Etiket: Adana Altın Koza Film Festivali

  • ‘Hemme’nin Öldüğü Günlerden Biri Geceye Damga Vurdu

    ‘Hemme’nin Öldüğü Günlerden Biri Geceye Damga Vurdu


    Deniz ÇAKMAK


    Bu sene 31’nci kez sinemaseverlerle buluşan Adana Altın Koza Film Festivali’nde yarışma heyecanı sona erdi. Ödüller Çukurova Üniversitesi Kongre Merkezi’nde düzenlenen törenle sahiplerine takdim edildi.

    EN İYİ FİLM ÖDÜLÜ HEMME’NİN ÖLDÜĞÜ GÜNLERDEN BIRI’NİN OLDU

    Festivalin ana yarışma bölümü olan Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’nda yer alan 11 film arasından seçilen ve festival süresince eleştirmenlerin de favorisi olan ‘Hemme’nin Öldüğü Günlerden Biri’, ‘En İyi Film’ ödülünü kazanarak törene damgasını vurdu.

    ÖLÜ MEVSİM’E BEŞ ÖDÜL BİRDEN

    Doğuş Algün imzalı Ölü Mevsim, En İyi Kadın ve Erkek Oyuncu, En İyi Senaryo ve En İyi Yardımcı oyuncu kategorisi dahil 5 dalda ödülleri toplayarak dikkatleri üzerine çekti.

    Feride Çiçekoğlu, Janet Barış ve Mehmet Açar’ın yer aldığı seçici kurulun kararıyla belirlenen 11 filmin arasından sıyrılarak ödül alanlar, yönetmen Nuri Bilge Ceylan’ın başkanlığını yaptığı, oyuncu Mehmet Aslantuğ, oyuncu Serenay Sarıkaya, yazar, senarist Nermin Yıldırım, yönetmen, senarist Mustafa Kara, kurgucu Ayris Alptekin ve yazar, film eleştirmeni ve küratör Müge Turan’dan oluşan yarışma jürisinin değerlendirmeleri sonucunda belirlendi.

    Yarışmada verilen ödüller ve kategorilerin tam listesi şöyle:

    ULUSAL UZUN METRAJ FİLM YARIŞMASI

    Bildiğin Gibi Değil (Yön. Vuslat Saraçoğlu)
    Döngü (Yön. Erkan Tahhuşoğlu)
    Gecenin Kıyısı (Yön. Türker Süer)
    Hakkı (Yön. Hikmet Kerem Özcan)
    Hemme’nin Öldüğü Günlerden Biri (Yön. Murat Fıratoğlu) (KAZANAN)
    Hiçbir Şey Yerinde Değil (Yön. Burak Çevik)
    On Saniye (Yön. Ceylan Özgün Özçelik)
    Ölü Mevsim (Yön. Doğuş Algün)
    Su Yüzü (Yön. Zeynep Köprülü)
    Umut / Hêvî (Yön. Orhan İnce)
    Yeni Şafak Solarken (Yön. Gürcan Keltek)

    EN İYİ FİLM

    Hemme’nin Öldüğü Günlerden Biri / Murat Fıratoğlu

    EN İYİ YÖNETMEN

    Hiçbir Şey Yerinde Değil / Burak Çevik

    EN İYİ ERKEK OYUNCU

    Erdem Şenocak / Ölü Mevsim
    Ahmet Rıfat Şungar / Gecenin Kıyısı

    EN İYİ KADIN OYUNCU

    Funda Eryiğit / Ölü Mevsim
    Ece Yaşar / Ölü Mevsim

    EN İYİ SENARYO

    Selen Örcan, Doğuş Algün / Ölü Mevsim
    Erkan Tahhuşoğlu / Döngü

    EN İYİ YARDIMCI ERKEK OYUNCU

    Serkan Ercan / Ölü Mevsim

    EN İYİ YARDIMCI KADIN OYUNCU

    Nesrin Uçarlar / Ölü Mevsim

    EN İYİ KURGU ÖDÜLÜ

    Rainer Nigrelli / Gecenin Kıyısı

    EN İYİ SANAT YÖNETMENİ

    Erim Gayretli / Hiçbir Şey Yerinde Değil

    EN İYİ GÖRÜNTÜ YÖNETMENİ

    Peter Zeitlinger / Yeni Şafak Solarken

    SİYAD CÜNEYT CEBENOYAN EN İYİ FİLM ÖDÜLÜ

    Hemme’nin Öldüğü Günlerden Biri / Murat Fıratoğlu

    FİLM YÖNETMENLERİ DERNEĞİ EN İYİ YÖNETMEN ÖDÜLÜ

    Hakkı / Hikmet Kerem Özcan
    Döngü / Erkan Tahhuşoğlu

    UMUT VEREN ERKEK OYUNCU

    Ömer Akalın / Hêvî (Umut)

    TÜRKAN ŞORAY UMUT VEREN KADIN OYUNCU

    Tuana Almacı/ Hakkı

    EN İYİ MÜZİK ÖDÜLÜ

    Son of Philip / Yeni Şafak Solarken

    ADANA İZLEYİCİ ÖDÜLÜ

    Hakkı / Hikmet Kerem Özcan

    KADİR BEYCİOĞLU JÜRİ ÖZEL ÖDÜLÜ

    Hiçbir Şey Yerinde Değil / Burak Çevik

    YILMAZ GÜNEY ÖZEL ÖDÜLÜ

    Gecenin Kıyısı / Türker Süer

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Filmin politik olup olmamasına değil, hissettiğim şeye bakıyorum

    Filmin politik olup olmamasına değil, hissettiğim şeye bakıyorum


    Deniz ÇAKMAK


    Bingöl’ün Genç ilçesine bağlı bir mezrada çekilen filmde, Baba, sağır/dilsiz küçük Zeyno ve annenin ölümüyle evin bütün gündelik yüklerini omuzlayan genç bir adam olan Çeto’dan oluşan küçük bir ailenin hanesinden yoksulluğa, hayata yüklenen beklentilere, hayal kırıklıklarına ve umuda yakından bakıyoruz.

    İlk filmini seyirciyle buluşturmak için çok bekleyen ve prömiyerden önce bu zorlu sebat etme sürecinin yorgunluğunu “Sekiz yıl bekledim, bir dakika daha beklemek istemiyorum” diyerek anlatan yönetmen İnce’yle Hêvî’nin uzun yolculuğunu, yönetmenin Kürt sineması geleneğiyle ilişkisini ve yaratıcı dünyasını şekillendiren uğrakları konuştuk.

    Yönetmen Orhan İnce

    ‘İLHAMIMI DAYIMIN HİKAYESİNDEN ALDIM’

    Filmi yapma fikriyle geçirdiğiniz bunca zamandan sonra en başa dönsek ve Kürt coğrafyasında onca hikaye varken neden dolandırıcılık meselesinin sizin için spesifik olarak anlatılmaya değer olduğunu sorsam? Bölgedeki gündelik hayata dair ne söylüyor bu mesele bize?

    Hikayenin çıkış noktasından anlatmaya başlayayım; yaklaşık 20 yıl önce dayım inşaat işlerini bırakıp köye yerleşti ve hayvan alım-satım işine başladı. Bir süre sonra biriyle tanıştı. Adam her seferinde geliyor, inek 10 binse 12 bin veriyor, o parayı da peşin verip gidiyordu. Bu filmde de vardı; 9’uncu ayın 15’i bu işi yapan insanlar için önemli bir tarihtir. Çünkü o paranın vadesi o güne göre ayarlanıyor genelde. Ben senden malı alırım, üç ay geçer bir yıl geçer ama o tarih gelince o parayı verirler. O dönem de dayımı birisi bu adamla tanıştırıyor sonra o da geliyor Diyarbakır’ın Kulp ilçesine. Dolandırıcı adam da hayvan alıp satıyordu. Toplamda galiba altı defa alışverişleri oldu, adam her defasında inek, buzağı, bir sürü şey alıyor ve yedinci alışverişte diyor ki “Bana 8 kamyonet hayvan lazım ve istiyorum ki hepsini senden alayım, hem sen de para kazanmış olursun.” Tabii dayım için kısa sürede ticari hayatının bu kadar başarılı olması ve ondan sonra oradan toplu para gelmesi büyük bir umut. O da ekonomik durumumu düzelteceğim, şunu alacağım, şöyle yapacağım gibi bir motivasyonla kabul ediyor. Adam diyor ki yalnız paranı şimdi değil 10 gün sonra vereceğim.

    İşte bu dolandırıcılık hikayelerinin çoğu bu güven üzerine kuruludur. O güven elde edildikten sonra kaçınılmaz son geliyor. Hayvanları gelip götürüyor sonra 10 gün geçiyor adam ortada yok tabii. O zamanın parasıyla büyük bir vurgun yapıyor. Adam da Diyarbakır’ın Lice ilçesinden biriydi. Dayım uzun süre aradı onu, bir dönem o işi yaptığım için ben de dayımla hayvan pazarına gidiyordum. Belki de bulsa öldürecekti, o kadar öfkeliydi ama bir şekilde bulamadı adamı ve 20 yıl sonra bu hikayeyi gülerek anlatıyor.

    Yaşadığımız toplumda da özellikle son yıllarda hepimiz kötü zamanlar geçiriyoruz; deprem, ekonomik kriz, pandemi derken toplum değişti, dönüştü, farklı bir şekle büründü. Hepimizin yaşaması için de bir umut lazım.

    Kapkaranlık bir ortamda olduğunuzu düşünün hangi yöne gideceğinizi bilemezsiniz ama ilerde küçük bir ışık varsa oraya doğru gidersiniz. O da her şeyini kaybetti, büyük bir yıkım yaşadı ama o yıkımdan sonra yeniden hayata sarılması, umut etmesi benim bu hikayeyi hayata geçirmem için önemli sebeplerden biriydi. Beni etkiledi yapacağım iş anlamında. Tabii dayımın hikayesine kurmaca bir şeyler ekledim. Senaryonun gidişatı, senaryo matematiği gereği bazı şeyleri ekliyor bazılarını atıyorsunuz ama ilhamımı oradan aldım.

    adanaff2024-hevi-umut-gosterim-675x450.jpg

    Filmin prömiyerinden sonraki sohbette dayınızın bu konuda tek örnek olmadığını ve bölgede bu mesele üzerinden dolandırılan çok insan olduğunu söylediniz. Temel geçim kaynağının da hayvancılığa bağlı olduğu yerler buralar, o yüzden de bu kadar büyük bir yıkım yaratıyor…

    Evet. Biz mesela bu filmi Bingöl’de çekemeseydik Kulp ilçesinde bir alternatif mekanımız vardı çekim için. Çünkü ben bölgeyi bayağı gezdim. Tek bir yer arıyordum dayımların evi gibi ama işte o çatı, o doku olmadığı için bana çok da uygun gelmedi. Anlattığım hikaye gereği o eve benzer bir şey bulmaya çalıştım. İkinci mekanı bakmaya gittik, iki gün sonra arkadaşım beni aradı, “Senin anlattığın hikaye burada bizim köylülerin başına gelmiş iki gün önce” dedi. Hatta demişler ki “Bunların bir bağlantıları var mı, bilerek mi gelmişler köye?” (Gülüyor)

    Yani oluyor işte. Çok klasik bir hikaye. Ben sadece kendi bakış açımdan bu hikayeyi nasıl hayata geçiririm diye düşündüm ve bu mesele benim öznel bakış açımdan, benim yönetmenliğimde, yazdığım senaryoda nerede durur düşüncesiyle çekim yapmak istedim.

    Şimdi güncel olarak da duyuyoruz saadet zinciriyle dolandırılan insanları. İnsanlar artık nasıl kısa yoldan para kazanabilirim diye düşünüyor. Ben Diyarbakır’da da yaşadığım için biliyorum. Şimdi oralarda durum daha vahim, işsizlik çok artmış. Artık adam günde 300 lira da kazanıyorsa onu ya bahislere ya kumara bir şeye yatırıyor. Sonuç itibarıyla kaybediyor ve o döngüden çıkamıyor.

    315147.jpg

    ‘HER ZAMAN UMUT OLMASI LAZIM’

    Eski refah devleti modelinin tamamen çöküşüyle de insanlar tüm dünyada artık çok daha ağır şartlarda çok uzun saatler çalışıyorlar ve kölelik düzeni hem ruhsal hem fiziksel olarak çökerttiği için “Yok mu bunun bir kolayı?” diye düşünüyorlar. Onun da etkisi var sanırım bu saadet zinciri vurgunlarını bu dönemde daha çok duymamızda…

    Evet alım gücü çok çok düştü. Mesela bizim orası deprem bölgesi olduğu içinde konut üzerinden örnek vereyim. Benim kiram deprem öncesi 900 liraydı deprem sonrası 1250 oldu, sonra 5 bin lira oldu. Sonra ev sahibi 7 bin yaptı ve katlanarak arttı. Artık hayat çok pahalı. İşte hayat o kadar zorlaştı ki, insanlar asgari ücretle çalışıp aldığı parayı da kiraya veriyor. Ama bütün bunlar şu demek değil; artık yaşanılamayacak noktaya geldi, biz kendimizi öldürelim her şey bitsin değil. Her zaman umut olması lazım. İnşallah bu günler en kötü günlerimizdir öyle diyeyim (Gülüyor)

    s-0d8246a66a11845aefe38dd5a04e79a5d37cd6a0.jpg

    ‘KÜRTÇE FİLM ÇEKİYORSANIZ OYUNCU SEÇENEĞİNİZ AZ’

    Filmin teknik ekibinin bir kısmı sizin zaten daha önce de birlikte kısa filmler yaptığınız kişilerden ve yakın dostlarınızdan oluşuyor. Fakat fikir fiile geçtiğinde bu ekip nasıl toplandı? Özellikle Baba, Zeyno ve Çeto’yu canlandıran oyuncuları bulma süreciniz nasıldı? Çünkü onlar (Zeyno ve Çeto) da çok genç ve henüz pek film tecrübeleri olmayan oyuncular bildiğimiz kadarıyla.

    Bizim yaptığımız film Kürtçe olduğu için pek de seçeneğimiz olmuyordu. Şimdi Türkçe çekilse önünde büyük bir yelpaze var. Ama bu haliyle hem Kürtçe bilecek hem o karaktere uyacak filan çok zor. Mesela Kürtçe bilen yaşlı oyuncu bulmak çok zor. Ya şansın yaver gidecek biri denk gelecek ya da bulamıyorsun. Yaşlandırmaya çalışıyorsun bazı tekniklerle… (Gülüyor)
    Bu filmde de seçenek azdı ama ben o konuda bayağı çalıştım. İstanbul’a da geldim. Diyarbakır’da da eşe dosta baktım, sordum. Mesela Çeto karakterini oynayan oyuncunun hiçbir tecrübesi yok. Onun bir tane kuzeni vardı, o da belgesel film işleriyle uğraşıyor. Ya benim bir tane amcamın oğlu var oyuncu olmak istiyor dedi. Biz de zaten herkese bakıyoruz o sıra. Olur dedim (Gülüyor). Sonra geldi baktım güzel bir çocuk. Bir fotoğraf atsın dedim attı, video attı. Sonra gideyim bir de canlı görmek lazım dedim. Gittim Muş’a yoldan bana doğru geliyor üzerinde de bir pantolon var. Üstü başı biraz kirlenmiş, Muş’a yakın bir köyde yaşıyor o da. Bir anda ‘Evet aradığım “Çeto’yu buldum” dedim. (Gülüyor)

    s-921094210867ef7261ae606d733b7a3c85a3700c.jpg

    Normalde ne işle uğraşıyordu?

    O da otogarda, köyde babasının işlerini yapıyordu. Sonra bir buçuk sene boyunca ona bir şeyler gönderdim bunu oku şunu izle diye. Onun haberi yoktu ama ben onu seçmiştim. Filmin sete çıkmasına 15 gün kala “Evet sen bizim oyuncumuzsun artık” dedim ona. Diğer oyuncuların halihazırda tiyatro oyunculuğu ve öyle bir geçmişi vardı ama onun hiç yoktu.

    ‘AMED ŞEHİR TİYATROSU İLK BAKTIĞIMIZ YER OLDU’

    Amed Şehir Tiyatrosu oyuncularıydı çoğu değil mi?

    Evet. Babayı oyanayan karakter öyleydi. Kasım karakterini oynayan Nazmi de önceden Çok Güzel Hareketler’deydi. BKM oyuncusuydu. Şimdi o da Amed Şehir Tiyatrosu’nda bir şeyler yapıyor. Hatta şu an Emin Alper’in yeni filminin kadrosunda. Amed Şehir Tiyatrosu ilk baktığımız yer oldu zaten.

    s-06ae91b877e6bd65367358afcc9c9bc18aa89f90.jpg

    ‘KISA FİMLERİMDE DE BAŞROL ÇOCUKLARDI’

    Vaha gibi değil mi? Zaten halihazırda Kürtçenin aktif olarak kullanıldığı, Kürtçe oyunların yazıldığı az sayıda yerden biri sanırım.

    Evet başka bir alternatif yok. Oyuncular orada hep. Aslında en çok küçük kızı yani Zeyno karakterini aradık. Önce o erkekti hatta senaryoda. Sonra ben Hatay’da bir tane kızla tanıştım bizim yapımcı arkadaşın vasıtasıyla. Sonra Hatay’a gittim iki defa. Aslında o da olabilirdi ama bu filmin çekilme süreci uzayınca o kız büyüdü (Gülüyor). Sonra yılan hikayesine döndü zaten. En son arayışlarımız devam ederken Roza’yla denk geldik. Yine bayağı aradık ettik ama Roza gerçekten çok akıllı. Bir de bebekliğinden beri reklamlarda, dizilerde filan oynamıştı zaten. Sağır dilsiz birini oynaması çok zordu ama başardı. Oyunculuk açısından şanslıydım.

    Benim önceki kısa filmlerimde de başrol hep çocuklardı. O açıdan aslında biraz rahattım diyebilirim. Bizim işler biraz da sezgisel oluyor ya zaten, o yüzden bu sefer tuttu diyeyim (Gülüyor)

    ‘ÇIKIŞ NOKTAM BİR FİLMİN POLİTİK OLUP OLMAMASI DEĞİL’

    Kürt sineması geleneği Kürt meselesi etrafında şekillenen temalara sahip çoğunlukla ya da bir şekilde buraya dair sözleri olan politik bir sinema oldu hep. Siz bu filmde geleneğin dışında bir şey yapıyorsunuz. Daha minör bir hikaye, gündelik hayata odaklanan bir kesit anlatıyorsunuz. Bunu özellikle mi tercih ettiniz? Kürt Sineması geleneğine yaratıcı anlamda yaklaşımınız nasıl? Sizin sinemanız bu anlamda ne yana düşüyor?

    Şimdi aslında buradaki hikaye benim bir kısa filmime benziyor. ‘Buğdaylar Dökülürken’ Türkçesi. Orada da bir tane çocuk vardı. Sevdiği tavuk kesilmesin diye mücadele ediyordu. Onda da yine bir umut meselesi vardı. Aslında esin kaynağım biraz da ilk kısa filmim oldu sonra ‘Ali Ata Bak’ı çektim, o da daha politik bir sinema ama anlatmak istediğim mevzuya bakış açım şu: Ben direkt bir şeyleri göstere göstere anlatma işine girmeden biraz film duygusunu, sanat duygusunu bir kenara bırakmadan iş yapmayı seviyorum. Bütün işlerim öyle. Bundan sonra da öyle olacağını düşünüyorum.

    Bu hikaye biraz da böyle bir hikaye olduğu için bu şekilde anlattım. Yarın başka bir hikaye hikaye anlatmam gerekirse ve bunu kalbimde hissedersem, yani o projeye inandıysam yaparım. Sonuçta biz film yapıyoruz; bir filmin politik olması ya da olmaması benim açımdan çıkış noktası değil. Ben hissettiğim şeye bakıyorum. Mesela ikinci uzun metraj filmimin projesi var, o da başka bir şey anlatıyor. Bir taraftan da tabii politik filmleri de yaptığımızda onlar da eğer sanatsal anlamda iyilerse geleceğe kalıyorlar.

    s-c19c449055b40b6a0ab2113630d397d9b7d62960.jpg

    ‘ŞÖFÖRLÜK DE YAPTIM BULAŞIKÇILIK DA, HAYATIN İÇİNDEN GELDİĞİM İÇİN AYRINTILARI NASIL ANLATACAĞIMI BİLİYORUM’

    Filmi izlerken birçok kişi bir kısa hikaye okuyor gibi hissettiğini söyledi. ‘Hevî’nin metinsel niteliği Türkiye’de toplumcu edebiyatın yarattığı öykü geleneğine yakın. Sizin yaratıcı yanınızın biraz da yerli edebiyata yaslandığını söyleyebilir miyiz peki?

    Edebiyat olsun, izlediğimiz film, yaşadığımız hayat… Beni hepsi besliyor. Her hafta pazara gidiyorum vs. yani hayattan kopmamaya çalışıyorum. Hayatın kendi gerçekliğinin içinde kalmak istiyorum. Filmlerimde de tamam kurmaca şeyler var ama filmlerimdeki adamların oturuş şekli bile benim için önemli. Oranın yerel kodlarıyla ilgili çünkü. Biri buradan gidip Diyarbakır’da bir film çektiğinde, o film orayı anlatan bir şeyse senaryo zaten bellidir. Eğer bir yönetmene verilmişse bu hikaye bellidir, yazacağı şey bellidir. Ama sizin senaryonuzun dili de filmin görsel yapısı da, bu edebiyat geleneğinin anlatılarını akla getiriyor.

    Çok sağ olun hepsinden beslendiğimiz için yaptığımız işe yansıyordur elbette. Ben hayatta bir sürü iş yaptım; bulaşıkçılık da yaptım, şoförlük de… Sinema bölümünü kazanmadan önce bir yıl boyunca minibüs şoförlüğü yaptım. Yani hayatın içinden geldiğim için o ayrıntıları da nasıl aktaracağımı biliyorum. Bir de işimizin de bir parçası zaten oradaki gözlem olayı. Onu kaybettiğinizde olmuyor maalesef.

    s-49c1b8b50e87c9ad574f8db4c7372b0028cf5f09-001.jpg

    Filmin yolculuğu nasıl olacak? Vizyon takvimi var mı yoksa festivallerden devam mı?

    Hem yurt içi hem yurt dışı festivallere başvurduk. Bazılarından davet geldi. Daha önceki kısa filmlerim de bayağı ödül almıştı. Bu proje araya girince onların üzerinden da epey zaman geçti. O yüzden de merak ediyorlar. O açıdan da kendimi şanslı hissediyorum. Bir festival süreci olacak sonra da vizyona girecek.

    Ne zaman girecek vizyona peki?

    Muhtemelen 2025’te vizyonda gösterilecek.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Altın Koza Günlükleri 2: Ailede durumlar karışık!

    Altın Koza Günlükleri 2: Ailede durumlar karışık!


    Adana Altın Koza ulusal yarışmada ikinci günün ilk filmi oyuncu kadrosuyla merak uyandıran “Ölü Mevsim” oldu. Zira filmin kadrosunda Funda Eryiğit, Erdem Şenocak, Serkan Ercan, Banu Fotocan, Tolga Tekin, Goncagül Sunar, Müfitcan Saçıntı gibi isimleri görünce böyle hissetmek normal oluyor.

    Selen Örcan ile birlikte kaleme aldıkları senaryoyu hayata geçiren yönetmen Doğuş Algün’ün ilk uzun metrajı “Ölü Mevsim”. Daha önce kısa ve belgesel filmler çekmiş olan Algün’ün filmi için “Yeni Türkiye’yi eski bir dilde anlatıyor” desek yanlış yapmış olmayız muhtemelen.

    “Ölü Mevsim”, memleket sinemasının özellikle de ilk filmlerde sıkça karşılaştığımız bir sorunundan mustarip: Çok şey anlatmaya çalışırken, hiçbirisini tam olarak anlatamamak.

    Nimet, genetik bir problem nedeniyle bebek sahibi olamamaktadır. Yine başarısız bir denemenin ardından hastanede yatarken tanışırız kendisiyle. Anneleri çocuk yaşta ölünce kardeşleri Öznur ve Zülal’e de annelik yapmıştır Nimet. Ortanca olan Zülal kendisine münasip bir koca bulup evlenmiş, küçük kardeş Öznur ise Nimet ve kocası Halil ile birlikte yaşamaktadır. Nimet ile Halil’in arasının iyi olmadığını da sezinleriz daha ilk dakikalarda.

    Kağıt üstünde önemli temalarda geziniyor “Ölü Mevsim”. Bir türlü ‘aile’ olamayan çift. Halil’in abisiyle akçeli işlerde yaşadığı sıkıntılar. Öznur’un yetişkin bir kadın olarak çıkış arayışları. Marangozluk yapan Halil’in yanında çırak olarak çalışan ve Avrupa’ya gitme planları yapan Afganistanlı Ali’in durumu vb.

    Küçük aile işletmesinin feodal ilişkilerle ilerleme biçiminden, Ali’nin kişiliğinde sığınmacı emeğine hangi toplumsal kesimlerin ihtiyaç duyduğuna uzanan bir günümüz Türkiye’si çerçevesi de var yapımın.

    Ölü Mevsim/ Yön: Doğuş Algün

    Gelgelelim, belli ki kâğıt üzerinde güzel duran hikaye bir türlü görsel tutarlılığa kavuşamıyor. Hal böyle olunca da film boyunca yemek masası, kanepe, atölye, araba, koridor vb. buldukları yerde oturup konuşarak hikayeyi aktaran mizansenler silsilesi şeklinde ilerliyor yapım. Bir masanın (örneğin yemek) etrafında oyuncuları yerleştirip sahne inşa etmek kolay gibi görünse de hiç değil aslında. Çoğunlukla yönetmenlerimiz masanın bir tarafı açık olacak şekilde oyuncuları yerleştirip karşılarına da kamerayı koyarak halletmeye çalışıyor bu durumu. Doğuş Algün’ün de böyle sahnelere yaslandığını söylemek zorundayız.

    Öte yandan, seyirciden bazı bilgileri saklamakla ketum davranmak ayrı şeyler. “Ölü Mevsim”de gerekli bilgilere vakitlice erişmek de mümkün olmuyor. Öznur’a ne olduğu karakterler için bir merak unsuru olabilir ama bir noktada seyirci için bilinmez olmaktan çıkmalı. Çünkü bu bilgiye nasıl ulaştığını bilmediğimiz Ali’nin tavırlarındaki ani değişimi anlamakta zorlanıyoruz finale doğru. Ali’nin değişimini, Öznur’un yaşadıklarını anlamayınca da sürprizmiş gibi gelen final hiç öyle olmuyor maalesef. Kuşkusuz bir filmin finali sürprizli olmak sorunda değil. Ama öyleymiş gibi hissettiriyor yapım. Aynı şekilde, iki erkek kardeş arasındaki ‘her ailede olabilir’ kabilinden olarak başlayan gerilimin ne ara yükseldiğini ve Halil’in radikal kararlar aşamasına geldiği de malum olmuyor bizlere. “Ölü Mevsim”de hikayede ketum davranıldığı için karakterler ete kemiğe bürünemiyor, hal böyle olunca da ne olup bittiğini anlasak da nasıl olduğuna vakıf olamıyoruz.

    altin-koza-dongu-erkan-tanhusoglu-1024x425.webp
    Döngü/ Yön: Erkan Tahhuşoğlu

    ‘DÖNGÜ’

    Göçmen bireylerin Türkiye’nin toplumsal dokusunda birer emekçi olarak varlıklarının sinemaya konu olması umut verici. ‘Ölü Mevsim’den sonra izlediğimiz “Döngü”nün de merkezinde yer alan karakterlerden birisi ev işçisi olarak çalışan Kosovalı Lena. Üç yıl önce ilk uzun metraj filmi ‘Koridor’ ile bu festivalde yer almıştı yönetmen Erkan Tahhuşoğlu. Benim de aralarında yer aldığım ana jüri tarafından kadın oyuncu, sanat ve görüntü yönetimi ödüllerine değer bulunmuştu yapım. ‘Koridor’ hayata farklı bakan yaşını başını almış iki kız kardeşin dünyasına götürüyordu seyirciyi.

    “Döngü”nün merkezinde de iki yaşlı kadın var yine. Belli ki eski ve zengin bir aileden gelen Ayten hanımın yanında uzun yıllardır gündelikçi olarak çalışan Sevim’i odağına alıyor bu kez yönetmen. Sevim kızı, torunu ve damadıyla birlikte yaşamakta, her gün de Ayten’e yardıma gitmektedir. Görünüşte bu iki yaşlı kadın artık birbirlerine yaren olmuşlardır. Ayten yaşlandığı için günlük bakımına yardım etmek üzere bir süre önce Kosovalı bakıcı Lena da evde çalışmaya başlamıştır. Ancak Lena evde bir kaza geçirip kaburgalarını kırar. Uzunca bir süre çalışamayacaktır. Ayten ve oğlu Ergin’in yönlendirmesiyle Sevim ara bulucu rolüne soyunur. Lena’yı dava açmaktan vazgeçirip, uygun bir tazminata ikna etme görevi onun üzerine kalır. Süreç ilerledikçe ve çelişkiler arttıkça Sevim’in sınıf bilinci de açığa çıkmaya başlar.

    Erkan Tahhuşoğlu sinemamızda az rastlanır ve ilgiyi hak eden bir işin altına giriyor. Özellikle Avrupa sinemasında örneklerini çok gördüğümüz ama bizde pek rastlanmayan alt sınıf karakterlerin sınıf farkındalığına kavuşma süreçlerine dair özel bir hikaye bu. Sevim’in kendisini aileden saydığı noktadan yola çıkıp, Lena ve çevresiyle temas ettiği andan itibaren kat ettiği yol onu yeni bir seviyeye taşıyor yapım. Bunu yaparken de Sevim’in Ayten ile kurduğu ilişkinin yatay olduğuna dair yanılsamasını, sonra şaşkınlıkla dikey bir hiyerarşi kurulduğunu fark etme süreçlerini ikna edici bir biçimde kuruyor yönetmen. Yine “Koridor”da olduğu gibi, ev içlerini, karakterler arasındaki dinamikleri yerli yerine oturtuyor.

    Ancak sadece bu tarafıyla kalıyor işin yönetmen. Hal böyle olunca da 81 dakikalık süresine rağmen yine uzun kalıyor yapım. Çünkü hiçbir yan karakterin dünyasına giremeyen hikaye sadece Sevimde kaldığı için tekrarlar başlıyor. Bu yüzden onun ne olacağını, nereye varacağını anlamak da kolaylaşıyor. Filmin bir yerinde Lena’nın kuzeni Sevim’e “biraz da onun gözünden baksanız” diye tavsiyede bulunuyor. Sanki buna sadece Sevim değil, seyircinin de ihtiyacı varmış gibi bir his uyanıyor film bittiğinde. Film Lena’ya hiç alan açmıyor. Onun dünyasına girmiyor. Dolayısıyla onun haklılığını anlamakta zorlanıyoruz.

    Sevim’in ailenin yanında durduğu, “onların ekmeğini yiyip ihanet etmemek gerektiği”ni salık verdiği anlardan, yani “kendinde sınıftan kendisi için sınıf” olmaya geçerken yaşadığı çelişkilerin kaynağı Lena oysaki. Bitirirken not düşmeden geçmeyelim. Ayten karakterinde “Koridor” filmiyle ödül verdiğimiz Emel Göksu burada da çok iyi. Ama emektar oyuncusu Serpil Gül’ün Sevim’i ete kemiğe büründürürken ortaya koyduğu performans hayranlık uyandırıcı. Jürinin gündemine gelecektir kuşkusuz.

    gecenin-kiyisi.jpg
    Gecenin Kıyısı / Yön: Türker Süer

    GECENİN KIYISI

    Almanya doğumlu Türkiye asıllı yönetmen Türker Süer’in ‘Gecenin Kıyısı’ en heyecan verici yapım olarak başladı açıkçası. Dünya prömiyeri 81. Venedik Film Festivali’nin Orizzonti (Ufuklar) bölümünde yapılan film daha ilk dakikasından itibaren görsel olarak farklı biçimler deneyen, risk alan bir yönetmenle karşı karşıya olduğunuzu hissettirdi. Türker Süer ve görüntü yönetmen Matteo Cocco’nun iş birliği hikayenin ihtiyaç duyduğu gerilimi ilmek ilmek örmeyi başarıyor. Çoğu zaman ‘düz durmayan’ kadrajlar ters giden bir şeyleri çerçeveliyor sanki. Öte yandan kimi zaman karakterlerin suratlarına kadar yaklaşan kamera, tam da seyirci kendisini olayın içinde hissederken açılıyor, geniş plana geçiyor ve onu yeniden ‘izleyici’ konumuna geri itiyor ve aralarda ‘izlediğiniz şey bir film’ hatırlatması yapıyor.

    “Gecenin Kıyısı”nın görsel diline dair bir şey söylemeden girmek olmazdı. Onu ayrı bir yere koymamız gerek. Hazır iyi olanlardan başlamışken devam edelim. Filmde atadan dededen asker bir aileye mensup iki subayı canlandıran Ahmet Rıfat Şungar ve Berk Hakman’ı da analım. İkili hem kendi başlarına hem de bir arada oldukları anlarda filmin genel duygusuna güç katan performans koymuşlar ortaya. İkisi de gelecektir jürinin gündemine! Hikayeye gelince, yüzbaşı Sinan’ı yanına çağıran komutanı ağabeyi üst teğmen Kenan’ın disiplin suçu işlediğini ve yargılanmak üzere önce Malatya ardından da Erzurum’a götürülmesi gerektiğini söyler. Bu görevi de Sinan’a verir. Sinan ilk başta itiraz etse de kabul eder. Bir astsubay ve bir erle birlikte yola koyulurlar.

    Film araları bozuk olan Sinan ve Kenan’ın yan yana geldiği ilk andan itibaren adım adım gerilimin tırmandığı bir yol hikayesine dönüşüyor. Yer yer arabayı kullanan askerin ciddiyeti kıran sakarlıklarıyla rahatlasa da, giderek ‘gerçeklikle’ bağı kopan memleketin militarist tarihinin iki kardeşte vücut bulduğu bir hesaplaş(ama)ma yolculuğa dönüşüyor film. Türker Süer gerilimi ustaca kurarken, ‘asker milletiz’ kabulünü bir karabasana dönüştürüyor. Belli ki Osmanlı’dan bu yana ailedeki her erkeğin asker olduğu bir geleneğin zorunlu temsilci olarak mesleğe giren iki kardeş karakter olarak da çok ayrılar. Sinan ‘emre itaati vazife sayan’ bir subayken, ondan büyük olmasına rağmen hala düşük rütbede yer alan Kenan’ın arızalı olduğunu anlıyoruz.

    Bu gerilimli atmosfer gecenin ilerleyen saatlerinde 15 Temmuz darbe girişiminin başlamasıyla daha da artar. Başka iki kardeş olmak üzere herkes birbirinden şüphelenir. Darbe girişimi, ikilinin babalarının intiharıyla sonuçlanan itibar suikastı sürecini da yeniden gündeme getirir. 15 Temmuz’u hikayeye katma fikri ilk başlarda filmi güçlendiren, gerilim unsurların yeni bir boyut katan işlev görürken, giderek ayağına dolanmaya başlıyor maalesef.

    İkilinin gerilimine o gecenin gerilimini ekleme fikri ilk anda yükseltiyor anlatıyı. Ancak, güvenlik gerekçesiyle yakındaki bir kışlaya sığındıkları andan itibaren filmin tonu da değişiyor. Çünkü anlatı belli ki kimi kaygılarla gerçeklik zeminine yaklaşmaya çalıştıkça en güçlü yanını gerçekliğe kurduğu mesafeden aldığı gücü kaybediyor. Türkiye’de kan gövdeyi götürürken sığınılan kışladaki sakinliğin akamete uğratmaya başladığı anlatı, kimin kim olduğuna kafa yormak durumunda kalan seyirciler için odağını kaybetmeye başlıyor. Buna bir de iki kardeşin babasının başına gelenlere dair sorgulamalar eklendiğinde başladığımız zeminden iyice uzaklaşıyoruz.

    Hikaye yalnızca 15 Temmuz gecesiyle kalmıyor Ergenekon ve Balyoz davalarına kadar uzanan süreçlere de göndermelerde bulunuyor. Üstelik bunu yaparken seyircinin hafızasına fazla güveniyor. Halbuki o gecenin atmosferi filmin ilk yarısında inşa edilen fantastik/ gerilimli dili daha da büyütecek hatta anlatının gerçeklikle bağını iyice kopartacak yeni kanalların olanaklarını fazlasıyla sunuyor. Ama Türker Süer, karakterlerini ve hikayesini o gece olanlara, daha önce olmuş olanlara çekmeye çalıştıkça seyirci üzerindeki ikna gücünü kaybediyor. Haklı olarak gerçekte olan ile filmde olan arasında karşılaştırmalar, yorumlamalar başlıyor ve bu da odağı dağıtıyor.

    Bitirirken filmin şimdiye kadar izlediğimiz yapımlar içinde en iyisi olduğunu, Türker Süer’in ilk uzun metraj filminde güçlü bir yönetim ortaya koyduğunu belirtelim.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Altın Koza günlükleri 1: Yarım kalan ‘Umut’lar

    Altın Koza günlükleri 1: Yarım kalan ‘Umut’lar


    Adana Altın Koza Film Festivali’nin en çok merak edilen bölümü ulusal yarışmada filmler seyirci karşısına çıkmaya başladı. Bu yıl seçkide yer alan on bir yapımın dördü ilk film.

    Vuslat Saraçoğlu’nun İstanbul Film Festivali’nde izlediğimiz “Bildiğin Gibi Değil” filmi dışındakilerin Türkiye’deki ilk gösteriminin Adana’da yapılacak olması da heyecanı artıran unsurlardan. Ulusal yarışma filmlerinde ilk olarak “Bildiğin Gibi Değil” çıktı seyirci karşısına. Bu filme dair değerlendirmemizi İstanbul Film Festivali zamanında yapmıştık.

    Yazının sonuna bu değerlendirmeyi tekrar ekleyeceğim. Ama öncelikli olarak dünya prömiyerini festivalde yapan bir ilk film “Hêvî” (Umut) üzerine birkaç not düşelim.

    Hevî (Umut)/ Yön: Orhan İnce

    HÊVÎ

    Yılmaz Güney’in aynı adlı kült filmine dolaylı göndermeler de içeren “Hêvî”, Kürt bir aileye odaklanıyor. Annenin ölümünün ardından evin erkeği Mustafa, oğlu Çeto ve kızı Zeyno köyün dışındaki evlerinde hayvancılık yaparak yaşamaktadırlar. Zeyno, sağır ve dilsizdir.

    Bunun nedenini öğrenemeyiz. Çetin ise bir kıza gönül vermiştir. Öte yandan da şehre gidip inşaatlarda çalışmak ister. Zeyno ise çok sevdiği koyunu ile geçirir günlerini. Bir gün Emin girer ailenin içine. Normalin üzerinde fiyatlar vererek hayvanları satın alan Emin insanların güvenini kazanır. Ama bu güven uzun sürmeyecektir.

    “Hêvî”yi iki türlü değerlendirmek gerekiyor kanımca. İlki sinematografik açıdan, ikinci olarak da Türkiye’nin Kürt sinemasında nasıl bir yere oturduğuna dair kafa yorarak. Orhan İnce, “Ali Ata Bak” ve “Adem Başaran” adlı kısa filmleriyle dikkat çekmişti. Amed’te yaşayan ve üreten İnce, ‘kısadan uzuna’ geçen yönetmenlerin sıkıntılarından mustarip öncelikle. Birçok benzeri gibi “Hêvî”nin hikayesi de bir kısa için uzun ama bir uzun için fazla kısa.

    Hal böyle olunca, kısa bir anlatıda hızlı gelişip seyirciyi etkileyecek hikaye yapısı burada kendisini erkenden ele veriyor ve sarkıyor. Filmin yarısında nasıl bir yere bağlanacağına dair kanı neredeyse pekişiyor seyircide. Bu kendi başına bir sorun değil tabii ki. Hikayenin gidişini ele vermek bir tercih de olabilir ama burada karakterlerin tepkisini seyircinin ilgisini çekecek şekilde kurmak önem kazanıyor. Özellikle finale kadar hep hikayenin odağında duran ama pasif görünen Zeyno karakteri büyük olanaklar sunuyor, fakat yeterince değerlendirildiğini söylemek zor. Orhan İnce’nin “Hêvî”nin açtığı yoldan devam edip yeni filmlerle daha erken (bu filmin yapım süreci sekiz yılı bulmuş) buluşmasını dileyelim.

    Gelelim “Hêvî”nin Kürt sinemasındaki yerine. Baştan iki noktanın altını çizmek gerekiyor. İlk olarak bu değerlendirme Türkiye’de üretilen Kürt sinemasına dair bir gözlem içeriyor. İkinci olarak da tabii ki tamamen kişisel bir yorum. Türkiye’nin ‘Kürt Sineması’, özellikle de uzun metraj filmler ister Kürt ister diğer halklardan yönetmenler tarafından çekilmiş olsun mecburen politik alana girmek zorunda kalıyor. Kürt sorunu, gerek savaş gerekse diploması dönemlerinde filmlerin temasının belirleyicisi haline geliyor. Acı ve yıkım bu kadar tazeyken bunun kaçınılmaz olduğunu söylememiz gerek. Ancak öte yandan ‘Kürt sineması’ başlığıyla bir kategori açacaksak siyasal alanla doğrudan bağlantıda olmayan, Kürtlerin günlük hayatının çeşitli katmanlarıyla da ilişkilenen yapımların sayısının artması da bir elzem.

    İşte “Hêvî” bu bağlamda işlev kazanıyor. Hayvancılık yapan sıradan bir Kürt ailesinin dünyasına davet ediyor seyirciyi. Üstelik bu rutini anlatırken günledik hayatın ‘siyasetine’ dair de bir şey söylüyor. Örneğin filmin evreninde günlük dil olan Kürtçenin kullanılmadığı iki an var. İkisi de devlet dairesinde geçiyor. Ya da ‘alnı secdeye değenlerin’ her zaman güvenilir olmayabileceğine dair göndermeler vb. Kürtçe sinemanın hikaye alanını, çeşitliliğini büyütmesi Kürt sinemasının da büyümesi anlamına geliyor kuşku yok ki. “Hêvî” bu çabaları
    büyüten bir katkı olarak önemli.

    3fj32-bildigingibidegil-wide.png
    Bildiğin Gibi Değil/ Yön: Vuslat Saraçoğlu

    BİLDİĞİN GİBİ DEĞİL

    Ulusal yarışmada gösterilen ilk yapımın Vuslat Saraçoğlu’nun “Bildiğin Gibi” değil filmi olduğunu söylemiştik yukarıda. Bu filme dair, İstanbul Film Festivali zamanı, 29 Nisan’da yine bu sayfalarda bir değerlendirme yazısı kaleme almıştım. Yeni bir diyeceğim yoktur.

    Altın Koza’yı takip edecekler için bu filme dair bir hatırlatma olarak yazıyı aşağıya olduğu gibi bırakıyorum.

    İlk filmi “Borç” ile övgüler alan Vuslat Saraçoğlu’nun ikinci uzun metrajı “Bildiğin Gibi Değil” ise hikayesi ve oyuncularından alıyor gücünü. Saraçoğlu dar bir alana ve konuya sıkışmış gibi görünen hikayesini kardeşlik dinamiğinin gelgitlerini kullanarak genişletmeyi başarıyor çoğu yerde. Ölümünün ardından baba evinde yeniden bir araya geliyor üç kardeş.

    En küçükleri olan Remziye yıllar önce evlenmeyi bir kaçış olarak görüp kenti terk etmiş. İzmir’de yaşamaktadır. Boşanmıştır ve anladığımız kadarıyla düzenli bir hayatı olduğu da söylenemez. Ortanca Yasin, üniversite okumuş işi gücü olan, bir kitabı yayınlanmış ve fakat kentle arası pek iyi değil. Tahsin ise evde kalmış, dükkanı işletmiş, önce anne sonra da babayla ilgilenmiş, evlenmiş ama tutunamamış bir çocuk babası büyük evlat.

    Hikayenin geçtiği kent ise Tokat. Bu bilgi önemli çünkü Saraçoğlu yalnızca kentin aksanını değil, dinamiklerini de anlatının parçası haline getirmeyi başarıyor. Dolayısıyla herhangi bir ‘taşra kenti’nde değil Tokat’ta olduğunuz bilgisi karakterlere da hakim. Çok iyi yaptığı bir şey daha var yönetmenin, baba evini bir hafıza mekanı olarak kurmayı başarıyor. Üç kardeşin evdeki eşyalar, fotoğraflar ve hatıralar üzerinden geçmişe, birbirleri ve ebeveynleriyle olan ilişkilerine yolculuklar seyirci için çok tanıdık. Ayrıca kardeşlerin birbirlerine karşı duygu değişimlerinin hızını da iyi ayarlamış bana kalırsa. En nihayetinde kavga edip nefret ettiğin kişiyi, on dakika sonra hayatındaki en önemli insan olarak görebileceğin dipsiz bir kuyu kardeşlik!

    Öte yandan üç kardeşin, babanın kaybı, kaybın nedeni, geçmişin birikimleri, mirasın paylaşımı gibi can sıkıcı konular arasında iyi hatıralara tutundukları bölümler hayli eğlenceli ve seyirciyi de içine alıyor. Bu ferahlatan anlardan, bir krizin içine düştüğümüz anlar ister istemez oyunca performanslarına çok ihtiyaç duyuyor. Ve bu geçişlerin sayısı arttıkça da aynı tonda kalmak zorlaşabiliyor. Tondan kastettiğim oyuncuların devamlılığı değil, filmin ‘kriz anlatısı’nın etkisini kaybetmesi. Karakterlerin film boyunca arada birbirlerine söyledikleri gibi ‘ya ne oluyor şimdi’ anı var bir iki tane. Bu gelgitli anlatı, üçlüyü bir arada getiren temel şeyi, babanın kaybının da arka planda kalmasına neden oluyor bir süre sonra. Yani kardeşler arasındaki gelgitler başlangıçta nasıl ki anlatıya bir dinamizm katıyorsa, özellikle ilk saatin ardından tekrarların artmasıyla bu yükseliş yerini yatay bir seyre bırakıyor, film güç kaybetmeye başlıyor. Tam da bu noktada Serdar Orçin, Alican Yücesoy ve Hazal Türesan’ın uyumundan büyük güç alıyor film. Kardeşler arası gerilimin yükseldiği kimi sahnelerde fazla coşkulu oynanmış birkaç an olsa da güçlü bir ansambl oyuncu kadrosu var diyebiliriz.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Altın Koza Film Festivali’nde yarışacak belgeseller belirlendi

    Altın Koza Film Festivali’nde yarışacak belgeseller belirlendi


    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***