AHMET KURUCAN | YORUM
(Yeni Asya’da Fethullah Gülen Hocaefendi ve Hizmet Hareketi ile ilgili yayımlanan üç yazı vesilesiyle…)
Hayatım boyunca polemiklerden uzak durmaya çalıştım. Sebebi açık; polemikler hakikati ortaya çıkmasına hizmet etmiyor. Bu yüzden yıllardan beri hakkımda yazılan ve söylenen nice ithamlara, iftiralara, temelsiz tenkitlere cevap vermedim.
Fakat ortaya konulan kişi ben değil de 40 yılı aşkın bir süre aynı sofrayı paylaştığınız, aynı havayı teneffüs ettiğiniz, aynı yollarda birlikte yürüdüğünüz, eserlerini yayına hazırladığınız ve yakından tanıma imkâni bulduğunuz bir insansa… İşte o zaman suskunluk fazilet olmaktan çıkıyor; şahitlik sorumluluğunun ihmaline dönüşüyor.
Yeni Asya gazetesinde Kadir Akbaş’ın baştan sonra Fethullah Gülen Hocaefendi eleştirisi ile dolu “Bir 15 Temmuz Muhasebesi” dizisini bu duygular içinde okudum. Baştan ifade edeyim ki, beni rahatsız eden şey eleştiri değil. Hocaefendi de eleştirilebilir, Hizmet Hareketi de… Hatta eleştirilmelidir. Çünkü ne insanlar masumdur ne de cemaatler. Kur’ân’in bize öğrettiği muhasebe ahlâki bunu gerektirir.
Beni asıl rahatsız eden yazıların satır aralarında hissedilen peşin hüküm duygusuydu. Daha ilk cümlelerden itibaren, hakkında hüküm verilmiş bir insanın hayatı yeniden okunuyor gibiydi. Oysa ilmin de tarihin de en temel ilkesi şudur: Önce anlamaya çalışırsınız, sonra hüküm verirsiniz. Hükmü baştan verip delilleri ona göre seçerseniz, bunun adına muhasebe denmez, o şahsi mahkum etme denir. Dolayısıyla yazı dizisinin başına “Bir 15 Temmuz Muhasebesi” “deseniz de o muhasabe değil önyagıların, peşin hükümlerin gerekçelendirilmeye çalışıldığı bir yazı olur.
Kadir Akbaş farklı başlıklarda Hocaefendi’ye ait kendine göre yorum ve değerlendirmelerde bulunsa da bana göre bunların kimisi iddia kimisi itham ve bir kısmı da iftiradan ibaret. Şunu kabulleniyorum; bu yazılardaki iddia, itham ve iftiraların bir kısmı teolojik alanda bir kısmı organizasyon bağlamında. Ama netice değişmiyor. Her ikisinde de muhasebe yok mahkumiyet var adeta.
Şöyle başlayayım… İlim dünyasında değişmez bir kaide vardır: Bir fikir önce kendi kaynaklarından öğrenilir, sonra tenkit edilir. Bir âlim değerlendirilirken önce eserlerine müracaat edilir. Bir düşünce hareketi incelenirken önce kendi metinleri okunur, kendi kavram dünyası anlaşılmaya çalışılır. Bundan sonra tenkit gelir.
Eğer bunun tersi yapılırsa, yani kişi kendi söyledikleriyle değil, başkalarının onun hakkında söyledikleriyle tanımlanırsa, ortaya ilmî bir değerlendirme değil, bir algı inşası çıkar.
Akbaş’ın yazı dizisinde beni en fazla rahatsız eden husus da budur. Hocaefendi’nin yaklaşık altmış yıla yayılan binlerce sohbeti, yüzlerce makalesi, onlarca eseri ve milyonlarca insanın şahitliği dururken, onun portresi daha çok kendisine yöneltilmiş ithamlar üzerinden çizilmektedir. Böyle bir yöntem, akademik bakımdan da sağlıklı değildir, tarihçilik açısından da. Hukuki açıdan doğru olmadığını Akbaş benden daha iyi bilir sanırım. Çünkü isminin başında “avukat” ünvanı var.
Evet, bir tarihçi ya da avukat vereceği hükmü delillerden çıkarır. Önce hüküm verip sonra delil aramaz. Eğer önce “Hocaefendi şu idi.” diye karar verilir, sonra bütün hadiseler o kararı destekleyecek şekilde sıralanırsa, bu tarih yazıcılığı değil, seçilmiş örneklerle önceden verilmiş bir hükmü tahkim etmektir. Bugün sosyal bilimlerde buna “doğrulama yanlılığı” (confirmation bias) denilmektedir.
Burada Sayın Kadir Akbaş’a samimiyetle bir soru yöneltmek istiyorum. Siz Hocaefendi hakkında bu yazı dizisini kaleme almadan önce onun 90 kusur tane eserinin hangilerini okudunuz? Hepsini mi, bir kısmını mı yoksa hiç birini mi? Mesela Çağ ve Nesil serisini, Kırık Testi yazılarını, Prizma serisini, Fasıldan Fasıla’yı, Sonsuz Nur’u, Kur’ân tefsirine dair değerlendirmelerini, gazete röportajlarını okudunuz mu?
Dinler arası diyalog üzerine söylediklerini, şiddet konusundaki açık tavrını, demokrasi hakkındaki görüşlerini, hukuk devleti vurgularını, kaç defa ve hangi bağlam içinde değerlendirdiniz? Bunları küçümsemek için sormuyorum. Çünkü ilmî tenkidin ilk şartı budur dedik yukarıda. Bir insan önce kendi metinlerinden okunur. Katılmayabilirsiniz. Eleştirebilirsiniz. Ama önce anlamaya çalışmak zorundayız.
Daha da önemlisi, Hocaefendi gibi yarım asrı aşan bir hizmet ömrüne sahip bir insanı değerlendirirken, sadece ihtilaflı alanlara odaklanıp geri kalan büyük resmi görmezden gelmek, okuyucuyu hakikatin tamamından mahrum bırakır. Dünyanın yüzlerce ülkesinde açılan okullar, dinler arası diyalog çalışmaları, insanı yardım faaliyetleri, milyonlarca insanın dinî hayatına yaptığı katkılar, şiddeti reddeden söylemi, eğitim merkezli hizmet anlayışı… Bunlar tarihî hakikatin ayrılmaz parçalarıdır. Bunları birkaç satırla geçip bütün dikkati ithamlara yoğunlaştırmak, muhasebe değil, seçici okumadır.
Tam da burada şunu yeniden ifade etmek isterim: Hocaefendi’nin hiçbir düşüncesi ve eylemi eleştirilemez değildir. Teolojik görüşlerini, Hizmet’in kurumsallaşma biçimini, Hizmet için eleştiri kültürünü, devletle ilişkilerin mahiyetini, bazı dönemlerdeki iyimser okumaları vs bunların hepsi elbette konuşulabilir, tartışılabilir. Fakat bunları konuşabilmenin ilk şartı, insafi kaybetmemektir. Çünkü insaf kaybolduğu zaman muhasebe de kaybolur; geriye sadece iddia, itham ve iftira kalır.
Bu satırlara kadar metottan bahsettim. Şimdi ise ister istemez şahsî bir alana girmek zorundayım. Çünkü Kadir Akbaş’ın yazılarında ileri sürülen iddiaların önemli bir kısmı, benim bizzat şahitlik ettiğim hayatla örtüşmüyor. Bunun için baştan bir kayıt düşmek istiyorum.
Bir insanı sevmeniz, onun hakkında söylediğiniz her şeyi doğru yapmaz. Aynı şekilde bir insana mesafeli olmanız da onun hakkında söylediğiniz her şeyi yanlış yapmaz. Hakikatin ölçüsü sevgi veya mesafe değildir; vakıadır, delildir ve şahitliktir. Ben burada ne bir müdafaa avukatı gibi yazacağım ne de bir savcı gibi…
Sadece uzun yıllar aynı yolda yürümüş bir insan olarak gördüklerimi yazacağım. Çünkü Kur’ân’in emrettiği şahitlik tam da budur. Zaten yazıma ‘Şahitliğin Sorumluluğu’ başlığını attım ve onun için bu yazıyı kaleme aldım.
Devam edeceğim…
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***


































