ADEM YAVUZ ARSLAN | YORUM
Donald Trump seçimi kazanıp ikinci kez ABD Başkanı olduğunda, “Bildiğiniz Amerika’yı unutun. Hem Amerika hem de dünya yepyeni bir döneme girdi.” demiştim. Ama itiraf etmeliyim; bu kadarını ben bile beklemiyordum. ABD, Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’yu kaçırdı ve fiilen ülkeye el koydu. Evet, yanlış okumuyorsunuz.
Yaşananların doğrudan, dümdüz anlatımı bu: ABD, Venezuela’ya el koydu. Bugüne kadar “darbe”nin çeşitli versiyonlarını gördük; ama bu olanlar gerçekten büyük bir şok.
Birçok yönüyle de tarihte bir ilk. Bu yüzden her yerde tek gündem “Venezuela Operasyonu” ve Trump’ın açıklamaları. Elbette bu konuda sessiz kalan ülkeler de var. Mesela Maduro’ya “kardeşim” diyen Erdoğan tek kelime etmedi. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan kısa bir açıklama yaptı; ama ne dediğini anlayan çıkmadı. Bazı AKP’liler önce Maduro’ya destek tweet attılar ama kısa süre sonra ne olduysa hepsi silindi.
En enteresan açıklama ise CNN Türk’e konuşan MHP lideri Devlet Bahçeli’den geldi. Bahçeli’ye göre ABD özel kuvvetlerinin Maduro’yu sarayından pijamalarıyla kaçırmasıyla 15 Temmuz’da yaşananlar birebir aynı. Bahçeli, hangi 15 Temmuz’dan bahsediyor, bilmiyorum.
Çünkü Venezuela Karakas’ta yaşananlarla 15 Temmuz gecesi Marmaris’te yaşandığı iddia edilen olaylar arasında bırakın birebir benzerliği, benzeşme bile yok. Elimizdeki resmî belgelere dayanarak Bahçeli’nin yanıldığını göstereceğim; ama önce Maduro’nun kaçırılmasına dair bir çerçeve çizmek gerekiyor. Çünkü dünya gerçekten yepyeni bir döneme girdi.
En basitinden, Trump’ın bu hamlesi emsal oluşturabilir. Artık uluslararası düzen değil, güçlünün hukuku işleyecek demektir. Putin ya da Netanyahu yarın gidip başka ülkelere, başka siyasetçilere “çökebilir”. Bir başka boyut daha var: Maduro’nun ABD’de yargılanması sırasında ortaya çıkacak bilgiler, belgeler ve tanıklıklar; aralarında Türkiye gibi ülkelerin de bulunduğu birçok başkenti tedirgin edebilir. Venezuela’nın kirli trafikleri ortaya dökülürse, Erdoğan rejiminin bazı aparatları fena halde zorda kalabilir. Yani 3 Ocak’ta yeni bir dünya düzenine geçildi.
ABD Dış Politikasının “Putinleşmesi”
Donald Trump, göreve geldiğinden beri zaten kırılganlaşmış dünya düzeninin canına okuyor. Önceki gece yaşananlar; Orta Amerika açıklarında küçük teknelere yönelik hava saldırıları, uyuşturucu kaçakçılığına dair kanıtlanmamış iddialarla mürettebatın öldürülmesi ve açık denizde Venezuela petrol tankerlerinin silah zoruyla ele geçirilmesi gibi eylemlerin ardından geldi.
Trump’ın kendi küresel kudretine olan inancı ve başka ülkelerin topraklarını, doğal kaynaklarını ele geçirme arzusu bugüne kadar “yabancı savaşlara saplanma” korkusuyla sınırlıydı. Trump sekiz savaşı bitirdiğini iddia etmiş, 2025’teki en büyük hedefi de Nobel Barış Ödülü’nü kazanmak gibi görünmüştü. Şimdi ise ‘Nobel olmadı bari biraz petrol alayım’ demiş gibi davranıyor. Kameraların karşısına geçtiğinde çok keyifliydi ve “Çok iyi bir planlama, çok büyük birlikler ve harika insanlar… Aslında parlak bir operasyondu.” dedi.
Maduro, 2013’ten bu yana seçimlerin yaygın biçimde hileli kabul edildiği bir süreçle otoriter bir devleti yöneten bir diktatör. Ancak ABD’nin ona yönelttiği spesifik uyuşturucu suçlamaları çoğu uzmana göre zayıf. Bu iddialar, Venezuela’ya saldırı ve Maduro’nun kaçırılmasını ne uluslararası hukuk ne de ABD hukuku açısından ikna edici biçimde gerekçelendirebiliyor.
Trump, yaptığı açıklamalarda Venezuela halkına demokrasi getirmekten ya da Maduro’yu mahkeme önüne çıkarmaktan çok, Venezuela’nın petrolüne —dünyanın en büyük kanıtlanmış rezervlerine— göz diktiğini defalarca açıkça ortaya koydu.
Trump’ın çiğnediği uluslararası hukuk ve normlar, önceki ABD yönetimleri döneminde zaten gevşetilmişti. Bu operasyon, en çok 1990’da ilk Bush yönetiminin Panama’yı işgali ve oradaki güçlü adamı zorla teslim almasına benziyor. Ardından sahte gerekçelerle Irak’ı işgal eden genç George Bush’un dönemi ve “olağanüstü nakil” uygulamaları geldi. Barack Obama, seleflerini hesap vermeye zorlamadı; bunun yerine kendi hukuken tartışmalı insansız hava aracıyla hedefli öldürme kampanyasını sürdürdü.
Bunlar; ABD çıkarları uğruna uluslararası hukuka istisnalar tanıdığını iddia eden ama genel olarak “kurallara dayalı sistemi” —Amerika’nın lehine olduğunu bilerek— benimseyen başkanların tekil ikiyüzlülükleri olarak görülebilir. Trump ise bu sisteme bütünüyle saygısız. Dünyaya, 21. yüzyıl silahlarıyla donanmış bir 19. yüzyıl emperyalisti gibi bakıyor.
Venezuela’da yaşananlar; Trump’ın radikal adımlar atma hevesini dile getirdiği İran ve Danimarka gibi ülkelerde derhal endişe yaratacaktır. Son günlerde Trump, ABD’nin İran’daki hükümet karşıtı protestocuları savunacağını söyledi; yetkililer ise Grönland’ın “gerekirse her türlü yolla” ele geçirilmesine dair tehditleri sürdürdü. Geçen ay Danimarka Savunma İstihbarat Servisi, ABD’yi bir güvenlik riski olarak tanımladı. Kısa süre öncesine kadar bir NATO müttefiki için düşünülemez bir tanım.
Bu gelişmeler, büyük ölçüde kurallara dayalı bir dünyadan; silahlı güç ve onu kullanma isteğiyle belirlenen rekabetçi etki alanlarına doğru kayışı hızlandırıyor. 2026’nın ilk günlerinde acımasızca netleşen bu tehlike, nihayetinde herkesi bekleyen bir sınav.
Erdoğan “Kardeşine” Sessiz
Gelelim esas soruya: Bu gelişmeler Erdoğan rejimini ve AKP iktidarını nasıl etkiler? Doğal olarak ortalık spekülasyondan geçilmiyor. Ben, Erdoğan’ın şahsı ve ailesi için “hemen, doğrudan” bir tehdit gördüğümü söyleyemem. Çünkü Erdoğan; İsrail, ABD, Rusya ve AB ile ilişkilerinde hayli bonkör. Bu güç merkezlerinin çoğu talebini karşılıyor, birçok dosyada “uyumlu” davranıyor.
Yani Erdoğan’ı değiştirmek için güçlü bir motivasyonları olduğunu düşünmüyorum.
Ama bu, Erdoğan rejimi açısından tamamen risksiz bir tablo olduğu anlamına da gelmiyor. Çünkü Reza Zarrab’ı yakalayıp Halkbank davasını açan Güney Bölge Savcılığı (SDNY), Maduro’yu silah ve uyuşturucu kaçakçılığı suçlamasıyla yargılayacak.
İddianamede “Güneş Karteli”ne ilişkin çok sert bir çerçeve var: Maduro’nun başında olduğu bir “narkoterör” yapısından söz ediliyor; “ABD’yi kokainle doldurma planı” gibi ifadeler kullanılıyor. Gerek yargılama sürecinde, gerekse ABD yanlısı yeni rejimin açacağı arşivlerde ortaya dökülecek bilgiler “kirli çamaşırları” meydanın ortasına saçabilir. Böyle bir tabloda Venezuela’dan Türkiye’ye akan gemiler dolusu kokain, uçaklar dolusu altın ve kara para iddiaları tekrar gündeme gelecektir.
Bu noktada Erdoğan rejimi adına Venezuela ile kirli işler çevirenlerin işi karışır. Dahası, Trump yönetiminin eline geçen kozları Erdoğan’a karşı kullanmayacağını düşünmek saflık olur. Hep söylerim: Yolsuzluk, bir ulusal güvenlik meselesidir. Erdoğan rejiminin kirli işleri de Türkiye için artık bir “beka” sorunu hâline gelmiş durumda.
Bahçeli Fena Halde Yanılıyor
ABD’nin Maduro’yu kaçırıp ülkeye el koymasına Cumhurbaşkanı Erdoğan ve yakın çevresi sessiz. Buna karşılık Bahçeli’den çok dikkat çekici bir açıklama geldi. CNN Türk’ün web sayfasında yer alan habere göre (ki Bahçeli’nin bu açıklamayı kime, nerede, nasıl yaptığı; başka hangi konulara değindiği belli değil; bu yönüyle de şüpheli bir tablo var) Bahçeli, Maduro’nun kaçırılmasını “bildik ve tanıdık bir komplo” olarak tanımlıyor.
Bahçeli’ye göre, “Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan Marmaris’teyken doğrudan kendisine yönelik sergilenen aşağılık girişimdeki yöntemle bugün Maduro’yu hedef alan yöntem birbirinin aynısıdır… 15 Temmuz 2016’da Türk milletinin iradesiyle netice alamayan Amerika, bugün Venezuela’da benzer bir girişimde bulunmuştur…”
Devlet Bahçeli, olaya hangi perspektiften yaklaşmamız gerektiğini tarif etmiş. Ama saha gerçekleri tam tersini söylüyor. Yani istesek de Marmaris’te yaşananlarla Venezuela’da olanları benzeştiremiyoruz. Gelin hafızaları tazeleyelim ve Bahçeli’nin açıklamasının neden yanlış olduğuna beraber bakalım.
Marmaris’i Çözerseniz 15 Temmuz Aydınlanır
Malum olduğu üzere Erdoğan ve rejim bileşenlerine göre 15 Temmuz’da bir askerî darbe girişimi oldu. Ankara’da Cumhurbaşkanlığı Sarayı ve Meclis bombalandı; Marmaris’te de Erdoğan’a suikast düzenlendi. Resmî iddia bu.
Gökhan Sönmezateş
Ancak gerçeklerle söylemler arasında ciddi farklar var. Meclis’te patlamalar olduğu doğru; fakat patlamaların uçaklardan atılan bombalardan olmadığına dair güçlü bulgular da var. Erdoğan’ın Sarayı’na “saldırı” ise ayrı bir mizah konusu: Ellerinde yüksek teknolojiyle donatılmış F-16’lar olan “darbeciler”, 1150 odalı devasa Saray’ı ıskalayarak ancak Saray’ın dış duvarının dışını vurabilmiş görünüyor. Bu kadarı bile Erdoğan rejimi için “Bana suikast düzenlediler, Meclis’i ve Saray’ı bombaladılar.” anlatısını büyütmeye yetti. Zaten bu söylem için yapılmış hamlelerdi.
Bu aşamada konuyu dallanıp budaklandırmadan Marmaris’e bakalım. Çünkü 15 Temmuz’un sırrı, kara kutusu orası.
Aradan geçen bunca zamanda 15 Temmuz’un planı bulunamadı. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, geç de olsa “15 Temmuz için 4/4’lük bir darbe planı olmadığı” sonucuna vardı. Savcılara göre darbecilerin amacı ülke yönetimini ele geçirmek değil, Erdoğan’ı öldürüp kaos çıkarmaktı.
Ne var ki iddianameler arasında bile senaryo birliği yok: Birinde “Erdoğan’ı öldüreceklerdi” deniyor, diğerinde “Akıncı’ya götüreceklerdi” yazıyor.
Dahası var. Temel iddialardan biri şöyleydi: “Adil Öksüz başkanlığında yapılan toplantılarda darbe planlaması yapıldı; Öksüz 11 Temmuz’da Amerika’ya uçtu, planı Gülen’e onaylattı, 13’ünde döndü.”
Oysa o tarihlerde Erdoğan’ın nerede olduğu bile net değildi. Erdoğan 9 Temmuz’dan itibaren adeta kaybolmuştu. Böyle bir ortamda “Huber Köşkü’nden alınacaktı” benzeri anlatımların sorgulanması gerekir.
Erdoğan Marmaris’e son anda mı gitti?
Resmî söyleme göre Erdoğan “son anda” tatil planı yaptı ve Marmaris’e gitti. Fakat bu söylemde de ciddi çelişkiler var. Örneğin 5 Temmuz’da Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ve kuvvet komutanları Marmaris’teki askerî birlikleri ziyaret ediyor. Bu da hayli ilginç bir “tesadüf”.
Erdoğan’ın görüntü verdiği son program 9 Temmuz’da Antalya’daydı. Bir gün sonra, 10 Temmuz’da Sahil Güvenlik ve Jandarma, Gökova Körfezi’ndeki Devlet Konuk Evi’nin önündeki tekneleri uzaklaştırdı. Bu tarih önemli. Çünkü Erdoğan’ın konakladığı otelin sahibi Serkan Yazıcı, TBMM Araştırma Komisyonu’nda “Erdoğan’ın Marmaris’e gelme fikrinin 11 Temmuz günü yarım saat içinde kararlaştırıldığını ve programın tamamen tesadüf olduğunu” söylemişti. O hâlde bir gün önce tekneler neden uzaklaştırıldı?
Resmî kayıtlara göre Erdoğan, 11 Temmuz saat 21.00’de Marmaris’e doğru yola çıktı. Ama sıra dışı şeyler yaptı: Askerî yaverlerine gideceği yeri söylemedi; yanına almalarına izin vermedi. İstanbul’dan Marmaris’e yaklaşık 150 km mesafedeki Çıldır Havalimanı’na uçtu; oradan da Serkan Yazıcı’nın helikopteriyle konaklayacağı yere geçti.
Normal şartlarda Dalaman’a inip Cumhurbaşkanlığı helikopteriyle otele geçmesi beklenirdi. Yazıcı’nın helikopteriyle gitmesi; aşçısını, hizmetlilerini bile yanında götürmesi; kaldığı villadan dışarı çıkmaması (Cuma namazı dâhil) 15 Temmuz’a dair bir ön hazırlık yapıldığı şüphelerini güçlendiren ayrıntılar.
Suikast Timi Nasıl Geç Kaldı?
İddialara göre darbeciler saat 23.00’te Çiğli’de hazır. Uçuş yasağına rağmen İstanbul’dan İzmir’e nasıl uçabildikleri cevapsız sorulardan biri. Üç saat boyunca Çiğli’de bekletiliyorlar. Görevin birkaç kez iptal edildiği söyleniyor; sonra yeniden hazırlanıyorlar.
Erdoğan’ın 00.04’te kaldığı otelin önünde yerel gazetecilere açıklama yaptığını hatırlayalım. Bu açıklamada bir gazeteci “Marmaris’te olacak mısınız?” diye soruyor. Erdoğan’ın cevabı: “Hayır, hayır.”
00.24’te CNN Türk’te Hande Fırat’la FaceTime bağlantısında halkı meydanlara çağırdıktan sonra “Ben de Cumhurbaşkanı olarak meydanlara geliyorum” diyor.
Yani Erdoğan’ın Marmaris’te olduğu 00.04 itibarıyla öğrenilmiş, ayrılacağı da bizzat Erdoğan tarafından söylenmiş. Bu gelişmelerden “darbecilerin” haberdar olmadığını iddia etmek inandırıcı değil. Sanıkların telefonlarından gelişmeleri takip ettikleri zaten anlaşılıyor.
Akıncı iddianamesine göre Erdoğan’ı taşıyan helikopter 01.30’da Dalaman’a iniyor. 01.31’de Erdoğan uçağa biniyor; 01.43’te uçak havalanıyor. Erdoğan’ın otelden 01.00 sularında ayrıldığı anlaşılıyor.
Peki “suikast timi” ne zaman hareket ediyor? 02.14’te. Yani Erdoğan’ın otelden ayrılmasından yaklaşık bir saat sonra. Otel bölgesine vardıklarında saat 03.20 (bazı ifadelere göre 03.38). Üstelik otelin yerini bile bilmiyorlar; yoldan çevirdikleri bir vatandaşa soruyorlar.
Bu nasıl bir suikast girişimidir? Adresi yoldan geçen vatandaşın tarif ettiği “suikast” olur mu?
Şurası net: Askerleri Çiğli’de bekletip Erdoğan güvenli şekilde ayrıldıktan sonra onları yola çıkaran irade, sanıkları bile bile kumpasın içine çekmiş görünüyor.
“İkinci Semih Terzi vakası” Marmaris’te mi planlandı?
Sanıkların ifadeleri çok çarpıcı. Gökhan Şahin Sönmezateş, “15 yaşında çocuğa bile böyle plan yaptırılmaz… 4 saat neden bekletildik?” diyor. Diğer sanıklar “Cumhurbaşkanı ayrıldığı hâlde bizi oraya kim gönderdi?” diye soruyor. Hatta “Bizi infaz etmeleri için polise emri veren kim?” sorusu var.
İddianamede otelde bırakılan polislerin “güvenliği sağlamak üzere” orada bırakıldığı yazıyor. Peki “güvenliği sağlanacak kişi” ayrıldığına göre, az sayıda polisin orada bırakılmasının amacı neydi?
Sürece yakın kaynaklardan edindiğim bilgilere göre Sönmezateş ve timini Erdoğan ayrıldıktan sonra Marmaris’e gönderenler, ikinci bir “Semih Terzi” vakası planlamış. Terzi nasıl yakalanıp konuşturulmak yerine infaz edildiyse, benzer bir senaryonun Sönmezateş için de kurulmak istendiği iddiası var: “Erdoğan’a suikasta giden Sönmezateş öldürüldü” propagandası üretilecek; aynı zamanda kritik bir isim susturulmuş olacaktı.
Ne var ki bu bölümde de ağır bir sansür var. Sanıklar, Erdoğan’ın otele geliş-gidişinin ve saldırı anlarının güvenlik kamerası görüntülerinin incelenmesini istedi; talepleri reddedildi.
Aynı polis kaç kez şehit oldu?
Şehit polislerden Cengiz Eker’in ölüm saati belgelerde 00.43; ölüm nedeni “kesici-delici alet yaralanması” olarak geçiyor. Ancak duruşmalar sırasında bu ifade “ateşli silah yarası”na çevriliyor; ölüm saati de 00.43’ten önce 03.43’e, sonra 04.42’ye kaydırılıyor. Bu değişiklikler başlı başına açıklama gerektiriyor.
Erdoğan’ın uçağına THY kodu verilmişti; internet başındaki herkes rotayı izleyebiliyordu. Bir tek “darbeciler” hariç.
Kayıtlara göre Erdoğan’ın uçağı Biga üzerinde 47 dakika bekledi. İddialara göre o sırada havada darbecilerin kontrolündeki F-16’lar vardı. Ama Erdoğan’ın uçağını “göremediler”. Erdoğan, “işgal altındaki” Atatürk Havalimanı’na güvenle indi.
Üstelik Dalaman’dan kalktığında İstanbul Havalimanı hâlâ darbecilerin kontrolündeydi. Erdoğan bunu bilmesine rağmen neden İstanbul’a yöneldi? Oysa Ankara Esenboğa’da “darbeci” olarak tarif edilen unsurların varlığına dair ciddi bir kayıt yok; hatta iddia edildiğine göre Esenboğa’ya bir er bile gönderilmemişti.
Erdoğan’a ‘Saldıran’ Gerçek Tim
Erdoğan, 29 Temmuz 2016’da A Haber’de “Darbecileri şaşırtmak için 3 havalimanında daha uçaklar hazır bekledi” dedi. Benzer açıklamayı Berat Albayrak da yaptı.
Erdoğan darbeyi eniştesinin aramasıyla 21.30 sularında öğrendiyse; mürettebatın toplanması, uçakların hazırlanması, uçuş planlaması ve farklı havalimanlarına uçakların konuşlandırılması gibi bir operasyon hangi ara yapıldı?
Uzmanlar böyle bir hazırlığın saatler süreceğinde hemfikir. O gece 24.00 sularında dört ayrı uçağın dört ayrı havalimanında hazır bekletilmesi, Erdoğan’ın darbeyi çok daha önceden bildiği ve kapsamlı bir “kaçış planı” yaptığı şüphelerini güçlendiriyor.
Ayrıca otelden 15–20 dakika mesafede Türkiye’nin en büyük deniz üslerinden Aksaz Deniz Üssü var. Üs komutanı Tuğamiral Namık Alper 16 Temmuz sabahı gözaltına alınıp tutuklandı. Eğer Erdoğan’a yönelik gerçek bir saldırı ihtimali varsa, emrinde iki tugay ve binlerce asker bulunan, savaş gemilerinin ve uçaksavarların olduğu bir üs varken, adresi bile bilmeyen bir timle bu işe kalkışılması ayrıca tuhaf.
Muğla 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 04.10.2017 tarihli duruşma tutanağında Cumhuriyet Savcısı, radar kayıtlarına göre Dalaman sahasında “3 adet tanımsız hava aracı” tespit edildiğini doğruluyor. Savcılığın bu araçların niteliğini, güzergâhını, kalkış ve varış noktalarını bulmak için yazışmalar yaptığı; ancak tüm çalışmalara rağmen tespit edilemediği belirtiliyor.
Bu noktada soru büyüyor: Erdoğan’a sözde bir suikast senaryosu için üç kimliği belirsiz helikopter/araç kalkıp geliyor ama kim oldukları ortaya çıkarılamıyor.
Dönemin Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, bir kez olsun mahkemelere, TBMM’ye ve bağımsız gazetecilere konuşmadığı için en temel sorular sorulamadı. Mesela Gökhan Şahin Sönmezateş’in yıllardır anlattığı “gizemli helikopterler ve HTS kayıtları”na ne oldu? Kim o radar kayıtlarını sildi? HTS kayıtları mahkemeye neden getirilmiyor?
Yıllardır bu sorulara cevap bulunamadı. Ancak ben bu kanalda (https://www.youtube.com/watch?v=6vyhdj9TFkc) o helikopterlere liderlik eden iki ismi ifşa ettim: Sağlam kaynaklardan edindiğim bilgilere göre dönemin Jandarma Havacılık Komutanı İsmail Balıbey ve Jandarma Özel Asayiş Komutanlığı’nda görevli Albay Mustafa Başoğlu. O gece iki polisi şehit eden, Erdoğan’a suikast girişimi oldu mizansenini organize eden isimlerin bu ikisi olduğu iddiası var. Ne yazık ki bugüne kadar kimse o gecenin gizemli helikopterlerine dair sorulara cevap vermedi.
Evet, yazı uzadı. Ama konu önemli.
MHP lideri Bahçeli’nin argümanına karşı maddi delilleri koyup sormak gerekiyor: Marmaris’te yaşananlarla Venezuela’da olanlar arasında gerçekten bir benzerlik olduğuna emin misiniz, Devlet Bey?
Hazır bu konuya bu kadar ilgi göstermişken, 15 Temmuz ve Marmaris başlığını gündeminize alsanız, cevapsız bırakılan soruları sorsanız… Fena mı olur?
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***








































