MAHMUT AKPINAR | YORUM
Dünya düzeni uzun zamandır sorunluydu; ancak son yıllarda yaşananlar, bu düzenin artık ciddi bir çözülme sürecine girdiğini gösteriyor. Uluslararası hukuk, egemenlik ve diplomasi gibi kavramlar kâğıt üzerinde kalırken, alanda her geçen gün daha fazla silah, daha az diyalog, daha az hukuk görüyoruz.
Dünya düzeni dediğimiz yapı, elbette sabit ve değişmez bir gerçeklik değil; aksine güç dengeleri, ekonomik ilişkiler, teknolojik sıçramalar ve büyük kırılmalarla sürekli yeniden şekillenen dinamik bir süreç. Son 4-5 asırda yaşanan dönüşümler, yalnızca devletlerin sınırlarını değil, egemenlik anlayışını, savaşın meşruiyetini ve uluslararası hukukun anlamını değiştirdi. Bugünlerde güç kullanımının yeniden norm hâline geldiği, uluslararası hukukun keyfi uygulandığı, diplomasinin naiflik olarak okunduğu bir döneme tanıklık ediyoruz.
1648 Westphalia Antlaşmaları, modern uluslararası sistemin başlangıç noktası olarak kabul edilir. Bu antlaşmalarla birlikte “egemen ulus-devlet” kavramı doğmuş, devletlerin iç işlerine karışmama ilkesi uluslararası düzenin temel taşı hâline gelmiştir. Ancak bu, pratikte hiçbir zaman tam anlamıyla hayata geçirilememiştir. Zira daha o yıllarda Avrupa devletleri, sömürgecilik yoluyla Asya, Afrika ve Amerika kıtalarında egemenlikleri ihlal etmeyi kendilerine hak görmüşlerdir.
18. ve 19. yüzyıllar, askeri gücün diplomasiyle birlikte yürütüldüğü, ancak hukukun güçlünün çıkarlarına göre şekillendiği bir dönemdir. Viyana Kongresi (1815), büyük güçler arasında dengeyi sağlamayı hedeflese de adaletin değil istikrarın korunmasına odaklanmıştır. Küçük devletlerin kaderi, büyük güçlerin masa başı kararlarına terk edilmiştir.
20. yüzyılın ilk yarısında yaşanan iki dünya savaşı, güç siyasetinin acı maliyetini tüm insanlığa göstermiştir. Ortaya çıkan ağır insani fatura uluslararası toplumda “bir daha asla” düşüncesini doğurmuştur. Milletler Cemiyeti başarısız olmuş, ancak İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan Birleşmiş Milletler, uluslararası hukuku kurumsallaştırma iddiasıyla sahneye çıkmıştır.
BM şartı, kuvvet kullanımını istisnai hâllerle sınırlandırmış; egemenlik, toprak bütünlüğü ve insan hakları gibi kavramları evrensel normlar olarak tanımlamıştır. Ne var ki bu düzen de kusursuz değildi. Güvenlik Konseyi’nin veto sistemi, hukukun eşit değil, hiyerarşik uygulanmasına yol açtı. Soğuk Savaş boyunca ABD ve Sovyetler Birliği, hukuku değil çıkarlarını önceleyen vekâlet savaşları yürüttüler.
Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla, ABD merkezli tek kutuplu bir dünya düzeni ortaya çıktı. Liberal demokrasinin ve serbest piyasanın evrenselleşeceği yönündeki beklentiler, yerini derin hayal kırıklıklarına bıraktı. Zira uluslararası hukuk gerektiğinde askıya alınabiliyordu. Özellikle 2003 Irak işgali, BM onayı olmadan gerçekleştirilen açık bir egemenlik ihlali olarak tarihe geçti. “Önleyici savaş” doktrini, güç kullanımını meşrulaştıran yeni bir söylem üretti. Bu durum, yalnızca hukuku tahrip etmedi, diğer büyük aktörlere de güç kullanma ve işgal zemini hazırladı.
Son yıllarda yaşanan gelişmeler, dünyanın yeniden “çıplak güç” çağına doğru sürüklendiğini gösteriyor. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, İsrail’in Gazze politikaları ve ABD’nin uluslararası hukuku çıkarlarına göre sündürüp yorumlaması ikinci Dünya Savaşı sonrası kurulan düzeni sarsan başlıca olaylar arasında yer alıyor.
ABD bir yandan “kurallara dayalı uluslararası düzen” söylemini savunurken, diğer yandan insansız hava saldırıları, yaptırımlar ve askeri müdahalelerle Uluslararası hukuku sürekli çiğniyor. İsrail dünyanın gözü önünde uluslararası hukuku ve kuruluşları yok sayan soykırım uyguladı. Filistin meselesinde orantısız güç kullanımı ve sivilleri hedef alan askeri operasyonlarla, sadece insanları değil, uluslararası hukuku ve insan haklarını da katletti. Yaptıkları yanına kaldı çünkü başta ABD olmak üzere bazı batılı devletler İsrail’e kayıtsız şartsız destek verdi, hukukun seçici uygulandığını dünyaya bir kez daha gösterdiler. Küresel sistemin meşruiyetinin güçlü şekilde sorgulanmasına neden oldular.
Trump yönetimindeki ABD’nin egemen bir devlet olan Venezuela’ya askeri operasyonla girip devlet başkanını kaçırması ve ABD’ye götürmesi dünyada var olan global düzenin çöktüğü kanaatini pekiştirdi. Uluslararası hukuk ve düzen ABD gibi güçler tarafından zaten kolayca ihlal ediliyor ve yok sayılıyordu, ancak Maduro’ya yapılan operasyon İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan, BM nezaretinde ağır aksak da olsa yürütülen uluslararası düzenin kasten ve taammüden yok edildiğini gösteriyor.
Diplomasinin itibarsızlaşması, devlet adamlarının mafyatik tehdit diline yönelmesi, müzakere, arabuluculuk gibi çok taraflı mekanizmaların yok edilip askeri gücün tek ve en önemli enstrüman haline gelmesi insanlık açısından son derece endişe verici gelişmeler. Uluslararası ilişkilerde artık haklı olmak ve hukuki davranmak tamamen önemsiz hale geliyor. Hukukun ve kuralların yerini güçlü olmak, askeri, ekonomik ve siyasi açıdan muhatabı tehdit ve tahrip etme potansiyeli alıyor.
Eskiden de harika değildi, ancak Trump, Putin, Netanyahu gibi liderler diplomasinin, hukukun, uluslararası hukukun kırıntılarını da yok ediyor, dünyamızı vahşi bir çatışma alanına dönüştürüyorlar. Trump’ın söylemleri ve uygulamaları 19. yüzyılın emperyal söylemlerinden farklı değil. En kötüsü gücü kutsayan liderlere karşı uluslararası hukukun caydırıcılığının olmadığı ortaya çıktı.
Güç kullanımının sıradanlaşması, hukukun seçici uygulanması, uluslararası sistemi öngörülemez ve kırılgan hâle getiriyor. Güç siyaseti bazılarına kısa vadeli kazanımlar sağlasa da uzun vadede insanlık ve küremiz için sadece istikrarsızlık, güvensizlik ve yeni çatışmalar üretir.
Eğer uluslararası hukuk, güçlü aktörler için de bağlayıcı hâle gelmezse; eğer diplomasi yeniden merkezî bir araç olarak güçlendirilmezse, önümüzdeki dönemde yer küremizde daha fazla çatışma, daha fazla insani kriz ve daha fazla istikrarsızlık görmek şaşırtıcı olmayacak.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***








































