ADEM YAVUZ ARSLAN | ANALİZ
1 Haziran 2009 gecesi.
Brezilya’nın Rio de Janeiro kentinden kalkan Air France’a ait Airbus A330, Atlantik Okyanusu’nun tam ortasında bir anda ortadan kayboldu. Uçakta 228 kişi vardı. Ne bir patlama oldu. Ne bir yardım çağrısı duyuldu. Sadece sessizlik.
Dünya şoktaydı. Air France sicili temiz bir havayoluydu. Uçak yeniydi. Mürettebat tecrübeliydi. Rota rutindi.
İlk akla gelen “kötü hava” da yoktu.
Peki havacılık tarihinin en gizemli kazalarından biri neden yaşanmıştı? Bu uçak neden düşmüştü?
Enkaz bulundu, cevap bulunmadı
Günler sonra okyanus yüzeyinde parçalar belirdi. Arama kurtarma ekipleri enkazı topladı. Ama cevap orada değildi. Cevap, denizin dört bin metre altındaydı. Yani kara kutuda.
Aylar süren aramalara rağmen kara kutuya ulaşılamadı. Dosya neredeyse rafa kaldırılıyordu. Okyanus derindi. Akıntılar güçlüydü. Umut giderek azalıyordu. Birçok ülkede bu noktada “kader” denir, konu kapanır.
Ama Fransa’da kapanmadı. Aileler susmadı. Basın dosyanın peşini bırakmadı. Devlet, “Elimizden geleni yaptık” deyip geri çekilmedi. Siyasiler çıkıp “Bu işin doğasında var” demedi.
İki yıl sonra, 2011’de aramalar yeniden başlatıldı. Sonunda kara kutu bulundu. Hasarlıydı ama ‘konuşabilecek’ durumdaydı.
Kara kutu ne söyledi?
İncelemeyi Fransa’nın bağımsız kaza araştırma kurumu BEA yürüttü. Kara kutu bir hafta içinde çözüldü. Birkaç hafta içinde ilk teknik çerçeve kamuoyuna açıklandı.
Dört bin metre derinlikten, iki yıl sonra çıkarılan kara kutu bir aydan kısa sürede çözümlenmişti. Sonuç çarpıcıydı; Uçak vurulmamıştı. Patlamamıştı. Eşi benzeri zor görülen bir teknik zincir yaşanmıştı.
Uçak üç dakika boyunca stall (uçak uçmayı bırakır, motor çalışır ama kanatlar uçağı taşımaz) durumundaydı. Motorlar çalışıyordu. Ama uçak havada “düşüyordu.” Hız sensörleri buzlanmıştı.
Otomatik pilot devreden çıkmıştı. Kokpitte kafa karışıklığı başlamıştı. Genç yardımcı pilot, refleksle kumandayı yanlış yönde çekti. Uçak yükselmiyor, irtifa kaybediyordu.
Kara kutudaki son cümlelerden biri havacılık tarihine kazındı: “Ama biz yükseliyoruz!”
Gerçekte ise uçak Atlantik’e çakılıyordu.
Gerçek can yaksa bile saklanmadı
Birçok devlet bu noktada ne yapar bellidir; pilotları suçlar, dosyayı kapatır, kurumu korur. Tıpkı Türkiye’nin 6 Temmuz 2025’te Kuzey Irak’ta yaşadığı, 12 askerin gaz zehirlenmesiyle şehit olduğu olayda olduğu gibi. Milli Savunma Bakanlığı askerleri, hatta yardımcı köpeği suçladı ve geçti.
Fakat Fransa bunu yapmadı. ‘Pilot hatası’ tek başına yeterli sayılmadı. Airbus “dokunulmaz” ilan edilmedi. Sistem tasarımı masaya yatırıldı. Eğitimler sorgulandı. Prosedürler değiştirildi. Sonuçta sorunlu pitot tüpleri değiştirildi.
Pilot eğitimleri yeniden yazıldı. Kokpit uyarı sistemleri güncellendi. Havacılık literatürü değişti. Devlet şunu yaptı: Gerçek can yaksa bile saklamadı.
Bu hikâye neden önemli?
Çünkü Air France 447 sadece bir uçak kazası değildi. Bu, devletlerin kriz anında nasıl davrandığını gösteren bir turnusol kâğıdıydı. Fransa isterse “ulusal güvenlik” derdi. “Teknik detaylar gizli” deyip dosyayı kapatırdı.
Yapmadı. Çünkü gerçek gizlenirse, bir sonraki kazanın yolu açılır.
Peki Türkiye’de ne oluyor?
Bu hikâyeyi anlatmamın nedeni bu. 11 Kasım 2025’te Türk Hava Kuvvetleri’ne ait bir C-130 askeri kargo uçağı Azerbaycan–Gürcistan sınırında düştü. Aralarında çok tecrübeli uzman teknisyenlerin de bulunduğu 20 askerimiz şehit oldu. Görüntüler dünya basınına yansıdı.
“Uçan Kale” olarak bilinen C-130’un üç parçaya ayrılarak düşmesi doğal olarak soru işaretleri yarattı. Milli Savunma Bakanlığı enkazı ve kara kutuyu kısa sürede Türkiye’ye getirdi. “İnceleme yapılacak.” denildi.
Ama sonuç açıklanmadı. İki ayı aşkın süre geçti. Ortada ne bir ön rapor var ne de teknik bir çerçeve. Bu normal mi? Tabi ki Hayır !
Kara kutu bulunduğunda süreç sanıldığı kadar karmaşık değildir. Özellikle sağlam ele geçirilmişse. Fiziksel inceleme bir–iki gün sürer. Veri indirme en fazla bir–iki hafta. Ses kayıtlarıyla uçuş verileri senkronize edilir. Son dakikalar saniye saniye yeniden inşa edilir.
Toplam süre haftalarla ölçülür. Kesinlikle aylarla değil. Uluslararası standartlar nettir. Kara kutu sağlam ise, 30 gün içinde ön rapor yayımlanır. Askerî kazalarda bile bu süre nadiren 45 günü aşar. Bu rapor suçlama içermez. Ama şunu söyler: “Bu oldu. Bu olmadı. Bu ihtimal elendi.”
Air France 447’de kara kutu iki yıl sonra bulunmasına rağmen, ilk teknik bulgular üç hafta içinde açıklanmıştı. ABD’de 2019’da düşen Atlas Air 3591 uçağında kara kutu tamamen sağlamdı. Beş hafta içinde ön rapor yayımlandı. Nihai rapor aylar sonra geldi ama kamuoyu aylarca karanlıkta bırakılmadı.
İran’ın füzeyle vurduğu Ukraine International PS752 uçağında bile kara kutu verileri çözüldükten sonra bir ay içinde teknik bulgular açıklandı. İran rejimi gerçeği çarpıtmaya çalıştı ama kara kutu konuştuğu anda inkâr duvarı çöktü.
Hatta Rusya gibi kapalı rejimlerde bile askerî uçak kazalarında 20–45 gün içinde bir teknik çerçeve duyuruluyor. Detaylar gizlenebilir, sorumlular korunabilir; ama tam sessizlik tercih edilmez.
Sessizlik teknik değil siyasidir
Askerî havacılık uzmanlarına göre ihtimaller sınırlı: Ya bulgular “hassas”; elektronik harp, harici müdahale, dost ateşi ya da filonun tamamını ilgilendiren kritik bir sistem arızası var.
Ya da daha tanıdık bir ihtimal devrede: Rapor teknik değil, politik bir süzgeçten geçiriliyor. Komuta zinciri, eğitim zaafları ya da operasyonel hatalar kamuoyundan saklanıyor.
Şurası kesin: Kara kutu sağlamken, iki ay boyunca tek bir teknik çerçeve açıklanmaması normal değildir. Bu sessizlik teknik değil; idari ve siyasî bir tercihtir.
Sonuç olarak, Air France 447 faciası bize şunu söylüyor: Kara kutu konuştuğu halde devlet susuyorsa, sorun artık kazada değil, rejimdedir.
Bazı ülkelerde kara kutu konuşur, devlet dinler. Bazı ülkelerde kara kutu bulunur ama devlet susar. İşte o sessizlik, kazadan daha tehlikelidir. Bugün Türkiye’de yaşanan da tam olarak budur.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





























