44 yıl sonra 5 No’luyu hatırlamak… Direniş tanıklarından Şeyhmus Doku o günleri gazetemize anlattı
- 5 No’luda bu kadar vahşet neden yaşatıldı. İşkenceler oldu, insanlar öldürüldü’ dersek, bu planı açık bir şekilde ortaya koyamayacaktır. Bu plan bir halkın uyanış ve varoluş iradesini dört duvar arasında tutsaklar şahsında bitirmekti’
- Bu insanlar canlarını verdiler. Hem de öyle kolay bir şekilde değil. Bir kurşunla, üç beş dakikalık bir acıyla değil. Aylarca acı çekerek, dirhem dirhem parça edilerek canlarını verirken bile şunu söylediler: ‘Biz bu halka borçlu olarak gidiyoruz
- O ruh, bugün Demokratik Toplum Manifestosu ile birleşen gerçekliğini ifade ediyor. Ama o ruh kendiliğindencilik değildir. O ruh bekle gör olayı değildir. O ruh objektif olmaktır. Gerçekliğin farkına varmak ve o bilinçle hareket etmektir
Şirin Bayık
Türkiye’nin yakın tarihine bir utanç olarak kazınan Diyarbakır 5 No’lu Cezaevi, ağır işkencelerin yaşandığı bir hapishane olarak tarihteki yerini aldı. Aynı zamanda yaşanan bu vahşet politikasına karşı M. Hayri Durmuş, Kemal Pir, Akif Yılmaz ve Ali Çiçek öncülüğünde gelişen 14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu Direnişi de tarihte bir dönüm noktası oldu. Diyarbakır Cezaevi’nde 8 yıl kalan ve o döneme tanıklık eden 78’ler Araştırma ve Dayanışma Derneği üyesi Şeyhmus Doku ile 5 No’lunun hafızasını ve 44’üncü yıldönümünde tarihi Ölüm Orucu Direnişi’ne giden süreci konuştuk.
Kürt gerçekliği

Doku, Diyarbakır Cezaevi’ni anlamak için yalnızca 1980 sonrasını değil, 68 kuşağını ve siyasal-politik tarihi de okumanın gerekli olduğunu belirtti: “Diyarbakır 5 No’lu Zindanı denince, bir halkın direniş tarihi, hatta ihanete teslimiyet tarihini de kendi içerisinde barındıran bir zindan olarak bilmeliyiz. 5 No’lu zindan nasıl oluşturuldu? Buna giden yol ve yöntemleri nelerdi? Bunun biraz da halkımızın ulusal mücadelesiyle ve Türkiye’deki devrimci, demokrat, sosyalist mücadelesiyle ilgili bağlantıları vardır. Bilindiği üzere 1968, emek, devrimcilik, demokrasi ve toplumların kardeşçe yaşayabilmesi için görkemli mücadelelerin revaçta olduğu bir dönem. O dönemde üniversite okuyan Kürt gençleri başlangıç itibarıyla Türk devrimcilere büyük bir ilgi ve sempatiyle yaklaşıyorlardı. Orada halkların özgürlük mücadelesini verme eğilimi ağır basıyor.
Buna paralel olarak belki de modern anlamda ilk defa Kürdistan’da hem devrimci tarzı, hem sosyalizm tarzı, hem de ulusal minvalde bir hareketin oluşumu sürecinin tarihi adımları başlıyor. Tabii daha sonra Kürdistan’a geçiş yaşanıyor.”
Ulusal uyanış zamanı
Kürt Özgürlük Hareketi’nin o dönemler ciddi bir yoğunlaşma ile özgürlük taleplerini örgütlediğini dile getiren Doku, o süreci şöyle aktardı;
“Farklı alanlarda faaliyetler yürütülüyor ve bu süreç devam ederken tabii Türkiye’de sol devrimci liderlerin Kızılderdelerde, Nurhaklarda, başka yerlerden katledilmeleri, Denizlerin idamları söz konusu oluyor. Burada amaç genel olarak halkların özgürlük taleplerini bastırmaktı. Buraya kadar her şey anlaşılır. Fakat şöyle bir gerçeklik de var. Kürt Özgürlük Hareketi daha grup aşamasındayken, Kürdistan’a gelirken hem devletin ilgisini çekiyor hem bütün sağ-sol örgütlerin ilgisini çekiyor. İlk defa 78-79’da Batman’da Edip Solmaz önderliğinde seçimle belediye kazanılıyor. Hilvan’da halk kendi belediye yönetimini kuruyor. Diyarbakır’da Mehdi Zana bir Kürt olarak belediye başkanı seçiliyor. Türkiye boyutunda da Fatsa’da Terzi Fikri olayı var.
Kürdistan’da bu tür gelişmeler boy gösterirken artık deyim yerinde ise mızrak çuvala sığmaz oldu. Yani tarihte ilk defa Kürtler uzun vadeli bir mücadele, bu mücadelenin sonucunda ulusal bir uyanış ve ulusal bir uyanışla birlikte ulusal taleplerini her düzeyde dile getirme durumundadır. Süreç böyle gelişirken kuşkusuz devlet cenahı dediğimiz dev sistem, ajan sızmalarıyla, sol görünümlü örgütlerin provokasyon yaklaşımlarıyla bu hareketin önünü kesmek istiyor.
Bildiğimiz gibi 77’de Haki Karer yoldaşımızın Antep gibi bir yerde katledilmesi, 79’da İzmir’de Halil Çavgun yoldaşımızın tekrardan Süleyman aşireti çetelerince katledilmesi kuşkusuz tesadüfi değildir. Ama bütün saldırılara rağmen Özgürlük Hareketi Kürdistan’ın hemen hemen girmediği köy, kent kalmıyor. Her alanda bir örgütlük durumuna erişiliyor ve bir ulusal bilinç açığa çıkıyor.”
Cunta neyi hedefledi?
Askerî cunta ile Kürt Özgürlük Hareket’inin önünün kesilmek istendiğini söyleyen Doku, o döneme ilişkin şunları söyledi:
“Kenan Evren kendi anılarında 12 Eylül’e nasıl hazırlandıklarını anlatırken, onların deyimi ile ‘ihtilali 78’de falan yapmayı düşünüyorduk. Ancak Gölcük’te kuvvet komutanlarıyla yapmış olduğumuz toplantıda mevcut durumun halen olgunlaşmadığını, kalan 2 yılı olgunlaştırmak olarak hedef olarak önümüze koyduk ve bunu bir takım kontrgerilla eylemleriyle hızlandırmaya çalıştık’ dedi. Nihayet, 12 Eylül 1980’de askeri faşizm yönetime el koyuyor.
Kürdistan’da da PKK Hareketi’ne yönelik de çok kapsamlı operasyonlar yapıldı. Saldırılar gerçekleştirildi. Büyük tutuklamalar yaşandı. 5 No’lu dediğimiz Cezaevi’nde vahşet yaşandı. 5 No’lu bu kadar vahşet neden yaşatıldı? Çok iyi analiz etmek zorundayız. Bunu toplumsal boyutuyla, tarihsel kökenleriyle, kültürel boyutuyla değerlendirmek zorundayız. Yani bir vahşet yaşandı. İşkenceler oldu, insanlar öldürüldü’ dersek, bu planı açık bir şekilde ortaya koyamayacaktır. Bu plan bir halkın uyanış ve varoluş iradesini dört duvar arasında tutsaklar şahsında bitirmek, ihanetle sonuçlandırmaktı.”
Büyük ölüm orucu
O dönemin en karanlık isimlerinden biri olan Esat Oktay Yıldıran’ın pratiklerini hatırlatan Doku, Esat Oktay zihniyeti ile bir halkın kimliği ve kültürünün hedef alındığını söyledi:
“Bilindiği üzere 5 No’lu Cezaevi’nde PKK’nin kurucu kadrolarından tutalım sempatizan ve taraftarlarına kadar on binlerce insanı aşan büyük tutuklanmalar gerçekleştirildi. O cezaevine gelen her Kürde Türklük ve Türk milliyetçiliği dayatılıyordu. İslam’ın şovenist yaklaşımları dayatılıyordu. Ama devrimciler seçeneksiz değildi. Evet, tutsaktılar. Çıplak bedenlerinden başka yapacakları hiçbir şeyleri yoktu. Ama çıplak bedenleriyle, iradeleriyle de yapabilecekleri çok şeyler vardı
Esat Oktay Yıldıran, 1981’in hemen birinci ayın başında Diyarbakır Cezaevi’ne iş güvenlik amiri olarak atandı. Gerçekten sadist, ırkçı, milliyetçi, insan kişiliğinden yoksun biri. Vurmak, öldürmem, işkence etmekten zevk alan mazoşist bir tipti. Tabii bütün bu uygulamalar söz konusu olurken tutsaklar direniş yolunu seçtiler. 1980’in son aylarında toplu bir 12 günlük açlık grevi eylemi yapıldı.
Başlangıç günlerinde şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Pek çok kişi, sol örgütlerin içindeki tutsak olan insanlar başlangıçta biraz direnişe meyilliydi ve destek verdiler. Ancak işkencelerin katlanarak yoğunlaşmasıyla birlikte hemen hemen cezaevinde PKK’liler dışında bulunan bazı sol örgütler hariç diğer kalanlar direnişi değil cezaevinin kurallarını kabul ederek, istemlerini onaylayarak o şekilde bir yaşamı tercih etti. Hatta bazı örgüt yöneticileri, ‘Ya bu PKK’liler burada direnmeseler cezaevinde rahat bir şekilde yaşarız.’ diyebilecek kadar gafil olmuşlardı.
Bu süreçte nasıl cevap olunması gerekir noktasında öncü kadrolar o bilinçteydiler ve o bilinçle düşünerek cezaevindeki tutsaklara yön vermeye çalışıyorlardı. Kemal Pir, Hayri Durmuş, Mazlum Doğan… Onlar bu sürecin nereye evrilebileceğini az çok tahmin edebiliyorlardı. Onun için bu tarihi süreçte ‘ya bir tarih yaratacaksın yahut da yok olup gideceksin’ diyorlardı.
Bu anlamda Diyarbakır 5 No’lu cezaevindeki o tarihi dönemi arkadaşlarımız şahsında anlatmak zorundayız.”
Kırılmaz bir irade
Bütün işkencelere, öldürmelere, sakatlanmalara, açlığa, susuzluğa rağmen PKK’nin öncü kadroları, ‘Biz esir de olsak, hiçbir imkânımız bile olmasa son nefesimize kadar halkımızın kutsal davasını savunmak için bedenimizi kurban etmekten çekinmeyeceğiz’ diyorlardı. Şimdi, 14 Temmuz, şehadete giden arkadaşlarımızın 45’inci yıldönümüne girecek. 44 yıl önce Diyarbakır Zindanı’nda bir grup tutsak şahsında Kürt hareketi bir mezarlığa konup üstü betonlanmak isteniyordu. Bugün anlıyoruz ki sadece bu politikalara öncelik veren tek başına bir cunta değildi. Onun arkasında uluslararası gladyonun var olduğunu, kimi Türk profesörlerin, bu sistemlere çalışan kişiliklerin de bu öncülük ettiğini, yol gösterdiklerini rahatlıkla söyleyebiliyoruz. Dolayısıyla biz bu yoldaşlarımızın yıldönümünü anarken Kemal’i, Hayri’yi, Akif’i, Ali’yi kısaca anlatamayacağız. Çünkü bu kişilerin, eylemlerinin içerisinde kişiliklerinde bir halkın tarihi geleceği, kültürü vardır. Bir halkın kırılamaz iradesi vardır.
Kemal Pir’in yanıtı
Kemal Pir, gerçekten gözüpek bir komutan, yoldaşlarına sürekli moral veren biriydi, insan onun yanında korku nedir bilmezdi. Hayri Durmuş’a ‘doktor’ diyorduk. Adeta bir tıp doktoru gibi her şeyi incesine kadar inceleyen, takip eden, arkadaşlarına yol ve yöntem gösteren bir kişiliğe sahipti. Akif hakeza yine öyleydi. Ali Çiçek genç olmasına rağmen cesaretiyle, öfkesiyle ve dik duruşuyla Kürt gençliğinin bir efsanevi ismi oldu. Ona yakıştırılan Kızıl Yıldız gerçekliği ve onu da aşan bir kişiliği vardı Ali Çiçek arkadaşımızın.
Bir ara Esat Oktay Yıldıran, 33’te aynı hücredeyiz ve Kemal’e ‘Patron’ diyordu. Kemal, ‘Ne var yüzbaşı’ diye sordu. Ona, ‘Sen Türksün, Lazsın. Senin bu Kürtlerle ne işin var? Bunların içinde ne arıyorsun?’ dedi. Kemal, “Evet, ben lazım, ben belki Türk’üm. Ama ben bu mücadelenin içerisinde Orta Doğu, Türkiye Devrimini görüyorum. Ortadoğu halklarının devrimini bu mücadelenin içerisinde görüyorum. Ben buna inandığım için ben bu hareketin içindeyim. Küçük düşünen bir insan değilim’ yanıtını verdi.
Ve Hayri Durmuş. Gerçekten bu dönemde bu mücadelenin bir dervişi gibi saniye saniye bu işe öncülük ediyordu. Ölüm döşeğindeyken şunu söylüyor; ‘Eğer ben ölürsem diyor mezar taşıma bu halka borçlu olarak gitti yazın’ diyordu.
Bu insanlar canlarını verdiler. Hem de öyle kolay bir şekilde değil. Bir kurşunla değil. Üç beş dakikalık bir acıyla değil. Aylarca acı çekerek, dirhem dirhem parça edilerek canlarını verirken bile şunu söylediler: ‘Biz bu halka borçlu olarak gidiyoruz.’
Şimdi aynı soruyu kendimize soralım. Bizim örgütlerimizde, siyasi faaliyetlerimizde, halkla ilişkilerimizde bu ruh ne kadar var? Eğer ki bizler o tarihin sıfır noktasında yol almış ve onun üzerinde bugün yürümek istiyorsak, gerçekten o dönemin yoldaşlığı, o dönemin ruhu, o dönemin bükülmeyen iradesini kendimizde gerçekleştirmek durumundayız.”
Halkın özgürlüğü için
Bugün ile o dönemi kıyaslayan Doku, anıları üzerinden şunları söyledi:
“Çoğu alanlarımızda bunların idealleriyle ters düşüyoruz. Arkadaşlarımızın idealleri nelerdi? Hedefleri nelerdi? Bunların ideallerinde mevki, makam var mıydı? Gerçekten bunların ideallerinde bir halkın özgürlüğü dışında bir şey var mıydı? Yani bir düşünün ki ölüm orucundan önce Hayri, Urfa grubundan mahkemeye giderken ve söz hakkı isterken, cezaevindeki durumları izah ederken talepte bulunmuyor. Bize şunu bunu verin demiyor. Diyor ki ‘Biz bugüne kadar bekledik. İşkenceyi durduracağız, cezaevine yazı yazacağız. Şu olacak, bu olacak sözlerinize inanmıyoruz. Siz de bu işin ortağısınız.’ Ve sonra diyor ki ‘ben hiçbir şart öne sürmeksizin ölüm orucuna başlıyorum.’ İşte buna dikkat etmemiz gerekiyor bir istem yok. Bir hedef var. Hedef bir halkın özgürlüğü, yoldaşlarının özgürlüğü.
O açıdan biz 45’inci yılında bu arkadaşlarımızı anarken şimdiki duruşumuzla bakmak, görmek ve değerlendirmek zorundayız.”
O ruhu anlamalıyız
Son olarak mücadele mirası ile bugün onurlu bir barışın mümkün olabileceğini belirten Doku, Türkiye’de devam eden Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne ilişkin ise şunları kaydetti: “Dedim ya Kemal Pir’in tarihi sözleri bugün Ortadoğu’da yavaş yavaş yaşam bulma yoluna giriyor. Bunu başarmak veya başarmamayı artık bizim mücadelemiz belirleyecektir.
O açıdan o ruh, bugün Demokratik Toplum Manifestosuyla birleşen gerçekliğini ifade ediyor. Ama o ruh kendiliğindencilik değildir. O ruh bekle gör olayı değildir. O ruh objektif olmaktır. Gerçekliğin farkına varmak ve o bilinçle hareket etme olayıdır. Gerçeğimiz neyse gerçeğimize göre hareket edelim. İşi ne büyütelim ne küçültelim. Bu konuyla ilgili herkes bir şeyler söylüyor.
Ama biz şuna inanıyoruz; 40 yıllık bir savaştan sonra mutlaka onurlu bir barışla sonuçlandırılması bütün halkların beklentisi ve umududur. Ve bugün hareket, bu işe öncülük ediyor. Biz bu harekette bu önderliğe inanıyoruz. Hatta attıkları her adımın hesabını ve planını yaptıklarını da biliyoruz.”
Kaynak: Yeni Yaşam Gazetesi
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





































