İDRİS GÜRSOY | YORUM
Gazeteci Emre Kongar, Cumhuriyet’te yayımlanan ‘Aydın İhaneti’ başlıklı yazı dizisinde önemli ve meşru bir soru soruyor: “Türkiye’nin olağanüstü dönemlerinde; 12 Mart’tan İmamoğlu davasına uzanan çizgide pek çok aydın susmuş, hatta aktif biçimde iktidarın yanında yer almıştır. Bu bir ihanettir.” diyor Kongar. Haklı…
Ama aynı yazı dizisinde Türkiye’nin son on yılda yaşadığı en kapsamlı insan hakları krizini, 15 Temmuz 2016 sonrasında Hizmet Hareketi’ne mensup kişilere yönelik yürütülen soruşturma sürecini yok sayıyor. Bu ‘yokluğun’ kendisi de en az yazıda eleştirilen tutumlar kadar ciddi bir mesele. Çünkü mesele aydın sorumluluğuysa, o sorumluluk yalnızca kendi mahallesinin yangınında değil, her yangında sınav verir.
Bu sınavın somut karşılığı, siyasi tartışmanın çok ötesinde, uluslararası hukuk belgelerinde kayıt altına alınmıştır.
15 Temmuz 2016 sonrasında Türk hükümetinin kendi açıkladığı verilere göre: 390.000’i aşkın kişi gözaltına alındı; 113.000’den fazla kişi tutuklandı; 125.000’den fazla kamu görevlisi KHK ile ihraç edildi; 234.000’den fazla kişinin pasaportu iptal edildi; 2.600’ü aşkın kurum kapatıldı; 4.360 hakim ve savcı meslekten ihraç edildi. Doğrudan mağdur sayısının 250.000’i, ikincil mağdurların ise 1,5 milyonu aştığı tahmin edilmektedir.
AİHM Büyük Dairesi’nin 2023 tarihli Yalçınkaya / Türkiye kararında adil yargılanma ve kanunsuz ceza olmaz ilkelerinin ihlal edildiği tespit edildi. Bu karar, yüz binlerce kişiyi etkileyen davalarda emsal niteliği taşımaktadır. Bozyokuş ve Diğerleri kararında ByLock kullanımı, Bank Asya hesap hareketleri, sendika üyeliği ve gazete aboneliğinin tek başına mahkûmiyet delili olarak kullanılmasının hukuki belirlilik ilkesiyle bağdaşmadığı hükme bağlandı.
Mart 2026 tarihli Yaman ve Diğerleri ile Çakar ve Diğerleri kararlarında ise 93 başvurucu hakkında özgürlük ve güvenlik hakkının ihlal edildiğine hükmедildi. Mayıs 2024 itibarıyla ihlal kararlarının sayısı 50’ye ulaşmış, kararlar 1.661 kişiyi doğrudan etkilemiş ve toplam 7,5 milyon Euro’yu aşkın tazminata hükmedilmiştir.
BM İnsan Hakları Komitesi, Türkiye’nin Medeni ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesi’ni ihlal ettiğini birden fazla kararla tescil etmiştir. Gözaltında maruz kaldığı kötü muamele sonucunda hayatını kaybeden öğretmen Gökhan Açıkkollu davası bu kararlar arasında özellikle dikkat çekicidir. BM Keyfi Tutuklama Çalışma Grubu ise Hizmet hareketiyle bağlantılı oldukları iddia edilen kişilerin sistematik biçimde özgürlüklerinden mahrum bırakılmasının insanlığa karşı suç teşkil edebileceğini ifade etmiştir.
Türkiye’nin kronik sorunlarından biri, hak ihlallerine karşı siyasi şartlı refleksler geliştirme alışkanlığıdır. Solcusu, sağcısı, laiki, siyasal İslamcısı, milliyetçisi; herkesin sahiplendiği bir adalet şablonu var. Ama o şablonun dışına çıkan acı çoğunlukla yalnızca susturulmaz; hak edilmiş olarak sunulur.
Emre Kongar’ın yazısının körleştiği nokta tam da burasıdır. Bizzat tanımladığı aydın ihaneti ilkeleri; adalet, özgürlük, hukukun üstünlüğü evrenseldir ya da hiçbir şeydir. “Bana dokunmayan bin yıl yaşasın” zihniyetinin laik, Kemalist, solcu ya da liberal versiyonu olmaz; bunların hepsi aynı hastalığın farklı belirtileridir. Eğer insan hakları ihlallerini yalnızca kendi siyasi mahallenizin mağduriyeti üzerinden tanımlıyorsanız, evrensel adalet değil partizan dayanışma uyguluyorsunuz demektir.
Aynı mantık bu noktada kaçınılmaz bir soruyu doğurmaktadır: Uluslararası mahkemelerin ve Türkiye’nin taraf olduğu sözleşmelerin ihlal edildiğini tespit ettiği bir hukuki sürecin içinde yer almak ya da bu süreci görmezden gelmek, Kongar’ın kendi tanımıyla “aydın ihaneti” kategorisine girmez mi?
15 Temmuz darbe girişimini soruşturmak devletin meşru hakkıdır. Eğer gerçekten bir darbe girişimi varsa, gerçekten TSK içindeki bir yapılanma seçilmiş iktidarı darbeyle devirmeye çalışmışsa bu elbette bir soruşturmanın konusu olabilir… Ama burada mesele bu değil. Mesele, darbe soruşturması ile toplu cezalandırma arasındaki sınırın AİHM kararlarıyla defalarca aşılmış olmasıdır.
Öğretmenler, doktorlar, hakimler, avukatlar, gazeteciler, işadamları; somut delil gösterilmeksizin, kişiye özel değil şablonlara dayalı gerekçelerle mesleklerini, özgürlüklerini, pasaportlarını, geleceklerini kaybetti. Uluslararası hukuk bu uygulamaları ihlal olarak kayıt altına aldı.
Uluslararası hukuk kuruluşlarının ihlal olarak tescil ettiği uygulamaları görmezden gelmek; siyasi meşruiyet üretirken bu süreci aktif ya da pasif biçimde onaylamak, Kongar’ın kendi kaleminden çıkan tanımın tam içine düşmektedir. Türkiye’nin entelektüel olgunluğa erişmesi, bu refleksi her cephede aşmasına bağlıdır.
Hukukun, delile dayalı yargılamanın ve uluslararası taahhütlerin mağdurun kimliğinden bağımsız geçerli olması gerektiği evrensel bir ilkedir. Adalet mahalleye göre değişmez. Değişirse, adalet değil; tarafgirlik olur.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





































