ABD, İran’da “zafer” söylemine rağmen sahada uzun ve maliyetli bir bataklığa doğru sürükleniyor. Bombardıman sürerken müzakere masasında İran’ın şartlarının (Vance dayatması gibi) kabul edilmesi, askeri üstünlüğün siyasi güce dönmediğini gösteriyor. İçeride düşük destek ve enerji riski büyürken, Tahran zamana oynuyor; soru artık “kazanır mı” değil, “Ne kadar hasarla çıkar?”
AYDOĞAN VATANDAŞ | YORUM
ABD’nin İran’a yönelik son hamleleri, aslında ABD’nin ne denli sıkıştığını gösteriyor. Sahaya bakıldığında tablo oldukça çarpıcı: 82. Hava İndirme Tümeni’nden binlerce askerin bölgeye sevkiyatı, on binlerce asker ve deniz piyadesinin olası kara operasyonu için hazır bekletilmesi, Hürmüz Boğazı ve Harg Adası gibi kritik noktaların kontrol altına alınmasının açıkça tartışılması… Bunlar, uzun soluklu ve maliyetli bir angajmanın hazırlıkları. Üstelik bu askeri yığınak sürerken, aynı anda “barış görüşmeleri” yürütülüyor olması, ABD’nin klasik “önce vur, sonra konuş” doktrinini daha da sertleştirdiğini gösteriyor. Savunma Bakanı’nın “Bombalarla müzakere ederiz!” ifadesi, bu yaklaşımın açık bir itirafı niteliğinde.
Ancak bu sert güç projeksiyonunun arkasında ciddi bir kırılganlık da var. İran’ın, ABD’nin müzakere heyetini fiilen veto ederek kendi tercih ettiği isimle, Başkan Yardımcısı JD Vance ile görüşmek istemesi ve Washington’un bunu kabul etmesi, güç dengesi açısından son derece sıra dışı bir gelişme. Normal şartlarda bombardıman yapan tarafın müzakere şartlarını belirlemesi beklenir. Oysa burada tam tersi bir durum ortaya çıkıyor: İran, daha önce Witkoff ve Kushner üzerinden yürütülen diplomasi süreçlerinin hemen ardından gelen askeri operasyonları hatırlatarak “İki kez kandırıldık!” diyor ve güvenmediği isimleri reddediyor. Bu hafıza, diplomasinin İran açısından potansiyel bir tuzak olarak görüldüğünü gösteriyor.
JD Vance’in seçilmesi de tesadüf değil. İran, Vance’i Ortadoğu müdahalelerine mesafeli, savaşı uzatmak yerine bitirmeye daha yatkın bir aktör olarak okuyor. Bu nedenle ABD’nin kendi temsilcisini özgürce seçememesi, savaşın psikolojik ve diplomatik boyutunda ciddi bir güç kaybına işaret ediyor. Artık denklem değişmiştir: “Biz şart koyarız, siz kabul edersiniz!” döneminden, “Siz temsilcinizi seçin, biz kabul edelim!” aşamasına geçilmiştir. Bu, sahadaki askeri üstünlüğün siyasi alana yansımadığını açıkça gösteriyor.
İç politika boyutu ise bu sıkışmayı daha da derinleştiriyor. Trump’ın “Savaşı kazandık!” açıklamasına rağmen kamuoyu desteği son derece düşük: Yüzde 36 genel onay, savaş için yüzde 35 destek, yaşam maliyetleri konusunda ise yalnızca yüzde 25 güven. Daha da çarpıcı olan, toplumun yüzde 92’sinin savaşın derhal sona ermesini istemesi. Bu tablo, ABD yönetiminin siyasi olarak zamanla yarıştığını gösteriyor. İran ise elektrik kesintileri, ekonomik zorluklar ve uluslararası izolasyona rağmen bu tür bir demokratik baskıya maruz değil. Yani asimetri askeri değil, politik: İran rejimi zaman kazanabilir, ABD yönetimi ise seçim takvimiyle sınırlı.
Enerji boyutu da bu krizi küresel bir baskıya dönüştürüyor. Hürmüz Boğazı üzerinden geçen petrol akışı üzerindeki risk, Avrupa’ya kadar uzanan bir etki yaratıyor. Shell CEO’sunun Nisan ayında dizel kıtlığı uyarısı yapması ve enerji akışının “moleküler düzeyde” olduğuna dair ifadeler, savaşın ekonomik maliyetinin hızla büyüdüğünü gösteriyor. Çin yuanı ile yapılan petrol ödemeleri ve alternatif ticaret yollarının devreye girmesi ise ABD’nin küresel enerji düzeni üzerindeki kontrolünün aşındığını ima ediyor.
Tüm bu tablo, Irak ve Afganistan deneyimleriyle birlikte okunduğunda daha net bir anlam kazanıyor. ABD, Irak’ta rejimi haftalar içinde devirdi ancak yıllarca süren kaosun içine saplandı. Afganistan’da ise 20 yıllık savaş, Taliban’ın birkaç hafta içinde geri dönmesiyle sonuçlandı. Bu örnekler, askeri zaferin siyasi başarıya dönüşmediği durumlarda sürecin nasıl bir “bataklığa” evrildiğini açıkça ortaya koyuyor. İran ise bu iki ülkeden çok daha büyük, daha örgütlü ve bölgesel etkisi çok daha güçlü bir aktör. Dolayısıyla burada yaşanacak bir kara angajmanı, birçok cephede sürecek asimetrik bir savaş anlamına gelir.
Bugün gelinen noktada savaşın mimarisi değişmiş durumda. Bombardıman devam ediyor, asker sevkiyatı sürüyor, ancak aynı anda ABD’nin müzakere için İran’ın şartlarını kabul ettiği bir tablo ortaya çıkıyor. Bu çelişki, stratejik bir üstünlükten ziyade stratejik bir zorunluluğun işaretidir. Artık mesele, ABD’nin İran’ı askeri olarak yenip yenemeyeceği değil; bu sürecin siyasi, ekonomik ve toplumsal maliyetlerini ne kadar süre taşıyabileceğidir.
Mevcut veriler ABD’nin İran’da hızlı bir zaferden çok, uzun süreli ve maliyetli bir çıkmazın eşiğinde olduğunu gösteriyor. Irak ve Afganistan’da görülen “hızlı giriş, zor çıkış” modeli burada çok daha ağır sonuçlar doğurabilir. Çünkü bu kez karşısında yalnızca bir devlet değil; hafızası güçlü, sabırlı ve oyunu zamana yayan bir aktör var. Bu nedenle asıl soru artık şudur: ABD bu savaşı kazanabilir mi değil, bu savaştan ne kadar hasarla çıkabilir?
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





































