İDRİS GÜRSOY | YORUM
Türkiye’de gizli askerî örgütlenmeler ve “komitacılık” denildiğinde akla genellikle Cumhuriyet dönemi gelir. Oysa bu geleneğin kökleri çok daha eskilere uzanır. Osmanlı Devleti’nin son yıllarında, henüz Harbiye sıralarında okuyan bir grup genç subay adayı, Avrupa’daki gizli ihtilal cemiyetlerini örnek alarak kendi örgütlerini kurmuştu.
Yazılı bir tüzüğü bulunan, üyelerinin yemin ettiği, kod adlarının kullanıldığı, hücre sistemiyle çalışan ve askerî okullar arasında gizli bir ağ kurmayı amaçlayan bu teşkilat, Osmanlı’nın son dönemindeki en dikkat çekici yeraltı yapılanmalarından biriydi.
Bu örgütün hikâyesini bugün ayrıntılarıyla biliyoruz. Çünkü kurucusu, yıllar sonra yaşadıklarını bütün açıklığıyla kaleme aldı: Ahmet Bedevî Kuran…
Osmanlı’nın son dönemine ilişkin çok sayıda hatırat yayımlandı. Ancak bunların büyük bölümü olayları dışarıdan gözlemleyen devlet adamlarının, askerlerin veya siyasetçilerin anlatılarıdır. Kuran’ın ‘Harbiye Mektebi’nde Hürriyet Mücadelesi’ adlı eseri ise farklı bir yerde durur. Çünkü Kuran yalnızca tanık değil, anlattığı gizli teşkilatın lideridir.
Kitabı değerli kılan da budur: Örgütün nasıl kurulduğunu, hangi güvenlik tedbirlerinin alındığını, hangi eylemlerin planlandığını ve nasıl deşifre olduklarını içeriden anlatır.
Bir öğrenci hücresinden teşkilata
II. Abdülhamid döneminde yetişen birçok genç subay adayı gibi Kuran da ülkenin sorunlarına çözümün meşrutiyet rejiminden geçtiğine inanıyordu.Ancak bu düşünceyi fikir düzeyinde bırakmadı. 1903 yılında birkaç yakın arkadaşıyla birlikte gizli bir teşkilat kurdu. Dört kişilik bir merkez heyeti oluşturulmuş, üyeler için bir yemin metni hazırlanmış, bir tüzük kaleme alınmış ve kurucular kod adlar kullanmaya başlamıştı. Teşkilatın adı da oldukça iddialıydı: Askerî İhtilal Cemiyeti.
Kuran, örgütü romantik bir kahramanlık hikâyesi gibi değil, adeta bir teşkilat raporu titizliğiyle anlatıyor. Kimlerin kurucu olduğu, hangi kuralların benimsendiği, yeni üyelerin nasıl seçildiği ve örgütün hangi ilkeler üzerine kurulduğu ayrıntılarıyla aktarılıyor. Satırlar, örgütün Avrupa’daki gizli devrimci hareketleri yakından takip ettiğini ve özellikle İtalya’daki Carbonari (Karbonari) cemiyetinin yöntemlerinden etkilendiğini gösteriyor.
Yemin, tüzük, kod adları ve kompartımanlaştırma
Kurucular, örgütün nasıl işleyeceğini daha başlangıçta planlamış. Kuran bu kuruluş sürecini şöyle anlatıyor: “Merkez heyetinin ant içmesindeki esas, bütün hayat boyunca memleket için çalışmayı taahhüttü. Diğer mensuplardan da buna yakın vaatler alınıyordu. Takip edilecek hareket hattı için bir tüzük ile bir yemin sureti karalanmıştı. Eski Türk isimlerinden takma isim kullanılması uygun görülmüş ve ben Turgut Alp ismini almıştım.”
Bu birkaç cümle örgütün karakterini özetliyor.
Merkez heyetindeki dört kişi sıradan bir üyelik sözü vermiyor, hayatları boyunca davaya bağlı kalacaklarına ant içiyordu. Sonradan katılan üyeler benzer yükümlülükler üstleniyor, ancak herkes aynı bilgiye ve aynı sorumluluk alanına sahip olmuyordu.
Örgüt daha kuruluş aşamasından itibaren katmanlı bir yapı üzerine kurulmuştu. Sözlü gelenek değil, yazılı kurallar esastı: tüzük, yemin metni ve ilkeler. Bu ayrıntı, örgütün geçici bir heyecanın ürünü değil, kurumsallaşmayı hedefleyen bir yapı olarak tasarlandığını gösteriyor.
Kod adları da rastgele değildi. Kurucular özellikle eski Türk tarihinden isimler almayı kararlaştırmıştı. Pratik amaç kimlikleri gizlemekti; ancak sembolik bir anlamı da vardı: Kendilerini yalnızca gizli bir cemiyetin üyeleri değil, tarihî bir mücadeleyi sürdüren kişiler olarak görüyorlardı. Kod adları böylece hem güvenlik tedbiri hem de ortak kimliği güçlendiren psikolojik bir araç hâline geliyordu.
Güvenlik, cesaretten daha önemliydi
Ancak teşkilatın başarısını sağlayan yalnızca idealleri değildi. Kurucuların üzerinde en fazla durduğu konu güvenlikti. Örgüt büyüdükçe Harbiye ile sınırlı kalmadı; Tıbbiye ve Mülkiye’de de benzer hücreler kuruldu.
Ama bu hücreler birbirinden habersiz çalışıyordu. Aynı teşkilatın mensubu olan iki kişi, hatta yakın arkadaşlar bile birbirinin üyeliğini bilmiyordu. Her okul kendi içinde örgütleniyor, okullar arası bağlantı yalnızca birkaç kişi üzerinden yürütülüyordu.
Bugünkü istihbarat terminolojisinde “bilmesi gereken kadar bilme” (need-to-know) ilkesi olarak ifade edilen bu yaklaşımın mantığı basitti: Bir üye yakalansa bile bütün teşkilatı ele veremeyecekti; çünkü zaten yapının tamamını bilmiyordu.
Bu yöntem, yirminci yüzyıl boyunca birçok yeraltı hareketinin ve istihbarat teşkilatının kullanacağı kompartımanlaştırma anlayışının erken örneklerinden biriydi.
Ancak her gizli yapıda olduğu gibi bu sistemin de zayıf bir noktası vardı. Hücreler arasındaki bağlantıyı sağlayan kişiler… Bu kişilerin yakalanması, bütün yapının ortaya çıkması anlamına gelebilirdi. Çok geçmeden teşkilat tam da böyle bir sınavla karşılaştı.
İlk büyük sınav: Teşkilat deşifre oluyor
Gizli örgütler için en büyük tehlike çoğu zaman dışarıdan gelen saldırılar değil, güvenlik zincirindeki tek bir halkanın kırılmasıdır. Okullar arası irtibatı sağlayan isimlerden biri Satvet Lütfi Bey’di. Kuran’ın anlattığına göre Satvet Lütfi, farklı hücreler arasındaki bağlantıyı sağlayan kilit kişilerden biriydi. Yakalanması yalnızca bir kişinin tutuklanması anlamına gelmiyordu; bütün teşkilatın ortaya çıkma ihtimali vardı.
Nitekim korkulan oldu.
Satvet Lütfi tutuklandı, baskı gördü, sorguya alındı. Bir ara İngiliz Elçiliği’ne sığınmayı bile düşündü; ancak bu girişim sonuçsuz kaldı. Buna rağmen bildiklerini anlatmadı. Bu olay, güvenlik sisteminin hem güçlü hem zayıf yönünü ortaya çıkardı.
Haberleşmenin birkaç kişi üzerinden yürütülmesi ciddi bir riskti; ancak hücre sistemi sayesinde zarar sınırlı kaldı. Çünkü Satvet Lütfi bütün yapıyı bilmiyordu. Üstelik teşkilat kısa sürede yeni bir irtibat sorumlusu belirleyerek faaliyetini sürdürdü.
Bu, örgütün yalnızca gizliliğe değil, yedekleme mantığına da önem verdiğini gösteriyordu.
Suikast tartışması: İnsanları değil sistemi hedeflemek
Örgüt içinde harekat planları ve eylemler tartışılıyor. Bazı üyeler, II. Abdülhamid yönetimine karşı ses getirecek adımlar atılmasını istiyor. Bu çerçevede bazı devlet adamlarına yönelik suikast fikirleri gündeme geliyor. Kuran’ın bu görüşe itirazının temelinde ahlaki gerekçelerden çok siyasî hesaplar vardı.
Bir devlet adamını ortadan kaldırmanın rejimi değiştirmeyeceğini, aksine hükümetin baskıyı artırmasına, askerî okullardaki gizli yapılanmaların ortaya çıkmasına ve yıllardır oluşturulan kadroların yok olmasına yol açabileceğini düşünüyordu.
Asıl hedef tek tek kişileri ortadan kaldırmak değil; meşrutiyet fikrini askerî okullar içinde yaymak ve yeni bir kadro oluşturmaktı. Sonunda bu görüş benimsendi. Bu karar, teşkilatın yalnızca gizli hareket eden bir grup değil, siyasî sonuçları hesaplayan bir yapı olduğunu gösteriyordu.
Meşrutiyet geldi ama mücadele bitmedi
1908 yazında II. Meşrutiyet ilan edildiğinde, yıllardır verilen mücadelenin başarıya ulaştığı düşünülüyordu. Teşkilat gizli faaliyetlerinin yanında açık faaliyete de başladı. Bir gençlik kulübü kuruldu: Nesl-i Cedid.
Fakat 1909’daki 31 Mart Vakası ülkedeki siyasî dengeleri yeniden altüst etti. Meşrutiyet yanlısı çevreler tekrar hedef hâline geldi. Nesl-i Cedid Kulübü kapatıldı. Ahmet Bedevî Kuran tutuklandı, bütün işkence ve baskılara rağmen örgütünü ele vermedi. Sürgüne gönderildi.
Eski yol arkadaşları bu kez iktidardaydı
Kuran ve arkadaşlarının hedeflerinden biri meşrutiyetin yeniden ilanıydı. Bu hedefe ulaşılmasında İttihat ve Terakki önemli rol oynadı. Dışarıdan bakıldığında Kuran’ın da İttihatçı kadrolar içinde olduğu düşünülebilirdi. Ancak hatıratı farklı bir tablo çiziyor. Kuran’ın kurduğu teşkilat, başından itibaren İttihat ve Terakki’ye katılma tekliflerini kabul etmemişti. Amaçlar ortak olsa da örgüt bağımsız kalmayı tercih etti.
Siyaseti yakından takip ediyor, ancak herhangi bir partinin hiyerarşisine girmiyordu. Bu tercih zamanla iki taraf arasındaki mesafeyi artırdı.
İttihat ve Terakki iktidarı ele geçirdikçe, bir zamanlar aynı yönetime karşı mücadele eden insanlar farklı saflarda yer almaya başladı. Bir dönem Abdülhamid yönetiminin hapishanelerinde kalan Kuran, bu kez eski mücadele arkadaşlarının kurduğu iktidarın baskısıyla karşı karşıya kaldı. Hatıratında anlattığına göre yeniden hapsedildi; sonunda ülkeyi terk etmek zorunda kaldı ve Fas’a kadar uzanan bir sürgün hayatı yaşadı.
Bu yalnızca kişisel bir dram değildir. Aynı zamanda siyasî mücadelelerin en çarpıcı paradokslarından biridir: Dün birlikte mücadele edenler, bugün birbirlerini tasfiye etmektedir. İktidar değişmiştir. Fakat muhalefete bakış değişmemiştir.
Bir kişinin hikâyesinden daha fazlası
Ahmet Bedevî Kuran’ın hikâyesi yalnızca bir subayın ya da bir dönemin siyasî mücadelesinin hikâyesi değildir. Onun hatıratı, devlet içinde gizli yapılanmaların nasıl doğduğunu, nasıl örgütlendiğini ve kendilerini hangi gerekçelerle meşrulaştırdığını gösteren önemli bir tarihsel belgedir.
Türkiye’nin sonraki yüzyılında yaşanan darbeler, muhtıralar ve olağanüstü dönemler incelendiğinde, devlet içinde hesap vermeyen güç odaklarının etkisi açıkça görülür. Ahmet Bedevî Kuran’ın hatıratı bu nedenle yalnızca geçmişi anlamak için değil, bugünü değerlendirmek için de önemlidir. Çünkü yüz yılı aşkın bir süre sonra hâlâ aynı sorunla karşı karşıyayız.
Kaynak: Ahmet Bedevî Kuran, Harbiye Mektebi’nde Hürriyet Mücadelesi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2009.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***




































