti kaynaklarına göre parti içindeki ikinci büyük güç dengesini Numan Kurtulmuş-Abdülhamit Gül çizgisi oluşturuyor.

    Aynı zamanda partinin ikinci Genel Başkanvekili olan Numan Kurtulmuş’un parti içindeki gücünün daha fazla olduğu ancak Binali Yıldırım’ın gelişiyle bu gücün kırıldığı belirtiliyor.

    Parti içinde Kurtulmuş’a en yakın isimlerden birinin ise Adalet Bakanı Abdülhamit Gül. Ve bu iki ismin bir anlamda Milli Görüş çizgisini temsil ettiği konuşuluyor.

    Ayrıca Gül’ün son dönemlerde yargı bağımsızlığı konusundaki çıkışlarının Numan Kurtulmuş ve parti içinde bir kesim tarafından olumlu karşılandığı ifade ediliyor.

    Erkan Kandemir

    Aynı kaynaklara göre AK Parti içinde son dönemde üçüncü bir isim dikkat çekiyor ve parti içindeki üçüncü güç dengesi haline geldi.

    Bu isim Teşkilat Başkanı Erkan Kandemir. Genç yaşına rağmen partinin en önemli koltuklarından birinde oturan Kandemir’in etkili olmasının nedenlerinden biri olarak partinin bütün teşkilatlarından sorumlu olması gösteriliyor. Aynı zamanda AK Parti’nin kuruluşundan beri var ve de İstanbul Gençlik Kolları’ndan geliyor.

    Ekonomi Bakanı Beraat Albayrak’ın istifasının ardından Kandemir’in parladığı ve iki ismin yıldızının hiç barışmadığı konuşuluyor.

    Kandemir’in parti içinde Beraat Albayrak’a muhalefet eden isimlerin başında geldiği vurgulanırken bunun nedeni olarak da Kandemir’in aynı zamanda Bilal Erdoğan’ın yakın arkadaşı olmasından kaynaklandığı dillendiriliyor.

    Yine AK Parti kaynaklarına göre Kandemir’i Erdoğan sonrasında parti nezdinde önemli kılan ise 2019 yerel seçimlerinde aldığı tavır.

    Kandemir’in, AK Parti’nin İstanbul adayının Binali Yıldırım, Ankara adayının ise Mehmet Özhaseki olmasına karşı çıktığı söyleniyor. Ayrıca net bir ifadeyle iki isimle seçime girilmesi halinde iki büyükşehrin de kaybedileceğini söylediği belirtiliyor.

    Hatta Kandemir’in iki ilin teşkilatından bu yönde aldığı bilgileri rapor halinde doğrudan Cumhurbaşkanı Erdoğan’a sunmasına rağmen Yıldırım ve Özhaseki’nin aday gösterildiği ancak seçimden sonra Kandemir’in Erdoğan’la daha yakın çalışmaya başladığı ve parti içinde daha önemli hale geldiği ifade ediliyor.

    Efkan Ala

    AK Parti kaynaklarına göre parti içinde bu üç güç dengesinin dışında yer alan ama son dönemde etkinliği artan bir isim daha var; eski İçişleri Bakanı Efkan Ala.

    Partinin Dış İlişkiler Başkanı olan Ala, çözüm süreci döneminde çok ön planda olmuş ancak 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında geri planda kalmıştı.

    AK Parti’nin son kongresinde yeniden görev alan Ala’nın yeni bir çözüm sürecinin başlaması durumunda daha da kilit bir hale geleceği konuşuluyor.

    Süleyman Soylu

    Kaynaklara göre İçişleri Bakanı Soylu, kamu yönetimi bürokrasisinde güçlü olmasına rağmen parti içindeki dengelerde bir aktör haline gelemiyor.

    Soylu’nun AK Parti seçmeni üzerinde etkisinden söz edilse de parti içinde veya delegeler üzerinde bir gücü bulunmadığına vurgu yapılıyor.

    Parti içindeki güç mücadelesinin artmasının nedeni ise Erdoğan’ın ağırlıklı olarak ülke yönetimiyle ilgilenmesinden ötürü partide oluşan iktidar boşluğuyla ilişkilendiriliyor.

    Erdoğan’ın parti başkanlığını devredeceği ve sadece Cumhurbaşkanı olarak kalacağı yönündeki bilgiler ve haberler de önemli etken iken, AK Parti’nin 2023 seçimlerini kaybetmesi durumunda bu mücadelenin Erdoğan sonrasına hazırlığa dönüşeceğine dikkat çekiliyor.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan seçim barajı açıklaması: Şu an netleşen yüzde 7

    Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan seçim barajı açıklaması: Şu an netleşen yüzde 7


    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan seçim barajıyla ilgili olarak “Şu anda belirgin hale gelen 7. MHP de 7’ye olumlu bakıyor. Bunun altında bir şey olur mu olmaz mı, henüz önümüze gelmiş değil,” dedi.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan, Bosna Hersek ve Karadağ ziyareti sonrası uçakta gazetecilerle sohbet etti.

    Bosna Hersek ve Karadağ’a gerçekleştirdiği ziyaretler çerçevesinde temaslarını tamamladığını, ziyaretinin ilk durağı olan Saraybosna’da Bosna Hersek Devlet Başkanlığı Konseyi üyeleriyle bir araya geldiğini dile getiren Erdoğan, Bosna Hersek’teki temaslarında gerek ikili, gerek bölgesel, gerek küresel konuları ve her alandaki iş birliğini daha da ilerletmek için birlikte atabilecek adımları konuştuklarını aktardı.

    Seçim barajına ilişkin soru üzerine Erdoğan, “Barajla ilgili olarak şu anda belirgin hale gelen aslında 7 ama bu konuda Cumhur İttifakı olarak MHP’li arkadaşlarımızın nihai kararını bizim arkadaşlarımız henüz almış değiller. Ancak 7 netleşmiş vaziyette. MHP de 7’ye olumlu bakıyor. Bunun altında bir şey olur mu, olmaz mı, henüz önümüze gelmiş değil. Öyle bir şey olursa o da tabii konuşulabilir ama şimdilik böyle bir şey yok.” değerlendirmesinde bulundu.

    Yeni anayasa önerilerine ilişkin muhalefet partilerinden beklentilerinin sorulması üzerine de Erdoğan, “Muhalefet partilerinden herhangi bir beklentimiz yok. Çünkü biz zaten herhangi bir adımı atmadan muhalefet partileri kapısını kapattı. CHP’si de İP’i de hepsi kapılarını kapattı. O zaman biz hangisine bu yaptığımız çalışmayı, taslağımızı takdim edeceğiz? Biz şimdi taslağımıza son halini verdikten sonra ben Cumhur İttifakı’nda Devlet Bey’e takdim edeceğim. Devlet Bey de ekibiyle gözden geçirecek, ondan sonra çalışmaya devam edeceğiz.” bilgisini verdi.

    ‘Taliban’ın açıklamaları ılımlı ama 20 yıl öncesinin açıklamalarıyla, şimdiki açıklamalar acaba örtüşüyor mu?’

    Bir basın mensubunun “Afganistan’da güvenlik ve istikrarın sağlanmasında Türkiye’nin yeni kurulacak hükümete nasıl bir desteği olabilir? Bu minvalde Afganistan’ın güvenliğinin sadece Afgan halkı açısından değil, komşu ülkeleri açısından da son derece önemli olduğu göz önünde bulundurulduğunda, Türkiye’nin öncülüğünde Afganistan’ın komşuları olan Pakistan, Türkmenistan, Özbekistan ve Tacikistan’ın da dahil olduğu bir süreç işletilebilir mi?” sorusu üzerine Erdoğan, şu anda henüz Afganistan’da bir hükümetin kurulmadığını ve ne gibi bir getirisi götürüsü olacağının belli olmadığını vurguladı.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan, şöyle konuştu:

    “Taliban’ın açıklamaları ılımlı ama 20 yıl öncesinin açıklamalarıyla, şimdiki açıklamalar acaba örtüşüyor mu? Buna baktığımız zaman burada tabii tereddütler söz konusu. Burada süreci şu anda bizim hassasiyetle izlememiz lazım. İşte bakın hiç umulmadık anda 200’e yakın insan öldü. Ölenlerin içinde Taliban mensupları da var. Edinilen istihbarata göre, tamamıyla DEAŞ Horasan deniliyor. Biz burada süreci dikkatle takip etmeliyiz. Bir defa kesinlikle Taliban’ın devlet olma veya devlet yönetme noktasındaki duruşu nedir, bunu göreceğiz.

    Biz 20 yıldır Afganistan’a gerek altyapı gerek üstyapı ile ilgili olsun, her türlü desteği verdik. Ama gel gör ki, mesela Afganistan’ın kuzeyinde Taliban çok ciddi hasarlar verdi. Mesela şu anda kendisi de bir Türk olan Dostum tehdit altında olduğu için Afganistan’dan çıkmak zorunda kaldı. Şimdi bunlar tabii düşündürücü. Yarın başka ne olur ne olmaz bunları bilemeyiz. Aynı şekilde Afganistan’ın komşusu durumunda olan ülkeler, Azerbaycan’dan başlamak suretiyle, burada Türkmenistan, öbür tarafta Kırgızistan, Kazakistan, Tacikistan hep birlikte Taliban’ın atacağı olumlu adımlara belki ortak olmak isterler.

    Biz de bu noktada yardımcı olmak isteriz. Türkiye Cumhuriyeti’nin belli bir birikimi var, belli bir altyapısı var. Bu birikim ve altyapıyla yardımcı olmak isteriz. Ama yardımcı olabilmek için de kapıların bir açılması lazım. Onun için de şu anda bizim istihbaratımızın Taliban muhataplarıyla görüşmeleri oluyor. Bunun dışında güneyde bazı ülkelerde bir araya gelmek suretiyle görüşmeler oluyor. Hepsinden öte işte şimdi Doktor Abdullah Abdullah ve Hamid Karzai oralarda bir araya geliyorlar. Onların verdiği sinyaller de bizim için çok çok önemli. Türkiye olarak bizim derdimiz şu; Afganistan süratle toparlanmalıdır. Artık Afgan halkı bu kadar yükü çekemez. Ortada 40 milyona yakın bir nüfus var. Devasa bir ülke var. Biz Afganistan’ın birliğine, beraberliğine her türlü desteği vermeye hazırız. Yeter ki Afganistan tarafından da bu anlamda o yaklaşımı görelim.”

    ‘Libya gibi bir anlaşma yapmak mümkün değil diyemem’

    Cumhurbaşkanı Erdoğan, bir basın mensubunun “Dün Türkiye’nin teknik heyet dışında sivil ve askeri bütün unsurlarını Afganistan’dan çektiğini söylediniz. Buraya Libya benzeri bir anlaşma ile dönme ihtimali var mı? Şimdiden bunu konuşmak erken mi? ‘Taliban’ın Kabil Havalimanı’nın işletilmesi noktasında bize teklifleri var. Bu konuda henüz verilmiş bir kararımız yok’ dediniz. Hangi şartlar altında bunu kabul ederiz. Anlaşma sağlanırsa Somali benzeri bir işletme durumu mu olur? Türkiye Afganistan krizinde ne tür bir rol oynayabilir?” sorusu üzerine, “Libya gibi bir anlaşma yapmak mümkün değil diyemem. Aynı tür bir anlaşmayı yaparız. Yeter ki aynı şekilde karşımızda bir muhatap bulalım. Eğer aynı şekilde bir muhatap karşımızda olursa niye öyle bir anlaşma yapmayalım? Bizim derdimiz problem çözmek.” diye konuştu.

    “Ancak Türkiye’de bazı kesimlerin Taliban’ın muhatap alınmaması konusunda görüşleri var.” değerlendirmesi üzerine Erdoğan, şöyle konuştu:

    “Bizi bazı kesimler ilgilendirmez. Biz kendi irademize bakacağız. Biz ne düşünüyoruz, ne yapacağız ona bakarız. Türkiye’nin bu bazı kesimler dediğiniz muhalefeti, ana muhalefeti hiçbir şekilde çözüm odaklı çalışmadı ki… Ama biz çözüm odaklı çalışıyoruz. ‘Taliban’la aynı masaya oturulmasın’ diyorlar. Bir defa aynı masaya oturmadan hiçbir yerde siz bir çözüm üretemezsiniz. Mesela Dodik, ‘Biz niçin üçüncü bir ülkeyi kalkıp da aramıza sokalım? Erdoğan var, Erdoğan’ı davet edelim. Türkiye var, Türkiye’yi davet edelim. Onlarla biz bu işi yapalım’ diye basın toplantısında açık açık söyledi. Ortada bu tür şeyler de var. Ama bu konuda Türkiye’nin muhalefeti, ana muhalefeti böyle bir yaklaşımın içerisine girmedi, girmez. Ama bizim bu noktada özgüvenimiz var. Özgüvenimizle beraber eğer Türkiye’ye böyle bir şey gelirse, biz de değerlendirmelerimizi yaparız. Değerlendirmelerimizi yaptıktan sonra da böyle bir işe girmemiz gerekirse gireriz, girmememiz gerekirse girmeyiz.

    Biliyorsunuz ilk etapta biz Afganistan’dan çıkmayı düşünmedik. NATO zirvesinde de bunları Biden ile konuştuk ama Biden’a biz 3 tane teklif getirdik. Dedik ki, bir defa idari ve mali noktada bize destek olacaksınız. İki, diplomatik destek vereceksiniz. Üç, lojistik destek vereceksiniz. Eğer bunlar verilirse biz burada kalabiliriz. Havaalanı meselesinde de Taliban ne diyor, ‘Güvenliği bize verin ama işletmeyi siz alın.’ Nasıl güvenliği size veririz? Güvenliği siz aldınız, ondan sonra orada yine kan gövdeyi götürürse biz bunu dünyaya nasıl izah edeceğiz? Bu kolay bir iş değil. İşte bunlar konuşuldu, hemen ertesi gün 200’e yakın kişi öldü.”

    “Onlar da görmüştür belki” değerlendirmesi üzerine Erdoğan, “Belki… Ama bütün bunların riski var. Biz şimdi önceki gece itibarıyla elhamdülillah bütün oradaki ekibimizi aldık; asker, sivil döndük. Böylece Afganistan’dan ekibimizi çıkarmış olduk.” dedi.

    ‘Büyükelçilik personelimizin güvenliği önceliğimizdir’

    Büyükelçiliğin çalışmalarının sorulması üzerine Erdoğan, büyükelçiliğin, iki haftadır çalışmalarını geçici olarak Kabil Havaalanında yürüttüğünü belirterek, “Önceki gün yeniden şehir merkezindeki büyükelçilik binamıza döndüler ve faaliyetlerine buradan devam ediyorlar. Şu anki planımız bu şekilde diplomatik varlığımızın sürdürülmesi yönünde. Planlarımızı güvenlik durumuyla ilgili gelişmelere göre sürekli güncelliyoruz. Tüm ihtimallere karşı gerekli alternatif planlarımızı hazır tutuyoruz. Personelimizin güvenliği önceliğimizdir.” ifadelerini kullandı.

    Erdoğan, bir basın mensubunun Müslüman kadınların tecrübelerini Afgan kadınlarla paylaşabilmesi için önerisini sorması üzerine Erdoğan, “Afgan kadınlarıyla alakalı olarak, biz ülkemizdeki kadınları nasıl görüyorsak Afganistan’daki kadınların aynı hakları yaşaması noktasında elimizden gelen bütün gayretle adımlarımızı atarız.” dedi.

    Ancak Afganistan’ın şartlarıyla Türkiye’nin şartlarının aynı şekilde değerlendirilemeyeceğini ifade eden Erdoğan, şunları kaydetti:

    “Orada şu anda belli bir süreç var ve bu sürecin bir akıp gitmesi lazım ki sağlıklı bir ortam ortaya çıksın. Zaman zaman Afganistan’dan parlamentodan gelen kadın parlamenterler oldu. Onlarla da görüşürdüm. Onlar da kendi kadınlarının duruşunu anlattıkları zaman belli bir ilerleme kaydettiklerini söylerlerdi. Örnek olarak da bizim kadınlarımızı gösterirlerdi. Şimdi burada da tabii Taliban’ın kadınlara bakışı bana göre 20 yıl öncesi gibi olmayacaktır. Onlar bu konuda da bir değişikliği muhakkak göreceklerdir. Bunların bulunduğu yerde direnmelerinin de herhalde anlamı olmayacaktır. Ve bütün bu görüşmelerde, gelişmelerde, yine az önce söylediğim gibi, bizden istedikleri bir destek olması halinde biz her türlü desteği Afganistan’a veririz ki bu reformist bir yaklaşımdır. Bu reformist yaklaşımda da yine Afganistan böyle bir talepte bulunursa biz bu talebi de yerine getiririz.”

    ‘Amerika DEAŞ’ı bitirmemiştir’

    Bir gazetecinin eski ABD Başkanı Donald Trump’ın DEAŞ’ın Horasan grubuna ilişkin “DEAŞ’ın yüzde 100’ünü devirdim. Suriye’de, Irak’ta devirdik. Şimdi yeni bir DEAŞ var.” açıklamasıyla ilgili görüşünü sorması üzerine Erdoğan, “Doğrusu ben bu açıklamayı hiç doğru bulmuyorum. Böyle bir şey kesinlikle söz konusu değil.” dedi.

    Trump ile ikili özel görüşmelerinin olduğunu dile getiren Erdoğan, şöyle konuştu:

    “Ama bir defa Amerika, DEAŞ’ı bitirmemiştir. DEAŞ’a karşı da hiç böyle ciddi ve kararlı bir mücadele vermemiştir. DEAŞ’a karşı dünyada kararlı mücadele eden tek ülke vardır, o da Türkiye’dir. Bu mücadeleyi biz ülkemizde verdik, veriyoruz, şu anda hala veriyoruz. Irak’ta verdik, veriyoruz. Suriye’de verdik, veriyoruz. Acaba onlar dünyanın neresinde DEAŞ ile mücadele vermişler? Eğer bunları bitirmiş olsalardı Irak’takileri bitirirlerdi; Irak’ta bile halledemediler. Bu mücadele şu anda hala devam ediyor. Temennim odur ki şu anda Biden yönetimi Amerika’nın bıraktığı yerden, böyle bir yaklaşımı devam ettirsin ve DEAŞ Horasan’ı halletsinler. Çünkü artık önümüzde şimdi DEAŞ Horasan diye bir şey çıktı. Onlarla bu mücadeleyi sürdürelim. Biz de onlarla beraber adım atarız.”

    ‘Rusya ile bizim gerek S-400 konusu olsun gerek savunma sanayine yönelik olsun, birçok adımımız var’

    “Rus yetkililerden ikinci paket S-400 alımıyla ilgili ilerleme sağlandığı açıklaması geldi. İkinci paket alım söz konusu mu?” sorusu üzerine Erdoğan, “Rusya ile ilgili, ikinci paketin alımı vesaire, bu konularda bizim herhangi bir tereddüdümüz yok. Rusya ile bizim gerek S-400 konusu olsun gerek savunma sanayine yönelik olsun, birçok adımımız var. Hatta daha değişik bir alternatifi söyleyeyim. Mesela bu yangınlarda onlardan gelen Ilyushin uçaklarını kullandık. Son telefon konuşmamızda da bu konuyu görüştük. Rusya seyahatimde de bütün bunların hepsini tekrar ele alacağız.” ifadelerini kullandı.

    Erdoğan, İsrail ile ilişkilerin iyileştirilmesiyle ilgili işleyen herhangi bir sürecin bulunup bulunmadığına ilişkin soruya karşılık, “Biz İsrail ile ilgili durumları zaten Sayın Cumhurbaşkanı’yla görüşerek gözden geçirmiş bulunuyoruz. Yeter ki başbakan ve diğer bakanlarda bir sıkıntı olmasın. Eğer bu BM Genel Kurulunda Sayın Cumhurbaşkanı orada olursa belki onunla orada da bir görüşmemiz olabilir.” yanıtını verdi.

    Bir basın mensubunun “28 Şubat davasında bazı eski generallerin hapis cezaları infaz ediliyor. Söylentiler oldu sizin affedebileceğinize yönelik, bu hususta ne düşünüyorsunuz?” sorusu üzerine Erdoğan, “Yargı kararını verdi. Bu karar sonrasında bizim kapımızı çalan olmadı.” dedi.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • İYİ Parti’nin ‘iyileştirilmiş ve güçlendirilmiş parlamenter sistem’ çalışmasında neler var?

    İYİ Parti’nin ‘iyileştirilmiş ve güçlendirilmiş parlamenter sistem’ çalışmasında neler var?


    Türkiye’nin, Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi ile yönetilişinin üzerinden üç yıl geçti.

    Muhalefet, sistemin kuvvetler ayrılığı ilkesine uymadığı, ‘’tek adam’’ rejimi getirdiği ve Meclis’i işlevsizleştirdiği eleştirileriyle devlet işleyişinin tıkandığını savunuyor.

    Uzun süredir çalışma halinde olan muhalefet partileri, ‘Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin’ getirdiği tıkanıklığın “güçlendirilmiş parlamenter sistem” ile aşılabileceğini düşünüyor.

    CHP ve Deva Partisi “Güçlendirilmiş parlamenter sistem” için birlikte çalışıyor. Çalışma henüz tamamlanmadı ama iki parti lideri kararı deklare ederken çalışmayı geniş bir mutabakat ile yürüteceklerini söyledi.

    İYİ Parti ise çalışmasında sona yaklaştı. 26 Mayıs’ta “İyileştirilmiş ve güçlendirilmiş parlamenter sistem” çalışmasını kamuoyuna açıklayacak.

    Erdem: Mevcut Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi “garabet sistem”

    “İyileştirilmiş ve güçlendirilmiş parlamenter sistem” çalışmasını seçim öncesi millete verdikleri söz olarak açıklayan İYİ Parti, bu çalışma için geniş tabanlı toplumsal mutabakat sağlamaya çalıştı. O nedenle sivil toplumdan, akademik çevreye kadar pek çok farklı kesimin kapısını çaldı.

    Sivil toplum ve bürokrasiyle de bir araya gelen İYİ Parti’nin taslağına, üniversitelerden akademisyenler, anayasa hukukçuları, kamu hukukçuları, ceza hukukçuları, aile ve çocuk hukukçuları ile kadın alanında uzman hukukçular çalışmaya katkı sundu.

    İYİ Parti’nin hukuk ve adalet politikalarından sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Bahadır Erdem, çalışmayı yürüten ekibin başındaki isim. Erdem, neden böyle bir çalışmaya ihtiyaç duyulduğunu, sistem önerisinin neleri içerdiğini ve yol haritalarını euronews Türkçe’ye anlattı.

    Türkiye’nin son on yıldır ‘tek adam’ rejimine dönüştüğünü söyleyen Erdem, mevcut Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ni “garabet sistem” olarak nitelendiriyor ve yeniden kuvvetler ayrılığının tesis edildiği, yargının tam bağımsız olduğu, Cumhurbaşkanının bütün milleti ve seçmeni temsil bir şekilde anayasada konumlanması gerektiğini ifade ediyor.

    Mevcut sistemde yargının tarafsızlığını yitirmesiyle ekonominin kötüye gittiğini belirten İyi Parti Genel Başkan Yardımcısı Bahadır Erdem, ”Hukukun eksikliğini ekonomiden, ekonomik refahtan ayırmak ve vatandaşların ekonomik refahından ayırmaya imkan yok.” diyor:

    “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adını taşıyan tam anlamıyla tüm yetkileri tek bir kişide toplayan Türk tipi başkanlık sistemi diye adlandırılan bu garabet sistem içinde hiçbir suretle kuvvetler ayrılığı yok. Tamamıyla milletin iradesini temsil eden TBMM tam anlamıyla etkisiz hale getirildi. Meclislerin en önemli görevi yasama yapmak, yürütmeyi denetlemek ve de milleti temsildir. Bir kere yasama görevini yapamıyor. Çünkü Cumhurbaşkanı kararlar ve kararnamelerle yasamanın yerini alan yürütme yetkisini kullanıyor. İkincisi, Meclis denetleyemiyor. Çünkü elinden gensoru yetkisi elinden alınmış durumda. Bütçeyi reddetme yetkisi elinden alınmış durumda. Ne bakanları denetleyebiliyor ne de yürütmeyi denetleyebiliyor. Dolayısıyla tam anlamıyla kuvvetler ayrılığı ortadan kalktığı bir sistem’’

    ”MHP’nin 100 maddelik “yeni anayasa” önerisi üzerinde ortaklaşamayacağız”

    İyi Parti’nin bir anayasa çalışması önermediğinin altını çizen Erdem, devlet sistemi önerdiklerini söylüyor. O nedenle anayasayı değiştirme gücüne sahip olmayan MHP’nin anayasa önerisinin (taslağının) da kıymeti olmadığını belirtiyor.

    O nedenle de MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, 100 maddelik “yeni anayasa” önerisi üzerinde ortaklaşamayacaklarını söylüyor:

    “Onların amacı Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ni, tek adam rejimini daha da kuvvetlendirmek. Halbuki bizim amacımız tam tersi. Milletin iradesinin üstün olduğu, hukukun ve demokrasinin üstün olduğu bir anayasal düzenine geçmek. Bunun da tek bir amacı var, milleti rahatlatmak. Bu hiç vatandaşın düşünülmediği ve sadece iktidara yakın olan beş altı müteahhitin ya da iş adamının düşünüldüğü, devletin gelirlerinin eşit bir şekilde ülkenin ve milletin lehine paylaştırılmadığı düzenden derhal çıkmak. MHP ne diyor? 82 anayasasının kırıntısı olan anayasa mahkemesinin derhal Cumhurbaşkanlığı Sistemi’ne uydurulması gerekiyor diyor. Dünyanın bütün hukuk ve demokratik devletlerinde adı anayasa mahkemesi ya da başka bir isim altında en üst yargı organı olarak bir üst merci mahkemesi vardır. Yani anayasa mahkemesi görevini yapan mahkemesi vardır. MHP’nin buna bile tahammülü yok. Şimdi tamamıyla bu tek adam rejimini kuvvetlendirme amacı taşıyan MHP ya da AKP’nin çalışmaların yanında İYİ Parti’nin durmasının imkan ve ihtimali yok. Bu yaptıkları çalışmalar zaten cumhurbaşkanlığı hükümet sistemiyle mahvettikleri ekonomik durum konuşulmasın, mahvettikleri dış ilişkiler, Türkiye’nin dünyayla geldiği bu durum konuşulmasın, vatandaşın bu korkunç ekonomik durumları konuşulmasın diye bir oyalama taktiği yani seçime giderken bir iktidar ne yapar? Belirli vaatleri olması lazım değil mi? Dolayısıyla vatandaşa verebilecekleri hiçbir vaat inandırıcı değil. Hiçbir hukuki adım inandırıcı değil. Dolayısıyla onun yerine bunu yapıyorlar.’”

    ”Meclis kuvvetlendireceğiz, güvenoyu geri gelecek”

    Bu çalışma ile Meclis’i kuvvetlendireceklerini, yasama ve yürütme yetkisini yeniden Meclis’e vereceklerini ve güvenoyunun geri geleceğini söyleyen Erdem, parlamenter sistem ile başbakan, bakanlar kurulu ve bakanlar geleceğini ve bu bakanların Meclis’e karşı sorumlu olacağını belirtiyor:

    “Şimdi meclisi kuvvetlendirirken yeniden yürütmeyi denetleme yetkisini güven oylamasıyla getiriyoruz. Bu yeni parlamenter sistemde, yeni rejim olarak Meclis eğer mevcut iktidarı güvensizlik oyu vererek görevden alıyorsa, onun yerine anında kabineyi kuracak başbakan adayının ve onunla beraber güven oyu alacak olan milletvekili sayısını da cumhurbaşkanına sunmuş olacaklar. Aynı zamanda anayasa mahkemesini güçlendiriyoruz. Şuanda anayasa mahkemesinin üyelerinin yüzde 70’ini cumhurbaşkanı seçiyor. Halbuki şimdi yeni anayasa mahkemesinde üyelerin çoğunu Meclis seçecek ve meclis seçerken de nitelikli çoğunlukta seçecek. Bu ne demek? Yani bütün muhalefet partileri 2/3 nitelikli çoğunluk Meclis’in çoğunun devreye girmesi demek. Sadece iktidar partisinin seçtiği üyelerle değil diğer meclisteki muhalefet partilerininde iradesiyle seçilecek.”

    HSK üyelerinin seçimine ‘kadın kotası’

    İYİ Parti’nin çalışmasında, Türkiye’deki hâkimlerin ve savcıların özlük işlerini yürüten ve bunlarla ilgili itirazları inceleyen bir üst mahkeme olan Hâkimler ve Savcılar Kurulu (HSK) üyelerinin seçiminde, kadın hakları konusunda da bazı ilkeler söz konusu.

    Örneğin HSK ve Anayasa Mahkemesi üyelerinde kadın kotası getiriliyor. TBMM’de kadın milletvekillerinin seçiminde kadın vekillerin seçim oranın daha fazla olması isteniyor. Yine İstanbul Sözleşmesi’nin yürürlüğü devamı için İYİ Parti söz veriyor ve ceza kanununda kadın cinayetleri için bazı hükümlere yer veriyor

    ”Devlet liyakat kurumu kuracağız…”

    İYİ Partili Erdem çalışmalarında likayata da önem verdiklerine dair bir parantez açıyor. Devlet liyakat kurumu kuracaklarını açıklıyor:

    “Son 20 yılda liyakatın yerini iktidara sadakat aldı. Gençler hiçbir suretle eğer AKP iktidarının yakını değilse ne en küçük bir memurluk sınavını geçmeleri mümkün ne dış işlerde göreve gelmeleri mümkün. Ne hakim savcı sınavında göreve gelmeleri mümkün, ne emniyette göreve gelmeleri mümkün, ne de devletin en küçük temizlik görevinde dahi yer almaları. Liyakatın yeniden devletin bütün kadrolarında tesis edilmesi için bir takım kurallar getiriyoruz. Liyakatı dış ilişkiler, MİT ve de üniversite gibi, hakim ve savcılık sınavı gibi mecbur olunmayan alanlar dışında mülakatı kaldırıyoruz. Devlet liyakat kurumu kuruyoruz. Çünkü dışişleri personeline bakıyorsunuz AKP’nin ne kadar görevden alınması gereken, hakkında şaibeler olan, eski bakan ve görevlileri dünyanın en önemli şehirlerinde büyükelçi oluyorlar. Türkiye’yi temsil edebilecek temsilcilerin görevlendirilmesini istiyoruz. Üniversitelerde de rektör ve dekanların seçiminde liyakatın işlenmesi için kurallarımız var”

    ”CHP, DEVA Partisi, Gelecek Partisi, Saadet Partisi ve AK Parti’nin kapısını çalacağız”

    İYİ Parti’nin hukuk ve adalet politikalarından sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Bahadır Erdem toplumsal mutabakatın sağlandığı sivil bir anayasa yapacaklarının da mesajını veriyor.

    “İyileştirilmiş ve güçlendirilmiş parlamenter sistem” çalışmasının hemen sonrasında CHP, DEVA Partisi, Gelecek Partisi, Saadet Partisi ve AK Parti’nin de kapısını çalacaklarının altını çiziyor.

    “Seçimden sonra ise yine maksimum toplumsal mutabakatı arayacağız. O zaman AKP ve MHP de koşa koşa gelecek ve hadi gelin bu önerdiğiniz ilkeler çerçevesinde yapalım diyecekler. Sebebi ise, bu tek adam rejimi tamamıyla Sayın Recep Tayyip Erdoğan düşünülerek yapılmış bir anayasa değişikliğidir. Bizim milletin hayrına yaptığımız bu kuvvetler ayrılığının olduğu parlamenter sistemi yapmak isteyeceklerdir. Şu an bunları önemsemeyen AKP, MHP ve herkes bu söylediğimiz ilkeler çerçevesinde bir anayasa yapılmasını isteyecek”