ADEM YAVUZ ARSLAN | YORUM
Amerikan Futbol Ligi’nin finali olan Super Bowl, her yıl olduğu gibi bu yıl da astronomik bilet fiyatları, rekor kıran reklam bütçeleri ve tüketim istatistikleriyle gündeme geldi. Ancak 2026 Super Bowl’u önceki finallerden ayıran esas unsur, sahadaki mücadeleden çok devre arasında yaşananlardı. Zira bu yıl Super Bowl’un devre arası, yalnızca bir müzik gösterisi değil, Amerikan toplumunun içinden geçtiği kırılmayı açık biçimde yansıtan sembolik bir ana dönüştü.
Devre arasında sahneye çıkan Porto Rikolu sanatçı Bad Bunny, yalnızca İspanyolca şarkılar seslendirdi. Grammy ödüllü sanatçı, milyonlarca doların ve küresel markaların döndüğü bu sahnede tek bir kelime dahi İngilizce kullanmadı. Bu tercih, sanatsal bir kapris olmanın ötesinde, bilinçli bir siyasal ve kültürel duruş anlamı taşıyordu.
Yaklaşık 135 milyon kişinin aynı anda izlediği bu performans, sandık kurulmadan yapılan bir tür toplumsal yoklama niteliğindeydi. Ortaya çıkan tablo netti: Amerika, iki farklı hikâyenin eşzamanlı olarak yaşandığı bir ülkeye dönüşmüş durumda.
Bir tarafta Donald Trump’ın temsil ettiği Amerika vardı. Korku diliyle şekillenen, kimliği daraltan, “biz ve onlar” ayrımı üzerinden siyaset üreten bir yaklaşım. Diğer tarafta ise Bad Bunny’nin sahneye taşıdığı başka bir Amerika: Çok dilli, çok kültürlü, özgüvenli ve kapsayıcı bir toplumsal gerçeklik.
Bu iki Amerika’nın aynı anda, aynı ekranda karşı karşıya gelmesi, ülkenin iç gerilimlerini gözler önüne serdi.
Sessiz bir duruş
Bad Bunny’nin performansını anlamlı kılan unsurlardan biri, sanatçının yıllardır benimsediği tutarlı çizgi. Göçmen karşıtı uygulamalara tepki olarak Amerika’daki bazı konserleri iptal etmiş, İngilizce albüm yaparak küresel pop endüstrisinin merkezine yerleşme imkânını bilinçli biçimde geri çevirmişti.
Ancak asıl dikkat çekici olan, bu duruşu sert sloganlarla değil, gündelik hayatın sahiciliği üzerinden kurmasıydı. Sahneye taşınan plastik sandalyeler, mahalle kültürü, sıradan insanların neşesi ve yoksunluk içindeki yaşamları, izleyiciye yapay bir “çeşitlilik vitrini” değil, gerçek bir hikâye sundu.
Bu nedenle performans yalnızca bir gösteri olarak değil, geniş kitlelere temas eden bir anlatı olarak karşılık buldu.
Trump’ın rahatsızlığı
Donald Trump’ın performans sonrası yaptığı, “Kimse ne dediğini anlamadı” yönündeki açıklaması, tartışmanın özünü ele veriyor. Sorun anlaşılıp anlaşılmaması değildi. Sorun, kontrol edilemeyen bir toplumsal gerçekliğin görünür hâle gelmesiydi.
Hispanik kültür, artık Amerikan toplumunun kenarında duran bir unsur değil. ABD nüfusunun yaklaşık yüzde 20’si Hispanik kökenli. 2050 yılında bu oranın yüzde 30’a yaklaşması bekleniyor. California’dan Texas’a uzanan geniş bir coğrafyada şehir isimlerinden gündelik dile kadar İspanyolca, Amerikan hayatının ayrılmaz bir parçası.
Trump yönetiminin göçmen politikalarında zaman zaman daha temkinli davranmasının ardında da bu demografik gerçeklik yatıyor. Seçim matematiği, sert söylemin sınırlarını çiziyor.
Ancak Bad Bunny’nin sunduğu kapsayıcı ve neşeli anlatı, özellikle Hispanik gençler ve erkekler arasında Trump’ın kurduğu desteği aşındırma potansiyeli taşıyor. Asıl rahatsızlık da bu noktada yoğunlaşıyor.
Bir hikâye meselesi
Bad Bunny’nin etkisi, siyasetin dilini taklit etmesinden değil, sahici bir hayat hikâyesi sunmasından kaynaklanıyor. Kasiyerlikten dünya yıldızlığına uzanan bu hikâye, sisteme ve siyasete yabancılaşmış geniş bir genç kitleye temas edebiliyor. Trump’ın beyaz Amerikalılara sunduğu “kaybedilen ülke” anlatısına karşılık, Bad Bunny başka bir Amerika’yı, eşit derecede gerçek ve görünür bir şekilde sahneye taşıyor. Bunu dışlayıcı bir dil kurmadan, eğlenceden ve estetikten vazgeçmeden yapması ise anlatının gücünü artırıyor.
Peki ya Türkiye?
Bu noktada ister istemez Türkiye için de benzer bir soru gündeme geliyor. Türkiye’de bir gün büyük bir spor organizasyonunun devre arasında Kürtçe ya da Arapça bir performans sergilenebilir mi? Böyle bir durum, “bölücülük” tartışmalarına savrulmadan, toplumun geniş kesimleri tarafından doğal karşılanabilir mi?
Bu sorular futbolla ya da müzikle ilgili değil. Asıl mesele, toplumun kendine ve birlikte yaşama iradesine duyduğu özgüven.
Amerika, tüm çelişkilerine rağmen, böylesi bir sahnenin kurulmasına izin verebilecek kurumsal ve toplumsal bir esneklik gösterebiliyor. Tepkiler oluşsa bile, süreç geri döndürülemiyor. Türkiye’de ise kültürel çoğulluk hâlâ bir zenginlikten ziyade tehdit olarak algılanabiliyor. Kimlik meselesi, özgüven değil tedirginlik üretiyor.
Bu eşik ne zaman aşılır?
Belki de cevap basittir: Farklı kimlikler görünür olduğunda irkilmediğimizde… Bir dili duyduğumuzda savunmaya geçmek yerine dinleyebildiğimizde…
En önemlisi çoğulluğu bir zayıflık değil, toplumsal güç olarak kavrayabildiğimizde. Bad Bunny’nin sahnesi, bize şunu hatırlattı: Başka bir hikâye mümkün. Daha çoğulcu, daha sakin ve daha sahici bir hikâye…
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





































