ABD Kongresi’ndeki bir oturum yasa çıkarmaz ama Amerikan devletinin hafızasını oluşturur. 3 Haziran’daki ‘Tom Lantos’ oturumunda yalnızca insan hakları ihlalleri konuşulmadı; Washington’ın Türkiye’ye bakışının hangi yöne evrildiğine dair çok önemli ipuçları ortaya çıktı. Uzmanlar artık Türkiye’yi ‘rekabetçi otoriter rejim’ olarak değil, seçimle iktidar değişiminin giderek imkânsızlaştığı bir sistem olarak tanımlıyor. Kongre kayıtları kalıcıdır; bugün söylenen sözler yarın yaptırımların gerekçesine dönüşebilir. Bu oturumlardan bir şey olmaz diyenler yalnızca kendilerini kandırıyor…
ADEM YAVUZ ARSLAN | YORUM
Son üç yılda, üçüncü kez ABD Kongresi’nde Türkiye’de yaşanan insan hakları ihlallerini ele alan toplantıları izledim. Her üç toplantıyı da salonda takip etmiş birisi olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim; Türkiye’de yaşanan dönüşüm ve çöküş on binlerce kilometre öteden daha iyi gözüküyor. Gerçi bu can acıtıcı gerçekleri Türkiye’de ifade etmek de mümkün değil. Gerek burada gerekse de sosyal medyada paylaştığım haberlere gelen yorumlarda iki nokta dikkat çekiciydi. Erdoğan rejiminin trollerini bir kenara koysak bile rejimin mağduru olmuş kitlelerde ‘anlatsanız ne oluyor, bu işlerden bir şey çıkmaz’ düşüncesi yaygın. Dolayısıyla bu toplantıların ne olduğunu, ne anlama geldiğini ve niçin kritik olduğunu en baştan anlatmakta fayda var.
Washington’da Türkiye üzerine düzenlenen oturumlar Ankara’da çoğu zaman yeterince ciddiye alınmaz. Oysa Amerikan siyasi sistemi yakından incelendiğinde, Kongre’de yapılan bir hearing’in bazen yıllar sonra ortaya çıkacak politika değişikliklerinin ilk işareti olduğu görülür. Bu nedenle 3 Haziran’da Tom Lantos İnsan Hakları Komisyonu’nda gerçekleştirilen ‘Türkiye yeniden özgürlüğü görecek mi?’ başlıklı oturumu sıradan bir etkinlik olarak görmek hata olur.
Çünkü bu oturumda yalnızca Türkiye’deki insan hakları ihlalleri konuşulmadı. Daha önemlisi, Washington’da Türkiye’ye bakışın hangi yöne evrildiğine dair önemli ipuçları ortaya çıktı. Aslında mesele Erdoğan hükümetinin hoşuna gitmeyecek birkaç eleştiri duyulmasından ibaret değil. Mesele, Amerikan siyasetinin hafızasının nasıl oluştuğuyla ilgili.
Washington’un resmî hafızası
ABD Kongresi’ndeki hearingler (komisyon dinleme oturumu) yasa çıkarmaz. Ancak Amerikan devletinin hafızasını oluştururlar. Bir uzmanın Kongre’de verdiği ifade yalnızca o salonda kalmaz. Kongre tutanaklarına geçer. Milletvekillerinin ve senatörlerin danışmanları tarafından incelenir. Dışişleri Bakanlığı, Pentagon ve Beyaz Saray bürokrasisi tarafından takip edilir. Bugün söylenen bir cümle, yarın hazırlanacak bir yaptırım tasarısının gerekçesine dönüşebilir.
Bunun örneklerini geçmişte defalarca gördük. Rahip Brunson dosyası, Osman Kavala meselesi, Halkbank yaptırımları, S-400 krizi ve Selahattin Demirtaş’ın tutuklanması gibi konular önce Kongre oturumlarında konuşuldu, daha sonra Amerikan politikasının somut başlıklarına dönüştü. Bu nedenle Ankara’nın sık yaptığı hata, hearingleri ‘konuşulup geçilen toplantılar’ olarak değerlendirmesidir.
Washington’da hiçbir şey kaybolmaz. Özellikle de Kongre kayıtlarına girdiyse.
Türkiye dosyası hâlâ masada
Bu oturumun ikinci önemli sonucu, Türkiye dosyasının Washington gündeminde canlı tutulduğunu göstermesidir. Amerikan başkentinde unutulan meseleler zamanla önemini kaybeder. Ancak düzenli aralıklarla Kongre gündemine gelen konular, karar vericilerin radarında kalmaya devam eder. Tom Lantos Komisyonu’nun son oturumunda; Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması, CHP’ye yönelik yargı müdahaleleri, KHK mağduriyetleri, AİHM kararlarının uygulanmaması, basın özgürlüğündeki gerileme yeniden Kongre kayıtlarına geçti. Bu da Türkiye’deki gelişmelerin Washington tarafından izlenmeye devam edildiği anlamına geliyor.
Asıl önemli nokta: Kavram değişikliği
Ancak bu hearingi diğerlerinden ayıran esas unsur başka. Yıllardır Washington’daki akademisyenler ve Türkiye uzmanları Erdoğan yönetimini ‘rekabetçi otoriter rejim’ olarak tanımlıyordu. Yani seçimlerin yapıldığı ama iktidarın devlet gücünü kullanarak avantaj elde ettiği bir sistem. Bu kez farklı bir tablo ortaya çıktı. Henri Barkey, Andrew O’Donohue, Michael Rubin ve diğer uzmanların ortaklaştığı nokta dikkat çekiciydi: Türkiye artık ‘rekabetçi otoriterlik’ten çıkıp tam otoriterliğe doğru ilerliyor. Başka bir ifadeyle mesele artık seçimlerin adil olup olmadığı değil. Mesele, seçim yoluyla iktidar değişiminin mümkün olup olmadığı.
Washington’da sorulan soru artık şu: “Türkiye demokrasisinde sorunlar var mı?” değil, “Türkiye seçimle değişimin gerçekleşemeyeceği bir rejime mi dönüşüyor?” Bu zihinsel eşik son derece önemlidir. Çünkü Amerikan dış politika çevrelerinde kullanılan kavramlar zamanla politika tercihlerini de şekillendirir.
İmamoğlu ve CHP dosyaları birer vaka değil
Oturumda dikkat çeken başka bir unsur da İmamoğlu’nun tutuklanması ile CHP’ye yönelik müdahalelerin tekil olaylar olarak görülmemesiydi. Washington’daki uzmanlar bu gelişmeleri birbirinden bağımsız değerlendirmiyor. Onlara göre: Demirtaş’ın tutuklanması, Kavala’nın hapiste tutulması, İmamoğlu’nun tasfiye edilmesi, CHP yönetimine müdahale edilmesi, AİHM kararlarının uygulanmaması aynı dönüşümün parçaları. Yani ortada münferit hukuk sorunları değil, sistematik bir rejim dönüşümü olduğu düşünülüyor. Bu değerlendirme Amerikan bürokrasisi açısından oldukça kritik. Çünkü bir ülke ‘demokratik sorunlar yaşayan müttefik’ kategorisinden çıkıp ‘otoriterleşen rejim’ kategorisine girdiğinde, ona yönelik politika araçları da değişmeye başlar.
Neden Erdoğan için kötü haber?
Bugün Trump yönetimi Erdoğan’a karşı oldukça yumuşak bir çizgi izliyor olabilir. Büyükelçi Tom Barrack’ın açıklamaları da Ankara’da memnuniyetle karşılanıyor. Ancak Kongre’nin hafızası başkanlardan daha uzun ömürlüdür. Trump gider. Barrack gider. Kongre üyeleri değişir. Ancak Kongre kayıtları kalır. Bugün oluşturulan dosya, yarın farklı bir yönetimin elinde Türkiye politikasının temel referanslarından biri olabilir. İşte Ankara’nın gözden kaçırdığı nokta budur. Washington’da bazı süreçler yavaş işler ama kalıcıdır.
Sonuç itibarıyla; 3 Haziran’daki Tom Lantos oturumu yalnızca bir insan hakları toplantısı değildi. Washington’un Türkiye’ye bakışındaki değişimin kayda geçtiği önemli bir dönüm noktasıydı. Bu oturumun en dikkat çekici sonucu, Türkiye’nin artık ‘kusurlu demokrasi’ ya da ‘rekabetçi otoriter rejim’ olarak değil, seçimle iktidar değişiminin giderek zorlaştığı bir sistem olarak değerlendirilmeye başlanmasıdır. Kısa vadede bunun somut sonuçları görülmeyebilir.
Ancak Washington’da fikirler önce raporlara, raporlar politikalara, politikalar ise zamanla yaptırımlara ve diplomatik tercihlere dönüşür. Bu nedenle Ankara’nın asıl dikkat etmesi gereken şey, hearing salonunda söylenen sözler değil; o sözlerin artık Amerikan devletinin resmî hafızasına kaydedilmiş olmasıdır.
Hasılı; bu oturumlardan bir şey olmaz diyenler yalnızca kendilerini kandırıyor.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





![Tr724 [Haber Merkezi]](https://serbestgorus.com/wp-content/uploads/2026/06/CHPde-onemli-karar-111-milletvekili-12-Temmuzda-olaganustu-kurultay-cagrisi-360x180.jpg)



























![Tr724 [Haber Merkezi]](https://serbestgorus.com/wp-content/uploads/2026/06/CHPde-onemli-karar-111-milletvekili-12-Temmuzda-olaganustu-kurultay-cagrisi-350x250.jpg)



