AHMET KURUCAN | YORUM
Bir halkın, bir topluluğun yaşadığı travmayı anlamak için istatistiklere, raporlara veya siyasi analizlere bakmak gerekmez. Bazen tek bir rüya yeter. Aynı rüyayı dünyanın farklı ülkelerinde yaşayan yüzlerce insanın görmesi, aynı korkuyla uyanmaları ve aynı soruyu sormaları: “Ben Türkiye’deyim ama aranıyorum. Şimdi yakalanmadan yaşadığım yere nasıl döneceğim? Buradan nasıl çıkacağım?”
İşte sürgünün ve göçün insan ruhunda bıraktığı iz budur.
Bülent Korucu’nun apolitik sohbetlerinden birini dinliyordum. Konuklarından biri Hafsa Girdap’tı. Hafsa Hanım, Hizmet Hareketi’ne mensup bir okulda İngilizce öğretmenliği yapan birisiymiş. Tam da 15 Temmuz günü öğrencilerini gezdirmek için Türkiye’den Amerika uçağına binmiş. Uçak Miami’ye inmeye iki saat kala Türkiye’de darbe girişimi olduğunu öğrenmiş uçağın koltuğundaki küçük TV ekranından.
Sonra olanlar olmuş… Bir süre sonra eşi ve çocukları da gelmiş ve bir daha Türkiye’ye dönememiş.
Programda kendisine şu soru soruldu: “İstanbul’u özlüyor musunuz?”
Verdiği cevap çok sade ama çok derindi: “Haftada iki üç defa rüyamda İstanbul’da öğretmenlik yaptığım okulda kendimi görüyorum. Öğretmenler odasındayım. Öğrencilerimle konuşuyorum. Sonra birden kendime soruyorum: ‘Ben buraya geldim ama buradan nasıl çıkacağım? Ben şu anda devlet tarafından aranıyorum.’ Tam o anda uyanıyorum.”
Bülent Bey hemen araya girdi ve şöyle dedi: “Bu rüyaları görmeyen neredeyse kimse yok. Ben böyle birine rastlamadım.”
İşte bu cümle, şu anda okuduğunuz yazıyı yazmama sebep oldu. Çünkü 2016’dan sonra ben de defalarca böyle rüyalar gördüm. Bazen memleketim Tavşanlı’da akrabalarımla birlikteyim. Bazen Zaman Gazetesi’nde gazeteyi taşra baskısına yetiştirmek için uğraşıyoruz mesai arkadaşlarımla birlikte. Bazen İzmir’de bir sohbet ortamındayım. Mutluyum, huzurluyum, neşeliyim. Hayat kendi seyrinde akıyor.
Sonra bir anda zihnimde bir şimşek çakıyor: “Bir dakika… Ben Türkiye’deyim.” diyorum kendi kendime. Arkasından ikinci düşünce geliyor: “İyi ama ben aranıyorum. Hakkımda o kadar dava var. Buradan şimdi nasıl çıkacağım?”
Tam o noktada rüya bir kabusa dönüşüyor. Sonra uyanıyorum.
Bülent Korucu’nun tespitine geri döneyim: Meğer bu rüyaları gören sadece birkaç kişi değilmiş. Çok sayıda insan aynı rüyaları görüyormuş. Öyle anlaşılıyor ki bu durum sürgün hayatının ruhumuzda bıraktığı travmanın bir tezahürü.
Psikologlar, psikiyatrlar buna ne isim verir, nasıl izah eder bilmiyorum. Ama şöyle denebileceğini düşünüyorum: Bu rüyalar sadece travmanın dili olmayabilir. Zira rüyalar kalbin hafızasıdır.
İnsan hayatının büyük kısmını bir şehirde bırakmışsa; dostlarını, hatıralarını, gençliğini, yürüdüğü sokakları, çalıştığı odaları orada bırakmışsa, zihni o şehirle bağını bir gecede koparamaz. Sürgün dediğimiz şey biraz da budur zaten.
İnsan yeni bir ülkede hayat kurar. Yeni bir dil öğrenir. Yeni sokaklarda yürür. Yeni dostluklar edinir. Çocukları yeni bir memlekette büyür. Ama geceleri zihnin kapıları kapanınca insan bazen eski şehrine döner.
Bir öğretmenler odasına… Bir gazete binasına… Bir arkadaş sohbetine… Her şey o kadar normal görünür ki… Ta ki insan birden şunu hatırlayana kadar: “Ben artık orada yaşamıyorum!”
Belki de rüyalarımız bize bunu söylüyor. Çünkü biz memleketimizi sadece bir coğrafya olarak yaşamadık. Onu hayatımızın içine yerleştirdik. Bu yüzden orantısız devlet gücünü kullanarak gül gibi insanların adreslerini değiştirebilirsiniz. Ama hatıralarının adresini değiştiremezsiniz.
Ve galiba bu yüzden bugün dünyanın dört bir yanında yaşayan binlerce insanın rüyalarında hâlâ Türkiye var.
Bu bir bayram yazısıydı. Bayramınız mübarek olsun.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





































