Screenshot
Diktatörlük çalışmalarının en temel bulgularından birisi; İktidarı ele geçirmenin, onu sürdürmekten çok daha kolay olması. Peki despotlar, güçlerini nasıl kalıcı hale getiriyorlar? Her otoriter rejim benzer bir konsolidasyon sürecinden geçiyor aslında. Potansiyel rakiplerin tasfiye edilmesi, bağımsız kurumların ele geçirilmesi, ideolojik hegemonyanın inşası ve gücün tek elde toplanması, bu sebeple konsolidasyon, diktatörlüğün en kritik aşamasıdır.
M. NEDİM HAZAR | YORUM
Şurası bir hakikat; iktidarı ele geçirmek, onu sürdürmekten çok daha kolaydır. Bu paradoksal gerçek, diktatörlük çalışmalarının en temel bulgularından biri kabul ediliyor. Çünkü ele geçirme grubunun içinde de kaçınılmaz olarak güç mücadeleleri oluyor. Kim lider olacak? Güç nasıl paylaşılacak? Hangi politikalar izlenecek? Bu sorular, yeni kurulan her diktatörlüğün karşılaştığı varoluşsal sorular bunlar.
UCLA’da (Kaliforniya Üniversitesi, Los Angeles) siyaset bilimi profesörü olan Barbara Geddes, çağdaş siyaset biliminin otoriter rejimler konusundaki en etkili isimlerinden biri kabul edilir. Özellikle rejim tipolojileri, otoriter dayanıklılık ve demokratikleşme süreçleri üzerine yaptığı ampirik çalışmalarla tanınıyor.
Pennsylvania ve Michigan Üniversitesi’nden meslektaşları Joseph Wright ve Erica Frantz’ın (2018) İkinci Dünya Savaşı sonrası 200 diktatörlüğü inceledikleri çığır açan çalışmaları How Dictatorships Work: Power, Personalization, and Collapse (Diktatörlükler Nasıl İşler: Güç, Kişiselleşme ve Çöküş), bu konsolidasyon sürecini sistematik olarak en ince detayına kadar ele almakta. Çalışma, otoriter rejimlerin yalnızca baskıcı yapılar değil, kendi iç mantığı, çıkar dengeleri ve kurumlaşma düzeyleri olan siyasal organizmalar olduğunu anlatıyor.
Geddes, çalışmalarında diktatörlükleri askerî, tek parti ve kişiselleşmiş rejimler olarak sınıflandırıyor ve her birinin çöküş biçimlerini, güç transferi dinamiklerini karşılaştırmalı veriyle analiz ediyor. Sonuç, otoriterliğin “nasıl işlediğini” açıklayarak, demokratikleşme teorilerine yeni bir derinlik kazandırıyor: Çünkü Geddes’a göre diktatörlüklerin sonu genellikle bir devrim değil, içerden gelen çözülmelerle oluyor.
Buna göre konsolidasyon sürecinin ilk adımı, her zaman potansiyel rakiplerin tasfiye edilmesi. Bu tasfiye, fiziksel eliminasyondan siyasi marjinalleştirmeye kadar geniş bir yelpazede gerçekleşebiliyor. Stalin’in 1936-1938 yılları arasındaki “Büyük Temizlik” dönemi, bunun en uç ve en kanlı örneğidir mesela. Sovyet siyasetinin eski devrim kahramanları, Kızıl Ordu’nun en yetenekli komutanları, parti bürokrasisinin üst kademeleri; milyonlarca insan ya kurşuna dizildi ya Gulag kamplarına gönderildi. Tam da bu noktada Alexander Soljenitsin’in Gulag Takım Adaları isimli üç ciltlik şaheserini şiddetle tavsiye ederdim.
Napolyon’un en sadık generallerinden olan Joachim Murat’ı bilir misiniz? Napolyon Bonapart’ın ordusunda hızla yükseldi; İmparatorluk Mareşali oldu, Napolyon’un kız kardeşi Caroline Bonapart ile evlenerek aileye girdi. Bu, onu yalnızca bir asker değil, hanedanın bir parçası yapmıştı
Napolyon’un yükselişi sırasında Murat, cesaretin, sadakatin ve gösterişin sembolüydü. 1808’de Napolyon onu Napoli Kralı yaptı. Ancak tahta geçince iktidarın rüzgârı yön değiştirdi: Murat, Napolyon’un gölgesinden çıkmak, kendi hanedanını kurmak istiyordu. Bu nedenle Fransa ile Avusturya arasında denge siyaseti güttü, kimi zaman Napolyon’a sırtını döndü, kimi zaman yeniden ona bağlandı.
1815’te Napolyon Elba Adası’ndan kaçıp yeniden iktidara (Yüz Gün) yürürken Murat da kendi krallığını kurtarmak için Avusturya’ya karşı savaşa girişti — ama yenildi. Tahtını kaybetti, kaçtı, sonra Napoli’ye gizlice dönüp halkı ayaklandırmaya çalıştı. Fakat yakalandı.
Ve işte o trajik sahne:
Bir zamanlar binlerce askerin önünde parlayan o mareşal, eski yoldaşlarının kurduğu askerî mahkeme tarafından yargılandı. Savunma yapmayı reddetti. Duruşmada şöyle dediği anlatılır:
“Kral Murat konuşmaz. Kral Murat ölür.”
13 Ekim 1815’te, Calabria’daki Pizzo kalesinin avlusunda idam mangasının karşısına geçti. Kendi emrini kendi verdi, gözlerini bağlatmadı. “Nișan alın kalbime, dostlarım,” dedi ve ateş edildi.
Böylece, Napolyon’un romantik imparatorluk rüyasıyla birlikte, ona en sadık ve en tutkulu figürlerinden biri de tarihin tozuna karışmış oldu.
Keza Troçki’nin 1929’da sürgüne gönderilmesi, ardından 1940’ta Meksika’da öldürülmesi, Stalin’in rakiplerini dünyanın neresinde olursa olsun takip ettiğini göstermişti.
Bahsini ettiğimiz bu süreçler aslında, sadece fiziksel bir tasfiye değil, aynı zamanda psikolojik bir terör üretme operasyonlarıydı. Herkes birbirinden şüphe eder hale geliyor, en yakın arkadaşlar bile potansiyel ihbarcı olarak görülüyordu.
Hannah Arendt’in totalitarizm analizinde vurguladığı gibi, bu tür bir terör, toplumun tüm bağlarını çözerek atomize edilmiş, yalnızlaştırılmış bireyler üretir. Türkiye’de 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrası yaşanan süreç, modern bir tasfiye örneğidir mesela. Yüz binlerce kişi kamu görevinden ihraç edildi, on binlerce insan tutuklandı, yüzlerce kurum ve şirket kapatıldı. Ordu, yargı, akademi, medya; tüm kurumlardan “FETÖ’cü” olduğu iddiasıyla tasfiye edilenlerin sayısı bugün bile tam olarak bilinmiyor. Bu süreç, Stalin’in fiziksel tasfiyesi kadar kanlı olmasa da, binlerce ailenin hayatını mahvetti, sosyal güven ağlarını parçaladı, korku kültürü üretti.
İkinci strateji, bağımsız kurumların ele geçirilmesidir. Diktatörler, yargıyı, medyayı, üniversiteleri, sivil toplum örgütlerini kontrol altına alarak, muhalefetin örgütlenme alanlarını daraltır. Macaristan Başbakanı Viktor Orban’ın 2010’dan itibaren uyguladığı strateji, bunun çağdaş bir örneği. Orban, anayasayı değiştirerek yargıyı ele geçirdi, medya gruplarını dostlarına devretti, üniversiteleri kadrolaştırdı, sivil toplum örgütlerini “Soros ajanları” olarak damgalayarak bastırdı.
“İlliberal demokrasi” olarak tanımlanan bu sistem, demokratik prosedürleri korurken özünü boşaltıyor. Seçimler yapılır ama medya tamamen iktidardadır, muhalefet var ama eşit şartlarda yarışamaz, mahkemeler bağımsız görünür ama iktidarın istediği kararları verir. Polonya’da PiS (Hukuk ve Adalet Partisi) iktidarının uygulamaları, Orban modelinin bir başka versiyonudur. Yargıç tayinlerini kontrol altına almak, kamu medyasını propaganda aracına dönüştürmek, kritik gazetecileri ve akademisyenleri hedef göstermek… Tüm bunlar, kurumsal konsolidasyonun araçlarıdır.
Türkiye’de de benzer bir süreç yaşanmadı mı?. Hakimler ve savcılar toptan değiştirildi, üniversitelere rektörler atandı, medya grupları el değiştirdi veya kapatıldı. Bugün Türkiye’de ana akım medyanın neredeyse tamamı iktidar yanlısıdır, muhalif sesler marjinal kanallara sıkışmış durumda.
İdeolojik Hegemonyanın İnşası: Rıza Üretimi
Üçüncü ve belki de en sofistike strateji, ideolojik hegemonyanın inşasıdır. İtalyan Komünist Partisi’nin önde gelen teorisyeni ve Mussolini rejimi tarafından yıllarca hapsedilen Antonio Gramsci’nin (Merak edenler şu yazımıza bakabilirler) vurguladığı gibi, sadece zor kullanmak yetmez; rıza da üretilmelidir. Gramsci’nin hapishanede yazdığı Prison Notebooks (Hapishane Defterleri), hegemonya kavramını geliştirdiği defterlerde, iktidarın sadece devlet aygıtıyla değil, sivil toplum kurumlarıyla da kurulduğunu anlatır.
Diktatörler, eğitim sistemini, medyayı, kültürel üretimi kullanarak ideolojik hegemoni kurarlar. Ders kitapları yeniden yazılır, tarih iktidarın anlatısına göre şekillendirilir, sanat ve edebiyat rejimin değerlerini yüceltir hale gelir. Nazi Almanyası’nda Joseph Goebbels’in kurduğu propaganda makinesi, bunun en çarpıcı örneğidir. Reich Halkı Aydınlatma ve Propaganda Bakanı olarak Goebbels, sinema, radyo, basın, sanat; tüm kültürel üretimi kontrol etti. Leni Riefenstahl’ın çektiği Triumph des Willens (İradenin Zaferi) gibi propaganda filmleri, Nazi ideolojisini estetize etti. Radyoda Hitler’in konuşmaları milyonlarca eve ulaştı. “Volksgemeinschaft” (halk topluluğu) miti, Alman toplumunu homojenleştirmeye çalıştı.
Sovyet Rusya’da “sosyalist realizm”, sanatın partinin emir komutasına girdiği bir doktrindi. Çin’de Mao’nun Kültür Devrimi, ideolojik hegemonyanın en radikal versiyonuydu. Türkiye’de de benzer bir hegemonya inşa süreci yaşanıyor. “Yerli ve milli” söylemi, tarihin yeniden yazılması, dizi ve filmlerde Osmanlı ve İslam vurgusu, eğitim müfredatında değişiklikler… Tüm bunlar, ideolojik hegemonyanın araçları.
Dördüncü ve Geddes ve arkadaşlarının en kritik bulgusu, diktatörlüklerin zamanla “kişiselleşmesi”dir. Yani güç, başlangıçta ele geçirme grubuna dağılmış olsa bile, zamanla tek bir liderin elinde yoğunlaşıyor. Bu süreç, rejimin tüm karakterini değiştiriyor. Parti bazlı bir diktatörlük, kişisel diktatörlüğe dönüşür. Kolektif liderlik, tek adam rejimine evriliyor.
Yale Üniversitesi’nden profesör Milan Svolik’in bu kişiselleşme sürecini iki temel sorun olarak kavramsallaştırıyor: “güç paylaşımı problemi” (power-sharing problem) ve “kitle kontrol problemi” (mass control problem). Svolik, Çek asıllı Amerikalı bir siyaset bilimci ve karşılaştırmalı otoriterlik konusunda uzman bir isim. Teorisine göre, diktatörler sürekli olarak iki cephede savaşmak zorunda: hem kendi seçkin gurubundaki içindeki rakiplerini hem de halkın muhtemel isyanını kontrol etmek mecburiyetinde. Bu iki mesele arasında denge kurmak ise otoriter yönetimlerin temel dilemmasıdır. Oligarklara, danışmanlara fazla güç verirseniz, darbe riski artar. Halka fazla baskı yaparsanız, isyan riski yükselir.
1920’lerin sonunda Lenin’in ölümünden sonra başlayan güç mücadelesinde, Stalin önce Troçki’yi tasfiye etti. Troçki, Kızıl Ordu’nun kurucusu, devrimci bir entelektüel, parlak bir hatipti. Ama Stalin, parti bürokrasisini kontrol ederek onu izole etti ve sürgüne gönderdi. Ardından Zinovyev ve Kamenev’le ittifak kurdu, sonra onları da tasfiye etti. 1930’larda artık “Büyük Temizlik” başlamıştı ve eski Bolşeviklerin neredeyse tamamı yok edildi. 1930’ların sonunda Stalin, mutlak güce ulaşmıştı. Artık onu kontrol edebilecek hiçbir kurum, hiçbir parti organı, hiçbir rakip kalmamıştı. Politbüro, onun emrinde bir danışma kuruluna dönüşmüştü.
Türkiye’de Erdoğan’ın süreci de benzer bir kişiselleşme gösteriyor. 2002’de AKP iktidarı, kolektif bir liderlik yapısıyla başladı. Abdullah Gül, Bülent Arınç, Cemil Çiçek; hepsi parti içinde (özgül) ağırlığı olan isimlerdi. Ama zamanla Erdoğan, tüm gücü eline topladı. 2007’de Gül cumhurbaşkanı oldu, bir tür denge mekanizması gibi görünüyordu. Ama 2014’te Erdoğan cumhurbaşkanı seçildiğinde, Gül marjinalleştirildi. Davutoğlu başbakan yapıldı bir süre sonra Pelikan operasyonuyla gönderildi. Yerine Binali Yıldırım getirildi, o da sadece bir vekil statüsündeydi. 2017 referandumu ile başkanlık sistemine geçildi ve güç tamamen tek kişinin elinde toplandı. 2018’de yapılan anayasa değişikliği, kişiselleşmeyi tamamladı. Artık Erdoğan, yasama, yürütme ve yargının tamamını kontrol eden, kararnameleriyle ülkeyi yönetebilen, bakanları atayıp azleden bir konumdaydı.
Çin’de Xi Jinping’in yükselişi, parti bazlı bir diktatörlükte kişiselleşmenin nasıl olabileceğini göstermesi açısından ibretliktir. Çin Komünist Partisi, Mao’nun ölümünden sonra “kolektif liderlik” prensibini benimsemişti. Hiçbir lider, tekrar Mao gibi kült oluşturmayacak, ömür boyu lider olmayacaktı. Deng Xiaoping, Jiang Zemin, Hu Jintao; hepsi bu kurala uydular. Ama Xi Jinping, 2012’de genel sekreter olduğunda bu geleneği kırdı. “Xi Jinping Düşüncesi” parti anayasasına yazıldı; sadece Mao’nun ve Deng’in düşünceleri anayasada yer alıyordu. 2018’de anayasa değişikliğiyle cumhurbaşkanlığı görev süresi sınırı kaldırıldı. Xi, ömür boyu liderlik yolunu açtı. Yolsuzlukla mücadele kampanyası adı altında rakipleri tasfiye edildi. Parti içi demokrasi mekanizmaları işlevsizleştirildi. Kişilik kültü yeniden inşa edildi.
Konsolidasyon aşaması, diktatörlük için en kritik dönemlerden biri. Çünkü burada rejim ya güçleniyor ya da iç çatışmalarla parçalanıyor. Geddes ve arkadaşlarının kapsamlı ampirik verileri gösteriyor ki, parti bazlı diktatörlükler – Çin, Vietnam, Küba gibi – askeri veya kişisel diktatörlüklerden çok daha uzun ömürlü. Bunun nedeni, partilerin güç paylaşımı mekanizmaları sunması ve böylece elite içi çatışmaları kurumsal çerçevelerde çözebilmesi olsa gerek. Askeri diktatörlüklerde ise, subaylar arasındaki rekabet çoğunlukla darbelere yol açıyor. Ve maalesef kanlı da bitiyor. Kişisel diktatörlüklerde ise, liderin ölümü genellikle rejimin çöküşü anlamına gelir çünkü sistemde kurumsal sürekliliğin altyapısı olmuyor.
Devam edeceğiz.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***








































