Almanya’nın AfD’ye karşı kurduğu yangın duvarı hukuki değil siyasi bir mutabakattır; ancak Saksonya-Anhalt seçimleri gösterdi ki duvarı ayakta tutan CDU, kendi seçmenini kaybederek duvarın maliyetini tek başına ödüyor. Duvarı sürdürmek seçmeni dışladığınız mesajı verirken, kaldırmak normalleştiriyor, yasaklamak ise sosyolojiyi çözmüyor ve mağduriyeti büyütüyor. Üç seçenek de aynı hataya dayanıyor: Siyasi bir sorunu hukuki ya da usule dair bir manevrayla çözebileceğini varsaymak.
M. NEDİM HAZAR | YORUM
Serimizdeki son yazıyı yangın duvarının eşiğinde bırakmıştık. Aradan geçen zaman içerisinde o duvarın nasıl bir yük taşıdığını Almanya bütün ülkeye canlı olarak izletti.
Önce tabloyu netleştirelim: AfD Saksonya-Anhalt’ta yüzde 43,8 aldı ama mutlak çoğunluğu kıl payı kaçırdı; mecliste 3 sandalyesi eksik. SPD, Yeşiller ve Sol Parti daha seçim gecesinden işbirliğini reddettiler. Geriye AfD için tek muhtemel ortak kalıyor: Barajı kıl payı geçen BSW.
Öbür tarafta ise durum daha karışık. AfD’siz bir hükümet kurulacaksa CDU’nun hem SPD hem BSW ile ortaklık kurması, üstüne bir de Sol Parti ile bir biçimde anlaşması gerekiyor. CDU yıllardır Sol Parti ile her türlü işbirliğini reddediyor. BSW lideri Sahra Wagenknecht ise tavrını çok önceden açıklamıştı. Tek ortak paydası AfD’ye karşı olmak olan, kişiliksiz bir herkes koalisyonunun parçası olmayacaklarını söylüyor.
Yani ortada matematiksel bir çıkmaz var ve bu çıkmaz, yangın duvarı denilen şeyin nasıl bir mekanizma olduğunu anlamak için mükemmel bir laboratuvar.
Peki bahsini ettiğimiz bu duvar ne işe yarar, kime kaça mal olur?
Brandmauer, yani yangın duvarı, Almanya’nın AfD’ye karşı ikinci savunma hattı. Birincisinin hukuki olduğunu ve nasıl körelttiğini serinin ikinci yazısında ele almıştık. Bu ikincisi hukuki değil, tamamen siyasi bir mutabakat. Hiçbir parti AfD ile koalisyon kurmayacak, hiçbir meclis onun oylarına dayanarak karar almayacak. Mantığı gayet açık ve bence savunulabilir bir mantık. Evet, AfD iktidara taşınarak normalleştirilmemeli. Bir partiyi tehlikeli bulup sonra onunla bakanlık paylaşmak, o partinin tehlikeli olmadığını ilan etmenin en hızlı yolu buna da amenna.
Ne var ki her savunma hattının bir maliyeti var ve bu duvarın maliyetini bugün tek bir parti ödüyor.
Saksonya-Anhalt’ta CDU oyunu neredeyse yarıya düşürdü: Yüzde 17,2. Bu rakam eyalet tarihinin en kötü sonucu ve ikinci sıra. Sonuç açıklandığı gece parti yönetimi “kırılma anı” ifadesini kullandı. Ertesi gün eyalet başkanlığı için yeni bir aday çıktı, mevcut başbakan yönetim kurulunun yenileneceğini duyurdu ve tartışma bir anda Berlin’e, Şansölye Merz’in zaten zayıflamış konumuna sıçradı.
Mantık basit; duvarı ayakta tutan parti, duvarın ötesine geçmek isteyen kendi seçmenini kaybediyor.
Ve burada dikkat çeken cümle CDU’nun kendi içinden geldi. Saksonya-Anhalt kökenli bir CDU milletvekili, seçimin ertesi günü hükümet kurma görevinin açıkça AfD’de olduğunu söyledi. Aynı gün AfD eş başkanı Chrupalla, CDU yönüyle de konuşmaya hazır olduklarını ilan etti.
Yani, duvar henüz yıkılmadı…
“Bırakalım yönetsinler”
Bu tartışmanın en ilgi çekici tarafı, itirazın sadece AfD’den değil, muhafazakâr merkezin içinden gelmeye başlaması.
CSU lideri Markus Söder, seçimin ertesi günü Bavyera’da yaptığı konuşmada, sürekli yangın duvarına atıf yapan biçimsel bir tartışmanın işe yaramadığını söyledi ve AfD’nin gerçekten bir şey yapıp yapamayacağını göstermesi gerektiğini ileri sürdü. Ona göre bu partinin krizler için bir programı yok ve iktidara gelirse ülke her zamankinden kötü duruma düşer. Söder ayrıca sonucu bir “anti-seçim” olarak niteledi; 50 yılın en büyük ihtar oyu.
Bu argümanın Almanca’da bir adı da var: Entzauberung, yani büyünün bozulması. Mantık şu; muhalefetteyken her şeyi vaat edebilen bir hareketi, ancak iktidarın imkânsız aritmetiğiyle yüzleştirerek küçültebilirsiniz. Göçü sert biçimde kısarsanız sanayinin ihtiyacı olan nitelikli işçiyi nereden bulacaksınız? AB ile kavga ederseniz ihracata bağımlı bir ekonomiyi nasıl yöneteceksiniz? Rusya’ya yaklaşırsanız NATO içindeki yerinizi nasıl koruyacaksınız?
Argüman ciddiye alınmayı hak ediyor, zira tarihte örneği var. Avusturya’da FPÖ iki kez hükümete girdi ve iki kez de iktidarda yıprandı.
Ama madalyonun öbür yüzünü de görmek zorundayız. Aynı FPÖ, her yıpranmadan sonra daha güçlü döndü. İtalya’da Meloni’nin iktidar tecrübesi partiyi küçültmedi, normalleştirdi. Ve asıl mesele şu; bir hareketi iktidarda denemenin bedeli, o denemenin sonucunu belirleyecek kurumların da o hareketin eline geçmesi olabilir. Yönetim bir sınavdır ama sınav kâğıdını okuyanları da tayin ediyorsanız, o sınavı geçmek kolaylaşır.
Söder’in tezi ile karşı tezin ortak noktası ise ikisinin de duvarın tek başına bir siyaset olmadığını kabul etmesi. Duvar bir set çeker ama seti çekmek, suyu azaltmaz.
Merkez partilerin bu baskı altında verdiği klasik cevap ise tuzağın ta kendisi. Kaybettiği seçmeni geri almak için aşırı sağın dilini ödünç almak.
Göç meselesi entegrasyon çerçevesinde değil güvenlik çerçevesinde konuşulmaya başlanıyor. Sınırlar bir idari mesele değil, bir medeniyet savunusu olarak sunuluyor. Sosyal ve ekonomik sorunlar kültürel uyumsuzlukla açıklanıyor.
Sonuç, seçmenin gayet makul bir soru sorması oluyor: Aslı dururken neden taklidine oy vereyim?
Böylece merkez, ödünç aldığı dille aslında aşırı sağın gündemini, tespitlerini ve dolaylı olarak çözümlerini onaylamış oluyor. Kaybedilen seçmen geri gelmiyor; üstelik daha önce merkezde duran seçmenin bir kısmı da yola çıkıyor. Avrupa’nın son 15 yılı bu kısır döngünün örnek koleksiyonu.
Almanya’da bunun ilk somut çatlağı çoktan görülmüştü zaten. Ocak 2025’te Bundestag’da göç konulu bir önerge CDU tarafından sunuldu ve AfD oylarıyla kabul edildi. Kanun geçmedi, pratikte bir şey değişmedi ama tabu kırıldı. Almanlar o günün adını koydular: Dammbruch, yani set yıkımı.
Bir de şöyle bir durum var.
Seçim öncesi anketlerde, AfD’nin yüzde 44 aldığı o eyalette bile CDU liderliğinde bir hükümeti tercih edenlerin oranı, AfD liderliğinde bir hükümeti tercih edenlerin belirgin biçimde üzerindeydi. Yani bu sonuç, “AfD yönetsin” talebinden çok “artık yeter” cezasıydı. Söder’in “anti-seçim” nitelemesi bu açıdan doğru. Ama bir cezayı sürekli almak, bir süre sonra ceza olmaktan çıkıp yeni normal haline gelir. Ve asıl tehlike de bu.
Weimar’dan çıkarılan yanlış ders
Ve burada, Almanya’nın kurucu travmasından çıkardığı dersin eksik olduğunu söylemek zorundayım.
Weimar Cumhuriyeti, aşırılara karşı fazla hoşgörülü olduğu için çökmedi. Bu, tekrarlana tekrarlana doğru sanılan bir efsane. Weimar’da yasaklar vardı, olağanüstü hal maddeleri sıkça kullanıldı, partiler bölgesel olarak kapatıldı, gazeteler susturuldu.
Weimar, muhafazakâr elitler radikal sağı kontrol edebileceklerini sandıkları için çöktü.
Von Papen ve çevresi Hitler’i 1933’te hükümete taşıdığında amaçları onu iktidara getirmek değildi; kullanıp evcilleştirmekti. Kabinede sadece birkaç Nazi bakan vardı, geri kalanı muhafazakârdı. “Onu biz aldık, birkaç ayda köşeye sıkıştırırız.” dediler. Aradan geçen süre birkaç ay değil, 12 yıl ve elli milyondan fazla insan oldu!
Yani asıl tehlike duvarın geç örülmesi değil, duvarı örenlerin bir gün duvara ihtiyaç duymadıklarına ikna olması.
Bu ise bugünkü tartışmaya doğrudan bakan bir ders. “Bırakalım yönetsinler, nasılsa beceremezler.” cümlesi ile “Onu biz işe aldık, köşeye sıkıştırırız.” cümlesi arasındaki mesafe, sanıldığından kısa aslında. İkisi de aynı varsayıma dayanıyor, kurumlar bizim kontrolümüzde kalacak!
Öte yandan duvarın yetmediği görüldükçe, tartışma kaçınılmaz olarak üçüncü seçeneğe kayıyor: Kapatma davası. Anketlerde Almanların yüzde 42’si bunu destekliyor.
Elbette hukuken imkânsız değil. Serinin ikinci yazısında anlattığım gibi Almanya bunu daha önce iki kez yaptı; 1952’de Sosyalist Reich Partisi, 1956’da Komünist Parti kapatıldı. NPD için iki kez denendi ancak ikisinde de olmadı.
Ama şunu net söylemek gerekiyor: Yasaklar örgütlere karşı çalışır lakin sosyolojilere karşı çalışmaz.
Bugün AfD kapatılsa ertesi sabah ne değişir? Konut sorunu yerinde duruyor. Boş öğretmen kadroları yerinde duruyor. Kapanan fabrikalar, doktorsuz kasabalar, seyrelmiş tren hatları yerinde duruyor. Ve en önemlisi, kendisini temsil edilmemiş sayan yirmi milyon insan yerinde duruyor. Üstüne bir de ellerinde, 30 yıl boyunca ısıtıp servis edebilecekleri eşi görülmemiş bir mağduriyet anlatısı olacak.
Başarısız bir kapatma davası ise daha kötü sonuç verir. 2017 emsali ortada çünkü. Anayasa Mahkemesi NPD’nin amaçlarının anayasaya düşman olduğunu tespit etmiş ama partiyi “bu amaçları gerçekleştirecek ağırlıkta olmadığı” için kapatmamıştı. AfD için böyle bir karar, partiye mahkeme mührüyle onaylanmış bir meşruiyet ve sağlam bir mağduriyet belgesi verir. Zaten Şubat 2026’da Köln İdare Mahkemesi’nin sınıflandırmayı askıya alan kararı, bu riskin ne kadar somut olduğunu gösterdi.
Dolayısıyla Almanya bugün 3 opsiyonla karşı karşıya ve ne yazık ki 3’ü de sorunlu. Duvarı sürdürürsen, seçmene “Ne kadar oy verirseniz verin sistem sizi kabul etmiyor” mesajını vermiş oluyorsun. Duvarı kaldırırsan normalleştiriyorsun. Yasaklarsan hem sosyolojiyi çözemiyor hem de mağduriyeti büyütüyorsun.
Bu 3 seçeneğin de aynı anda kötü olması tesadüf değil. Çünkü 3’ü de aynı hataya dayanıyor. Siyasi bir sorunu, hukuki ya da usule dair bir manevrayla çözebileceğini varsaymak.
Sabrınızı daha fazla zorlamamak adına burada duralım. Dikkat ettiyseniz şimdiye kadar hep Almanya’nın içinden baktık. Oysa bu tablonun ulusal sebeplerini saymak zorunlu ama yeterli değil. Aynı örüntü bugün 30 ülkede birden görülüyorsa, açıklamanın da o ölçekte olması gerekiyor.
Gelecek yazıda dünyaya bakacağız, ardından Budapeşte’ye uğrayacağız.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***




































