AHMET KURUCAN | YORUM
“Müslümanların Tarihi, İslam’ın Değil” başlıklı geçen hafta yayımlanan yazıma kaldığım yerden devam ediyorum. Bir cümle ile bile olsa özetini yapmayacağım. Bir önceki yazıyı okumayanlar bu yazıdan önce onu okumalılar. Orada en son şunu demiştim: “Gelelim bugün yaşadığımız krizlere…”
Evet, gelelim bugün yaşadığımız ve son tahlilde dine fatura ettiğimiz yanlışlarımıza. Ne yazık ki çoğumuz bugün yaşadığımız krizleri “dindarlık azaldı” veya “ahlâk bozuldu” diyerek açıklıyoruz. Oysa bu, bir önceki yazımda ifade etmeye çalıştığım erken dönem iç savaşlarını sadece teolojik yorum farklılıkları ile açıklamak kadar indirgemeci bir tutumdur. Nasıl ki Kerbelâ’yı yalnızca bir ayet yorumu farklılığına indirgemek meseleyi daraltıyorsa, bugünkü kırılmaları da aynı şekilde açıklamak doğru değildir.
Mesela gençlerin dinden uzaklaşması…
Bunu tüm dünyaya hâkim olan sekülerleşme trendi ile açıklamak kolaydır. Fakat şu unutulmamalı: Günümüzün genç kuşakları küresel, dijital bir evrende büyüyor. Kimlikler akışkan, aidiyetler parçalı, otorite algısı sorgulayıcı. Geleneksel din dili, her zaman demesem de çoğu zaman bu yeni zihniyet dünyasına temas edemiyor.
Genç, sorusuna cevap bulamadığında bunun faturasını kimileri dine, kimileri de dini temsil edenlere kesiyor. Özellikle eğer din, siyasal tartışmaların ve güç mücadelelerinin bir aparatı gibi sunulursa genç zihin, “Tanrı varsa bunlara neden izin veriyor? Din bu mu?” veya “Tanrı ile değil ama temsilcileriyle, yani organize din ile problemim var” deme noktasına geliyor.
Dolayısıyla bu tarihî, sosyolojik, psikolojik ve kültürel gerçeği görmeden yapılan her “iman çağrısı” havada kalıyor.
Benzer şekilde cemaatler, tarikatlar veya dinî yapılar etrafında yaşanan kırılmalar… Bunları da çoğu zaman “ihanet”, “fitne” veya “sadakat eksikliği” kavramlarıyla izah ediyoruz. Hâlbuki modern dünyada kurumsallaşma, şeffaflık, hesap verilebilirlik ve liderlik dönüşümü gibi meseleler hayati öneme sahip. Karizmatik liderlikten kurumsal yapılara geçiş sancılıdır. Bu sancıyı sadece “cemaate bağlılık zayıfladı” diye okumak, yapısal sorunu görmemektir. Tarihte Ebu Müslim’in tasfiyesi nasıl devletleşme sürecinin bir refleksiyse, bugün de birçok dinî yapının iç gerilimleri benzer kurumsal dönüşüm sancılarıyla ilgilidir.
Devlet-din ilişkileri de aynı şekilde…
Devletin güvenlik refleksi ile dinî alanın özgürlük ihtiyacı çoğu zaman çatışır. Güvenlik merkezli bir siyaset, dinî alanı kontrol etmek ister; dinî aktörler ise özerklik talep eder. Bu gerilimi sadece “devlet dine düşman” veya “dindarlar devlete karşı” şeklinde okumak kolaydır; fakat eksiktir.
Modern ulus-devlet yapısı, klasik dönemden farklı bir egemenlik anlayışı üretmiştir. Bu yeni model, dini kamusal alanda yeniden konumlandırır. Bu konumlanma kriz üretir. Krizi sadece itikadî bir meseleye indirgemek de meseleyi anlamamak demektir.
Ekonomik boyut da göz ardı edilemez.
Küresel kapitalizm, tüketim kültürünü kutsallaştırırken dinî değerleri bireysel alanla sınırlar. Bugün birçok insan şahsî kimliklerini inanç üzerinden değil; tüketim alışkanlıkları, kariyer hedefleri ve dijital görünürlük üzerinden kuruyor. Böyle bir zeminde dinî hayatın dönüşmesi kaçınılmazdır. Bu dönüşümü sadece “dünyevileşme” diye mahkûm etmek yerine, modern ekonominin insan psikolojisini nasıl şekillendirdiğini anlamak gerekir.
Hâsılı, geçen yazımın ana temasında izah etmeye çalıştığım gibi Müslümanların pratiği ile İslam’ın ilkeleri aynı şey değildir. Bu ayrımı kaybettiğimizde iki uç ortaya çıkar: Ya tarihi ve bugünü kutsallaştırırız ya da topyekûn reddederiz. İkisi de sağlıklı değildir.
Bence bugünün krizlerini sağlıklı okuyabilmek için şu soruları sormalıyız: “Bu zihinsel ve toplumsal değişim hangi ekonomik dönüşümle paralel ilerliyor? Hangi siyasal model dinî alanı nasıl konumlandırıyor? Hangi kültürel etkileşim yeni kimlik arayışları doğuruyor? Hangi travmalar kolektif hafızayı şekillendiriyor?”
Bu sorular sorulmadan yapılan her analiz, erken dönem iç savaşlarını sadece “hak–batıl” şemasına indirgemek kadar eksik kalacaktır.
Bitiriyorum: Eğer biz geçmişi çok katmanlı okumayı öğrenmezsek, bugünü de tek boyutlu okumaya mahkûm oluruz. Geçmişte dini siyasetin yükünden kurtarmaya çalışırken, bugün de dini toplumsal hataların taşıyıcısı hâline getirmemeliyiz. Din ilahîdir; yorum ve temsil beşerîdir. Beşerî olanı analiz etmek, ilahî olanı zedelemek değildir.
Son söz olarak şunu söyleyeyim: Krizleri sadece iman–küfür, sadakat–ihanet, ahlâk–bozulma ikilikleriyle okumak zihni rahatlatır; fakat gerçeği açıklamaz. Gerçek çoğu zaman daha karmaşıktır. Bu karmaşıklığı kabul etmek, hem tarihe hem bugüne karşı daha dürüst bir duruştur.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





































