Muhsin Yazıcıoğlu ve beraberindeki beş kişinin hayatını kaybettiği 25 Mart 2009 tarihli şüpheli helikopter kazası 17 yıl sonra yeniden soruşturma masasına yatırıldı. Arama kurtarma çalışmalarındaki skandal ihmalden enkaza müdahaleye, radar kayıtlarındaki çelişkilerden soruşturmayı kapatan savcının terfisine uzanan sorular hâlâ cevapsız. Üstelik dosyanın en kritik halkalarından biri olan Şirin Ünal’ın adı 17 yıl boyunca neredeyse hiç anılmadı. Soruşturma gerçekten ‘ucu nereye giderse gitsin’ anlayışıyla mı yürütülecek, yoksa siyasi bir araca mı dönüşecek?
ADEM YAVUZ ARSLAN | ANALİZ
BBP lideri Muhsin Yazıcıoğlu ve beraberindeki 5 kişinin hayatını kaybettiği şaibeli kazanın soruşturması, 17 yıl sonra yeniden gündeme geldi. Adalet Bakanı Akın Gürlek’in ‘parlatılması’ kampanyasının bir parçası olarak tekrar açılan faili meçhul dosyalar arasında, 25 Mart 2009 tarihinde meydana gelen şüpheli helikopter kazası da var. Başta Nedim Şener olmak üzere iktidar medyasının kampanyaya dönüştürdüğü söyleme göre Akın Gürlek, “Ucu kime dokunursa dokunsun.” dedi ve Kahramanmaraş’tan 190 klasörü bulan evrakları istedi.
‘Sefer görev emri’ verilmiş gibi kanal kanal dolaşıp rejimin ‘F.TÖ’ türküsünü söyleyen Nedim Şener, soruşturmayı devralan Ankara’nın yeni Başsavcı Vekili Ömer Ürücü ile de görüştü. Ürücü şu açıklamayı yaptı: “Muhsin Yazıcıoğlu’nun dosyasının faili meçhul kalmaması; başta ailesine, dostlarına ve sevenlerine olmak üzere Türk milletine verilmiş bir sözdür. Cumhurbaşkanımızın ve Sayın Bakanımızın faili meçhul cinayetlerin aydınlatılması konusunda, ‘soruşturma kime dokunursa dokunsun, ucu nereye giderse gitsin’ talimatıyla Ankara Cumhuriyet Başsavcılığımız sonuna kadar gidecek, gerçeği ortaya çıkaracak ve adalet mutlaka yerini bulacaktır. Bu, Türk yargısının Türk milletine verdiği sözün yerine getirilmesidir.”
Gerçi işin içinde Nedim Şener varsa ve bu işin kampanyasını yapıyorsa, o işten pek hayır çıkmaz. Kamuoyu kendisini, “Cinayeti aydınlatıyorum!” deyip Hrant Dink’in katillerini kollamasından bilir. Son 10 yılda ise en hararetli Saray savunucularından biri haline geldi. Açıkçası onun bayraklaştırdığı bir kampanyadan umutlu olmak zor. Buna rağmen, Başsavcı Vekili Ömer Ürücü’nün verdiği sözü referans alarak iyimser olmak istiyorum.
Hem merhum Muhsin Yazıcıoğlu ile şahsi tanışıklığım hem de mesleki sorumluluğum gereği yıllardır bu dosyayı takip ediyorum. Ankara’da çalıştığım yıllarda BBP lideri Mustafa Destici ile yakın çalışmıştım. Ben biat etmediğim için sürgün oldum, Destici ise Saray’ın parçası hâline geldi. Ancak dosyayı çalışmayı ve takip etmeyi hiç bırakmadım.
Nitekim şu videoda 17 yıldır saklanan gerçekleri anlattım: https://youtu.be/PTSAji47tAA?si=qUu6kl8OOQ2lVJXx
Takip eden günlerde olaya dair tanıklıkları bulunan başka kaynaklar da bana ulaştı ve dosya daha da derinleşti. Özellikle o gece arama kurtarma timinde görev yapan bir askerle yaptığım görüşme oldukça ufuk açıcıydı.
Gelelim yıllardır üzeri örtülen gerçeklere…
Detaylara geçmeden şunu söyleyeyim: Burada okuyacaklarınızı Saray medyasının ekran yüzlerinden duyamazsınız. Malum olduğu üzere Muhsin Yazıcıoğlu ve beraberindeki 5 kişi, 25 Mart 2009 tarihinde Kahramanmaraş’ın Çağlayancerit ilçesinden Yozgat’ın Yerköy ilçesindeki mitinge giderken içinde bulundukları helikopterin düşmesi sonucu hayatını kaybetti. Yazıcıoğlu’nun yanı sıra parti görevlileri Erhan Üstündağ, Yüksel Yancı ve Murat Çetinkaya, gazeteci İsmail Güneş ile pilot Mustafa Kaya İstektepe de yaşamını yitirdi.
Helikopter, yoğun sis ve olumsuz hava koşulları altında, Kahramanmaraş Merkez Sisne Obası ile Göksun Kızılöz arasındaki Keş Dağları’nın Karayakup Tepesi mevkiinde, kalkışından kısa süre sonra düşmüştü. Gazeteci İsmail Güneş’in cenazesine ise olaydan beş gün sonra, enkazdan yaklaşık 600 metre uzaklıkta ulaşıldı.
Otopsi raporlarına göre, helikopterde bulunanların büyük bölümü çarpmanın etkisiyle oluşan kırık ve kanamalar nedeniyle hayatını kaybetti. Gazeteci İsmail Güneş’in ise kaburga ve çene kırıkları yanında soğuğa maruz kalarak donma sonucu öldüğü açıklandı.
Yazıcıoğlu ve arkadaşlarını taşıyan helikopter Keş Dağı yakınlarında düştü. Ancak kazanın ardından yaşanan en büyük tartışma, enkaza ulaşılmasının saatler değil günler sürmesi oldu. Arama kurtarma çalışmalarındaki koordinasyon eksikliği, yanlış sinyal takibi ve teknik imkânların etkin kullanılmaması nedeniyle ekipler uzun süre yanlış bölgelerde yoğunlaştı.
Köylülerin ihbari dikkate alınmadı!
Kazanın olduğu gün Kayseri Valisi Mevlüt Bilici’nin, ‘Muhsin Yazıcıoğlu ile diğer kazazedelerin yaralı olarak kurtulduğu ve ambulanslarla hastaneye getirildiği’ yönündeki açıklaması, arama kurtarma çalışmalarının seyrini ciddi biçimde etkiledi. Karadan yapılan aramalar ısrarla kaza mahallinden uzak bölgelere yönlendirildi. Böylece Muhsin Yazıcıoğlu ve beraberindekiler adeta kaderlerine terk edildi. Bu çalışma kapsamında görüştüğüm bazı askerî kaynaklar ise o gün bilgi gelir gelmez helikopterlerin hazırlandığını, hatta kalkış hazırlığı yapıldığını anlattı. Ancak gelişmeleri televizyondan izleyen sorumlu komutanın, “Bulundular, görev iptal.” talimatı vermesi üzerine ekiplerin geri döndüğü ifade edildi.
Arama kurtarma timinde görev alan kaynağın anlattıklarına göre, o anda yola çıkılabilseydi sonuç çok farklı olabilirdi. Üstelik kaza günü Jandarma 156 hattını arayan köylüler, helikopterin düştüğü yeri doğru şekilde tarif etmişti. Ancak bu bilgiye itibar edilmedi. Altı gün sonra kaza mahalline ulaşıldığında, köylülerin verdiği koordinatların doğru olduğu ortaya çıktı.
TBMM, kamuoyundaki yoğun hassasiyet nedeniyle kazayı araştırmak üzere bütün partilerden temsilcilerin yer aldığı bir komisyon kurdu. 18 Şubat 2010 tarihinde çalışmalarına başlayan Meclis Araştırma Komisyonu, raporunu yaklaşık bir yıl sonra tamamlayarak kamuoyuyla paylaştı. Dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün talimatıyla Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu (DDK) da olayı tüm yönleriyle inceledi.
Muhsin Yazıcıoğlu dosyası, hem yanlış istihbarat hem de koordinasyon skandalları nedeniyle daha ilk günden itibaren yanlış bir zeminde ilerledi. Soruşturmanın ilk aşamaları akıl almaz iddialarla bulandırıldı.
Muhsin Yazıcıoğlu’nun 28 Şubat sürecindeki rolünden Ergenekon’da gizli tanık olduğuna, MİT’in helikopteri roketle vurduğundan Çağlayancerit’te verilen dürümlerin zehirli olduğuna kadar onlarca iddia ortaya atıldı. Hatta helikopteri düşürenlerin gazeteci İsmail Güneş’in çenesini kırarak öldürdüğü, Muhsin Yazıcıoğlu’nun infaz edilmeden önce iki rekât namaz kılmak istediği, dua ettikten sonra öldürüldüğü ve bunun görüntülerinin bulunduğu bile öne sürüldü.
Yine Yazıcıoğlu’nun çok önemli belgeler taşıyan kahverengi çantasının olay yerinden çalındığı, Ankara’daki bilgisayarlarının da hırsızlık süsü verilerek ortadan kaldırıldığı iddiaları aylarca gündemde kaldı. Ancak kaza sonrasında ortaya çıkan skandallar, olayın basit bir havacılık kazası olduğu ihtimalini zayıflattı.
Alakasız bölgelerde arama yapılıyor
Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu raporunda özellikle üzerinde durulan başlıklardan biri, arama kurtarma çalışmalarındaki yetersizlikler ve bunların nedenleriydi. Rapora göre çalışmalar; Jandarma İstihbarat Astsubayı Süleyman Akdoğu’nun baz istasyonu verilerinden hareketle belirlediği yaklaşık 1 kilometrekarelik alanda yürütülmesi gerekirken, tamamen ilgisiz bölgelerde gerçekleştirildi. Böylece en kritik saatler kaybedildi. Raporda, en azından gazeteci İsmail Güneş’in hayatının kurtarılmasının mümkün olabileceği değerlendirmesine de yer verildi.
Elde somut bir veri olmasına rağmen bambaşka bir yol tercih edildi. Bandırma Liman İşletmeleri’nde kullanılan ve gemi trafiğini takip etmeye yarayan APRS (Automatic Packet Reporting System) adlı programı kullanan Ender Uygun isimli bir kişi, helikopterin düştüğü tahmini noktayı belirleyerek Başbakanlık Kriz Merkezi’ne bildirdi. Başbakanlıktaki ekip de bu bilgiyi Genelkurmay Başkanlığı’na iletti.
İşte burada, 17 yıl boyunca büyük ölçüde gözlerden uzak kalan kritik bir ayrıntı karşımıza çıkıyor. Genelkurmay Başkanlığı bünyesindeki Silahlı Kuvvetler Komuta ve Harekât Kriz Merkezi (SKKHM), kapsamlı bir doğrulama çalışması yapmadan Başbakanlıktan gelen bilgiyi aynen Kahramanmaraş İl Jandarma Komutanlığı’na aktardı. Sonuç olarak arama kurtarma ekipleri tamamen ilgisiz bir noktaya yönlendirildi.
AKP’li Şirin Ünal
O dönemde Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, Genelkurmay İkinci Başkanı Hasan Iğsız’dı. Hava Kuvvetleri Komutanı Aydoğan Babaoğlu’ydu. SKKHM’nin başında ise Hava Pilot Tümgeneral Şirin Ünal bulunuyordu. Evet, 15 Temmuz günü Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ı gizlice ziyaret ettiği ve darbe gecesindeki tartışmalı süreçlerde adı geçtiği iddia edilen Şirin Ünal’dan söz ediyoruz. Daha sonra AKP milletvekili olan Ünal’a, geçen 17 yıl boyunca kimse, “Arama kurtarma çalışmalarını neden yanlış istikamete yönlendirdiniz?” sorusunu sormadı.
Hatta benim hazırladığım dosyaya kadar adı bu soruşturmanın kritik halkaları arasında neredeyse hiç anılmadı.
Arama kurtarma faaliyetlerindeki aksaklıklar ve ihmaller nedeniyle Adana Bölge Jandarma Komutanı Ali Lapanta ile Kurmay Başkanı Mazlum Koçoğlu hakkında soruşturma izni verilmedi. Ancak bu karar daha sonra Danıştay tarafından kaldırıldı ve söz konusu isimler yargılandı. Korgeneral Ali Lapanta, yargılama sırasında kendisini, “Ben FETÖ ve PKK ile mücadele ettim.” sözleriyle savundu. Sonuçta beraat etti.
Skandallar zinciri
BBP lideri Muhsin Yazıcıoğlu’yla ilgili soruşturma başlı başına bir skandallar zinciri. Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu raporunun ilgili bölümleri, bugün bile şaşkınlık uyandıracak ayrıntılar içeriyor. Bunların başında Ulaştırma Bakanlığı tarafından hazırlanan Kaza Kırım Raporu geliyor. DDK raporu, söz konusu raporun ciddi eksiklikler içerdiğini ve hayati önemdeki birçok konuya hiç değinmediğini açıkça kayıt altına aldı.
Örneğin kokpit panelinden sökülen cihazlarla ilgili hiçbir bilgi raporda yer almıyordu. Daha sonra fotoğraflar üzerinde yapılan incelemelerde sigorta panelindeki bazı sigortaların atmış olduğu görülmesine rağmen, bunların neden attığı ve hangi sistemlerle ilgili olduğu soruları da cevapsız bırakılmıştı.
Sivil kurumların hazırladığı değerlendirme raporlarında da Ulaştırma Bakanlığı Kaza Kırım Raporu son derece yetersiz bulunuyordu. Daha da ilginci, böylesine kritik bir incelemeyi yapan üç kişilik uzman heyet içinde lise mezunu ve bu alanda hiçbir tecrübesi bulunmayan Kerem Mumcuoğlu isimli bir ‘uzman’ da yer alıyordu. Bakanlığın oluşturduğu heyet, hava şartlarını gerekçe göstererek olay yerine ancak kazadan dört gün sonra ulaşabildi.
Üstelik helikopterde yer olmadığı iddiasıyla üç kişilik heyetin üyelerinden biri enkaz bölgesine dahi götürülmedi.
Cumhurbaşkanlığı raporunda bu durum şu ifadelerle anlatılıyor: “Uzman heyetin teknik bilgi eksikliği nedeniyle yanlarına aldıkları, helikopterin bakımını yapan teknisyen eşliğinde inceleme yaptıkları, yeterli süre bulunmadığından yalnızca birkaç fotoğraf çekebildikleri, olay sırasında çalışmaması nedeniyle yoğun tartışmalara konu olan ELT cihazını fotoğraflayıp yerinden sökerek geri döndükleri ve o gün başka herhangi bir çalışma yapmadıkları anlaşılmıştır. Heyetin havanın düzelmesini beklediği, daha sonra yeniden enkaz bölgesine gittiklerinde ise kokpit panelinde bulunan bazı cihazların yerinden sökülmüş olduğunu gördükleri ve bunların fotoğraflarını çektikleri anlaşılmıştır.”
“O cihazları keçiler mi söktü?”
Muhsin Yazıcıoğlu dosyasındaki en kritik sorulardan biri de enkazdan söküldüğü belirlenen cihazlar. Merhum Yazıcıoğlu’nun eşi Gülefer Yazıcıoğlu’nun Malatya Cumhuriyet Savcılığı’na teslim ettiği bir ihbar mektubu ve beraberindeki CD, son derece çarpıcı görüntüler içeriyordu.
Bu görüntülerde bazı askerlerin enkaz başında cihaz söktüğü görülüyordu. Dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, “Keçiler mi söktü?” diyerek tepki gösterdiği olayda yer alan askerlerin, Malatya 2. Kara Havacılık Alayı’nda görev yaptıkları ve Özel Kuvvetler’e ait 10064 kuyruk numaralı helikopterle bölgeye ulaştıkları ortaya çıktı. Görüntüler üzerinden kimlikleri tespit edilen askerler hakkında işlem yapıldı ve yargılama süreci başlatıldı. Hatta askerler arasında yer alan astsubay Aydın Özsıcak 15 Temmuz’da Marmaris’e giden timde yer aldığı ortaya çıktı. Ancak bütün soruşturmaya rağmen asıl soru cevapsız kaldı: Bu cihazların sökülmesi emrini kim ve neden verdi?
Kaza ilk kez gazeteci İsmail Güneş’in saat 15.29.59’da 112 Acil’i aramasıyla öğrenildi. Ancak ne hızlı hareket edildi ne de yaşanan karmaşa önlenebildi. Sonuç olarak yaralıların kurtarılması mümkün olmadı.
Jandarma Genel Komutanlığı Teknik İstihbarat Daire Başkanlığı kayıtlarına göre helikopterin yerinin tespit edilmesi için çalışmalar saat 16.30 itibarıyla başlatıldı. İlk konum bilgisi saat 17.15 sıralarında üst makamlara bildirildi. Haritaya işlenmiş enkaz koordinatları ise saat 18.00’de Kahramanmaraş İl Jandarma Komutanlığı’na ulaştırıldı.
Buna rağmen kaza mahalline zamanında ulaşılamadı. Bu tablo, askerî makamların arama kurtarma sürecindeki ihmallerine ilişkin soru işaretlerini daha da büyüttü. Bugün Ankara’ya taşınan yüzlerce klasörlük dosya içinde son derece dikkat çekici bir belge bulunuyor. Kahramanmaraş Cumhuriyet Savcılığı’nın Genelkurmay Başkanlığı’na yaptığı başvuruya 27 Mayıs 2011 tarihinde verilen cevapta sıra dışı ayrıntılar yer alıyor.
Öncelikle Genelkurmay’ın savcılığa verdiği bilgiler ile DDK’ya verdiği bilgiler arasında ciddi farklılıklar bulunuyor. Başka bir ifadeyle, iki kurumdan birine eksik ya da yanlış bilgi verildiği anlaşılıyor. Daha da çarpıcı olan ise şu: Helikopterin düştüğü zaman diliminde, Doğu Bölgesi’ndeki tüm radar sistemlerinin yaklaşık dört buçuk dakika boyunca devre dışı kaldığı belirtiliyor.
Bu ayrıntının önemini vurgulamak için tekrar edelim; Genelkurmay’ın savcılığa gönderdiği yazıya göre, helikopterin düştüğü kabul edilen 15.03 ile 15.10 arasındaki yedi dakikalık zaman diliminin yaklaşık dört buçuk dakikalık kısmında bölgedeki radar sistemlerinden veri alınamamıştı.
Türkiye gibi NATO üyesi bir ülkede, İran ve Irak sınırına yakın bir bölgede bulunan tüm radarların aynı anda devre dışı kalması, doğal olarak ciddi şüphelere yol açtı. Nitekim savcılar da bu nedenle o sırada bölgede bulunan askerî hava araçları üzerinde yoğunlaştı. Çünkü ortaya atılan iddialardan biri, bölgede uçan savaş uçaklarının oluşturduğu hava akımının helikopteri düşürmüş olabileceği yönündeydi. İlginç olan şu ki Genelkurmay, DDK’ya gönderdiği bilgilerde herhangi bir radar arızasından söz etmezken, savcılığa verdiği cevapta radar kesintisinden bahsediyordu.
Bu çelişki doğal olarak şüpheleri artırdı.
Üstelik savcılığa gönderilen radar kayıtları incelendiğinde, görüntülerin doğrudan sistemden alınmadığı; bir televizyon ekranında oynatılan radar görüntülerinin uzaktan kamera ile çekilerek kaydedildiği ortaya çıktı. Ekran görüntülerinin net olmaması nedeniyle hava araçlarının kimlikleri de tespit edilemiyordu. Dahası, Genelkurmay tarafından gönderilen radar kayıtları ‘manuel olarak etiketlenmiş iz bilgileri’nden oluşuyordu. Başka bir ifadeyle sistemde bulunan tüm hava araçları değil, operatör tarafından seçilmiş ve işaretlenmiş hedefler görülebiliyordu.
Bu noktada kritik soru şuydu: Operatör tarafından seçilmeyen veya sisteme işlenmeyen başka hava araçları var mıydı?
Peki Hava Kuvvetleri ne diyordu?
31 Ocak 2011 tarihli Hava Kuvvetleri Komutanlığı açıklamasında, olay saatlerinde kaza bölgesinin 74 kilometre çevresinde F-4 ve F-16 uçakları da dâhil olmak üzere TSK’ya ait herhangi bir hava trafiği bulunmadığı ifade edilmişti. Ancak Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilen yanıtta, bölgeden yaklaşık 28,5 kilometre uzaklıktan F-4 ve F-16 uçaklarının geçtiği kabul ediliyordu.
Görüldüğü gibi radar kayıtlarında olduğu gibi uçuş bilgileri konusunda da çelişkiler vardı. Bu nedenle, helikopterin bir savaş uçağının oluşturduğu hava akımından etkilenmiş olabileceği ve bazı delillerin karartıldığı yönündeki şüpheler yıllardır canlılığını koruyor. Hem pilotların ifadeleri hem de Genelkurmay’ın verdiği cevaplar soru işaretlerini daha da büyüttü.
Nitekim 2 Mart 2016 tarihinde Kahramanmaraş Cumhuriyet Başsavcılığı’na sunulan bilirkişi raporunda, HH721 kuyruk numaralı hava aracına ait radar izlerinin sivil radar sistemlerinde görünmesine rağmen askerî radar kayıtlarında yer almamasının açıklanamadığı vurgulandı. Aynı raporda, MJ524 ve HH721 kuyruk numaralı hava araçlarına ait kayıtların Hava Kuvvetleri Bilgi Sistemi (HvBS) ile Erzurum MASE kayıtları arasında neden farklılık gösterdiğinin de izah edilemediği belirtildi.
Bu tespitler doğal olarak dikkatleri Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na çevirdi.
Özellikle MJ524 kuyruk numaralı hava aracının planlı bir uçuş yaptığı ve arama kurtarma faaliyetlerine katılacak bazı helikopterlerin Hava Kuvvetleri Komutanlığı tarafından oluşturulan kriz merkezinden kalkış izni alamadığı dikkate alındığında, kurumun rolüne ilişkin soru işaretleri daha da arttı. Hatırlatalım; kazanın yaşandığı dönemde Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Aydoğan Babaoğlu’ydu.
Helikopterin periyodik bakımları düzgün yapılmamış!
Meclis Araştırma Komisyonu raporunun 271’inci sayfasında yer alan bir bilgi, insanın aklını durduracak nitelikte. Rapora göre düşen helikopterin yapılması gereken periyodik bakımları usulüne uygun şekilde gerçekleştirilmemişti. Bakım kayıtlarında tahrifat yapıldığı ve bazı belgelerde sahte imzaların bulunduğu açıkça belirtiliyordu. Ancak nedense bugüne kadar kimse bunun hesabını sormadı.
Peki helikopterin sahibi olan Med Air kimin şirketiydi?
Havacılık sektöründe Pegasus, İz Air ve Med Air markalarıyla faaliyet gösteren Esas Holding’in sahibi Ali Sabancı’ydı. Aynı zamanda Aydın Doğan’ın eski damadı olan Sabancı’nın şirketlerine, 2008 yılında ‘bakımsız uçak, uçuş güvenliğini tehlikeye atma, eksik ekipman ve eksik evrak’ gerekçeleriyle rekor seviyede para cezaları kesilmişti. Buna rağmen Med Air yöneticilerinin veya sahiplerinin bu dosya kapsamında ciddi biçimde sorgulandığına dair Meclis Araştırma Komisyonu raporu dışında kayda değer bir bilgi bulunmuyor.
Detaylar arasında kaybolmadan burada kısa bir özet yapmak gerekiyor. Helikopter tamamen kazara düşmüş olsa bile, arama kurtarma faaliyetlerinde çok ağır ihmaller ve skandallar olduğu açık. Daha ilk andan itibaren olağan dışı bir tablo ortaya çıkıyor. Eldeki tek bilimsel veri, İstihbarat Astsubayı Süleyman Akdoğu’nun baz istasyonu verilerinden hareketle neredeyse nokta atışıyla belirlediği bölge olmasına rağmen, ekipler başka yerlere yönlendiriliyor.
Enkaza ulaşan askerî timlerin kritik öneme sahip cihazları söküp götürdüğü ortaya çıkıyor. Ulaştırma Bakanlığı’nın hazırladığı Kaza Kırım Raporu’nda bu cihazlardan hiç söz edilmiyor. Devlet Denetleme Kurulu’na Genelkurmay tarafından eksik ya da yanıltıcı bilgiler verildiği yönünde ciddi bulgular bulunuyor.
Cumhuriyet Savcılığı’na ise kaza anında Doğu Bölgesi’ndeki tüm radarların devre dışı kaldığı bilgisi aktarılıyor. Tek başına bu bile son derece dikkat çekici bir durum.
Hava hareketliliği ve radar kayıtlarına ilişkin müzekkerelere ya olumsuz cevap veriliyor ya da sistematik biçimde bilgi saklandığı izlenimi doğuyor. Daha da önemlisi, yıllar boyunca soruşturmanın en kritik halkalarından biri olan Şirin Ünal’ın adı dosyanın dışında tutuluyor. Bütün bunlar yaşanırken, dönemin emniyet müdürüne istihbarat notu gönderdiği belirtilen emniyet amiri Dursun Özmen, 15 Temmuz sonrasında tutuklanıyor.
Dönemin Kayseri Valisi Mevlüt Bilici, Danıştay üyeliğine yükseltiliyor. Hâlen merkez valisi olarak görev yapıyor. Kazanın yaşandığı dönemde Kayseri Emniyet Müdürü olan Orhan Özdemir ise olaydan yalnızca dört ay sonra Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne terfi ediyor. Daha sonra Kayseri dönemine ilişkin bir soruşturma kapsamında kısa süreli tutukluluk yaşasa da, yargılama devam ederken kendisine operasyon yapan Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Dairesi’nin başına getiriliyor.
Kahramanmaraş Adliyesi’nde 2009 yılında başlayan ve yaklaşık dört yıl süren soruşturmayı devralan Savcı Habib Korkmaz ise 133 klasörlük soruşturma dosyasını tam olarak incelemeden takipsizlik kararı vererek dosyayı kapatıyor. Ardından terfi ediyor ve Çorlu Cumhuriyet Başsavcılığı görevine atanıyor. Bugün ise Kayseri Cumhuriyet Başsavcısı olarak görev yapıyor.
Savcı Korkmaz’ın verdiği takipsizlik kararına yapılan itiraz üzerine dosyayı inceleyen Gaziantep Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Ahmet Maden, takipsizlik kararını kaldırıyor ve dava açılması gerektiğine hükmediyor. Ancak kısa süre sonra tenzili rütbe sayılabilecek şekilde düz hâkim olarak Kayseri’ye atanıyor. 15 Temmuz sonrasında ise tutuklanıyor. Takipsizlik kararında imzası bulunan dönemin Başsavcısı İlker Yazıcı ile savcı Necati Kazak ise görevlerine devam ediyor.
Dosyanın dikkat çeken isimlerinden biri de polis memuru İsmail Kaya. Kaya, helikopterin düştüğü sırada Kahramanmaraş İstihbarat Şubesi’nde görev yapıyordu. “Kaza yerini kısa sürede tespit ettik ancak amirlerim bilgiyi sakladı.” yönündeki açıklamalarının ardından Yazıcıoğlu dosyasının en önemli tanıklarından biri olarak gösterildi. Daha sonra FETÖ davalarında ‘TOPRAK’ kod adıyla gizli tanık olarak kullanıldı. Ancak ilginçtir ki, 2024 yılında bu kez MİT’in radarına takıldı ve MOSSAD adına faaliyet yürüttüğü iddiasıyla İstanbul’da tutuklandı.
Hocaefendi ve Yazıcıoğlu’nun dostluğu
Peki Nedim Şener başta olmak üzere Erdoğan iktidarının propaganda aygıtlarında yıllardır dile getirilen ‘Cemaat bağlantısı’ iddiası neye dayanıyor? Açık konuşmak gerekirse, Erdoğan yönetiminin son yıllarda tekrar etmeyi tercih ettiği ‘F.TÖ’ söyleminin bu dosyada güçlü bir karşılığı yok. En başta da Muhsin Yazıcıoğlu’nun ailesi nezdinde. Çünkü Muhsin Yazıcıoğlu ile Fethullah Gülen’in yakın dostluğu uzun yıllardır bilinen bir gerçekti. Hatta Yazıcıoğlu’nun Gülen’e kendi el yazısıyla yazdığı mektubu şu yayında ilk kez kamuoyuyla paylaşmıştım: https://www.youtube.com/watch?v=mZPwCKxWSSQ&t=76s
Bu mektup, iki isim arasındaki ilişkinin sıradan bir tanışıklığın ötesinde olduğunu açık biçimde ortaya koyuyordu. Peki kaza haberi Pensilvanya’ya ulaştığında ne yaşandı? Bu dosya üzerinde çalışırken, o gün Pensilvanya’da bulunan ve olaylara birebir tanıklık eden kişilerle görüşme fırsatım oldu. Anlatılanlara göre Muhsin Yazıcıoğlu ile Fethullah Gülen’in dostluğu çok eskiye dayanıyordu. Hatta 12 Eylül döneminde Yazıcıoğlu cezaevindeyken ailesinin mağdur olmaması için çeşitli destekler sağlandığı ifade ediliyordu.
Fethullah Gülen’in annesinin vefatı sonrasında da Yazıcıoğlu taziye ziyaretinde bulunmuş, mezarlığa kadar gitmişti. Anlatılanlara göre herkes ayrıldıktan sonra da yanında kalmış, Gülen Kur’an okurken güneşten etkilenmemesi için ceketini gölgelik yapacak kadar yakınlık göstermişti. Yazıcıoğlu’nun bu hatırayı yakın çevresinde zaman zaman anlattığı da aktarılıyor.
MHP’den ayrılma sürecinde Gülen’in kendisine, “Ayrılmasanız, orada kalıp mücadele etseniz, denge unsuru olsanız.” dediği de ifade edilen hatıralar arasında. Kaza haberi ulaştığında ise Gülen’in derinden sarsıldığı, enkaza ulaşılıncaya kadar sürekli bilgi almaya çalıştığı ve görüştüğü kişilere, “Acele edin, yaralı olabilirler, hava çok soğuk.” dediği yönünde tanıklıklar bulunuyor. Vefat haberinin ulaşmasının ardından da büyük üzüntü yaşadığı ve gözyaşı döktüğü, o döneme tanıklık eden kişiler tarafından anlatılıyor.
Gülen’in yakın çevresine olayın bir kaza olmadığı kanaatini dile getirdiği ve “Öldürdüler!” ifadesini kullandığı da iddialar arasında. Kısacası, Muhsin Yazıcıoğlu ile Fethullah Gülen arasında uzun yıllara dayanan, kamuoyunun bildiğinden daha yakın bir ilişki olduğu görülüyor.
Yazı uzadı, farkındayım. Ancak konu da bir o kadar önemli. Bugün yeniden açılan soruşturma kritik bir eşikte bulunuyor. Erdoğan yönetimi son on yılda yaptığı gibi bu dosyayı da siyasi ajandasının bir parçası hâline mi getirecek? Yoksa Akın Gürlek’in söylediği gibi gerçekten “Ucu nereye giderse gitsin” anlayışıyla hareket edilip sis perdesi aralanacak mı? Yoksa Hablemitoğlu soruşturmasında olduğu gibi bu dosya da siyasetin ihtiyaçlarına göre şekillendirilen yeni bir tartışmanın malzemesi mi olacak? Bunlar, en az kazanın kendisi kadar önemli sorular.
Yazının başında söylediğim noktaya tekrar dönelim: Muhsin Yazıcıoğlu ve beraberindeki insanların hayatını kaybettiği bu olay ve sonrasında yaşananlar, bütün soru işaretlerini ortadan kaldıracak şekilde aydınlatılmalıdır. Dosya hiçbir siyasi hareketin, hiçbir iktidarın ve hiçbir propaganda mekanizmasının malzemesi hâline getirilmemelidir. Biz de soruşturmanın seyrini izlemeye ve dosyanın fikrî takibini yapmaya devam edeceğiz.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





































