SALİH HOŞOĞLU | YORUM
Adı ‘Mehmet Akif’ olan TV yöneticisi bir gencin başrolde olduğu çok boyutlu skandallar dizisini haftalardır tartışıyoruz. Tartışmayı kamuoyu nezdinde daha çekici kılan husus bu iddiaların merkezinde ailesinin ve yetiştiği çevrenin dini hassasiyeti (en azından dışardan öyle görülüyor) ismine bile yansıyan bir kişinin olması. İnsanımızın magazin ve dedikodu severliği su götürmez bir gerçek, o nedenle iddiaların hukuken bir değerinin olup olmaması kimsenin umurunda değil.
Dünyanın her yerinde böyle bir olay uzun süre gündemi meşgul eder ve kendinden söz ettirir. Konunun siyasi, ahlaki, psikolojik, hukuki, pedagojik, dini, toplumsal ve başkaca yönleri mevcut ve bu konularda çok sayıda analiz yapılıyor, herkes kendi durduğu yere göre çıkarımlar yapıyor.
Buradaki suçlamaların ne kadarının doğru olduğunu bilmiyoruz, ancak geldiğimiz noktada bu hadisenin bir kez daha ortaya çıkardığı bir gerçekle tekrar yüzleşmiş bulunuyoruz. Bu gerçek; dindarların çocuklarının dindar olmayabileceği ve hatta tamamen farklı kulvarlara yönelebileceği hususudur.
Yazının amacı ‘dindar nesil yetiştiremediler’ diye birilerini suçlamak veya bir siyasi görüşü karalamak için bu olayı kullanmak değildir. Bu olay uzun zamandır yaşanan bir sürecin tabir yerindeyse su yüzüne vurmasını ve inkâr edilemez şekilde tekrar gündeme gelmesini netice verdi. Muhafazakâr ailelerle çocuklarının değerleri arasındaki makas son yıllarda giderek daha fazla açıldı ve biz bunun daha fazla farkına vardık.
Yeni kuşakların dini hayata yaklaşımının önceki kuşaktan farklı olması normal ancak bu farklılık bu kadar dramatik mi olmalıydı? Niçin böyle bir durum ortaya çıktı? En doğru şekliyle niçin son on yılda dindarlık algısı özellikle gençler arasında olumsuza döndü? Esas sorgulanması gereken husus budur.
Konuyla ilgili akademisyen ve gazeteci Emre Uslu önemli bir video yaptı. ‘İslamcılar Çocuklarını Niçin Kaybetti?’ başlıklı videoda konuyu akademik anlamda irdeledi. Değerlendirmesinde dindarlıkla İslamcılığı net olarak ayırdı ve bu ikisinin çok farklı esaslarla çalıştığını vurguladı. Onun bu konudaki değerlendirmesi bence sosyolojik açıdan sadece İslamcıları değil büyük oranda bütün dindarları kapsıyor. Yani muhafazakar/dindar denen kitle kahir ekseriyeti itibarıyla bir iki nesil önce köyden kente göçenlerden oluşuyorlar.
Emre Uslu’ya göre ilk nesil İslamcılar büyük oranda köyden kente eğitim veya çalışmak için göç edip gelenlerden oluşuyordu, onların devlete hakim olan ‘Kemalistlere’ katılma şansları da niyetleri de yoktu. Onlar kendi inandıkları uğruna yoğun bir çaba içindeydiler. Ancak onların çocukları tamamen farklı bir ortama doğdular, onlar için sosyal çevre İslamcısı demek daha doğru olur. Bugün savrulmuş olduğunu söylediğimiz bu kişiler AKP iktidarına kadar devletin baskısının da etkisi ile kendi mahallelerinde kalmak durumundaydılar ve reaksiyoner bir şekilde kendi mahallelerini savunuyorlardı.
Ancak gerçek anlamda o fikriyatı benimsemiş ve içselleştirmiş de değillerdi. Vaktaki devir değişti, iktidar oldular ve ellerine farklı imkanlar geçti, aynı zamanda sosyal çevreleri de değişti ve bugünkü tablo ortaya çıktı. Buraya kadar Uslu’nun değerlendirmesini aktarmış oldum. İslamcı olarak nitelenmeyen tarikat ve cemaatlerde reaksiyoner tavır daha geri planda olduğu için bu durum biraz daha farklı olabilse de şehirlerde doğup büyüyen yeni kuşakların önemli bir kısmının ebeveynlerinden daha farklı bir dindarlık yaşadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
Benzeri şekilde Enis Doko bir yazı ile konuyu inceledi ve aslında dindar ailelerde doğmuş olsalar bile bu çocukların dini değerleri bilmedikleri ve benimsemedikleri hususuna dikkat çekti. Enis Doko yazısında Danimarkalı teolog ve felsefeci Kierkegaard’ın felsefesine atıflar yaparak konuyu “dindar olmak gerçekten nedir” çerçevesinde ele aldı.
Kierkkegaard’ın Hıristiyanlık için kullandığı bazı kavramların çok benzer şekilde bizim toplumda da geçerliliğine dikkat çekti. Yani bir kişinin bir toplumda, mesela muhafazakâr Müslüman bir çevrede, doğmuş olması ve oradaki normları benimseyerek büyümesi gerçekte dindar olduğu anlamına gelmez. Dış görünümüyle dindar bildiğimiz/zannettiğimiz kişilerdeki o “dindar” görünüm aslında bir kabuktan ibaret olabilir ve o kabul kırılınca kişi “Kierkkegaard’ın sınıflamasındaki üç yaşam evresinin ilk evresi olan Haz ve Anlık Yaşam” evresine geri döner veya orada olduğu açığa çıkar.
Kierkkegaard’ın sınıflamasını şahsen çok ilginç buluyorum ve birçok açıdan yaptığı tanımlamalarla İslam tasavvufundaki Nefsin Mertebeleri ile çok benzer izahlar getiriyor. Ferdin doğup büyüdüğü ortamı ve kültürü benimsemesi ve bunun üzerinden bir kimlik edinmesi geçmişten günümüze bir vakıadır. Ancak modern toplumlarda bu kimlik edinimi eskiye göre daha farklı faktörlerden etkileniyor. Özellikle sosyal göç gibi çevre baskısının kalktığı veya değiştiği durumlarda fertler daha önceki sosyal çevredeki normlardan kısmen veya tamamen kopabilmektedir. Birçok vakada bir kopma ve arayış döneminden sonra kısmen farklı yeni normlar da edinerek eski değerleri ile yeni bir ilişki kurmaktadır.
Özel olarak Türkiye’deki muhafazakarların çocuklarının yaşadığı kopma/savrulma vakalarının böylesine dramatik ve travmatik olmasının en önemli nedeni son on yılda yaşanan siyasi ve sosyal yıkımlardır. Türkiye’de çok az olan şehirli dindarlığı köyden kente göçle şehirlere yığılan kitlelerin taleplerine cevap vermekte yetersiz kaldı. Bunun tipik örneği 1960’lı ve 70’li yıllarda köylerden gelip solcu veya sağcı siyasi gruplara iltihak eden gençlerin çok cüzi bir kısmına o zamanki dindar grupların ulaşabilmesi ve sahip çıkabilmesidir.
Bu gençlerin başta barınma olmak üzere maddi ve manevi ihtiyaçlarına el uzatacak bir vizyon ve organizasyon geliştirilemediği için çok zayıf fikirlerle kafaları çelinerek şiddete itilebildiler. İşte bu boşluğu doldurmaya yönelik olarak Hizmet Hareketinin geliştirdiği çözümler 1980 sonrasında çok ciddi karşılık buldu ve bu yeni yaklaşım başka dini gruplara da örnek oldu. Türkiye’yi 2000’li yılların başında cazibe merkezi yapan nesiller bu gayretlerle yetiştirildiler.
Vaktaki İslamcı ideoloji ile doktrine olmuş ama kişisel menfaatlerini her şeyin önüne koyan bir grup 2010 sonrasında iktidar oyununda yeni bir safhaya geçti bu tablo tamamen değişti. Hizmet Hareketini ve onunla ilişkili olan her şeyi yıkmak için başlattıkları uygulamalar dindar algısını kökünden sarstı ve birçok değerin yıkılmasına yol açtı. İktidar çevresindeki gözü dönmüş fanatikler ve onların sadık ama cahil destekçileri bunun zaten farkında değildiler, çoğunlukla hala da değiller.
Emre Uslu’nun yorumundaki İslamcı-Dindar ayrımı burada önem arz ediyor. Çünkü onlar toplumu tepeden inme yaklaşımlarla dönüştürme iddia ve gayretindedirler, Hizmet Hareketinin ve diğer dindar grupların birebir insanlara ulaşarak yaptıkları faaliyetleri hep önemsiz hatta zararlı gördüler. Oysa giriştikleri yıkımla İslam’ın Türkiye ve dünyada en çok kabul gören bu modern ve güler yüzlü yorumundan insanları mahrum bıraktılar.
Zaten Hizmet Hareketini yok etmek için tabir yerindeyse insanlıktan ve bütün iyi hasletlerden istifa etmeleri gerekiyordu. Tam olarak bunu yaptıkları için hem kendilerine olan saygıyı ve güveni bitirdiler hem de büyük bir vurguyla sahiplendikleri din ve dini değerleri insanlar ve özellikle gençlik nazarında kıymet kaybına uğrattılar. Hizmet’in değerini halk nazarında yıkmak isterken aslında bütün dindarların inandırıcılığına büyük bir darbe indirdiler. Yeni nesle anlatacakları abartılı siyasi şovları dışında bir başarı hikayeleri de olmadığı için dindarlık toplumda ciddi değer kaybına uğradı.
Şayet Türkiye’de iktidarı ele geçiren İslamcı grup bu yıkıma girişmek ve dini siyasete alet edip iktidarlarını bunun üzerinden devam ettirmeye çalışmak yerine hukuk çerçevesinde kalsaydılar, köyden kente göçün getirdiği değişimleri çok daha selametli bir şekilde aşılabilirdi ve bugün farklı bir Türkiye görebilirdik.
Bu yıkım kısmen de olsa nasıl izale edilebilir? Nasıl bir çözüm bulunmalı sorusunun cevabını başka bir yazıda aramak ümidiyle…
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***
