M. NEDİM HAZAR | YORUM
3 Ocak sabahı dünya, Donald Trump’ın Venezuela’ya yönelik askeri operasyonunun haberini alırken şaşkındı. Caracas’a yapılan hava saldırıları, Nicolas Maduro’nun yakalanışı ve New York’a gönderilmesi…
Kimse bu ani gelişmeyi beklemiyordu: Ne Maduro, ne Venezuela muhalefeti, ne de Nobel Barış Ödülü sahibi Maria Corina Machado. Türkiye’den Rusya’ya, Çin’den Avrupa’ya kadar tüm dünya hazırlıksız yakalandı. İlk şaşkınlık anı geçtikten sonra başlayan tartışmalarda ise dikkat çeken bir boşluk vardı: Kimse demokrasiden bahsetmiyordu.
Trump, Mar-a-Lago’daki basın toplantısında neredeyse bir saat konuştu. Venezuela’nın uyuşturucu kartelleriyle iş birliğinden bahsetti, petrol rezervlerine Amerikan şirketlerinin nasıl el koyacağını anlattı, “Amerika’nın gücünü yeniden tesis ettiğini” ilan etti. Ama tek bir kelimeyi hiç ağzına almadı: Demokrasi.
Tulane Üniversitesi’nden Venezuela uzmanı David Smilde’ın da isabetle vurguladığı gibi, Trump’ın tüm konuşmasında demokrasi kelimesinin bir kez bile geçmemiş olması tesadüf değildi. “Demokratik bir geçiş akıllarında var gibi görünmüyor.” demişti Smilde. “Akıllarında olan, Amerika Birleşik Devletleri’nin çıkarlarına dost, istikrarlı ve ekonomik olarak üretken bir ülke.”
Malum; Venezuela 10 yılı aşkın süredir diktatörlük altında yaşıyordu. Muhalefet bastırılıyor, mahkemeler ve parlamento bağımsız hareket edemiyordu. 2024’te Maduro seçimleri kaybetmesine rağmen sonuçları tanımadı ve görevde kalmaya devam etti. Seçilmiş başkan Edmundo Gonzalez Urrutia İspanya’da sürgüne gitmek zorunda kaldı.
Maria Corina Machado ise bir yılı aşkın süredir saklanmak zorunda kalıp ancak Nobel Ödülü’nü almak için Oslo’ya gidebilmişti. Ama şimdi Maduro gitmiş, diktatör düşmüştü. Ve herkes her şeyden bahsediyordu: Petrolden uyuşturucuya, askeri operasyondan uluslararası hukuka, egemenlik ihlalinden bölgesel istikrara… Sadece kimse demokrasiden bahsetmiyordu.
Muhalefetleri bile!
Cumartesi sabahı Venezuela muhalefetin arasında sınırsız bir sevinç vardı. Eski bakan ve muhalefet destekçisi Ricardo Hausmann, “Askeri strateji mükemmeldi.” dedi. Onlarca Maduro muhafızının öldürüldüğü ama tek bir Amerikan askerinin dahi yaralanmadığı gece operasyonu teknik bir başarıydı. Ama bu coşku kısa sürdü. Trump’ın açıklamaları geldiğinde, muhalefet lideri Machado’nun artık ülkesine dönüp yeni bir demokratik dönem başlatabileceği umudu yerle bir oldu.
“Onun lider olması çok zor olur.” dedi Trump Mar-a-Lago’da, Machado’nun Venezuela içinde yeterli “saygıya” sahip olmadığını iddia ederek. Bunun yerine Maduro’nun başkan yardımcısı Delcy Rodriguez’i tanıyacağının sinyalini verdi. Rodríguez’e, Venezuela’nın devasa petrol rezervlerini Amerikan şirketlerine açarak “doğru olanı” yapmazsa “çok yüksek bir bedel” ödeyeceği konusunda uyarıda bulundu.
“Hayretler içinde kaldım, duyduklarıma inanamadım.” dedi Hausmann, muhalefetin şaşkınlığını ve hayal kırıklığını özetleyerek. Maduro sonrası Venezuela’nın “hukuki ve siyasi bir boşluk” içinde olduğunu, hala Rodriguez liderliğindeki “meşru olmayan liderler” tarafından kontrol edildiğini belirtti.
Chatham House’dan Latin Amerika uzmanı Christopher Sabatini durumu şöyle özetliyor: “Machado’nun yerinde olsaydım, terk edilmiş hissederdim, rüzgarda sallanmaya bırakılmış gibi hissederdim, aşağılanmış hissederdim.”
Trump’ın Venezuela’da gerçekte neyin peşinde olduğu, petrol üzerine yaptığı açıklamalarla daha da kristalleşti. Venezuela, dünya petrol rezervlerinin beşte birine sahip – yaklaşık 303 milyar varil- Trump açıkça ilan etti: “Dünyanın en büyük petrol şirketlerimiz oraya gidecek, milyarlarca dolar harcayacak, bozuk altyapıyı, petrol altyapısını onaracak.”
Önceki gün ABD Enerji Bakanlığı, Venezuela petrolünün satışını “süresiz olarak” kontrol edeceğini, tüm gelirlerin “küresel olarak tanınan bankalardaki ABD kontrollü hesaplara” aktarılacağını açıkladı. Enerji Bakanı Chris Wright, “Bu fonlar, ABD hükümetinin takdirine bağlı olarak Amerikan halkının ve Venezuela halkının yararına dağıtılacak.” dedi. Trump ise daha açıktı: “Bu para benim tarafımdan, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı olarak kontrol edilecek.”
Bu açıklamalar, 1970’ler öncesi dönemin “imtiyaz sistemine” dönüşü andırıyor. Üretici devletler petrolün sahibi olsa da, üretimi ve pazarlamayı Batılı firmalar yönetiyor, kârın büyük bölümünü elinde tutuyordu. Birleşmiş Milletler uzmanları, Trump yönetiminin Venezuela’yı “yönetme” ve petrol rezervlerini “sömürme” planlarının uluslararası hukuku ihlal edeceği konusunda uyardı.
Trump’ın cuma günü Chevron, ConocoPhillips, Exxon Mobil ve diğer Amerikalı petrol şirketlerinin temsilcileriyle Beyaz Saray’da buluşup “Venezuela’nın petrol sektörüne önemli yatırımlar yapmayı tartışacağı” açıklandı. Her şey masada olacak sanırım: petrol, para, altyapı, yatırım. Sadece demokrasi yok!
Machado Bor’un pazarı geçtikten sonra, Pazartesi günü Fox News’e verdiği röportajda Trump’ın “cesur vizyonunu” övdü, Nobel Barış Ödülü’nü onunla paylaşmak istediğini söyledi. “İnsanlık için, özgürlük ve insan onuru için büyük bir adım.” dedi. Ama nafile tabi…
Wall Street Journal, Trump’ın Rodriguez’i destekleme kararını, CIA analistlerinin Machado ve Gonzalez’in “rejim yanlısı güvenlik güçleri, uyuşturucu kaçakçılığı ağları ve siyasi muhaliflerin direnciyle karşılaşırken lider olarak meşruiyet kazanmakta zorlanacakları” sonucuna vardıktan sonra aldığını yazdı.
Machado’ya yakın muhalefet figürü Pedro Burelli ise Trump’ın “müttefikini çöpe attığı” iddiasını reddetti. Trump’ın Machado ve Gonzalez’in iktidara gelmesine ve Venezuela’da demokrasinin restorasyonuna “yüzde 200” bağlı kaldığında ısrar etti. “Bir balinayı lokma lokma yersiniz.” dedi Burelli, ABD’nin Maduro rejimi aleyhindeki kampanyasının bitmediğini öngörerek.
Machado’nun Vente Venezuela hareketinin uluslararası kolunun koordinatörü Pedro Antonio de Mendonça da siyasi bir geçişin sürmekte olduğunda ısrar etti. 3 Ocak 2026’yı, 23 Ocak 1958’e benzetti; Venezuela’nın diktatörü Marcos Perez Jimenez’in bir ayaklanmanın ardından Dominik Cumhuriyeti’ne kaçtığı güne. “Uçağa bindi ve o anda insanlar kendilerine aynı soruyu soruyorlardı: Şimdi ne olacak? Ve aynı şey burada da oldu.”
Ama pek çok uzman endişeli. Smilde, muhalefetin şimdi “hafta sonu yaşanan aksilikten geri döndüğünü” ve ne yapacağını bulmaya çalıştığını düşünüyor.
Maduro’nun yakalanmasının ardından dünya liderlerinden gelen tepkiler, bu boşluğu daha da belirgin hale getiriyor. Brezilya Cumhurbaşkanı Lula operasyonu “kabul edilemez çizgiyi aşmak” olarak kınadı. Kolombiya Cumhurbaşkanı Gustavo Petro, “Halklar arasındaki iç çatışmalar aynı halklar tarafından barış içinde çözülür.” dedi. Çin “uluslararası hukuka ağır bir ihlal” olarak nitelendirdi. Birleşmiş Milletler “derin endişe” duyduğunu açıkladı.
İlginç olan, demokratik geçiş çağrıları yapan ülkelerin bile asıl vurguyu “uluslararası hukuk” ve “egemenlik” üzerine yapmasıydı. İngiltere Başbakanı Keir Starmer “uluslararası hukuka bağlılığın” önemini vurgularken, Almanya Şansölyesi Friedrich Merz durumu “karmaşık” buldu ve “zaman alacağını” söyledi. Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, operasyonun “güç kullanmama ilkesini ihlal ettiğini” söyledi.
Demokratik bir geçiş elbette dillendiriliyor ama hep ikincil, hep cılız bir yan cümle olarak. Önce uluslararası hukuk, önce egemenlik, önce güç kullanmama ilkesi… Demokrasi ise en iyi ihtimalle bir dipnot olarak kalıyordu.
Venezuela muhalefetin de içinde bulunduğu durum ironikti. Machado, yıllarca demokratik mücadele vermiş, seçim sonuçlarını savunmuş, halka dayanmış bir liderdi. Ama şimdi, diktatör düştükten sonra, kendisine destek veren güç demokrasiden değil, petrolden ve uyuşturucu kartellerine karşı mücadeleden bahsediyordu. Trump yönetimi, demokratik olarak seçilmiş liderleri görmezden gelirken, rejimin içinden gelen Delcy Rodriguez ile “profesyonel düzeyde” çalışabileceklerini söylüyordu.
Venezuela krizi bize, 21. yüzyıl uluslararası politikasında dilin nasıl kullanıldığını gösteren çarpıcı bir örnek sunuyor. Herkes her şeyden bahsediyor: Maduro’nun yakalanmasından, hava saldırılarından, petrol rezervlerinden, uyuşturucu kaçakçılığından, uluslararası hukuktan, egemenlik ihlalinden, bölgesel istikrardan… Ama kimse demokrasiden bahsetmiyor.
Bu sessizlik tesadüf değil. Demokrasi kelimesinin telaffuz edilmemesi, bir tercihi, bir stratejik duruşu yansıtıyor. Trump yönetimi için Venezuela meselesi bir demokrasi meselesi değil, bir “güç” ve “çıkar” meselesi. Amerikan petrol şirketlerinin Venezuela’nın devasa rezervlerine erişimi, uyuşturucu kartellerine karşı “zafer”, ve belki de en önemlisi “Amerikan gücünün yeniden tesis edilmesi” bunlar konuşulan şeyler. Venezuelalıların on yıldır mahrum kaldıkları demokrasinin restorasyonu değil.
Uluslararası toplum için de durum benzer. Müttefik ülkeler bile önceliği uluslararası hukuka ve egemenliğe veriyor. Demokrasi, eğer bahsediliyorsa, ikincil bir mesele olarak kalıyor. Sanki Venezuela’nın asıl sorunu demokratik kurumların çöküşü değil de, askeri müdahalenin hukuki boyutuymuş gibi davranılıyor.
Bu yaklaşım, Venezuela muhalefetin içinde bulunduğu ikilemli durumu daha da ağırlaştırıyor. Machado gibi demokratik değerlere inanan, yıllarca diktatörlüğe karşı mücadele veren liderler, şimdi kendilerini desteklediğini söyleyen güçlerin aslında kendi demokratik vizyonlarını paylaşmadığını görüyorlar. Trump’ın “Machado saygı görmüyor” ifadesi, aslında “Machado bize lazım değil” demek. Çünkü amaç demokratik bir geçiş değil, “Amerika’nın çıkarlarına uygun” bir geçiş.
Venezuela’da yaşanan bu gelişmeler, sadece bir Latin Amerika ülkesinin siyasi krizini değil, küresel siyasette demokrasi söyleminin nasıl araçsallaştırıldığını gösteriyor. Demokrasi, ancak çıkarlarla örtüştüğünde dillendirilir hale gelmiş durumda. Maduro gibi bir diktatör düştüğünde bile, onun yerine ne geleceğine karar verenler için öncelik demokrasi değil, petrol ve güç hesapları.
Ve evet kimse demokrasiden bahsetmiyor.
Ve belki de bu sessizlik, Venezuela’nın gelecek gelecek Venezuela için en büyük tehdidi oluşturuyor. Çünkü bir ülke, diktatörlükten kurtulduğunda eğer yerine yine demokrasinin gelmemesi planlanıyorsa, o ülke sadece bir diktatörlükten başka bir bağımlılık biçimine geçmiş olur. Venezuela şimdi tam da bu riskle karşı karşıya: Maduro gitti ama yerine gelecek olan, Venezuellalıların kendi kaderlerini tayin hakkı mı, yoksa başka bir dış müdahale biçimi mi?
Machado’nun Fox News’e söylediği “Özgür ve adil seçimlerde %90’ın üzerinde oy alırız” sözü, belki de en trajik cümle. Çünkü kimse ondan bunu yapmasını istemiyor gibi görünüyor. Ne Trump, ne de “uluslararası toplum.” Herkes başka şeylerden bahsediyor. Petrolden, güvenlikten, hukuktan, egemenlikten… Ama demokrasiden değil.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***
