AV. NURULLAH ALBAYRAK | YORUM
15 Temmuz’un onuncu yılını da geride bıraktık. Bir kez daha aynı görüntüler yayımlandı, aynı konuşmalar yapıldı, aynı sloganlar tekrarlandı. Aynı suçlamalar ve aynı kavramlar yeniden dolaşıma sokuldu.
Bir hikâye kaç defa tekrar edilirse gerçek olur?
Aslında hiçbir hikâye yalnızca tekrar edildiği için gerçek olmaz. Fakat psikoloji bize göz ardı edilemeyecek bir şey söylüyor: Bir iddia yeterince tekrar edildiğinde, insanlar onun doğruluğunu daha az sorgulamaya başlıyor.
Psikolojide buna “gerçeklik yanılsaması etkisi” deniliyor. İnsanlara aynı bilgi tekrar tekrar sunulduğunda yabancı bilgilere göre daha doğru bulma eğilimi gösteriyorlar. Bilgi değişmiyor. Delil çoğalmıyor. İddia doğrulanmıyor. Yalnızca cümle tanıdık hale geliyor.
İnsan zihni tanıdık olanı daha kolay işlediği için, bu kolaylığı doğruluk hissiyle karıştırabiliyor. Bir süre sonra “Bu doğru mu?” diye sormuyor. Onun yerine, “Ben bunu zaten biliyorum!” hissine kapılıyor. Oysa bildiği şey, bizzat incelediği ve doğruladığı bir olgu değil; tekrar tekrar duyduğu bir anlatıdan ibaret.
Bazı toplumsal hadiseleri sadece hukuki kavramlarla açıklamak yeterli olmuyor. Hukuk, insanların aynı iddialara yıllarca neden inandığını, bazı acıların sürekli hatırlanırken bazılarının neden görünmez kaldığını tek başına açıklayamaz. Bunun için psikolojinin, sosyolojinin ve kolektif hafıza çalışmalarının sunduğu kavramlardan yararlanmak gerekiyor.
Propagandanın gücü de bunlardan birisi. Bir iddianın kabul görmesi için sürekli yeni deliller sunmak yerine, aynı iddiayı ve aynı sıfatları düzenli biçimde tekrar etmek yeterli olabiliyor.
Tekrarlar önce aşinalık üretiyor. Aşinalık ise zamanla kanaate dönüşüyor. Kanaatler de yıllar içinde toplumsal hafızayı şekillendiriyor.
Hatırladığımız şey gerçekten yaşadığımız şey midir?
İnsanlar yalnızca yaşadıkları olayları hatırlamaz. O olaylar hakkında daha sonra kendilerine anlatılanları da hatırlar. Bu nedenle tarih ile kolektif hafıza aynı şey değildir.
Tarih, “Ne oldu?” sorusuna mümkün olduğunca belgeler, tanıklıklar ve farklı kaynaklar üzerinden cevap arar. Kolektif hafıza ise bir toplumun geçmişten neyi seçtiği, neyi öne çıkardığı, neyi görmediği ve yaşananlara hangi anlamı verdiğiyle ilgilidir.
Bu hafıza siyasi konuşmalarla, televizyon yayınlarıyla, gazete manşetleriyle, belgesellerle, filmlerle, okul kitaplarıyla ve anma törenleriyle şekillenir.
Sürekli gösterilen görüntüler kadar gösterilmeyen görüntüler de hafızayı belirliyor. Tekrar edilen cümleler kadar konuşulmasına izin verilmeyen sorular da toplumun geçmişi nasıl hatırlayacağını etkiliyor.
Bu nedenle aynı olayı yaşayan insanlar, yıllar sonra birbirinden tamamen farklı geçmişler hatırlayabiliyor. Çünkü yaşadıkları olay aynı olsa bile, maruz kaldıkları bilgiler aynı değil.
On yılda hangi hafıza kuruldu?
15 Temmuz denildiğinde bazı insanların aklına savaş uçakları, tanklar, köprüde yaşananlar ve hayatını kaybeden insanlar geliyor. Fakat 15 Temmuz’un ardından yaşananlar da aynı tarihin bir parçası.
Yüz binlerce kişi hakkında adli işlem yapıldı; bu işlemlerin önemli bir bölümü takipsizlik ve beraatle sonuçlandı. On binlerce insan tutuklandı. Kamu görevlileri ihraç edildi. Özel sektörde çalışanlar işlerini kaybetti. Kurumlar kapatıldı, şirketlere el konuldu, pasaportlar iptal edildi. İnsanların çalıştıkları okul, kullandıkları banka, üye oldukları dernek veya sendika, aileleri ve sosyal çevreleri suçluluk göstergesi olarak kullanıldı.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Yalçınkaya kararında sistemik hukuki sorunlar tespit etti; ardından binlerce başvuruyu ilgilendiren toplu ihlal kararları verdi. Benzer nitelikte çok sayıda başvuru ise hâlen Mahkemenin önünde bulunuyor.
Çocuklar, anne ve babalarına yöneltilen suçlamaların ekonomik, sosyal ve psikolojik sonuçlarını taşımak zorunda kaldı. Bütün bu yaşananlar da son on yılın gerçeğidir.
Fakat bu gerçekler, resmî kolektif hafızanın ne kadar parçası olabildi?
Yani insanlar, 15 Temmuz’u resmi söylemin dışındaki gerçeklerle ve sonuçlarıyla mı hatırlıyor; yoksa on yıldır sürekli tekrarlanan seçilmiş görüntüler, kavramlar ve hikâyeler üzerinden mi?
Bugün Türkiye’de 15 Temmuz’a ilişkin tek bir kolektif hafıza bulunduğunu söylemek güç. Bir kesim, yalnızca darbe gecesini ve iktidarın anlatısını hatırlıyor. Başka bir kesim ise gözaltıları, kötü muamele iddialarını, haksız tutuklulukları, ihraçları, parçalanan aileleri, zorunlu göçü ve yıllar sonra gelen beraatleri hatırlıyor.
Bir taraf için 15 Temmuz, demokrasiye sahip çıkılan gecedir. Diğer taraf için aynı tarih, hayatlarının geri dönülmez biçimde değiştiği uzun bir hukuksuzluk döneminin başlangıcıdır.
Bundan nasıl kurtulacağız?
Gerçeklik yanılsaması etkisinden ve seçici kolektif hafızadan kurtulmanın kolay bir yolu maalesef yok. Çünkü mesele yalnızca yanlış bilgiye maruz kalmak değil; yıllar içinde oluşmuş kanaatleri, kimlikleri ve duygusal aidiyetleri sorgulayabilmektir.
Yine de başlanabilecek bir yer var.
Her iddiada şu soruları sormak: Bu bilgi nereden geliyor? Bilginin kaynağı nedir? Somut delil var mı? Karşı görüşe yer verilmiş mi? Kullanılan sıfat hukuki bir tanım mı, yoksa siyasi ve duygusal bir etiket mi?
Ve belki de en önemlisi: Ben buna delilleri gördüğüm için mi inanıyorum, yoksa bunu defaatle duyduğum için mi bana doğru geliyor?
Hafızayı yeniden kurmak
10 yıl sonra ihtiyacımız olan şeylerden birisi arşivlerin açılması, farklı tanıklıkların dinlenmesi, çelişkili bilgilerin karşılaştırılması, mahkeme kararlarının tartışılması ve cevapsız soruların korkusuzca sorulmasıdır.
15 Temmuz’un nasıl mümkün hâle geldiği, hangi kurumların görevlerini yerine getirmediği ve siyasi, askerî ve idarî sorumluluk zincirinin nasıl oluştuğu bütün açıklığıyla araştırılmasıdır.
Aynı şekilde, 15 Temmuz sonrasında yüz binlerce insanın hangi kriterlerle soruşturulduğu, suçlamaların neden bireysel fiilden ilişkilere ve aidiyetlere yayıldığı, takipsizlik ve beraat alan kişilerin neden hâlâ görevlerine dönemediği ve AİHM’nin tespit ettiği sistemik sorunların neden giderilmediği de konuşulmalıdır.
Her birimiz, önümüze gelen iddiada kaynağı sormak, sıfat ile delili birbirinden ayırmak ve çoğunluğun kanaatini hakikatin yerine koymamak zorundayız. Çünkü unutmayalım ki sorgulanmayan tekrarlar önce kanaat üretir. Kanaatler zamanla hafızaya dönüşür. Sorgulanmayan hafıza ise yeni haksızlıkların zeminini hazırlar.
Biz gerçekten yaşananları mı hatırlıyoruz, yoksa on yıldır en çok tekrarlanan hikâyeyi mi?
Toplumları ayakta tutan şey, herkesin aynı hikâyeyi tekrar etmesi değildir. Asıl güvence, en çok tekrarlanan ve zihinlere kazınmış hikâyeyi bile yeni deliller, farklı tanıklıklar ve hukukun temel ilkeleri karşısında yeniden sorgulayabilme cesaretidir.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***




































