AHMET KEMAL GENÇ | ANALİZ
ABD ve İsrail’in İran’a yönelik başlattığı saldırı, yalnızca askeri bir operasyon değil; çok katmanlı bir jeopolitik kırılma anı. Washington ve Tel Aviv “önleyici güvenlik” doktrinini devreye sokarken, Moskova ve Pekin pozisyon alıyor, Türkiye denge siyaseti yürütüyor, Körfez ise enerji güvenliği kaygısıyla temkinli bekliyor. Ortadoğu’da artık yalnızca bir cephe değil, iç içe geçmiş üç düzlemde kriz yaşanıyor: Askeri, bölgesel ve küresel.
ABD ve İsrail’in, 12 günlük savaş sürecinde olduğu gibi üst düzey askeri ve güvenlik yetkililerini hedef alması, yanı sıra bu kez yalnızca caydırıcılık ya da sınırlı askeri dengeleme amacı taşımadığını gösteriyor. Aksine, asıl amacın İran’daki mevcut rejimi zayıflatmak hatta değiştirmek olduğu artık daha açık biçimde ifade ediliyor.
Son gelişmeler çatışmanın kontrollü bir operasyon sınırında kalmayabileceğini gösteriyor. Erbil’deki ABD Başkonsolosluğu çevresine yönelik saldırı girişimleri ve Irak’ta İran’a yakın Haşdi Şabi unsurlarına dönük karşı hamleler, krizin İran–İsrail hattını aşarak Irak sahasına taşındığını ortaya koyuyor. Bu, ikinci bir cephenin fiilen açılması anlamına geliyor.
Önümüzde üç temel risk var: İlki Irak’ın ikinci cepheye dönüşmesi… ABD askeri varlığı ile İran’a yakın milis yapılar doğrudan karşı karşıya gelebilir. İkinci risk, vekil güçlerin devreye girmesi… Lübnan’da Hizbullah, Yemen’de Husiler, Suriye’de İran bağlantılı milisler sürece dahil olabilir. Son olarak ABD–İran doğrudan çatışması ihtimali… Diplomasi tamamen devre dışı kalırsa bölgesel savaş riski ciddi biçimde artar.
Bu aşamada belirleyici değişken, İran’ın vereceği yanıtın dozu ve ABD’nin hedef setini genişletip genişletmeyeceğidir.
Saldırının çerçevesi nedir?
Devam eden müzakereler zaten ciddi bir umut üretmiyordu. ABD’nin bölgeye yaptığı askeri yığınak –uçak gemisi grupları, hava savunma sistemleri ve üs takviyeleri– askeri seçeneğin masada tutulduğunu açık biçimde gösteriyordu. Dolayısıyla yaşananlar ani bir kopuş değil; uzun süredir hazırlanan bir senaryonun sahaya yansıması olarak okunmalı.
ABD Başkanı Donald Trump yönetimi saldırıyı, “İran’dan kaynaklanan yakın tehditleri bertaraf etmek” şeklinde çerçevelerken, İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu bunu İran’ın nükleer eşiğe gelmesini engelleme zorunluluğu olarak sundu. Washington’un argümanı üç başlıkta toplanıyor: İran’ın nükleer kapasitesinin kritik eşiğe yaklaştığı, balistik füze programının hız kazandığı, bölgedeki vekil güçler üzerinden İsrail’i çevrelediği…
Bu tablo, diplomasi masasının tamamen çöktüğünü değil; askeri seçeneğin diplomasiye tercih edildiğini gösteriyor.
İran’ın cevabı ne olacak? Tahran’ın önünde üç temel seçenek var. Sınırlı misilleme ilk ihtimal olarak göze çarpıyor. Balistik füze ve İHA saldırılarıyla caydırıcılık mesajı verip savaşı kontrollü tutmak. Vekil güçleri devreye sokmak bir diğer seçenek. Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen hattında çok cepheli baskı oluşturmak. Ve doğrudan savaşı tırmandırma riski… ABD üslerini veya Körfez enerji altyapısını hedef almak; Hürmüz Boğazı kartını gündeme getirmek.
İran’ın iç dengeleri bu kararda belirleyici olacak. Devrim Muhafızları sert bir karşılık isterken, ekonomik kırılganlık ve yaptırımlar savaşın sınırlı tutulması yönünde baskıyı arttırıyor. Bununla birlikte rejim açısından dış tehdit, iç konsolidasyon fırsatına da dönüşebilir.
Rusya ve Çin’in pozisyonu ne olacak?
Rusya Güvenlik Konseyi Başkan Yardımcısı Dmitry Medvedev’in açıklamaları, Batı’nın askeri hamlelerinin küresel istikrarsızlığı artırdığı yönünde sert bir eleştiri içeriyor. Moskova doğrudan savaşa girmez; ancak diplomatik destek, askeri teknik işbirliği ve istihbarat paylaşımıyla İran’a alan açabilir. Ukrayna savaşı bağlamında bu kriz, Rusya için ABD’yi meşgul eden bir jeopolitik baskı unsuru anlamına geliyor.
Çin ise daha temkinli bir çizgide. Pekin’in temel kaygısı enerji güvenliği ve Hürmüz Boğazı’ndaki istikrar. İran petrolünün kesintiye uğraması, Kuşak-Yol hatlarının zarar görmesi ve küresel enerji fiyatlarının sıçraması Çin ekonomisini doğrudan etkiler. Bu nedenle Çin askeri değil diplomatik ve ekonomik destekle sınırlı kalacaktır.
Türkiye için kriz çok boyutlu: Irak ve Suriye’de güvenlik boşluğu oluşabilir. Yeni bir göç dalgası tetiklenebilir. Enerji fiyatlarındaki artış ekonomik baskı yaratabilir. NATO yükümlülükleri ile bölgesel diplomasi arasında denge zorlaşabilir.
Ankara’nın muhtemel çizgisi taraf olmamak, diplomasi çağrısı yapmak ve krizin yayılmasını engellemeye çalışmak olacaktır. Ancak İran sahasında artan gerilim Türkiye’nin güvenlik hesaplarını doğrudan etkiler. Sınır ötesine ilerleme ihtimali de dahil olmak üzere tüm askeri seçeneklerin hâlâ masada olduğu belirtiliyor.
Körfez ülkeleri ne yapacak?
Suudi Arabistan ve BAE doğrudan savaşa girmez. Ancak enerji altyapıları hedef alınırsa ya da İran bağlantılı gruplar Körfez’i doğrudan vurursa tablo değişebilir. Körfez’in önceliği enerji piyasalarının istikrarı ve iç güvenliğin korunmasıdır.
Bu bir bölgesel savaş mı, küresel cepheleşme mi?
Kriz üç düzlemde ilerliyor: Askeri düzlem: İran–İsrail gerilimi. Bölgesel düzlem: Vekil güçlerin devreye girme ihtimali. Küresel düzlem: ABD-İsrail ekseni ile Rusya-Çin ekseninin örtük rekabeti.
Dolayısıyla mesele yalnızca İran’ın nükleer programı değil; Ortadoğu’nun yeni güvenlik mimarisi ve küresel güç dengesi.
En kritik soru: Savaş büyür mü?
Büyüme ihtimali şu koşullarda artar: İran ABD üslerini doğrudan hedef alırsa, Hizbullah tam kapasite devreye girerse, Hürmüz Boğazı kapanırsa, ABD kara unsurlarını sahaya sürerse. Sınırlı kalma ihtimali ise İran’ın kontrollü misilleme ile yetinmesi, ABD’nin hedeflerini genişletmemesi, diplomatik kanalların tamamen kapanmamasına bağlı.
Ortadoğu şu an yalnızca bir kriz yaşamıyor. Yeni bir güç dengesi test ediliyor. Bu saldırı aynı anda birkaç hedef taşıyor olabilir: İran’ı zayıflatma, İsrail’in uzun vadeli güvenlik doktrinini uygulama, ABD’nin küresel caydırıcılığını yeniden tesis etme ve Rusya ile Çin’e dolaylı bir meydan okuma.
Kesin olan şu: Ortadoğu’daki satranç tahtası devrildi. Taşlar yeniden diziliyor…
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





































