‘Dersim Kırımı Envanteri’ kitabının yazarları Cemal Taş ve Bülent Bilmez gazetemize konuştu:
- Soykırım gözü dönmüş canilerin veya ‘özü gereği kötü’ insanların işiymiş gibi anlatılır. Aslında böylece soykırımın doğru anlaşılması engellenir ya da zorlaştırılır. Soykırımın neden yapıldığı sosyoekonomik ve politik koşullarıyla yapısal bir mesele olarak ele alınmalıdır
- Süreç boyunca insanlar kafileler hâlinde ölüme götürülürken aynı zamanda köyleri yakılır, evleri ve tarlaları yok edilir, hayvanları öldürülür. Geride kalanlar, kendilerine henüz sıra gelmeyenler veya kaçarak kurtulanlar, sürgün anlatısının doğru olmadığını kısa sürede görürler ve kaçınılmaz olarak dağlara sığınırlar ve direnişe geçerler
Duygu Kıt / Hüseyin Kalkan
Devlet baştan beri Dêrsim’de olanları devlete başkaldıran ‘asileri’ yola getirmek için yapıldığını anlattı. Devletin anlatısını kabul etmeyen tarihçiler ve araştırmacılar ise ikiye ayrıldı. Bir bölümü Dêrsim’de bir başkaldırı gerçekleştiğini savunurken, başka bir bölümü ise sadece devlet zulmüne karşı bir direniş olduğunu savundu. Biz de bu soruyu Dêrsim çalışmalarında uzman olan Cemal Taş ve Bülent Bilmez’e yönelttik. Yanıtları bu konudaki tartışmalar yeni bir boyut katacak nitelikte oldu.
- Dêrsim’de olanları nasıl tanımlamak gerek, bir isyan mı yoksa direniş mi?
Kitabın giriş bölümünde bu konuyu tartışıyoruz. İsyan ya da ayaklanma ile direnç ya da direnişin farklı şeyler olduğunu vurguluyoruz. Öncelikle bu kavramları dikkatli kullanmamız gerekiyor. Özellikle resmi isyan söylemi nedeniyle, yaşananın “isyan olmadığını kanıtlama” çabasıyla, herkesin çok iyi bildiği direnişler ve aktörler de bazen görmezden geliniyor maalesef. Ancak Tertele ile ilgili katliam anlatıları ve ağıtlar kadar, direnişçilere dair kahramanlık anlatıları ve türküleri de mevcuttur. Bu aktörlerin kolektif hafızada birer kahraman olarak yer ettiklerini biliyoruz. Tam da bu noktada direniş meselesi devreye giriyor: Kimin, neye karşı direnişi?

Her şeyden önce, söz konusu olan direnişler, genelde nefsi müdafaa ve öz savunma için gerçekleştirilen eylemlerdir. Daha da önemlisi, söz konusu direniş yalnızca kişinin kendisi için değil; çocukların, kadınların, dağlara sığınmış veya direnişçilerin kendi himayesine aldığı insanların hayatları için verilen hayatta kalma mücadelesidir. Aralarında bazıları kendilerini feda edercesine çatışmalara girdiklerinde ve birkaç çatışmadan sağ çıktıktan sonra halk nezdinde kahramanlaşmışladır. Ancak önemli olan, teslimiyet yerine direniş tavrı sergilemiş olmalarıdır. Şunu unutmamak gerekir: Dersim Tertelesi sürecinde, bizim “vaka mekân” odaklı baktığımız katliamların tamamı, daha önce de söylediğimiz gibi, kafileler hâlinde bir araya getirilip öldürülen insanların öldürülmelerinden oluşur. Peki bu insanlar neden direniş sergilemeden oraya geliyorlar? Çünkü sürgüne gönderilme anlatısına inanıyorlar, gönderileceklerini düşünüyorlar. Bu anlatıyı kabul etmeyenler ise direncin bir parçasını oluşturuyorlar. Bu, daha ziyade bilinçli davranmakla ilgilidir. Aslında direnişçiler, yapılmak istenenin katliam olduğu bilinciyle hareket etmişlerdir. Süreç boyunca insanlar kafileler hâlinde ölüme götürülürken aynı zamanda köyleri yakılır, evleri ve tarlaları yok edilir, hayvanları öldürülür. Geride kalanlar, kendilerine henüz sıra gelmeyenler veya kaçarak kurtulanlar, sürgün anlatısının doğru olmadığını kısa sürede görürler ve kaçınılmaz olarak dağlara sığınırlar ve direnişe geçerler. Dolayısıyla burada sözünü ettiğimiz direniş, sistematik, örgütlü ve nihai bir amacı olan bir isyan değil, öldürülmeye ve soykırımsal uygulamalara karşı direniştir.
- Dêrsimliler ne zaman direniş kararı aldı?
Esasen 1937’ye kadar kolektif bir direniş kararı olgunlaşmamıştır. Ancak askeri operasyonları başlatan 4 Mayıs 1937 tarihli Bakanlar Kurulu kararlarından sonra durum değişir. Bununla ilgili resmi kayıtlarda da bilgiler vardır. 10 Mayıs 1937’de gerçekleşen Halvori toplantısından kısa bir süre önce, 4 Mayıs Bakanlar Kurulu kararı alınır. Dersim’de uçaklarla bildiriler dağıtılır. Birkaç aşiret liderinin direnişi tartıştığı Halvori toplantısı o sırada gerçekleşir. Aslında Dersim’in sosyolojik yapısını bilenler bu durumu daha iyi anlayabilir. Çünkü Dersim’de bütün aşiretlerin ya da ocakların birlikte ve bütünlüklü hareket etme gibi bir durumu yoktur. Herkes kendi toprağından, kendi aşiretinden, sınırlarından sorumludur. Bu nedenle hepsinin bir araya gelip birlikte hareket etmesi o günkü koşullarda mümkün değildir. Ancak daha dar bir çerçevede, 1937 Mayısı’nda Doğu ve Batı Dersim’den bazı aşiretler Munzur kıyısında bir araya gelerek durum değerlendirmesi yaparlar. Bu değerlendirme, Kalan ve Yusufan bölgelerinde yaşanan bazı “ahlaksız girişimler” sonrasında ortaya çıkan tepkilerin sonucudur. Aşiretler durumun vahametini fark ederek, “Biz hata yaptık, silahlarımızı teslim ettik. Bunlar bize karşı dürüst değiller, ahlaksızca girişimlerde bulunuyorlar, güvende hissetmiyoruz” şeklinde bir değerlendirme yaparlar. Ayrıca toplu bir askeri operasyonun başlayacağına dair sinyaller de artık alınmaktadır. Demenanlara, “3. Ordu’dan birileri haber gönderdi, bir kırım hareketi olacak” bilgisi ulaştırılır. Bunun üzerine birlikte karşı koyma yönünde bir değerlendirme yapılır ve gerçekten bir direniş kararı alınır. Ancak ilginç olan, bu kararı en çok sekteye uğratan şeyin devletin müdahaleleri olmasıdır. Özellikle Batı Dersim aşiretleri içinde, meseleyi Seyit Rıza etrafında düğümleyerek onun çevresini boşaltmaya yönelik hamleler yapılır. En yakınındaki insanlar ya da aşiretin güçlü ailelerinden bazıları ihanete zorlanır ve bu kişiler üzerinden suikast planları hazırlanır. Böylece Seyit Rıza’nın çevresi zayıflatılır.
Alişer Efendi ile Sağan Ağa’nın vurulmasından sonra, Seyit Rıza kendi bölgesinden ayrılır. 1937’de toplu katliama uğrayan ailelerden biri de Seyit Rıza’nın ailesidir. Sonrasında yalnızca Demenanların ve kısmen Haydaranların sözlerinde durdukları görülür. Kocanlılar ise bir askeri karakolu bastıktan sonra dağlara çekilir. Direniş, belirli bölgelerde, sınırlı örneklerle karşımıza çıkar. Bu da artık bir saldırı değil; nefsi müdafaa amacıyla, kendileri için güvenli buldukları alanlara çekilme biçiminde gerçekleşir. Ancak dikkat çekici olan şudur: 1940’lara kadar devletin saldırıları devam eder ve bazı bölgelerde insanlar dağlarda hayatta kalmaya çalışır, hayata tutunurlar.
- Kitapta temel argümanlardan biri ‘Velev ki isyan!’ Ne demek istiyorsunuz bununla?
Son zamanlarda Dersim’le ilgili çalışan duyarlı insanlar, orada yaşananların bir katliam olduğunu, bir kırım olduğunu dile getirmek için, o güne kadar hakim olan “isyan” söylemine tepki sonucunda, Dersim’deki direnişi ısrarla ifade etmemeye, reddetmeye çalıştı. Bunun en önemli nedeni, direnişin konuşulmasının “isyan” söylemini besleyebileceği, destekleyebileceği kaygısıydı.
Bu sorunu aşmanın, bu konuma düşmemenin yöntemi, direniş, direnç, isyan tartışmasının ötesine geçmektir. İlkesel olarak, isyan olsa bile bu süreçte devletin özellikle askeri operasyonları hukuk devletinde olmaması gereken şeyleri barındırmaktadır. Kitaptaki 9 vakanın açıkça gösterdiği gibi, 7’den 70’e sivillerin öldürülmesinden, bütün ekosistemin ortadan kaldırılmasına, yani yeniden bir hayat inşası için koşulların ortadan kaldırılmasına kadar uzanan bir süreç söz konusudur. İsyan olsa bile devletin yaptıklarının adının doğru konulması ve tartışmaya da böyle başlanması gerekir: İsyan olsa da olmasa da yaşananlar katliamdır, kırımdır. İşte biz bunu “velev ki isyan” söylemiyle dile getirdik ve yayınevi bu ifadeyi alıntı olarak kitabın arka kapağına koymayı uygun gördü.
Diğer yandan, “Velev ki isyan!” anlayışıyla yapılmazsa tartışma başka bağlamda daha tehlikeli bir noktaya gidebilir: Öncelikle; isyan olsa Dersim’de yapılanların, makul ve kabul edilebilir olduğu gibi bir sonuç veya ima doğuyor. Böylece, tanımı gereği her türlü isyanı bu şekilde bastırmayı, bu şekilde işlenecek insanlık suçları işlemeyi, yani soykırımları meşrulaştıracak bir konuma düşmüş oluyoruz. Düşünsenize şu anda Gazze’de yaşanan soykırımda İsrail de benzer bir söylemle hareket ediyor, değil mi? Bugün İsrail’i destekleyenler, soykırımı, “terörist Hamas’ın saldırılarına karşı İsrail’in haklı tepkisi” argümanıyla meşrulaştırıyorlar. Dolayısıyla çok temel hukuk devleti koşullarını bir tarafa bırakmamız bekleniyor. “Velev ki isyan!” ön koşuluyla yapılmayan “Dersim isyanı” tartışması, dolaylı olarak ima ettiği anlayıştan dolayı, farkında olunmadan bugün ve gelecekteki isyan tartışmaları hakkında çok tehlikeli sonuçlara götürebilir.
Bir süredir Türkiye’de bir çatışmasızlık süreci yaşanıyor, ama Dersim’de isyan olmadığını kanıtlama çabası sırasında ülkede bir çatışma yaşanıyordu. Devlet ve birçok kesim yaşananı isyan olarak görüyordu. “Velev ki isyan” demezseniz, o isyandan dolayı bütün Kürt coğrafyasında devletin yaptıklarını meşrulaştırmış konumunda düşünebilirsiniz.
Dersim’de, bütün çıplaklığıyla hukuksuzluk, bütün çıplaklığıyla sivillerin katli ve yargısız infazlar söz konusuydu. “İsyan olmadı” tartışması aracılığıyla, sanki isyan olmuşsa bunun meşru olabileceği algısı yaratmak yanlış olduğu gibi, isyanı olgusunu da otomatikman kriminalize etmemek gerekir. Dünya tarihi haklı isyanlarla doludur, bundan sonra da olacaktır. Tüm bu nedenlerden dolayı, önce belirtilmesi gereken şey şudur: İsyan olsa bile verilen tepki, hukuk dışıdır, insanlığa karşı suçtur.
- Soykırım tanımı konusunda hangi kaynağa dayanıyorsunuz?
Kitabın giriş bölümünde Birleşmiş Milletler’in 1948 Aralık Genel Kurulu’nda kabul edilen soykırım konvansiyonunun beş kriterlerini yazdık. Bir yerde grup üyelerinin öldürülmesi, fiziksel veya zihinsel zarar verilmesi, yıkıcı yaşam koşullarında yaşamaya zorlanması, çocukların zorla alıkonulması ve doğumların engellenmesi kriterlerinden, sonuncusu hariç, ilk dördü, açık ve net bir şekilde Dersim’de geçerlidir. Bundan sonrası artık hukuki bir tartışmadır. Biz araştırmacılar olarak vakaları mikro tarih yöntemiyle çalışıp bu dört kriterin geçerli olduğunu gösteren somut olguları ortaya koyuyoruz. Ondan sonrası hukuki ve politik tartışmadır; bunun en başta hukukçular tarafından yapılması gerekiyor.
- Kitapta ‘Dersim için neden bu kadar telaşlı, acil ve şiddetli bir yöntem tercih edildiği sorusu halen cevaplanmayı beklemektedir’ diyorsunuz. Sizin bu soruya cevabınız nedir?
Holokost da dahil olmak üzere soykırım çalışmalarında tuzaklardan biri şudur: Soykırım gözü dönmüş canilerin veya “özü gereği kötü” insanların işiymiş gibi anlatılır. Ancak aslında böylece soykırımın doğru anlaşılması engellenir ya da zorlaştırılır. Soykırımın neden yapıldığı, soykırımcıların neden bunu gerekli gördüğü sorusunun cevabı, sosyoekonomik ve politik koşullarıyla yapısal bir mesele olarak ele alınmalıdır.
Tertele özelinde bu sorunun bugüne kadar yeterince tartışılmasının maalesef mümkün olmamasının sebebi, ülkede çok güçlü inkâr duvarına karşı verilen mücadelenin, resmi isyan söylemine karşı katliamı kanıtlama çabasının öne çıkmasıdır. Bugüne kadar ikna çabası içindeki mağdur Dersimlilerin, adeta seslerini duyurmak ve anlaşılmak amacıyla feryat niteliğindeki anlatılarının yanı sıra duyarlı demokrat çevrelerin ve eleştirel tarihçilerin çabası da yaşanan katliamı kanıtlama odaklı olmuştur. Bugün katliam konusunda bir konsensüs oluştukça, artık tarih yazımında eksik kalan tartışmanın zamanı gelmektedir: Neden yapıldı?
Bugün nasıl Tertele sürecini mikro tarih aracılığıyla detaylı çalışma aşamasına geçmek gerekiyorsa artık neden gerçekleştirildiği sorusunun da küresel ve ulusal bağlamıyla ve derinlikli bir şekilde tartışılmaya başlanması gerekiyor. Bu konuda tarih yazımı daha işin başında, ama dönemin tarihini bilen tarihçiler üç olası nedeni açıkça görebilir.
Birincisi, iç politikayla ilgili: 1930’ların ortasına gelindiğinde Ankara eliti bir güç zehirlenmesi yaşamaktadır. İttihat ve Terakki’nin devamı olarak devam ettirdikleri politikalar sonucunda “yeni toplum” ve “yeni birey” yaratma konusunda on yıllık sürede sergiledikleri “üstün başarı” nedeniyle sahip olunan aşırı özgüven ve kibir, kestirmeci ya da acilci tavır, halkın ödeyeceği bedel konusunda elitlerin vurdumduymaz tutumunu beslemiş, Tertele kararında ve uygulamasında önemli rol oynamıştır.
İkincisi ise küresel konjonktürle ilgilidir: Özellikle dönemin basınından anlıyoruz ki Ankara elitleri dünyadaki gelişmeleri çok iyi takip ediyorlar ve 1930’ların ortasında Türkiye’de yaşanacak böyle bir katliam karşısında dünyadaki demokrat güçlerin veya duyarlı çevrelerin tepkisizliğine çok güveniyorlar. Kısaca, nasıl ki I. Dünya Savaşı İttihatçıların kafasında Ermeni soykırımı için “uygun” bir ortam yarattıysa, Kemalistler tarafından da 1930’ların küresel konjonktürü Dersim soykırımı için “uygun” bulunmuştur. Nitekim süreç onları haklı çıkaracaktır: Ne Batı dünyasından ne de Sovyetlerden tepki gelmiştir. Tam tersine, Ankara’nın başından itibaren göstermek istediği gibi, “ilkel bir topluluğun medenileştirilmesi” veya “derebeylerinin zulmünden kurtarma” süreci olarak görülmüştür. Sovyetlerin etkisiyle Türkiye solu da bu söylemi olduğu gibi alıp “feodalizmin tasfiyesi” retoriğiyle neredeyse Kemalistleri kutlayacak konuma düşmüştür.
Üçüncü nedene gelince, biraz spekülatif ve “psikolojik” bir iddia olarak görülebilir ama dönemin elitlerinin psikolojisini ve düşüncesini iyi bildiğimiz için yapabileceğimiz çıkarıma dayanarak şu olası açıklamayı yapabiliriz: O güne kadar çözülmemiş bir sorunu “kökten çözerek tarihe geçme” isteği veya kararlığı da bu kestirmeci ve acilci tavırda rol oynamıştır. En azından bu tez üzerinde durulup derinlemesine analiz edilmesi gerekir. Sonuçta eğitimlerini II. Abdülhamid döneminde almış modernist Jakobenlerden ve (aralarında rekabet ve gerilimler olsa da bazı hayal kırıklıkları yaşasalar da) İttihat ve Terakki döneminde iktidarda bulunmuş ve nihayet Ankara’da kurulan devletin başına geçmiş bir elit grubundan söz ediyoruz ki bu grup Osmanlı’dan 1935’lere kadarki resmi raporlarda, defalarca seferler düzenlense de fethedilemeyen Dersim’in “nüfuz edilemeyen bir bölge” olarak tanımlandığını çok iyi bilmektedirler. Birkaç yılda bir ordunun yaz aylarında sefer yaptığı, kış koşullarında geri çekildiği, 3-5 yıl sonra toparlanıp tekrar Dersim’in üstüne gittiği gibi bir anlatı aslında bütün raporlarda görülüyor. İşte bu elitler için Dersim meselesi, “kökten çözüm” ile tarihi bir sorunu “hallederek” tarihe geçme fırsatı olarak görülmüş olabilir. Bölge halkı için soykırımının sonuçları konusundaki umursamazlığa yol açan bu acilciliğin ve kestirmeciliğin, kısaca gözlerinin kararmış olmasının nedeni bu olabilir. O dönemde Dersim meselesi için çok kullanılan şeylerden biri “çıban” sözcüğüdür; diğeri de “kökten halletmek”. Kökten halletmenin “gururunu” yaşamak, tarihî bir sorunu bir darbeyle çözerek tarihe geçmek gibi bir ruh halinin de rol oynadığını düşünüyorum. Kürt coğrafyası başta olmak üzere o zaman Türkiye’nin birçok bölgesinde olduğu gibi, çözümü zamana yayarak, daha barışçıl yöntemlerle, tedrici bir şekilde ve çok daha rafine, sofistike yöntemler kullanarak amaca ulaşmaktansa “kestirip atma” anlayışı baskın gelmiştir. Kısaca, “Dersim dosyasını kapatmış olmanın” gururunu yaşamanın da bu kestirmeci ve acilci tavırda rol oynadığını düşünüyoruz.
Dêrsim Tertelesi ile yüzleşme zamanı!
Kaynak: Yeni Yaşam Gazetesi
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





































