Bir toplumun başına gelebilecek büyük felaketlerden biri sadece kötülüğün çoğalması değil, iyilikle kötülüğün yer değiştirmesidir. Hırsızlık, yolsuzluk ve zulüm kanıksanır; bunlara bulaşmayan insanlar suçlu muamelesi görür. Hz. Lût’un kavmi, temiz kalmaya çalışanları, “Bunlar çok temiz insanlarmış!” diyerek alaya alıp memleketten çıkarmak istemişti. Bugün Türkiye’de yaşananlar bu kıssayı hatırlatıyor: Kirlenmenin sıradanlaştığı bir zamanda temiz kalmaya çalışmak suç oldu. Onların suçu temiz kalmaktı.
AHMET KURUCAN | YORUM
Düşünün; hükümetsiniz. Devletin bütün imkânları elinizde ve bunları istediğiniz gibi kullanabiliyorsunuz. Gerektiğinde ne anayasayı dinliyorsunuz ne kanunları. Bu, tablonun bir kesiti.
İkinci kesiti şu: Bir insanı cezalandırmanız kamu huzuru ve güvenliği için gerekli hale gelmiş. Hırsızlık yapmış, yolsuzluğa bulaşmış, insan öldürmüş, başkalarının hakkına tecavüz etmiş, kamu malını zimmetine geçirmiş, elindeki gücü şahsî menfaatleri için kullanmış vs. Devlet olarak, hükümet olarak yapmanız gereken belli: Suçu tespit etmek, delilleri ortaya koymak ve mevcut kanunlar çerçevesinde o insanı yargılamak.
Bir de üçüncü kesit var. Kanunlara saygılı. Ortada işlediği somut bir suç yok. Evrensel insanî, ahlâkî ve vicdanî ilkeler çerçevesinde hayatını sürdürüyor. Fakat siz, ikinci kesitte yer alanlarla uğraşmak yerine, “Bizimle hemfikir olmadı, bize destek vermedi” diyerek bu insanları cezalandırıyorsunuz. Hatta onların bu temiz halleriyle âdeta dalga geçiyorsunuz.
İşte burada durun. Bu son cümle bana çok tanıdık geliyor.
Kur’an, Hz. Lût’un kavminin, kendilerinin içine battığı kötülüğe bulaşmayan insanları yurtlarından çıkarmak isterken söyledikleri bir cümleyi naklediyor. Güya alay ediyorlar: “İnnehum unâsun yetetahharûn. (Onlar çok temiz insanlarmış!)” (A‘râf, 7/82; ayrıca bkz. Neml, 27/56)
Bu cümle bir alay cümlesi aslında. Ayetin öncesi ve sonrasına ve bir de konteksine baktığınız zaman bunu görürsünüz. Evet, alay ediyorlar ama söyledikleri bu cümle aynı zamanda hakikat. Hem de içinde biraz hakikat payı bulunan bir söz filan değil; hakikatin ta kendisi.
Kur’an’ın bu anlatımındaki ince noktaya dikkat edin. Hz. Lût ve beraberindekilere yöneltilen somut bir suç yok. “Şunu yaptılar, bunun hakkını yediler, kamu düzenini bozdular, insan öldürdüler, hırsızlık yaptılar!” denilmiyor. Tam tersine, suç diye öne sürülen şey onların toplumun içine battığı kötülüğün dışında durmaları.
Normalleştirilen bir yanlışa iştirak etmemeleri. Dahası, o yanlışa yanlış demeleri. Cezaları da belli: “Onları memleketinizden çıkarın.”
Niçin? “İnnehum unâsun yetetahharûn.” Çünkü onlar temiz kalmak isteyen insanlar!
Kur’an kıssalarını sadece geçmişte yaşamış kavimlerin tarihini öğrenelim diye okumuyorum. Siz de öyle okumayın. Kur’an’ın anlattığı insan tipleri, davranış kalıpları, iktidar psikolojileri, zulüm biçimleri insanlık tarihi boyunca tekrar edip duruyor. İsimler değişiyor, coğrafyalar değişiyor, kullanılan vasıtalar değişiyor ama insan aynı insan. Hırslarıyla, korkularıyla, menfaatleriyle, gücü ele geçirdiğinde başkalarına yaptıklarıyla aynı insan.
Onun için bu ve benzeri ayetleri okurken, geçmişle bugün arasında bazı kesişim noktaları gördüğümde son yıllarda Türkiye’de yaşananları düşünmeden edemiyorum.
Kimleri kastettiğimi biliyorsunuz. Tekrara gerek yok. Onca çirkefliğin, onca soygunun, onca yanlışlığın içinde tertemiz kalmaya çalışan insanlar vardı. Hırsızlık yapmamaya, harama el uzatmamaya, insanların hakkını yememeye çalışıyorlardı. Çocuk okutuyor, burs veriyor, okul açıyorlardı. Dünyanın dört bir yanında eğitim faaliyetleri yapıyor, farklı dinlerden insanlarla konuşuyor, toplumun yaralarını sarmaya gayret ediyorlardı.
Bunları söylerken bir insan topluluğunu bütünüyle temize çıkarma gibi bir düşüncem yok. Elbette yanlış yapanları olmuştur. Hangi insan topluluğunda olmaz ki? Her toplulukta “çürük elmalar” vardır. Suç işleyen varsa, suçunun şahsen hesabını verir. Vermelidir de… Kimsenin buna itirazı olamaz. Fakat birilerinin işlediği veya işlediği iddia edilen suçlardan hareketle milyonlarca insanın hayatını tek bir torbanın içine koymak, hepsine aynı gözle bakmak ve hepsini aynı suçlamayla mahkûm etmek bambaşka bir şey.
Kaldı ki devletin gücü de tam burada sınanır. Güçsüzken adalet istemek kolaydır. Asıl mesele, güçlü olduğunuzda adaletli kalabilmektir. Savcı sizin savcınız, polis sizin polisiniz, bürokrasi sizin elinizde, Meclis çoğunluğu sizde olabilir. Medyanın büyük kısmını kontrol ediyor, istediğiniz insan hakkında istediğiniz algıyı oluşturabiliyor da olabilirsiniz.
İşte hukuk tam o anda lazım. Çünkü hukuk, güçlü olanı daha güçlü yapmak için değil, gücün sınırını çizmek için vardır. Adalet de sevdiğiniz insana hakkını vermekten ibaret değildir. Asıl adalet, sevmediğiniz, sizin gibi düşünmeyen, size destek vermeyen, hatta size muhalefet eden insanın hakkını da koruyabilmektir.
Hz. Lût kıssasındaki manzarayı bu açıdan çok çarpıcı buluyorum. Çünkü Kur’an bize sadece bir kötülüğü anlatmıyor. Daha ileri bir safhayı gösteriyor: Ölçülerin tersine dönmesini.
Öyle bir noktaya geliyorsunuz ki kötülük sıradanlaşıyor. Ardından iyilik garipsenmeye başlanıyor. Sonra o da yetmiyor; temiz kalmaya çalışan insan rahatsızlık veren bir unsur haline geliyor. Ve nihayet toplumdan çıkarılması gereken kişi artık kötülüğü yapan değil, kötülüğe bulaşmayan oluyor. “Çıkarın bunları memleketinizden!”
Suçları ne?
“İnnehum unâsun yetetahharûn. Bunlar çok temiz insanlarmış!”
Belki de üzerinde asıl düşünmemiz gereken burası. Bir toplumun başına gelebilecek büyük felaketlerden biri sadece kötülüğün çoğalması değildir. İyilikle kötülüğün yer değiştirmesidir. Hırsızlığın, yolsuzluğun, zulmün kanıksandığı; bunlara bulaşmayan insanların ise suçlu muamelesi gördüğü bir vasatta artık sadece hukuk yara almamıştır. Ahlâkî ölçüler de altüst olmuştur vicdan da!
Kur’an’ın binlerce yıl öncesinden taşıdığı o istihza dolu cümle böyle zamanlarda insanın kulağında başka türlü çınlıyor: “İnnehum unâsun yetetahharûn.”
Güya suçluyorlardı onları: “Bunlar çok temiz insanlarmış!”
Evet. Gerçekten tertemiz insanlardı ve bütün suçları buydu. Kirlenmenin sıradanlaştığı bir zamanda temiz kalmaya çalışmak.
Ahmed Arif’e bırakıyorum son sözü: “Çiçek gibi insanların kalbini kırdınız, bahçeleriniz bahar görmesin.”
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***
![Tr724 [Haber Merkezi]](https://serbestgorus.com/wp-content/uploads/2026/10/Hurmuz-ve-Suveysteki-guvenlik-sorunlari-Guney-Afrikayi-one-cikardi-360x180.jpg)

![Tr724 [Haber Merkezi]](https://serbestgorus.com/wp-content/uploads/2026/10/Metsola-ve-Jetten-Avrupanin-gelecegi-icin-bulustu-360x180.jpeg)


































