Tarihi silah yakma törenini yerinde izleyen Gültan Kışanak’la bir yılı ve sürecin geldiği eşiği konuştuk:
- Sorun sadece silah sorunu değil. Sorun bir halkın varlığı, dili, kimliğinin kabul edilmesi meselesi. Bir halkın yönetime katılması meselesi. Şimdi sen silahı bırak neye dön diyorsun? Buna cevap lazım
- ‘Yok yönetici’, ‘yok suça karışmış, karışmamış,’ gibi bir ayrım yapamazsın. Bu ayrım yapıldığında bütünlüklü bir çözüm aranmadığı, sorunu çözmek değil, örgütü çözmekle uğraşıldığı ortaya konmuş olur
- Bu iktidar kendisini tarihsel olarak önüne gelmiş bir çözümü ıskalayan, önünü tıkayan, bunu zora sokan, süreci akamete uğratan bir pozisyona sokarsa tarihsel bir vebal altında kalır
Nezahat Doğan
Tarihi 27 Şubat çağrısı yeni bir çağın ve değişim dönüşümün paradigmasıydı ve bir milattı… Paradigma öncülüğünde PKK barış ve demokratik çözüm için tek taraflı adımlar attı. Tam bir yıl önce, tarihi bir eşik olan 11 Temmuz’da gerçekleşen silah yakma töreninde tüm dünyaya Kürt tarafının kalıcı ve sahici toplumsal barış iradesini ortaya koydu; “Artık silaha yer yok” dedi… Silahlar sustu ama barışın tesisi için iktidar ve devletin atması gereken hukuki adımlar atılmadığı gibi, gerillanın dağdan inip demokratik siyaset yapabileceği toplumsal zemin ve koşullar yaratılmadı, statü tanınmadı, Kürtlerin özgürlüğü ve hakları verilmedi.
Öte yandan 24 Mayıs’tan bu yana Abdullah Öcalan ile iletişim kurulamıyor. Ne İmralı Heyeti ne de avukatlar adaya gidebildi. Devletin ne yaptığı, Öcalan’ın ne düşündüğü hakkında kamuoyunun, siyasetin ve örgütün bir bilgisi ve iletişimi yok. Temmuzda Meclis’e gelmesi beklenen ama gelmeyen Çerçeve Yasa’nın içeriği ise neredeyse bir devlet sırrı haline getirilmiş. Mevcut yasaların dahi uygulanmadığı bu kısır döngü toplumda devlete ve iktidara güvensizliği daha da derinleştiriyor.
Peki, gerilla barış iradesini ortaya koydu, devlette adım yok. Hükümetin bu geciktirme stratejisi neye hizmet ediyor?
Bu sessizlik, demokratikleşme karşıtları için yeni provokasyon alanları mı yaratıyor? Demokrasi güçleri güç birliğiyle bir çıkış yolu bulunabilir mi? Barışın hukuku olmadan yol alınabilir mi?
Tüm bu başlıkları 11 Temmuz’daki o tarihi ana tanıklık eden, siyasetçi Gültan Kışanak ile konuştuk.
- 11 Temmuz 2025’te hepimiz tarihi bir ana tanıklık ettik. Barış iradesini ortaya koyan örgüt silahları yaktı. 11 Temmuz’un önemi neydi? Geçen 1 yıl içinde ne olması gerekiyordu? Ne olmadı? Nereye geldik?
11 Temmuz gününü yeniden hatırlamakta fayda var. Tarihsel bir gündü. Dünya tarihi çatışma çözümü, barış görüşmeleri sürecinde şimdiye kadar çok tanık olunmayan bir durumla karşı karşıyaydık. Bütün barış görüşmelerinde ve çatışma çözümünde silahların devreden çıkartılması için çeşitli yöntemler izlenir. Fakat bu kadar radikal, bu kadar köklü ve bu kadar etkileyici bir tutum tarihteki örneklerde de yok.
- O gün nasıl bir ezber bozularak değişim iradesi ortaya kondu?
O gün son derece etkileyici, çok güçlü, köklü bir değişime işaret eden; demokratik dönüşüm iradesi konusunda kararlılığı açığa çıkaran bir tören izledik. Katılan herkesin çok derinden etkilendiği, duygulandığı ve “Biz bu işi mutlaka çözmeliyiz, bu kez mutlaka başarmalıyız,” diyerek oradan ayrıldığı bir silah yakma töreninin tanığı olduk. Bu hepimize büyük sorumluluklar yükledi. Çünkü karşımızda 50 yıldan beri süren büyük bir çatışmalı sürecin temel aktörlerinden gerillalar en üst düzey yönetimde olan KCK Eşbaşkanı Sayın Besê Hozat’ın öncülüğünde barış ve demokratik siyaset konusundaki kararlı, net duruşlarını bir metinle kamuoyuna duyurup, kendi iradeleriyle, kendi elleriyle silahlarını ateşe verdiler. Bu çok etkileyici, çok sarsıcı ve çok tarihi bir iradeydi. Çünkü bu hepimize PKK’nin bu konuda kararlı bir iradesi olduğunu gösterdi. Bunu en üst düzeyde ve en etkili bir şekilde kamuoyuna ve dünyaya deklare etti. Artık bunun gereğini yapmak ve bu süreci ilerletmek gerekiyor.
- Çatışma çözümlerinde belki de en son yapılan şey en başta yapıldı. Gerilla silahlarını yakarken, bir yere teslim etmedi, bir ele vermedi, toprağa gömmedi ve yaktı. Ne anlam taşıyor yakmak?
Bugüne kadarki örneklerde ya silah bırakılır ya bir aracı kuruma teslim edilir, envanteri tutulur, ya “kamuoyunun bilmediği bir yere gömdük, artık bir daha çıkarmayacağız,” denilirdi. Farklı yöntemleri var. Ama şimdiye kadar yaşadığımız deneyimlerde silah yakma eylemi görülmedi. Bu anlamda da tarihi bir duruştu ve bunun içerdiği anlam çok önemliydi.
- İçerdiği anlam artık silaha geri dönüş yok mu demekti?
İçerdiği anlam bir kararlılıktır. Geri dönüşü olmayacak bir kararlılıktır. İkincisi, “Biz bu silahları kullanmayacağız ama başka hiç kimse de kullanmasın. Bu yakılsın, tamamen ortadan kalksın, yeniden demire dönüşsün,” demektir ki bu da kalıcı barış konusunda güçlü bir iradedir. Bir daha da kullanılmamak üzere yakılması aynı zamanda sadece bir silahsızlanma meselesi değil meseleyi köklü olarak çözmek, bir daha da silaha kimsenin başvurmayacağı, bir daha silahların kullanılmayacağı yepyeni bir barış durumuna; kalıcı bir sahici toplumsal barış durumuna geçmek istemenin iradesiydi.
- Aynı zamanda bir mesaj ve çağrı mı içeriyordu?
Evet, dünya kamuoyuna, Türkiye kamuoyuna, tabii ki ağırlıklı olarak da Türkiye’deki muhataplarına, devlete, iktidara şunu söylediler: “Eğer siz hakiki bir barışa varsanız, biz bu konuda son derece kararlıyız. Bu kararlılığımızı da silahlarımızı yakarak gösteriyoruz”. Bu hem silahların devreden çıkartılması konusunda hızlı ve acil atılması gereken adımlara da bir çağrıydı. Hem de geçici bir çözüm değil, kalıcı, hakiki, kök sorunları da çözen bir barış arzusunu ifade eden bir duruştu. O nedenle son derece kıymetli ve tarihiydi.
- O gün silahlarını imha edenlerin silahsız olarak tekrar dağa dönmüş olmaları birçok soruları da beraberinde getirdi. Hukuksal çerçeve hazırlansaydı, yasa yapılsaydı silahlarını bırakan gerilla ülkesine dönüp demokratik siyaset zemininde olabilir miydi? Gerilla bu iradeyi ortaya koydu ama tarihin tekerrürü bize neyi sorgulatıyor?
Tarihin tekerrürü önemli çünkü geçmiş örnekler önümüzde duruyor. Bu aslında Kürt hareketinin barış ve çözüm konusundaki tutumunu ortaya koyma açısından ilk denemesi değildi. daha önce iki kez silahlarını bırakıp çözüm için, barış için, demokratikleşme için gelen gruplar oldu ve maalesef bunlar tutuklandı. Bu nedenle 11 Temmuz’da bu konuda irade gösterilirken buraya dönüp yeniden tutuklanmak değil, burada özgür bir şekilde kendi toplumsal yapısıyla birlikte hayatın içine karışmak ve mücadelelerini demokratik yol ve yöntemlerle sürdürme kararlılığını gösterdiler.
- Peki devlet yasal güvenceler konusunda o iradeyi neden ortaya koymadı? Neden bu süreç bir seneye yayıldı ve atılmayan adımlar bize ne söylüyor?
11 Temmuz aslında devletin yasal güvenceler vermediği bir ortamda olduğu için o insanlar silahlarını yaktıktan sonra yeniden dağa döndüler. Belki o gün için makul karşılanabilirdi. Sürecin yeni başladığı o dönem için bu makul karşılanabilirdi. Ama arkasından ve hiç gecikmeden yasal düzenlemelerin yapılması; bu kişilerin artık demokratik, toplumsal ve siyasal hayata katılabilmelerinin olanaklarının yaratılması gerekirdi. Geçen bir yıl süre zarfında bu hukuki güvencenin verilmemiş olması ve yasal düzenlemesinin yapılmaması büyük bir eksikliktir. Ayrıca eksikliğin ötesinde, hepimize sorgulama yapma hakkı veren bir durumdur.
“Acaba devlette ve iktidarda bu meseleyi barışçıl bir şekilde çözmek, demokrasi içerisinde çözmek, demokratik hak ve özgürlükler ekseninde çözmek; çatışmayı, silahı, savaşı geride bırakmak konusunda yeterli bir kararlılık yok mu? İkircikli bir hal mi var?” sorusunu sorma hakkı veriyor tüm kamuoyuna.
- Gerçek, kalıcı toplumsal barışı inşa etmek için yol uzun ama devletin, hükümetin, iktidarın yürütülen bu süreçte Kürt varlığını gerçekten tanıma iradesi var mı? Sadece güvenlikçi perspektiften yola çıkarak güvenlikçi politikalara dayandırdığı bir süreç mi işletiyor? Mesele demokratikleşme değil mi?
Bu aslında Meclis’te komisyon kurulduğunda da yaklaşık bir yıl boyunca tartışılan bir konuydu. Kürt meselesini güvenlik ve demokratikleşme diye birbirinden bağımsız iki alan olarak ayırmak imkânsızdır. Tabii rasyonel olarak kabul ediyoruz ki kök nedenleri de hemen, tek bir yasayla çözmek mümkün değil. Fakat silahları devreden çıkartacak yasa bütünlüklü, kapsayıcı ve demokratikleşmeye kapı aralayan bir yasa olarak çıkarsa, bu yolun başlangıcında önemli bir adım atmış oluruz ve bu yolu yürürüz. Ama böyle bakılmaz da 50 yıldır denenen “hadi gelin silahları bırakın” retoriği ile; bu retoriğe sıkışmış bir yasal düzenleme olursa bu ön açıcı olmaz, yol açıcı olmaz. Zaten elli yıldır buna benzer düzenlemeler Türk Ceza Hukuku içerisinde var ve bunun bir çözüm olmadığı çok net.
- Sorun sadece silah sorunu mu?
Tabii ki silah sorunu değil. Sorun aynı zamanda bir halkın varlığı, dili, kimliğinin kabul edilmesi meselesi. Bir halkın yönetime katılıp katılmama meselesi. Bir halkın demokratik en temel haklarını kullanıp kullanamama meselesi. Şimdi sen silahı bırak neye dön diyorsun? Buna bir cevap üretmek lazım.
- Şu an bu sorulara cevap verilemiyor, peki nasıl bir yöntem ile yol alınmalı?
Bağlantılı yönlerini de aşamalı yönlerini de birlikte konuşmalıyız. Tabii ki aşamalı olacak. Tabii ki sadece bir çerçeve yasa düzenlenerek anadil sorunu da bir halkın varlığını anayasal güvenceye almak da hemen çözülemez. Fakat bu çerçeve yasa buna yol açan, buna yol veren bir tarzda hazırlanabilir. Onun için de meseleye kriminal bir suç konusuymuş gibi bakmaktan vazgeçmek; meselenin toplumsal, siyasal ve hukuksal boyutlarını olduğunu gören ve bunlara çözüm üretebilecek bütünlüklü bir çerçeve yasa çıkarmak gerekiyor.
- Bütünlükten kasıt tam olarak nedir?
Şudur: Şu anda elinde silah bulunan, gerillada olan binlerce insan var. Yurt dışında farklı ülkelere siyasi nedenlerle, Kürt sorunu nedeniyle göç etmek, sürgüne gitmek zorunda olan binlerce insan var. Cezaevlerinde binlerce insan var. Dosyası hala açık olan ya da dosyasında bu konuda şerhler bulunduğu için normal, siyasi ve sosyal hayatını, ekonomik hayatını sürdüremeyen on binler, yüz binler var. Şimdi bu kadar büyük bir şeyde sen kalkıp “yok yönetici,” “yok, suça karışmış, karışmamış,” gibi bir ayrım yapamazsın. Bu ayrımı yapan aslında bütünlüklü bir çözüm aramadığını, aslında sorunu çözmek değil, örgütü çözmekle uğraştığı ortaya koyar. Bu da kabul edilebilir bir şey olmadığı gibi sonuç alıcı da değil.
- Geçmişte sonuç alınabilmiş mi?
50 yıldır zaten devlet bütün imkânlarıyla örgütü çözmek üzere çok çeşitli programlar uyguladı. Ortada sorun durduğu halde, sorun çözülmemiş iken, yeni bir meseleye basit bir örgüt sorunuymuş gibi yaklaşmak, kriminal bir sorunmuş gibi yaklaşmak hiç kabul edilebilir değil. Ayrıca da çözüm üretmeyeceği çok açık.
- Yasanın geciktirilmesi aynı zamanda iktidar açısından demokratik siyaset, demokratik toplum ve demokratikleşmeye karşı gizli bir direnç mi barındırıyor? Çünkü iktidar barışın toplumsallaşmasının önüne de set koyuyor. İktidar bunu isteseydi kendi medyasında o karşıt dilin değiştirilmesi konusunda adımlar atılabilirdi. O direnç nerede?
Bu konuda ikircikli bir tutum var, bütünlüklü bir yaklaşım yok. Bir taraftan hem süreci sahiplenen ve “ilerleteceğiz, gereğini yapacağız” diyen bir dil varken, bir taraftan da sizin söylediğiniz gibi kamuoyuna seslenen medyada demokratik dönüşüme dair yeni bir dil görmüyoruz. Yani toplumu bu kadar kutuplaştıran, hala toplumda çözüm iradesini sakatlayan bir dil varsa ve topluma bu empoze ediliyorsa çözüm tabii ki zor.
- O vakit, iktidar demokratikleşme istemiyor mu?
Demokratikleşme konusunda tam bir iradelerinin olmadığı görülüyor. Zaten bu iktidar demokratikleşme konusunda kafası çok net ve çok kararlı, demokratik bir zihniyet değişimi yaşamış bir iktidar gibi gözükmüyor. Fakat şunu beklemeye ve talep etmeye hakkımız var. Tamam, köklü bir zihniyet değişimi henüz yaşamadınız, içinizde farklı yaklaşımlar, farklı hesaplar olabilir ama 11 Temmuz’da atılan adım ve Sayın Öcalan’ın ortaya koyduğu irade sizi böyle ikircikli davranmamaya zorlayan bir tutum. Buna bir cevabınız olması lazım.
- Bütün talepleri karşılayan bir durum olmasa bile pozitif bir adımın atılması bekleniyordu. Bu neden gerçekleşmedi? Süreç ilerliyor mu, ilerlemiyor mu?
Barış süreçlerinde temel bir retoriktir bu. Denir ki: “Bisiklette pedal çevrilmeye devam ediyorsa, az da olsa yol alınıyorsa, bisiklet devrilmiyorsa iyidir”. Şu anda bizim hepimizin gönlü çok daha köklü bir demokratikleşme zihniyetiyle karşılaşmak. Böyle bir zihinsel dönüşüm bekliyoruz, istiyoruz. Ama bu kadarı yoksa bile, bu iktidar kendisini tarihsel olarak önüne gelmiş bir çözümü ıskalayan, önünü tıkayan, bunu zora sokan, süreci akamete uğratan bir pozisyona sokarsa tarihsel bir vebal altında kalır.
- Kamuoyunda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın süreci seçime endekslediği, Kürt sorununu kalıcı olarak çözmek yerine silahsızlanma ile “50 yıllık çatışmayı, şiddeti, savaşı çözdük,” diyerek seçimi garantiye alma stratejisi işlettiğine dair değerlendirmeleri var. Erdoğan süreci zamana yayarak elini daha mı güçlü tutuyor? Bu kök mesele seçime indirgenebilir mi?
Seçime giderken işte ben meselenin bu boyutunu çözdüm diyerek buradan bir kendisine güç devşirmek, bir alan açmak isteyebilir. Strateji bu olabilir. Fakat ben şunun altını çizmek istiyorum. Bu kadar dar bir yaklaşımla bunu da başaramazlar. Diyorlar ki Meclis kapanmadan yasayı çıkartacağız.
Bu yasa önümüzde ve önümüzde 10, en fazla 15 gün var. Ama ortada bir taslak yok. Henüz taslağı bu sürecin temel aktörleri görmedi.
- Örgüt görmemiş, Abdullah Öcalan görmemiş, siyasetçiler görmemiş.
Sayın Öcalan’ın görüp görmediğini bilmiyoruz. Çünkü iki aya yakındır, bir heyet var ve görüşemiyor. Şimdi böyle meselenin silah boyutunu çözelim, demokratikleşme de kalsın diye bir zihniyeti varsa bile, şu haliyle onu yapması bile mümkün değil.
- Peki o zaman yapılmak istenen ne?
Meclis’e apar topar, bütünlüğü olmayan, çözüm imkânını açığa çıkartmayan, bir nevi pişmanlık yasasının yeniden düzenlenmiş hali gibi bir taslak sunarlarsa bu tam bir çözümsüzlük politikası olur.
- Nasıl bir yaklaşım ve çözüm olmalı?
Silahı da devreden çıkarmaya imkân sunan bir yaklaşım değildir bu. Bir anda tam bir demokratikleşme beklemiyoruz bu iktidardan, böyle bir yapısı yok. Görüyoruz ama adım adım yol alabilecek bir yaklaşımı olmalı hiç değilse. Şu andaki tutum onu da göstermiyor. Ya burada bir değişime gidecekler. Bir ortaklaşmaya, bir paylaşmaya, bir konsensüs aramaya, ilk adım sayılabilecek bir çerçeve metin çıkartmaya evirilecek bu iş. Ya da biraz daha ötelenecek.
- Peki, siz ne görüyorsunuz?
Bir çözümsüzlük halidir ve hatta süreci akamete uğratma riski taşıyabilir. Bu kadar önemli adımlar atılmışken, bu sürecin kesinlikle kesintiye uğramadan daha aklıselim ile yürütülmeye ihtiyacı var. Demokratikleşme programını daha güçlü toplumsal destekle, demokratik muhalefetin gücüyle adım adım hayata geçirebiliriz. İktidarı, bu sürecin muhataplarını, parlamentoyu süreci akamete uğratmayacak bir sağduyu ve tarihsel sorumlulukla hareket etmeye çağırıyorum.
- Baş müzakereci Abdullah Öcalan’ın hala iletişim koşulları sağlanmadı. Hiçbir hukuki ve somut adım atılmadı. İmralı Heyeti 24 Mayıs’tan bu yana adaya gitmedi, avukatlar gitmedi. Yasa taslağı konusunda İmralı’da ne oluyor bilinmiyor… Örgüt de “Bizim hiçbir şeyden haberimiz yok. Bu emrivaki ye getirilecek bir durum değildir” açıklaması yaptı. Bu durum kaygıları arttırmıyor mu?
Bütün bu konular çok ciddi kaygı uyandıran hatta gibi süreci akamete uğratma riski taşıyan tehlikeli bir durum. İktidarın bu tutumu çözüm üretmeye değil, tam tersine sürece olan güveni giderek azaltmaya; kaygıları, kuşkuları çoğaltmaya yönelik bir durum ortaya koyuyor. Bu nedenle tüm demokratik kamuoyunun çok net bir şekilde bu sürecin akamete uğratılmaması gerektiği, bu yasal çerçevenin bir uzlaşıyla, kapsayıcı ve bütünlüklü bir şekilde çıkması konusunda ısrarlı ve güçlü bir ses çıkarması, bu talebi dillendirmesi gerekiyor. Şimdiye kadar adını koymadıkları bir tecrit süreci uyguluyorlar.
Parti yetkililerinden kamuoyuna yansıyan bilgilere göre her defasında “Tamam görüşebilirsiniz ama bu taslağı bir ortaya çıkaralım, ondan sonra gidilsin,” gibi öteleyen bir tavır var. Biraz da NATO toplantısını bahane ettiler ama NATO toplantısı da bitti. Meclis’in kapanmasına da çok az bir zaman kaldı. Önümüzdeki şu 10 gün çok kritik bir süreç. Herkesin bu 10 gün içerisinde çok net demokratik bir tutum alması, iktidarı, parlamentoyu bu konuda yapıcı bir rol üstlenmeye davet etmesi ve her şeyden önemlisi bu sürecin asla ve asla akamete uğratılmadan sürdürülmesi gerektiği konusunda net bir tutum ve irade açığa çıkması gerekir.
- Tepkilerin açığa çıkması için yapılan eylemsellikler yeterli mi?
Biliyorsunuz özgürlük mitingleri yapıldı. Çok büyük kalabalıklar. Yüzbinlerce insan çıkıp artık bu sürecin Sayın Öcalan’ın da özgür çalışır koşullarda ilerletilmesi gerektiği konusunda iradesini ortaya koydu. Kürtler bu konuda çok net bir irade beyan etmiş durumdalar. Türkiye’nin diğer demokratik kamuoyunun da bu konuda ısrarcı ve bir çözüm imkânı açığa çıkaracak bir tutum alması gerekiyor.
- Bu süreç statükonun dayattığı “bekle gör” stratejisine ve egemenlerin eline bırakılamayacak kadar tarihi bir eşik. Bu eşikte, bunun daha da farklı yol ve yöntemlerle birçok kesime ulaşmasının; daha güçlü ses ve bir araya gelişlerin önündeki engel nedir? Konuşmalar var ama eylemsellikler yok, herkes geride duruyor. Bu aynı zamanda bir handikap değil midir?
Bu çok büyük bir handikap. Nedeni de şu aslında bu tür süreçlerde daha çok demokratik kamuoyu harekete geçer ve bu demokratikleşme yönünde, çözüm yönünde, barış yönünde talepleri yükseltir. Türkiye’nin batısında da Kürt sorununun çözümü konusunda bir toplumsal irade açığa çıkabilir, çıkması gerekir normalde. Fakat Türkiye’de bu iktidarın farklı kesimlere yönelik politikalarla, muhalefeti dağıtan, demokratik muhalefetin tamamını herkesin kendi derdine yanar hale düşüren bir tutumu var. O nedenle de aslında biz birebir sohbetlerimizde, toplantılarımızda görüyoruz ki sürece demokratik Kürt siyasetine, Kürt mücadelesine dair bir güven var. Fakat iktidara yönelik güvensizlik o kadar yüksek ki, bu süreç ilerleyemeyecek algısı oluşturuyor. Bu da onları tutuk davranmaya itiyor. Yani biz bir yıldır aslında bununla uğraşıyoruz. Bir yıldır Türkiye’nin demokratik muhalefetinin aslında bu sorunun barışçıl bir yöntemle, demokrasi içerisinde çözülmesi gerektiği, temel hak ve özgürlükler, eşit yurttaşlık, bir halkın varlığını kabullenme konusunda var olan toplumsal önyargıları kırmaya yönelik bir yaklaşımı var. Az çok oluşan bir toplumsal vicdan var. Fakat bunu harekete geçirmekte de bir tutukluk var.
- Bu tutukluğu iktidar bilerek mi sağlıyor?
Evet. İktidar sürekli muhalefeti çeşitli yöntemlerle kendi içinde uğraştırıyor. Kendi derdiyle baş başa bırakıyor. Sürekli anti-demokratik uygulamalar nedeniyle onlar da “Bu kadar antidemokratik uygulamalar yapan bir iktidarla barış mı olur?” diyen başka bir yere savruluyorlar.
- Bu da bir paradoks yaratmıyor mu?
Doğrudur, paradoks haline geldi. Bu konuda da benim Türkiye demokratik kamuoyuna, Türkiye halklarına vicdan, Türkiye’nin adalete inanan vicdanlarına şöyle seslenmek istiyorum. Bu bir iktidarlık bir mesele değil. Biz çok iktidarlar gördük, çok iktidarlar geldi geçti. Bu çok tarihsel bir mesele. Bu, iktidarların ömürlerini aşabilecek kadar önemli bir mesele. Biz burada ne olması gerektiği konusunda güçlü bir irade sergileyelim ki, iktidarın bu konuda oyalayan, öteleyen, ipe un seren, zamana yayan, demokratikleşme konusunda ayak direyen tutumunu değiştirebilelim.
- Dünyadaki çatışma çözümleri bize ne gösteriyor. Orada toplumsal kamuoyu ve uluslararası kamuoyu ve destekler etkili değil miydi? Burada neden olamıyor?
Yani burada bu dünya örnekleri de bize hep şunu söyledi; iktidara bakarak toplumsal muhalefeti güçlendirmek mümkün değil. Kendimize elimizdeki imkanları çoğaltmaya bakmalıyız. Toplumsal mutabakatımız büyütmeye çalışmalıyız ki iktidarlar adım atsın. Eğer kendine değil de iktidara bakarsan bu çok safça bir şey olur. İktidarın bir gün kendiliğinden dönüşüp demokrat olmasını beklemek gibi bir şeye dönüşür. Ya da Türkiye’deki genel demokrasi konusundaki en büyük sorun alanımız olan sandığa indirgenmiş bir demokrasi anlayışına gider. Muhalefeti her seçimde yeniden ve yeniden seçimle uğraştıran, sandıkla uğraştıran, sonrasında da demokratik bir açılımın imkanlarını kaldıran sonuçlarla yeniden moral motivasyon yıkımına uğratan bir sarmala döner. Bunu kıracak olan da demokratik refleksin daha güçlü bir şekilde açığa çıkmasıdır. Burada iktidara bakarak yol alamayız. Kendimize bakmalıyız. Demokratik ilkeler ve kriterler etrafında mümkün olan en büyük demokratik muhalefeti oluşturmak, yan yana durmak ve mücadeleyi büyütmek gerekiyor.
- Tüm halklar, inançlar ve kimlikler, neden bu sürece sahip çıkmalı? Kendini bu sürecin neresinde görmeli?
Çünkü Kürt sorununun çözümü Türkiye’deki demokrasinin de kök sorununu çözecek. Kürt sorunu maalesef her zaman Türkiye’de demokrasinin gelişmesi önünde bir bariyer olarak dikilmiş önemli bir sorun alanıdır. Yani şimdi Türkiye’nin batısında da deneyimlenen birçok uygulama öncelikle Kürtlerde uygulanmış. Kürtlere karşı otoriter bir anlayışla hukuksuzluk işletilmiş. Şimdi bu bumerang etkisiyle Türkiye’nin batısına dönmüştür. Bu bumerang etkisi, Kürt sorunu çözülmediği sürece dönüp dönüp “nalıncı keseri” gibi demokrasiyi yontar. Kürt sorunu çözülürse, bu konuda bir adım atabilirse biz ülkenin demokratikleşmesi konusundaki en önemli bariyeri ortadan kaldırmış oluruz. Bundan sonraki demokratikleşme adımları daha güçlü bir şekilde atılabilir.
- Şöyle deniyor; Kürtler kendine demokrasi istiyor…
Kürt siyasal hareketinin bu konudaki çözüm perspektifi sadece kendisine demokrasi değil, herkese demokrasidir. Tüm kimliklerin, tüm inançların, tüm farklılıkların kendi özgünlükleriyle, kendi kimlikleriyle kabul gördüğü, hukuksal güvencede olduğu bir demokratik cumhuriyet arzusu var. Çözümü burada arıyoruz. Demokratik Cumhuriyet Projesi, politik perspektifte sadece Kürt sorununu çözen değil, Türkiye’de sistem dışına itilen herkesin sorunlarını çözmeye aday bir politik projeksiyondur. Bu anlamıyla da birlikte hareket etmeliyiz. Ortak demokratik bir geleceğe ulaşabilmek için güçlerimizi birleştirmekten, yan yana durmaktan ve birlikte mücadele etmekten başka bir seçeneğimiz yok. Demokrasi herkes ve her kimlik için.
- PKK kendini feshetti, silahlarını yaktı. KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı Cemil Bayık da yaptığımız röportajda, “Biz dünyanın silahlanmaya gittiği, Ortadoğu’nun kaotik bir sarmalın içerisinde olduğu ve şiddetin, çatışmanın tırmandığı yerde tarihi bir adım atıyoruz ve silahları bırakma kararı alarak demokratik siyaset diyoruz,” ifadesini kullandı. Şimdi, tam da silahsızlanma, demokratikleşme dediğimiz yerde Cumhurbaşkanı Erdoğan, NATO zirvesinden sonra katılanlara silah hediye etti. Bu nasıl bir anlam ortaya koyuyor?
NATO Zirvesi’ni büyük bir şova çevirdiler. Bence silah hediye edilmesi de bu şovun bir parçası. “Türkiye sizin hepinizin güvenliğini sağlamak için elleri tetikte bekliyor,” mesajı verdiler. “Biz size de güvenlik ihraç edebiliriz. Hep beraber silahlanalım,” dediler. Çünkü zaten şu anda NATO’nun 2030 yılına kadar önüne koyduğu, ülkelerin gayri safi milli hasılalarının yüzde 5’ini savunmaya ayırma hedefine en yakın ülke Türkiye. Avrupa’da yüzde 1 oranında. Yüzde 1’den düşük olan ülkeler de var. Halklar buna itiraz ediyor ama Türkiye’de maalesef yüzde 3’e yakın bir harcama var ki bu da görünen kalemler. Biz biliyoruz ki Türkiye’de silaha, güvenliğe, militarizme giden harcamaların büyük bir kısmı da örtülü ödeneklerden yapıldığı için resmi rakamların içinde gözükmüyor.
- Bu tam da ekonomik krizin temeli değil mi? asıl gerçeklere büyük resme nereden bakmak lazım?
Türkiye militarizm konusunda, silah konusunda insanların sofrasından ekmeği alıp silaha yatıran bir ülke. Maalesef Kürt sorunu nedeniyle Türkiye’nin bir kesimi uzunca yıllardır “Savaş var. Bu bir beka sorunudur. Olsun, aç kalırız ama savaş sürsün,” diyen bir devlet politikasına inandı, sessiz kaldı, ekmeğini savunmadı. Şimdi bütün bunları bizim çok daha güçlü bir şekilde anlatmamız gerekiyor.
- Silahsızlanma yerine Türkiye’de ciddi oranda artan silahlanma var. Türkiye halkının refahına harcayacağı kaynakları silahlanmaya mı harcıyor?
Tarihi bilenler şunu biliyorlar ki dünyadaki silahlanma yarışının sonu yok. Bunu biz Soğuk savaş döneminde deneyimledik, insanları aç bıraktılar. Bütün bir sosyalist blok bunun için çöktü. Parayı nükleer silahlara yatırdılar. Nükleer silahlarda tırmanış öyle bir noktaya geldi ki bütün dünyayı yok edecek kadar nükleer silah üretilmişti. En sonunda milyonlarca, milyarlarca insanın yoksulluğu pahasına üretilen bu silahlar imha edildi. Çünkü dünyayı imha edecekti. Bu küresel hegemon ve emperyalist güçler şimdi yeniden ülkeleri bir silahlanma yarışına sokarak kazanç elde etmek istiyor. Silah sanayii de herkesin parasını silaha yatırmasını istiyor. İnsanların sofrasındaki ekmeği alıp silaha yatıracaklar ve bu karşılıklı tırmanma bir gün yine dünyayı yok edecek bir noktaya gelecek.
Şöyle ki, şu anda silah teknolojisi nükleer silahların bile ötesine geçmiş derecede ilerlemiş durumda. Böyle bir noktaya gelindikten ve kapitalistler maksimum karı elde ettikten sonra da “Tamam artık biz bırakalım bunu,” diyecekler. Olan da yine yoksula olacak. Biz aç kaldığımızla kalacağız. Onun için ben dünyanın her yerinde ve Türkiye’de de herkesi bu silahlanma yarışına karşı, bu militarist zihniyete karşı ekmeğini savunmaya davet ediyorum. Herkes kendi yaşam hakkını, ekmeğini, kendi refahını talep etmeli ve “silah insanlık için bir kurtuluş değil,” diyen militarizm karşıtı sesi yükseltmeli. Şimdiye kadar Kürt sorununu bahane ederek sürekli bir militarizm ve silahlanma vardı. Türkiye’de tam da Kürt sorununun çözümüne dair adımlar atılırken, bu defa da küresel gündem ve bölgesel gündem bahane edilerek sürekli silahlanma ve militarist yarış yaratılmak isteniyor. Bence Türkiye halklarının bu konuda çok net bir tutum alması gerekiyor.
O yüzden ortak geleceğimizi birlikte inşa edebiliriz.
Kaynak: Yeni Yaşam Gazetesi
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***
![Tr724 [Haber Merkezi]](https://serbestgorus.com/wp-content/uploads/2026/07/Guney-Afrikada-gocmen-karsiti-siddet-buyuyor-insani-kriz-uyarisi-360x180.jpeg)




































