Türk siyasetinin en kadim hastalığı, koltukla nefes almak olsa gerek. Devlet Bahçeli bu hastalığın en ileri vakası. Hepi topu yüzde 5 oyla ülkeyi yönetmek, demokraside absürd sayılır ama Türkiye’de buna “koalisyon aritmetiği” deniyor. Reşat Nuri’yi “Recep” okuyan, Bihter’i yanlış diziye yerleştiren bir siyasetçi; Öcalan’ın serbest kalıp kalmayacağına karar veriyor. Bu bir karikatür değil, 2025 Türkiye’sinin trajik tablosu.
M. NEDİM HAZAR | YORUM
Türk siyaseti, ne zaman biteceği kestirilemeyen uzun metrajlı bir dram gibi akıyor. Bu filmin başrol oyuncuları zaman zaman değişse de “oyun kurucu” rolünü üstlenen figürlerin sahneden inmemek konusundaki ısrarı, senaryonun değişmez karakteri olmaya devam ediyor. Geçtiğimiz günlerde, Yargıtay Onursal Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk ile MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli arasında yaşanan polemik, bu trajik ısrarın en rafine ve en acı verici resmini önümüze serdi.
66 yılını hukuka adamış, kalemi ve zihni hâlâ keskin olan bir isme yönelik sarf edilen “namert” ve “beyni sulanmış” gibi kaba hakaretler ve karşılığında gelen “hukuktan anlamayan, hukuksal yaklaşımla politik yaklaşım ayrımını yapamayan, ayırt etme gücü ve zekâsı olmayan birinin değerlendirmesi benim açımdan sıfıra eşittir” minvalindeki soğukkanlı, vakur cevap; aslında bir şahsiyet tartışmasının çok ötesinde, Türkiye’nin maruz kaldığı siyasi vesayetin çarpıcı bir röntgeni mahiyetinde.
Devlet Bahçeli, Türk siyasi tarihinde her zaman kendi türünde ilginç bir figür olmuştur. Hiçbir zaman kalabalıkları coşkuyla peşinden sürükleyen bir hatip ya da derinlikli tezler üreten bir düşünür olmadı. Buna karşın, “devlet memuru” ciddiyetiyle siyasetin karanlık matematiğini bilen, kriz anlarında kilit taşları yerinden oynatan, koalisyonları kurup bozan, erken seçimlerle ülkenin rotasını değiştiren sinsi bir “gölge adam” olarak Türkiye’nin son otuz yılına damgasını vurdu. 1999 seçimlerinde yüzde on sekizi aşan oy oranıyla gerçek bir kitlesel güce sahipti; Ecevit hükümetinin vazgeçilmez ortağıydı. İnkar edilemez: Bahçeli, siyasi disiplin açısından önemli bir kapasiteye sahipti ve Türk siyasi tarihinin akışında belirleyici roller üstlendi. Fakat bugün bize sunulan tablo, o figürün soluk bir hayaleti bile değil.
İnsanoğlu fanidir.
Yaşlanmak, bedenin ve zihnin yavaşlaması, hepimizin kaçınılmaz yazgısıdır. Bunu söylemek ne bir zaaf ne de bir hakaret; aksine, insana duyulan saygının özüdür. Yaşı ilerlemiş bir insanın zaman zaman sürçmesi, hata yapması, eski tazeliğinden yitirilmiş görünmesi, hayatın doğal akışıdır ve kimse bunu kişisel bir kusurmuş gibi yüzüne vuramaz.
Ancak yaşlılık ile ülkenin kaderini rehin almanın birleştiği noktada, bu masumiyet perdesi kalkmak zorundadır.
Bugün yetmişini çoktan aşmış, seksenine merdiven dayamış bir Bahçeli var karşımızda. Ve bu Bahçeli, konuşma kürsüsünde artık giderek sıklaşan bir “gaf arşivi” oluşturuyor. Geçtiğimiz aylarda, ahlak ve kültürel yozlaşma üzerine yaptığı bir konuşmada Reşat Nuri Güntekin’in “Yaprak Dökümü”nü ele aldı; ancak yazarın adını “Recep” diye okudu. Yetmedi, Halit Ziya Uşaklıgil’in “Aşk-ı Memnu” romanının baş kahramanları Bihter ve Behlül’ü “Yaprak Dökümü”nün karakterleriymiş gibi anlattı. Bir konuşmada dizi adları birbirine karıştı, şarkı sözleri yamuk büküldü, alıntılar yanlış kişilere atfedildi. Bilim insanlarına, hâkimlere, emeklilere, sanatçılara, muhalefet liderlerine gün geçmeden hakaretler yağdı; orantılar, bağlamlar ve formaliteler çoktandır terk edildi. Sami Selçuk’un keskin gözlemiyle özetlersek: “Doğru dürüst Türkçesi bile yok. Seçtiği dalı bile telaffuz edemiyor.”
Sıradan bir vatandaş olarak bir notere gitse ve miras işlemi yaptırmaya kalksa, çocukları “akli meleke raporu” talep edebilir; bu hukuken mümkün ve son derece meşru bir güvencedir. Trafik sınavına girse, refleksleri ve genel tablosu itibarıyla direksiyon başına alınıp alınamayacağı tartışmalı olur. Ancak bu profil, seksen beş milyonluk bir ülkenin direksiyonuna müdahale etmeye; Cumhurbaşkanını PKK liderinin serbest bırakılması gibi tarihi bir meselede baskı altına almaya; yargıya, muhalefete, üniversitelere sözler savurmaya devam ediyor. Yüzde beşi zor bulan bir partinin genel başkanı olarak, ülke üzerinde neredeyse “yüzde 50 artı bir” etkisi var. Bu matematiksel absürdlüğü hangi demokrasi terminolojisiyle açıklayabiliriz?
Fakat dürüst olmak gerekirse, bu trajedi yalnızca Bahçeli’ye özgü değil; bu, Türk siyasetinin “mezarda emeklilik” hastalığıdır ve kronik bir virüs gibi kuşaktan kuşağa geçmektedir. Türk siyasetçisi, emekli olup hatıralarını kaleme almak, birikimini genç kuşaklara aktarmak, sahneden onurlu bir çıkış yapmak gibi bir alışkanlığa sahip değildir. Merhum Erbakan, son döneminde bir asansör sistemi ile -adeta insanüstü bir iradeyle- kürsülere çıkarılıyordu; seyreden herkesin içi parçalanıyordu ama o kürsüden inmiyordu.
Deniz Baykal’ın Meclis’teki son halleri, onu yıllarca tanıyanların ruhunu burkuyordu; neredeyse kürsüde ruhunu teslim edecek bir görüntü veriyordu. Rahmetli Türkeş, Bahçeli’nin bugün hâlâ devam ettirdiği geleneğin belki de en acı mirasçısına örnek teşkil etti. Türk siyasetçisi için koltuk, bir hizmet aracı değil, bir yaşam destek ünitesidir. O koltuk çekildi mi, kimlik de gider, anlam da. Bu varoluş korkusu, onları sandık başlarına köle etmektedir.
Gelelim asıl meseleye. Sami Selçuk, Bahçeli’ye verdiği cevapta şunu da ekledi: “Batı’da tek bir yanlış yapan, o görevinden ayrılır, ayrılmak zorundadır. Bizim halkımızın alınyazısı nedense ne denli çok yanlış yaparsanız, o konumda daha çok kalıcı olursunuz anlayışına dayanmaktadır.”
Bu, bir hukuk hocasının soğuk analizi değil, bir ülkenin hastalık tarifnamesidir.
Bahçeli, Türkiye’nin geleceği üzerindeki bu orantısız ve meşruiyeti tartışmalı vesayetten elini çekmeli ama dinleyeceğini hiç sanmıyorum. Geçmişte ne kadar hesap adamı olduysa, bugün o hesapların ne kadar yanlış çıktığı ortada. Bir ülkenin kaderi, yaşın getirdiği doğal zaafların ve sertleşen inatların gölgesinde karartılamayacak kadar kıymetli olsa gerek. Bahçeli’ye saygısızlık etmek değil bu söylenen; tam tersine, ona ve temsil ettiği milyonlara karşı duyulan en temel saygının gereği.
Evet dostlar.
Siyasetin sonbaharı herkes için gelir. Yaprakların dökülmesi ne acınası ne de utanılacak bir şeydir. Utanılacak olan, dökülmekte olan yaprakların, ülkenin tüm rüzgarlarını hâlâ kendi başına yönlendirme iddiasındaki ısrardır.
Sözün özü başta Devlet Bahçeli olmak üzere tüm mütekaid eşhas bu ülkeden elini çekmeli artık. Tamam da! Bu yaşa kadar ettiğiniz feragat, yaptığımız fedakarlıklar ve hizmet yetti artık! Hadi yazıyı romantizmle bitirelim; çünkü en güzel sonbaharlar bile, yerini kışa bırakmayı bildiğinde anlamlıdır.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





































