‘Türkiye’de toplumsal barış süreci ve dünya örnekleri; zorluklar, imkanlar, beklentiler ve sonuçlar’ başlıklı çalıştayda dünya deneyimleri paylaşıldı
İnsan Hakları Derneği (İHD) ve Amed Büyükşehir Belediyesi tarafından, “Türkiye’de toplumsal barış süreci ve dünya örnekleri; zorluklar, imkanlar, beklentiler ve sonuçlar” başlıklı çalıştay, “Kuzey İrlanda (IRA), İspanya (ETA) ve Kolombiya (FARC-EP) süreçleri” başlıklı oturumla devam etti.
İHD Eş Genel Başkanı Oya Ersoy’un moderatörlüğünde gerçekleştirilen oturuma, Sinn Fêin Yasama Meclisi üyesi Gerry Kelly, Siyasetçi ve eski Farc-Ep Komutanı Victoria Sandıno, Eh Bıldu Uluslararası İlişkiler ve Politika Sorumlusu Igor Zulaıka Zurmıendı ve 30 Yıllık tutsak Muhittin Altun konuşmacı olarak yer aldı.
İrlanda süreci
İrlanda sürecini anlatan Gerry Kelly, İrlanda’nın Kuzey bölgesinin hala Britanya’ya bağlı olduğunu ve kendilerinin oranın ilk sömürgesi olduklarını kaydetti. Yüzyıllar boyunca orada isyanın sürdüğünü belirten Kelly, buna karşı yanıtın tarihsel olduğunu vurguladı. Silahlı isyanın kuşaktan kuşağa devam ettiğini dile getiren Kelly, “1960’lardan itibaren sivil halklar hareketleri gelişti. Genellikle öğrencilerin yürüttüğü hareketlerdi bunlar. Ondan önce Paskalya ayaklanması vardı. Bunun ardından İrlanda bölündü. Ayrılmadan sonra Katoliklerin ikinci sınıf yurttaş olduğu Protestanların ise meclise yer aldığı bir yaklaşım benimsendi. Protestanların sayısının her zaman daha fazla olduğunu düşündükleri için orada da tarihsel olarak böylesi bir iş birliği oldu. Halbuki yüzde 50 Katolik yüzde 30 Protestan var. Yürüyüşler gerçekleşti. O dönemlerde herkesin tek oy hakkına sahip olması gibi temel bir şeyi benimsiyorduk. Birlikçi rejim silahlarla insanlara silah açmak dahil saldırıya geçti. Sokaklarımızda bir anda 30 binden fazla polis doldu. O zaman gençtim, 15 yaşındaydım. Gözaltına alındım, tutuklandım. Barışçıl bir protesto yapılıyordu ama insanların üzerine ateş açılıyordu. Bu sürecin ardından IRA’ya katıldım” şeklinde konuştu.
Sonrasında tekrar tutuklandığını ve cezaevinden çıktıktan sonra diğer insanlarla temasa girmeye başladıklarını, barışa gitmek için stratejik hedefler koymaya başladıklarını belirten Kelly, “İrlandalıların büyük bir diasporası var. Amerika’ya gittik orada çeşitli çalışmalarda bulunduk. Amerikan başkanı da başta olmak üzere çeşitli kesimlerle bağlantılar kurduk. Bütün bu süreçlerin içerisinde mücadelelerde devam etti. İnsanlar bazı durumlarda hiç neden yokken gözaltına alınıyorlardı, suçlama yapılmadan serbest bırakılıyordu. Askeri mücadele ise belli bir aşamaya gelmişti” dedi.
Hayırlı Cuma Antlaşması
İRA’nın politikasının değişmeye başladığını ve 1988’e kadar görüşmelerin devam ettiğini, nihayetinde de Hayırlı Cuma Antlaşması’nın yapıldığını aktaran Kelly, “Britanya ve İrlanda hükümeti tarafından bütün partilerin, tarafların katılması istenmişti anlaşmaya. Hayırlı Cuma Antlaşması her şeyin çözümü değildi. Sadece ileriye doğru gidecek barışçıl bir yolun başlangıç noktası gibiydi. Barış sadece savaşın olmamasından ibaret değildir ve bunun ötesine geçilmek zorundadır. Hep diğerleri gibi bizde kapsayıcı bir diyalog olması gerektiğini düşündük. Kadının bu sürece dahil olması… Kadın koalisyonları farklı kesimlerden temsilcilerin içerdiği bir platformdu. Burada önemli olan şu: anlaşma otomatikemen güveni doğuracak bir şey değil. Bizler savaşın karşılık taraflarıydık. Tabii güven hemen oluşmayacak. Güven oluşması zordu ama bütün meseleler gündemde kalmaya devam etti. Bizim inandığımız noktada onlar inanmıyorlardı ve tüm bu tartışma noktaları gündeme getirildi. Biz zaman çizelgesi de oluşmasını istedik. Uzun yıllar boyunca konuşmalar devam etti” şeklinde konuştu.
Bu sürecin kolaylaştırıcısı olmaları yönünde ilişkiler geliştirdiklerini dile getiren Kelly, “Yine birisi Amerika kıtasından kendi ekibiyle birlikte geldi. Görevleri bir şeye müdahale etmek değil, kolaylaştırmaktı. Burada elbette bizim ve karşı tarafın talep ettiği şeyler vardı. Burada en önemli şeylerden bir tanesi liderlerin arasında bu konuda bir iradenin olmasıydı. Yine Britanya’nın batısıyla çeşitli bağlantılarımız vardı. Yeri gelince destek olarak kullandık. Bu işler her zaman karşılıklı olmaz. Bazen bir süreç boyunca bunlar yayılır. Bazı durumlarda süreç çökmese bile oldukça zayıflar. Burada biz inisiyatiflerimiz karşılığında bir şey almak değil, etki yaratmak için çeşitli adımlar attık. Ve yolu bu şekilde sürdürmeye devam ettik. Müzakereler zaman zaman kesintiye uğrayabiliyor. Görüşmeleri yapabilmeniz için seçilmiş bir milletvekili olmanız gerekiyordu. Bu nedenle seçimlere gittik. İnsanlar bizi temsilcisi olarak seçti, mesajını verdikten sonra her şey daha kolay oldu. Bende dahil olmak üzere bir grup insan müzakereci olarak seçildi ve bu görevi yerine getirdik” ifadelerini kullandı.
Müzakereler açısından en önemli şeyin 3’üncü tarafların desteği olduğunu sözlerine ekleyen Kelly, “Bazen sonuca ulaşmakta faydalı oluyor. Ama asıl müzakereyi siz kendi ekibinizle yapıyorsunuz, kendi tabanınızla yapıyorsunuz. Eylemcilere, militanlara İRA’ya katılanlara. Siyasi tutsaklar bu konuda çok önemli bir başlıktı. Her zaman silahların kullanımdan çıkarılması gerektiği söyleniyordu. Bunun nereye gittiğini bilmiyoruz ama çıkarıldı. Polis meselesi bizim için çok önemliydi. Çünkü polislerin yüzde 90’ından fazlası Britanya taraftarıydı ve Protestandı. Bir uluslararası komisyonun polis hizmetleri konusunda garantör olmasına karar verildi. Bize çeşitli tavsiyeler sundu komisyon. DDR denilen süreç ise silahların nereye gideceğiyle ilgiliydi. Bir silahsızlanma sürecine karar verdik, bu tartışmalarla beraber devam etti. Uluslararası terhis komisyonu kuruldu. Uzun süre içinde silah teslimi gerçekleşti, 2005’te bitti” dedi.
Antlaşmadan 7 yıl sonra süreç tamamlandı
Yeniden entegrasyon meselesine dikkat çeken Kelly, “Biz küçük bir nüfusa sahip bir ülkeyiz. İRA gizli bir orduydu ama yeri geldiği zaman illegal bir şekilde kontrol noktalarından geçebiliyorduk. Tutsakların serbest bırakılması çok önemli bir meseleydi, bunu başardık. Hayırlı Cuma Antlaşması’nın hemen ardından başladı ve 2 yıl içerisinde bütün siyasi tutsakların bırakılmasına karar verilmişti. Aslında yüzlerce kişiden bahsediyoruz. Entegrasyon süreci bunun arından daha kolay oldu ama biz asla toplumla bağımızı koparmamıştık, tutsaklar olarak da koparmamıştık. İRA 2005’te, ‘Savaş bitti’ dediği zaman bir doğrulama sürecine girdi. Hayırlı Cuma’nın ardından 7 yıl içinde bu sorun tamamlanmış oldu” şeklinde konuştu.
ETA deneyimi
ETA deneyimini aktaran Igor Zulaıka Zurmıendı, geçen senenin 11 Temmuz’unda gerçekleştirilen silah yakma törenine katılan uluslararası misafirlerden biri olduğunu aktardı. Bask’ın İspanyollarla 16’ncı yüzyıldan beri çatışma içinde olduğunu belirten Zurmıendı, 3 defa gerçekleştirilen müzakerenin başarısız olduğunu aktardı. Süreç bağlamında, “Hiç kimse geride bırakılmayacak ama hiç kimse, ‘Biz bunun parçası değiliz’ demeyecekti” şeklinde bir karar aldıklarını söyleyen Zurmıendı, konuşmasına şöyle devam etti: “Herkes bunun bir parçası olacaktı. Bu noktada sivil toplum masada konuşulamadığı şeyleri de konuşulabilecek bir ortam yarattılar. Bizim durumumuzda ne yapabildik farklı toplumları, bileşenleri bir araya getirebildik ve bir barış forumunda bir araya getirebildik. Ortak noktalar bulunmasını da sağlayabildiler. Diğer meselede süreci sahiplenmemiz gerekti. Bu biraz çelişkili görünebilir. Bir taraf sürecin ilerlemesini istemediğinde, sürecin ilerlemesini nasıl sağlayabiliriz? ETA silahsızlanma süreci. ETA 2011’de silahsızlanma kararı aldı, 2014’te Nepal gerilla örneğini canlandırmaya çalıştı. Bu bir noktada siyasi olarak bir söz verme ama yine de silahlar elimizin altında demenin bir yolu oldu. Biz bunu yaptık ama İspanyollar bunu kabul etmedi. Bask sivil toplumu silahların bulunduğu yerlerin kontrolünü ellerine aldı. Bu da bir topluluk olarak İspanyol hükümetinin yapılmasını istemediği bir şeyi yapmayı sağladık. Bazı kesimler, ‘Silahları düşmana vermek’ olarak tanımlıyordu bunu. ETA silahlarını Bask halkına veriyordu. Bu bizim deneyimimizin en önemli parçasıydı.”
Silahsızlanma, Terhis ve Yeniden Entegrasyon (DDR) sürecine de değinen Zurmıendı, “Eski savaşçıların, tutsakların normal yaşam süreceklerini temin eden araçların olması gerekiyor. Sınır olmaması gerekiyor ama bizim durumumuzda hükümete güvenemedik. Hemen entegre olacak insanların ihtiyaçları varsa bunu devlet değil, biz sağlayacaktık. Bunları sağlamak için toplum organize oldu. Tutsakların ev bulabilmesi için, eğitim alabilmesi için, sağlık hizmeti alabilmesi için… Tutsaklar herkesin sorumluluğuydu. Son olarak bize göre siyasi sorunların, siyasi çözümleri vardır. Demokratik bir sorun varsa, demokratik bir çözümün olması gerekiyor” diye konuştu.
Zurmıendı, son olarak Türkiye’deki sürece işaret ederek, Abdullah Öcalan’ın kesinlikle serbest bırakılması, sürecin parçası olması ve tahliye edilmesi gerektiğini belirterek, “Bu olmazsa bu imkanın mahvolacağını düşünüyoruz” dedi.
‘Kadınların dahiliyeti barış sürecini genişletti’
Kolombiya sürecini anlatan Victoria Sandıno ise, Kolombiya’daki çatışmanın arkasında toplumsal eşitsizlik, siyasi şiddet, politik şiddet gibi bazı yapısal sebeplerin olduğunu belirtti. Victoria Sandıno, 50 yıl süren çatışmanın ardından ne hükümetin, ordunun kendilerini alt edebildiğini ne de kendilerinin hükümeti devirmeyi başarabildiğini söyledi. Toplumun tamamı süreci desteklemediğini dile getiren Victoria Sandıno, buna karşın müzakere etmeye devam ettiklerini ve antlaşma imzaladıklarını kaydetti. Victoria Sandıno, “Mağdurlar, toplumsal hareketler, köylüler, üniversiteler, kadın örgütleri ve bizim durumumuzda çok büyük ulusal forumlar gerçekleştirildi. Mağdur oturumları da gerçekleştirildi. Kolombiya sürecinin en önemli katkılarından biri kesinlikle kadınların harekete geçmesi oldu. Bu ne hükümetin ne de isyancıların bir lütfuydu. Kadınların, feministlerin, bölgelerden gelen mağdur ve gerilla kadınların baskısı sonucu gerçekleşti. İlk defa bir barış antlaşması yatay bir şekilde toplumsal cinsiyet odağını dahil etmiş oldu. Nüfusun yarından fazlasını temsil ediyor kadınlar. Ki kadınların katılımı bu şekilde barış gündeminin genişletilmesini de sağlamış oldu” diye konuştu.
Barış anlaşmasının sağlanmasının üzerinden neredeyse 10 yıl geçtiğini ve kimi taahhütlere uyulmadığını belirten Victoria Sandıno , “Ama tartışmalar gerçekleşti. Yoksulluk, katılım, uygulama tartışmaları, barış anlaşmasına uyulmaması tartışmaları yürütüldü. Kolombiya tarihinde ilk kez ilerici bir hükümet kazandı. Mücadele devam ediyor” dedi.
‘Silahsızlanma barışa giden tek yol değil’
Kolombiya’da silahların kolektif olarak kendini koruma anlamına geldiğini dile getiren Victoria Sandıno, “Bu anlamda buradaki dönüşüm sadece bir silahı bırakmaktan değil, burada siyasi olabilmenin formunu, biçimini bulabilmemiz gerekiyor. Buradaki dönüşüm bir iş bulmaktan ibaret değil, aynı zamanda yaşamı yeniden inşa etmek. Demokratik yolların bulunmasında mücadeleye devam etmek gerekiyor. Bir takım siyasi garantörlerin olması gerekiyor. Kolombiya deneyimimiz şunu gösteriyor; buradaki en zor mesele silahları bırakmak değildi. Silahları bıraktıktan sonra nasıl bir süreç olacak? Silahsızlanma barışa giden tek yol değil. Çünkü burada katledilmiş insanlar var, etiketlenme, ekonomik zorluklar, ötekileştirme durumları var. Buradaki kimi garantileri temin etme sorunları var. Dönüşüm, artık tekrar silahları ele alma gereği olmadığında oluyor. Fikirlerimizi ifade edebildiğimizde oluyor” ifadelerini kullandı.
Son olarak söz alan Muhittin Altun, “Kürtler niye silahlandılar, biz niye 30 yıl hapis yattık? Arkadaşlar beni tanıtırken ‘30 yıllık tutsak’ dediler. Doğrusu 32 yıl 5 ay 29 gün yattım. Ancak ben biliyorum ki bazı arkadaşlarım 34 yıldır cezaevindeler ve hala bırakılmış değiller. 2 bin arkadaş, 30 yıldan fazla Türk Devleti’nin zindanlarında tutulduk ve hala bazı arkadaşlarımız bırakılmış değil. Aynı zamanda bazı arkadaşlarımız var ki, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası aldı. Önder Apo gibi uzun süre cezaevinde kalacaklar. Bazı arkadaşlarımızın ömürleri yetmedi. Hepsini yad ediyorum, hiçbir zaman unutmayacağız. Yine hapishanelerde kadın arkadaşlarımız vardı. Kadınların özgün durumları göz önünde bulundurulmadı. Arkadaşlarımız çok zor durumlar yaşadılar. Ancak kadın arkadaşlarımız büyük bir güç oldular zindan direnişlerinde. Hala direnişlerinin sürdürüyorlar” diye konuştu.
‘Kürdistan tecrübesi farklı’
Cezaevlerini kendilerine okula çevirdiklerini dile getiren Altun, “Çok okuduk. Ancak en çok da mücadelemizin üzerine yoğunlaştık. Ellerinden hakları alınan halkların mücadeleleri üzerine yoğunlaştık, araştırmalar yaptık, düşündük, tartıştık. DDR tecrübesi silahların bırakılması ve biraz da kurumsal değişimle sınırlı kalıyor. Bazı şeyler çok göz önünde bulundurulmuyor. Bu da benim için çok büyük bir problemdir. Gördük ki; DDR çözümün sınırları çok da geniş değil. Kürdistan tecrübesi için bunlardan faydalanabiliriz ama daha geniş bir yaklaşıma ihtiyaç var. Kürdistan tecrübesi biraz daha farklıdır. Evet diğer DDR deneyimlerinde de baskı, şiddet var ama Kürtler inkar edilmiş. Şiddete maruz kalmışlar. Hafızları, dilleri, tarihleri yok sayılmış. Yani, ‘siz yoksunuz’ demişler. Bundan daha büyük bir şiddet yoktur. Çözüme giderken bu göz önünde bulundurulmalıdır. Kürtleri kendini ifade etme hakkına sahip olmadığı için silah aldılar. Kürtler varlığını ortaya koydu, ispatlardılar. Bu varlığı siyasi, hukuki ve demokratik bir şekilde sürdürebileceklerini bildikleri için kendilerine inanıyorlar ve güveniyorlar. Bunun içinde garantiler gerekiyor. Kürtler garanti olmadan adım atamazlar” şeklinde konuştu.
“Demokratik entegrasyon” kavramına işaret eden Altun, konuşmasını şöyle sürdürdü: “Demokratik entegrasyonda karşılıklı değişim dönüşüm var. Kürtlerle birlikte, Kürtleri dışlayan sistemde değişmeli. Hakikat rejimleri, zihniyetler değişmeli. Bunlar değişip dönüşebilirse, Kürtler kendilerini güvende hissedebilirler. Kürtleri asimile etmek isteyen irade hüküm sürdüğü sürece Kürtler kimseye güvenmeyecektir. Bizler inanıyoruz ki Türkiye’de reformlar yapmak mümkündür. Asimilasyonist mantık terk edilirse Türkiye kazanacaktır, kaybetmeyecektir. Bu noktada gerekli adımlar atılmalıdır. Kürtler bugün sadece silahsızlanmadan bahsetmiyor. Direnişten, mücadeleden bahsediyorlar ve mücadele ile inşayı bir arada düşünüyorlar. Kendi varlıklarını inşa etme iradeleri de hukuki olarak tanınmalıdır. Bizler hayatlarımızı kendimizle kurabilmeliyiz. Kanuni haklarımız tanınmalıdır. ‘Kürtler bir kurum kursunlar, sonra ben operasyonla onu dağıtırım.’ Bu kafa yapısıyla olmaz. ‘Kürtler belediye başkanlarını seçsinler, ben kayyım atarım.’ Bu bakış açısıyla olmaz. Kürtlerle oturup bir çare bulmaya çalışanlarda tarihi bir karar almak zorundalar. Çünkü alınan bir karardan sonra ortaya çıkan bir sorun var ortada. Fiili varlık hukuki olmalı.”
‘Önder Apo’suz süreci kabul etmiyoruz’
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın durumuna işaret eden Altun, “Reber Apo’nun özgür olması gerekiyor. Bütün siyasi tutsaklar özgür olmalı. Bu bizim için geri dönülemez bir şey. Önder Apo’suz süreç kabul etmiyoruz. Herkes bunu bilsin. Önder Apo bizim için dönülmez bir onurdur. Özgürlüğü de bizim için temel amaçtır. Kürtler onun önderliğinde güç oldular. Asla ondan vazgeçmezler. Hukukunun olması gerekiyor. Müzakeresi hukuken tanınmalı. Kürt Halk Önderi olarak bu sürçte herkesle konuşabilmeli, müzakere edebilmeli” diye konuştu.
Konuşmaların ardından görüş ve soru-cevap kısmına geçildi. Çalıştayın ilk oturumu tartışmaların ardından son buldu.
Kaynak: MA
Kaynak: Yeni Yaşam Gazetesi
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





































