AHMET KURUCAN | YORUM
Rabbime binlerce hamd-u senalar olsun; üç yılı aşkın bir süredir dedeyim. Allah herkesin evladını ve torununu kendine bağışlasın. Dünyalar tatlısı bir kız torunum var. Adı da Nurşen… Cıvıl cıvıl, adı gibi neşe dolu. Hayatımızın merkezine geldi ve oturdu. Acizliğiyle hepimizi kendisine kul-köle yaptı adeta.
Dede olmak… Benim için hayatımda yeni bir rol. Son üç yıldır hayata baba iken başka, dede olunca bambaşka bir yerden baktığımı gördüm. Nasıl mı? Bugün sabah torunumla yaşadığım bir hadise oldu. Onu paylaşayım sizlerle. Siz de yazıyı okursanız göreceksiniz hayata farklı perspektiflerden nasıl baktığımı.
Sabah erken saatler… Annesi gece tam uykusunu alamamış, uyuyor. Nurşen, ısrarla televizyon açmamızı istedi benden ve anneannesinden. Biz de açtık. Hem gürültü yapmasın ve annesi uyusun, hem de biz sakince kahvaltı hazırlayalım diye.
Ismarlama çizgi film izledi. Doya doya seyretti.
Sonra?
Sonrası tufan, fırtına… Nasıl çığlık atmaya başladı! Bağırdı, çağırdı, kendini yerlere attı. İster inanın ister inanmayın, üç kişi bir saate yakın çocuğu sakinleştiremedik.
Neden? Kızım söyledi: “Uzun süre televizyon seyredince hep böyle oluyor.”
Şimdi ilmî açıklamalara geçelim ve bu “neden”in nedenini öğrenelim. Küçük çocukların beyni, özellikle 4 yaş civarında, bizim sandığımız gibi çalışmıyormuş. Çizgi filmlerdeki hızla akan sahneler, sürekli değişen görüntüler, parlak renkler, ışıklar… Bunlar çocuğun sinir sistemini adeta “yüksek voltaja” bağlıyormuş.
Bunun manası şu imiş: Çocuk o bir saat içinde aslında sadece televizyon izlemiyor; o akan görüntülerle birlikte sinir sistemi hızlanıyor, uyarılıyor ve tavan yapıyormuş. Televizyon kapandıktan sonra da çocuk o hızdan, çok yavaş seyreden hayata intibak edemiyormuş. İşte o zaman da bağırmaya, çağırmaya başlıyormuş.
Durum böyleyse o zaman burada bir davranış probleminden ya da bir şımarıklıktan söz etmiyoruz; regülasyonun çökmesi, ayarlanamamasından söz ediyoruz demektir. Yani o küçücük bedenin maruz kaldığı devasa uyarılar, onu dengesizliğe itiyor ve ve bir yerde çocuk patlıyor. Bizim bu sabah Nurşen’de yaşadığımız buymuş.
Çözüm diyeceksiniz!
Şöyle yapmamız gerekiyormuş: Televizyonu bir anda kapatmak yerine, “Beş dakika sonra kapatacağız” diyerek çocuğu hazırlamak. Veya televizyonu kapattıktan sonra onu boşlukta bırakmamak; bir kitap, bir oyun, kısa bir yürüyüşle hayatın akışına yumuşak bir geçiş sağlamak. Belki de en önemlisi, onu hemen yeniden bir uyarı bombardımanına sokmadan biraz kendi hâline bırakmak gerekiyormuş.
Ama genel çerçeve şu olmalıymış; çocuğa her gün düzenli olarak yaşına göre belli bir zaman diliminde çizgi film izlemesine izin vermek. Buradaki düzen ve tutarlılık çocuğun sınırını bilmesini sağlıyor.
Nasıl mı?
Şöyle; günde 2 çizgi film ya da yaşının büyümesine bağlı olarak 4 çizgi film veya günde 20 dakika, 30 dakika gibi. İşin özeti şu formülde gizli; düzen, tutarlılık ve sınır.
Peki bu meselenin dinî bir tarafı var mı? Bence var.
Çünkü İslam, insanın fıtratını koruyan bir hayat nizamı sunar bizlere; emirleriyle, yasaklarıyla ve tavsiyeleriyle. Kur’ân’da geçen “mizan” kavramını hatırlayın: denge. Her şeyin bir ölçüyle olması… Aslında mesele tam da bu. Çocuğun dünyasında denge bozuluyor. Aşırı uyarı, kontrol kaybını beraberinde getiriyor.
Kaldı ki bu sadece çocuklarımız için değil, bizler için de geçerli. Sürekli ekran, sürekli haber, sürekli sosyal medya… Biz de kendi çapımızda aynı şeyi yaşıyoruz. Sinir sistemimiz yoruluyor, ruhumuz daralıyor, sabrımız azalıyor. Ama biz bunu “stres” diye isimlendiriyoruz. Çocuk ise bu halini “çığlık” ile ifade ediyor.
Peygamber Efendimiz’in (sas) çocuklarla ilişkisine baktığınızda, orada bir “yüklenmeme” hâli görürsünüz. Zorlamayan, yormayan, taşıyabileceği kadar veren bir yaklaşım. Bugün ise biz, farkında olmadan çocukların zihinlerine taşıyamayacakları kadar uyarı yüklüyoruz. Sonra da onlardan “sakin olmalarını” bekliyoruz.
Bu, adil değil.
Kendi kendime şu soruyu sordum: Problem çocukta mı, yoksa bizde mi? Cevabı zor değil; elbette bizde…
Evet, bugün torunum bana bir şey öğretti: Dede olmak, hayat boyu öğrendiklerini torununa öğretmek değil; aynı zamanda hayatı torunundan ve torununla birlikte yeniden öğrenmekmiş…
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





































